Güncel Yazılar

“Bir millete büyükler kazandırmak için, büyüklerini öğretmek gerekir.”

Ayşe SAMİHA 

 

“Meyve resmi, manzara resmi… Bunlar her zaman olur. Her milletin san’atkârları; yazarlar, ressamlar, her şeyden önce kendi varlıklarına şâhitlik edecek eserler yaratmalıdırlar!”diyen kalın gür sesi bir kez daha, bugün yeniden, havada akisler yaparak bizlere ulaşıyor…

O, Türk neslinin medâr-ı iftihârı… O, fırçasının ucundaki çizgileri canlandırmak için var gücüyle çalışmış, san’at dünyasında millî kimliği ile öne çıkmış bir Türk ressamı. O, nice öğrenciler yetiştirmiş bir öğretmen, hürriyet tutkunu bir üstâd… O, koca Fâtih Sultan Mehmed’in Topkapı’dan İstanbul’a girişini tasvîr ettiği eserinde Fâtih’in kır atı yanıbaşındaki yeniçeri muhafızı… O, sevenlerinin can dostu, koca yürekli koca adam. O, serhad Edirne’nin düşman işgâli sırasında eserlerini kurtarmaya çalışırken Bulgar vandallarca eserleri yağma edilen ve kendisi hunharca şehîd edilen bir Türk ressamı. O, Hasan Rıza Bey…

1858 yılında Üsküdar’da dünyaya gelir Hasan Rıza Bey. Küçük yaşta duvarlara kömür ile yaptığı kalyon ve gemi çizimleriyle resme olan ilgisini dışa vurmuştur. Rüşdiye’deki eğitimi sırasında öğretmenlerinin doğru yönlendirmesi ile bu ilgisi disiplin altına alınmış, askerî okuldaki öğrenciliği döneminde “genç ressam” kimliğini kazanmıştır.

Süheyl Ünver Bey, Hasan Rıza Bey’in bu dönemle ilgili şu ifâdelerine yer verir:

“Askerî İdâdî sınıflarında en ziyâde kendimi verdiğim yegâne ders, hemen hemen resim dersi idi, diyebilirim. Hocamın teveccühü şevkimi, gayretimi arttırmış, bütün mektep arkadaşlarım arasında Ressam Hasan Rıza Üsküdar diye tanınmıştım.”

Hasan Rıza, Askerî İdâdî’den Harbiye Mektebi’ne geçtiği yıl, 1876- 77’de Osmanlı-Rusya Savaşı’nın, yâni, 93 Harbi’nin başlaması üzerine, gönüllü olarak cepheye gider. Burada  savaşı tâkib etmek üzere İtalya'dan gelen ve gazete ressamı olarak cephede gördüklerinin çizimlerini yapan İtalyan bir ressam ile tanışır ve kendi isteğiyle onun koruması olarak görevlendirilir. Bir gün koruma vazîfesini yaptığı İtalyan gazetecinin kurşun kalemle çizilmiş portresini kendisine takdim etmesiyle aralarında bir dostluk hâsıl olur. Bu dostluk siperlerden, cephelerden sonra da devam eder. 

Savaşın ardından askerî okula geri dönen Hasan Rıza, Mekteb-i Bahriye’ye kaydolur. Bu süre içerisinde, Heybeliada’ya yerleşen İtalyan ressamı, düzenli olarak ziyaret eder, yaptığı resimleri ona gösterir ve tavsiyelerinden yararlanarak çalışmalarını sürdürür. 

Bahriye Mektebi son sınıfa geçtiği sene, Pâdişâh’a (Sultan II. Abdülhamid Hân) mahsûs Sultâniye Vapuru’nun kamaralarındaki süslemelerinde gösterdiği başarı ile henüz subay olmadan, mülâzım-ı sânîlik, yâni, üsteğmen üniforması taşımasına padişah izni çıkar. Ancak bu durum taltif hey’etini ve pek çoklarını kıskançlık, riyakârlık gibi duygulara sevkeder ve Rıza Bey bu duruma çok üzülür. Bu takdirnâmeyi bin bir suçlama tâkip edince Üstâd, İtalyan arkadaşının tavsiyesi ile Floransa’ya gider. Üstâd’ın duyduğu derin üzüntü ve kendine has samimiyetini şu sözlerinde görüyoruz:

''Velhâsıl kanımdaki gurûr kuvvetlerini münâfıklıkla zehirlemeden, rûhumdaki çalışma kudretini fuzûlî teessürlerle öldürmeden, en ihtiyar dostumun delâletiyle vatanımdan, istikbâlimden uzaklaştım. Kuru ikballere, netîcesiz saltanatlara tapmış ahlâk sarhoşluğu içinde yüzen muhitten âdeta firâr ettim.''

