Hikaye

 

Necdet EKİCİ

Kör dumandır bu gelen. Nihayet saatler süren derin uykusundan uyanmıştır. Karanlık dereler, sarp vadiler pamuktan bulutlarla köpürür. Ağır ağır tırmanır nice dağları; vahşi bir iştah ile yutar yeşil dorukları. Az sonra gözlerinize tül bir perde gerilir. Kurt nefesi dumanlar savrulur önünüzden. Beş metre ötenizi göremezsiniz. O deli dolu sarp yamaçlar, keskin dik uçurumlar, yeşil ormanlar, ak duvaklı bir sis okyanusunun içinde erir. Üzerinize mavi bir çiy yağar. Her tarafınız nemden yapış yapış olur. Adeta nefes alıp vermeniz zorlaşır. Galiba böyle kurşunî bir havada size göz kırpan tek şey, yeşil bir çam yaprağının ucunda gülümseyen inci parlağı bir su tomurcuğudur.

Kör duman, “Üçkoz” yaylasına bu gün bir başka çöktü. Kara haber, çabuk duyuldu. Duymayan erkek, duymayan kadın, hatta duymayan çocuk kalmadı. Acı haberle dizlerini dövenler; gözyaşlarını tutamayarak ağlayanlar; çığlık atıp bayılanlar oldu.

Cami cemaati, öğle namazının çıkışında dağılmadı. Dağılacak, eve gidilecek zaman değildi. Üç iri yaşlı ceviz ağacının kol kanat gerdiği caminin önünde Küme küme toplandılar. Sonra bir araya gelip olayı istişare ettiler. “Kaybedecek vakit yok,” dediler. Kendi aralarından “Keldaz”ı çok iyi bilen üç tecrübeli adam seçtiler. On, on beş kişi kadar da ayağına yavuz, bileğine güçlü delikanlı… Önce üç top kendir alındı. Ardından yetmez denilerek iki top kendir daha... Zira uçurum derindi. Yanlarına üç de büyük battaniye almayı ihmal etmediler. “Belki gerek olur” düşüncesiyle bıçkı, çivi ve keser götürenler vardı. Olay yerine acele adımlarla yürüdüler. Hatta gidenlerin arkasından sabredemeyip yola düşenler dahi oldu.

Erkekler, caminin önündeki ceviz ağaçlarının altında bekleşirken; kara haberi duyan kadınlar, az ötedeki Demireller’in fırınının duldasına elleri koyunlarında kümelendiler. Gözlerinde bulut, yüzlerinde matem vardı. Yakın olan bazıları, kendini tutamayarak ağlıyordu. Matemli hava, aniden acı bir çığlıkla bölündü. Bütün başlar, çığlığın geldiği yana çevrildi. Telaşlı adımlarla karşıdan gelen genç bir kadın, kalabalığı görünce önce donmuş, sonra da bedeninden kopan bir dal gibi düşmüştü yere. Yardıma koşanlar oldu. Kadın, yaralı bir kuş gibi çırpınıyor, toprakları başına savuruyordu. “Bacısı!” dediler. Sesi yeri göğü inletiyordu:

-Bacım, bacım! Gençliğine doyamadan kara toprağı kucaklayan bacım! Kara bahtın, kem talihin böyle mi olacaktı bacım! Genç yaşında bu da mı gelecekti başına? Üç körpe kuzuyu öksüz koyup nereye gittin bacım? Kimlere ana diyecek kuzuların bacım?

Kadınlar, ellerini ayaklarını tutuyor fakat baş gelemiyorlardı.

Yıllardır göz pınarları kuruyan kadınlar bile burunlarını çekmeye, hıçkıra hıçkıra ağlamaya, yazmalarıyla gözlerini kurulamaya başladılar.

Kadınlardan ikisi, bacısının kollarına girdi. Apar topar evlerine götürdüler. Yine de onun uzaktan duyulan feryadı göklere ulaşıyor, sisli hava onun sesiyle ürperiyordu:

-Bacım bacım! Beş bacının bir güzeli olan bacım! Çiğdem toplamak neyine gerekti senin bacım! Oraların uçurum olduğu, sarp kayalıklar olduğu hiç mi aklına gelmedi! Çiğdemi bataydı bacım! Uçurum aldı seni! Buhardan gözü görmemiş, ayağı kaymış diyorlar! Bırakın beni gideyim! Uçurumdan alırım ben onu! Kurda kuşa yem olmasın bacım! Ooy! Oy!

O sırada karşıki evden ağlayan bir çocuk sesi duyuldu. Herkes başını o yana çevirdi. Yeni yürümeye başlayan bir kız çocuğu. Belli ki uykudan yeni uyanmıştı. Ayakları çıplak, balkonun demirlerindeydi. Herkes bu çocuğun kim olduğunu biliyordu. Annesi emanet bırakmıştı karşı komşuya. Bırakırken de tembih etmişti:

“Kız Nazife, ‘dağlarda çiğdemler açmış’ diyorlar. Çok severim! Kocamla çiğdem toplamaya gitsek Ayşegül’üme bakar mısın? Vallahi çabuk döneriz! Emaneti sana yavrumun.” demişti.

