Güncel Yazılar

Siyaset çamurdan bir çorbadır, içebilene aşk olsun.”

 [Büyük Türkiye Rüyası, Mehmet KAPLAN]          

Ceyhan DÜZGÜN

Yazıyı okumaya başlamadan önce, siz değerli okuyuculardan bir ricam olacak. Evinizde, işyerinizde, hastanede, postanede, kahvehanede, altın gününde, okulda, süpermarkette, çarşıda pazarda ve dahi yatak odanızda, yani gerçekleştirdiğiniz günlük aktivitelerinizin içerisinde, siyaset ne ölçüde yer alıyor. Kundura tamirhanesini beş dakikalığına kapatıp markete bisküvi almaya giden usta, ders arası öğretmenler odasına nefeslenmeye gelen hoca, mahalle kahvehanesinde çayına tek şeker atıp gazete karıştıran emekli amca, bir elinde kumanda bir elinde kalem, demir çimento hesabı yapmaktan başını kaldıramayan esnaf ve traktörüne her defasında 100 TL’lik mazot alan çiftçi… Lütfen, bir dakikalığına da olsa siyasetin, siyasî konuşmaların gündelik hayatınızda ne kadar yer kapladığına bir bakmaya çalışın. Eğer ki, “yok gardaşım! Benim işim olmaz siyasetle falan, ben kendi işimi takip ederim” diyebiliyorsanız, ellerinden öpülecek, bu ülkede omuzlarda taşınacak bir insansınız.

Malumunuz, ülke olarak belirli bir zamandan beri yoğun bir şekilde seçim ile geçimin arasında boğuşup durmaktayız.  Neredeyse günün her saatinde, bir şartlanmışlık duygusu içerisinde beynimiz, siyasetin aslı olan veya olmayan tartışmalarını, ibadette zikreder gibi tekrarlayıp duruyor. Televizyon ve özellikle sosyal medya kaynaklı durmaksızın akan faydasız bilgi akışı, panzehiri olmayan bir virüs gibi toplumun köylüsünden kentlisine her kademesine hızlıca yayılıyor. Toplum bir gerçeklik olgusu içerisinde değil, zorlama hayâl dünyasının katmanları arasında, üretkensiz bir biçimde yerinde sayıyor. Bu durum toplumda ciddi bir konsantrasyon eksikliğine sebep olmaktadır. Düşünerek ve planlayarak bir gelecek tasarlamak böyle bir ortamda pek mümkün değil. Mesleğimizle, işimizle ilgili kendimizi geliştirecek, bir üst mertebeye taşıyacak, batılıların “know how” dediği, “bir üründen ya da yöntemden en kolay ya da en verimli bir biçimde yararlanmayı sağlayan bilgi veya ticari sır” oluşturacak bir toplumsal ve kültürel, yaşam ve düşünce biçimine sahip değiliz. Ne yazık ki ülkenin teknik bilgi ve fikir üretmesi gereken resmi kurum ve kuruluşlarındaki insanlar bile yukarıda bahsettiğim sebeplerin getirdiği konsantrasyon eksikliğini ciddi manada yaşamaktadırlar. Burada bir diğer ve belki de en önemli husus, politikacı cenahın toplumun her kesiminden insanları, söylemlerde ise özellikle kadınları ve gençleri, kendi çatıları altında siyaset yapmaya davet etmeleridir. Birçok STK’nın, sendikaların ve farklı örgütsel grupların bizzat göbeğinde durdukları siyasete, siyasîler, mahallelerdeki, köylerdeki halkın da aktif olarak yer almasını istiyor. İyi de herkes siyaset yaparsa kim iş yapacak?

Aslına bakarsınız siyasîlerin bu söylemleri tabanda karşılık buluyor. Tam tersi olmuş olsa zaten şu an bu durumda olmayız. Hele de bu hususta, özellikle köylerdeki ziraat odası ve yerel seçimlere katılacak adaylarla, köylerdeki seçmenler arasında geçen diyaloglardan sizlere burada bahsetsem, “demokrasi eğitim işidir…” diyen kişiye herhalde bir hazırol selâmı gönderirdiniz. Vaatlerin getirdiği menfaatler insanımızı bir yarış içerisine sokmaktadır. Siyaset aynı zamanda bir ticaret kapısı, kamuda yükselmenin anahtarı, atamalarda ise liyakat ölçüsü hâlini almaktadır.  Alanında iyi bir eğitim alarak, memleketinin köyünde ve şehrinde milletine faydalı olmak için çaba harcaması gereken genç, lise mezunu bir politikacının siyasî egosuna kurban gidiyor. Merhum Erol Güngör’ün bu hususta söylediği: Bir üniversite talebesi sokak politikacısının peşinde koşuyor, mektep kaçkını gazete fıkracılarından fikir alıyorsa onun kesesi değil kafası boş demektir” sözüne muhatap olan gencimiz günümüzde bir hayli fazla.  Bu anlamda toplumda tepeden tırnağa bir çözülme olduğu ortadayken, düzelmenin nereden başlaması gerekiyor? Bana göre asıl soru bu. Düzelme, bu piramidin tabanında mı (halk-toplum) yoksa tavanında mı (yönetici kitle) başlayarak kitlesel bir hareket oluşturabilir?

 Yine son dönemde ortaya atılan ruh sağlığı yasası kavramı, siyasîlerin kırdıkları vazoyu tamir etme çabalarından olsa gerek diye düşünüyorum. Aslına bakarsınız bu sorun toplumsal bir irfan meselesidir. Çağlar ötesinden gelen Yesevî öğretisinde, “Kitabına eğilmiş çocuk, aşını pişiren kadın, tarlasını süren çiftçi, tezgâhtaki zanaatkâr, fenalık düşünmeye vakit bulamaz” cümlesindeki düşüncenin barındırdığı irfan, günümüz toplumunda pek görülmemektedir. Ve bu irfan yasayla değil, karşılıklı iletişim ahlâkının, doğruluk ve dürüstlüğün toplumda değer bulmasıyla geleceğe kazandırılabilir.  

 

Tavsiye Edilen Bağlantılar

Bize Yazın

SAYAÇ

14236203