İtalya’da Rönesans kültürünün bütün birikimini inceleyebildiği Floransa, Roma ve Napoli gibi san’at merkezlerinde bulunan Üstâd, çeşitli atölyelerde çalışmıştır ve meslekî çizgisini üst seviyeye çıkarma fırsatını bulmuştur. San’atçı, bu 12 yıllık ayrılığın son dönemlerinde, ilk büyük medeniyetlerden birisinin izlerini barındıran Mısır’ı ziyâret eder ve orada kalırsa mesleğinde çok yükseleceğini söyleyenlere:

“Taş ve kum memleketi, Cehennem kapısı, Firavunlar diyârını sevemedim. Nâzenin bir anadan doğan bir çocuk Sudan Arabı’nın kucağına yakışır mı?” derken “nâzenin ana” ile İstanbul’u kasteder. Üstâd’ın kalbi İstanbul’da atmaktadır ve İstanbul’a döner.

Ancak o çok sevdiği İstanbul riyakârlıklar, öfkeler, kıskançlıklar, yalanlarla doludur. Hasan Rıza Bey, o çok sevdiği İstanbul’dan da ferâgat eder ve Edirne yılları başlar.

            Hasan Rıza Bey, çok defalar “Memleket değil, târih kitabı!” dediği Edirne’yi çok sever. Canlı kişiliği ve girişken rûhu ile bir san’at ortamına kaynaklık eder. Karaağaç’ta bulunan ve resim çalışmalarını sürdürdüğü atölyesi, san’ata meraklı dostlarının uğrak yerlerinden birisidir. Onun canlandırdığı bu san’at ortamının içinde yer alan isimlerden birisi de, bir portresini yapmış olduğu Kaymakam Halim Bey’dir. Haşim Nur Gürel, bu portre hakkında şu bilgi ve yoruma yer vermektedir: 

“Osmanlı’nın 1910’larda Rumeli serhat boylarında kalan tek önemli kenti olan Edirne’de Hasan Rıza Bey’in öncülüğünde canlı bir san’at ortamı yaratılmıştı. Bu ortamdan feyz alan gençlerden biri olan Kaymakam Halim (1887- 1937) de duygulu, yetenekli, ancak oldukça genç yaşta vefât eden bir ressamımızdır.”

Hasan Rıza Bey’in Edirne’de çeşitli vazîfeleri vardır. Her şeyden evvel samîmidir, ressamdır ve eğitimcidir Üstâd. Bir gün Rif’at Osman Bey’e: 

“Felek bana çocuk vermedi. Ben, yüzlerce çocuğa mânevî babalık yaparak intikam alıyorum”

diye samimiyetle gülümserken Edirne’de bir eğitimcidir. 

12 Kânûn-i sânî 1879’da Edirne’de “Melce-i Eytâm” adı altında kurulan “Edirne San’atlar Mektebi”’nde müdür olduğu 1901 yılına âit Edirne Vilâyet Sâlnamesi’nde gözükmektedir. Aynı târihte “Mekteb-i İdâdî-i Mülkî (Sivil Edirne Lisesi)” resim öğretmeni, Kadirhâne Caddesi’ndeki özel okullardan olan “Numune-i Terakki”de hesap, matematik öğretmenliği yaptığı kayıtlardadır. Üstâd, Türk resmine Hayri Çizel gibi hatırı sayılı ressamlar kazandırır Edirne’de.

Rıza Bey samimî bir Mîmâr Sinan hayrânıdır diye aktarır Rif’at Osman Bey. Her yıl, bu büyük dâhînin vefat yıldönümü günü, bir kaç saatini Selîmiye’nin mihrâbı yanında geçirir, onun rûhuna fâtihalar okur… Sanki bir sevgili defnetmiş gibi, ezgin bir rûhla câmiden çıkardı. O zinde vücutla asker yürüyüşlü “Koca Adam”, bu dönüşlerde, toprağa basmaya korkan bir yaşlıya dönerdi… Sinan’la yaptıklarını alkışlar ve ekseriya:

“Bir millete büyükler kazandırmak için, büyüklerini öğretmek gerekir” derdi…”

Yine Tosyavîzâde Rif’at Osman Bey, hatırımda kalanlar derken bizlere üstâdı şöyle tasvîr eder: 

“Rıza Bey, uzun boylu olduğu nibette geniş omuzlu, şişman ve iri kemiklidir. Onun bir elinden bizlere iki el çıkar. Parmaklarının arasında kaybolan tarama kalemi ile her gün, gözün göremeyeceği kadar ince hatları çizerek resimler yapması hayretlere şâyândır. Bu değerli san’atkâra “Koca Adam” demiştim. Bütün can dostlar bu lâkabı severek kabul ettiler. Bedenen sağlam ve gösterişli olan Üstâd’ın terbiye ve ahlâkı da büyüktür.”

1913 yılında Edirne’yi kalbinden vuran umûmî felâket, bedbaht Hasan Rıza Bey’in ölümünü de kanlı sayfalara geçirir.

26 Mart 1913 sabahı, dostlarının uyarılarına rağmen, Bulgarlar’ın Edirne’ye girdikleri ânda, okulundan çıkarak Karaağaç’taki evine gider. Yağma başlamak üzeredir ve Üstâd, hayâtını verdiği eserlerini kurtarmak için canını bile düşünmez. 

Eski kayıtlara iyi bakınız, dostunuzu düşmanınızı iyi seçiniz! Edirneli ahâli bugün ressamını ve onu katledenleri unutmuş görünüyor! Târih yeniden kaydetsin, “Eski Rûm komşularını bugün el’ân muhabbetle anan, keşke bugün Rûm komşularımız geri gelse diye eskiye serenâd düzen günümüzün yaşlı başlı Kaleiçi sâkinleri, Rûm sevdâlıları iyi kaydetsin bu sözü! Ressam Hasan Rıza Bey, yerli Rûmların yol göstermesiyle, İstasyon karşısındaki Kâtipya’nın Değirmeni civârında süngülü Bulgar askerleri tarafından süngü darbeleri ile şehîd edilmiştir! 

Üstâd’ın evi ve resimleri Bulgar vandallarca yağma edilir. Eski Türk silâhlarından oluşan koleksiyonu, büyük kıt’ada levhaları çarşıdan geçirilerek Bulgar kumandanlığına getirilir.

Oysa o ressam olmak için askerlikten ferâgat etmişti… Dünya üzerinde resimleri yağma edilen, resimlerini kurtarmaya çalışırken şehîd edilen kaç ressam tanıyorsunuz?

Bugün, Edirne Meriç Köprüsü’nü biraz geçince Karağaç’a doğru giderken yolun sağında bulunan Jandarma Şehidliği’nde, üzerinde bir ressam paleti olan mezar taşı ve:

“Hasan Rıza Bey, 28.03.1913 Cuma evini yağmaya giren Bulgar askerleri tarafından vahşiyân(e) parçalanarak şehiîd edildi,”yazılıdır.

 

Süheyl Ünver Bey teessürle: 

“Bu mezar taşı, ressamı hiç anlamadığımızın bir delîlidir!”

der. 

O taşı oraya koyanlar için amaç, yağmaya giren Bulgar askerlerini unutturmaktır. San’ata değer vermeyen bir bakış sâyesinde ressamı hatırlayan kimse kalmamış, unutulan Hasan Rıza olmuştur. Oysa Hasan Rıza’nın mezar taşına: 

“Resimlerini savaştan kurtarmak isterken öldürüldü.”

diye yazılmalıdır. 

Siz dünyada savaşta resimlerini yağmalanmaktan kurtarmaya çalışırken hayâtını kaybeden kaç ressam tanıyorsunuz? Bugün Türk’ü dünyaya soykırımcı, barbar ve san’ata değer vermeyen bir toplum diye tanıtanlara işte meydân!

“Bizim Avrupa sınırında san’at eserlerini kurtarmaya çalışırken savaşta hayatını kaybetmiş bir ressamımız var!” 

veyâ:

“Edirne’de, savaş sırasında san’at eserlerini kurtarmaya çalışırken Bulgarlarca şehîd edilen bir ressamımızın mezârı bulunmaktadır!” cümlelerini neden sarf etmiyoruz? 

Şehîd ressam Hasan Rıza Bey, san'at dünyasında millî kimliği ile öne çıkan nefer duruşlu bir Türk ressamıdır. Türk çocuğunun onur ve kimlikte örnek alacağı, özgün ve millî san'at tutumunu ilke edinmiş nâdîde bir vatan evlâdıdır.

San’at anlayışının temelinde: 

“Ressamlar her şeyden evvel kendi varlıklarına şehâdet edecek eserler yaratmalıdırlar!”

düstûru olan ressamımızın, tuval üzerindeki yağlı boya çalışmaları, taramaları, karakalem çalışmaları; meş’ûm ve acılı savaş yıllarında, bir çöküş yaşanırken bizlere târihin gücünü göstermeye çalışan fırçası, âdetâ psikolojik destek mâhiyeti kazanmıştır. Balkan Harbleri ile kaybedilen toprak ve canlar, evveliyatında 93 Harbi ve kayıplarımız az değildir. Hasan Rıza Bey, fırçası elinde hâzır ve nâzır bir nefer gibi san’atı ve eserleri ile savaşa katılmış, ne yazık ki elîm bir şekilde eserlerini kurtarmaya çalışırken can vermiştir.

Özellikle savaş sahnelerini tasvîr ettiği eserlerinde, hem Osmanlı Türkü’nün geçmişteki kuvvet ve hâkimiyetini, hem de hürriyete kavuşmanın mesajlarını vermektedir. Özellikle Fâtih Sultan Mehmet’in Topkapı’dan İstanbul’a girişini anlatan resimde bir yeniçeri olarak kendisini de ilâve etmiş olması, asker rûhlu ressamın yeniden güçlenip hürriyete kavuşma arzûsunu geçmişteki fetih gününe kendini, yaşadığı zamanı ilâve ederek anlatmak istemiştir. Türk Milleti’nin yaşadığı büyük fâciâlar, edebî eserlere yansırken ressam Hasan Rıza Bey bu acı günlere inat, hürriyet ve kurtuluşu umarak eski zaferleri tâclandıran resimleri, çağını aşan teknikler ile tuvaline yansıtmıştır.

Bu nefer duruşlu, Türk kimliği ile öne çıkan şehîd ressamımızı bugüne kadar yeterince yâd edebildik mi? Bugün hâtırâsına dâir yapılanlara bakacak olursak, ancak “26 Mart 2017” târihinde Lozan Caddesi üzerinde bir törenle heykelinin açılışı yapıldı. Açılış merâsiminde konuşanlar, şehîd ressamımızın eserlerine, millî kimliğe önem verişine, eserlerini kurtarmaya çalışırken şehîd edilmesine maalesef yer vermediler. Bugün şehîd ressam Hasan Rıza Bey’in eserlerine dâir renkli bir kataloğumuz dahî yoktur. Bizim türkülerimiz ve ağıtlarımız var, Hasan Rıza Bey için bir ağıt duymadım, iki söz duymadım… Acep bir tiyatro eseri yazılmış ve sunulmuş mudur? Bir filmi yapılmış mıdır? Bu satırların müellifi bir Edirnelidir, ve biliyor ki bugün Edirne sokaklarında bir Edirneli’yi durdursanız: 

“Ressam Hasan Rıza Bey’i nasıl tanırsınız?” 

diye sorsanız, maalesef size cevap verebilecek çok az kişi olduğunu göreceksiniz… 

Bu yazıyı Edirne’nin bîgânelerine değil, Edirne’ye ve milli-mânevî değerlerine sahip çıkacak genç kuşak Edirnelilere ithâf ediyorum.

Mart Ay’ı Edirneli için, Rûmeli Türk’ü için binbir acı ile yoğrulmuş, meş’ûm günlerin başlangıcı, acılarla dolu bir aydır. Şehîd ressam Hasan Rıza Bey, Rif’at Osman Bey ile Süheyl Ünver Bey ve bütün Balkan şehîdlerimizin azîz hâtıraları önünde saygıyla, teessürle eğiliyor, her birini binlerce rahmet ile yâd ediyorum. 

Tekmil hayırhah ecdâdımızın mekânları cennet, azîz ruhları şâd olsun!

 

Ayşe Samiha

02.03.2019

Singapore

Kaynaklar:

Kazancıgil Dr. Râtip, Gökçe Nilüfer; Tosyavizâde Dr. Rıfat Osman’ın Kaleminden Edirne, 2013.

Ünver, Süheyl; Ressam Şehit Hasan Rıza Hayatı ve Resimleri, M.E.B., İstanbul, 1970.

Gürel, Haşim Nur; Türk Resminden On İki Örnekle Portre Üç Köşeli Görsellik, Sevimce Sanat Gelirisi Yayınları, İstanbul.

Bayındır Ahmet;İstanbul'un Kuşatılma ve Fethine İlişkin Bazı Resimlere Eleştirel Bir Bakış, Eyüp Sultan Sempozyumu, 431, 432.

Tavsiye Edilen Bağlantılar

Bize Yazın

SAYAÇ

13642699