Ayşegül, iki parmağı ağzında, hem emiyor hem ağlıyordu.

İhtiyar Halime Ana ortalığa konuştu:

- Ağla yavrum ağla! Bu gün ağlamayıp da ne zaman ağlayacaksın? Çiğdem bahane, anan en büyük vedayı etmiş sana. Kaderinde öksüz büyümek de varmış. Yaşa ki daha neler göresin! Getir kızım, çocuğu getir; hepimiz artık sana bir anayız!

Herkes dağdan gelecek cenazeyi bekliyordu.

Tünel gibi derinleşen bütün gözler, gidenlerin döneceği yola kilitliydi. Kimsenin ne üzerine yağan çiye ne duman duman savrulan katil sise aldırdığı vardı.

Gidenlerden hâlâ bir haber yoktu.

Bu arada jandarmaya haber verildi; savcılığa adam salındı.

Konuşulan tek şey olay üzerineydi. Olayı sonradan duyan erkekler, ürkek bir selamla diğerlerinin yanına çömeliyor, bu acı hadisenin nasıl olduğunu öğrenmeye çalışıyorlardı. Dinleyen, çaresizlik içinde dudağında cık cıklar, başını iki yan sallıyor; “Yazık oldu, gençti daha. Çocukları öksüz kaldı.” diyerek Allah’tan rahmet diliyordu.

Saatlerdir süren gerilimli bekleyiş ikindi ezanı yaklaşana kadar sürdü.

O sırada köpek hırlamasını andıran bir otomobil sesi duyuldu. Bütün gözler, sesin geldiği yola çevrildi. Kalın sis sadece yolları değil, tüm ormanı da yuttuğundan gelen otomobil gözükmüyordu. Nihayet önce yoğun sisi delen fener kırmızısı farları belirdi. Askeri bir cipti gelen ve onu takip eden resmi plakalı, önü bayraklı siyah bir araba… Belli ki gönderilen haber yerine ulaşmıştı.

Caminin önündeki meydanlıkta arka arkaya durdular. Gelenler, İlçe Cumhuriyet Savcısı, bayan Hükümet Tabibi, şoför, Jandarma Çavuşu ve silahlı iki erdi. Kısa boylu, iri göbekli Jandarma Çavuşu, cipten iner inmez etraflarına toplanan kalabalığı, “Dağılın! İzdiham etmeyin!” diyerek zavırladı, dağıttı. Jandarmalara emirler yağdırdı. “Devlet adamları gelmiş.” diyerek ilgi gösteren kalabalık, tekrar eski yerlerine sindi. Gelenlerin oturmaları için kalabalıktan bir masa, iki de sandalye istendi. Denilen hemen yapıldı. Savcı ve Hükümet Tabibi, dernek binasının önüne yan yana oturdular. Savcı, bıyıksız, kırmızı suratlı, önü dökülmüş kırçıl, kıvırcık saçlı, gözlüklü bir adamdı. Asabiyet, sanki uzun zamandır yüzünde asılı kalmıştı. Katı, soğuk ve resmi bir görüntüsü vardı. Hükümet Tabibi ise Savcının aksine güler yüzlü, incecik, saçları meçli, beyaz önlüklü genç bir bayandı.

Bekir Hoca, ikindi abdestini almış, cami şadırvanından çıkıyordu. O sırada Savcının, Bekir Hoca’yı çağıran resmî, soğuk sesi duyuldu:

-Hey Hoca Efendi! Buraya gel bakalım!

-Ben mi efendim?

-Senden başka hocaya benzer biri var mı orada?

Bekir Hoca, saf saf sağına soluna baktı.

-Yok, dedi. Anladı. Bozulur gibi oldu.

-Manyak yahu! dedi Savcı kelimeleri dişlerinin arasında ezerek. Hükümet Tabibi suni, buruk gülümsedi.

Bekir Hoca duymadı. İçinde Savcı Beyin az önceki acıtan, alaylı ses tonu misafirlere yöneldi.

Aceleyle ellerinin nemini cebinden çıkardığı topaç mendiline verdi. Güngörmüş bir adamdı. Devlet adamına hürmette kusur etmek olmazdı. Onlar devlet-i âlinin yüce temsilcileriydi. Sonra misafirleri sayılırdı. Misafire hürmet ise adaptandı. Hele saygısızlık aklından geçmezdi. Ceketinin düğmesini ilikledi:

-Hoş geldiniz Savcı Bey evladım, dedi, elini uzattı.

Savcı Bey, önce burnuna doğru uzatılan titrek iri ele, sonra Bekir Hocaya ters ters baktı. Yüzündeki öfke çizgileri kalınlaştı. Bekir Hocanın bir yabayı andıran o koca eli havada kaldı. Yüzünde mahcup bir ifade “Farkında olmadan bir kusur mu işledim acaba?” diye geçirdi içinden. Parmakları daha da çok titredi. Havada kalan elini çekip çekmemekte tereddüt ediyordu ki Savcı Bey, Bekir Hoca’nın titreyen eline “Hoş bulduk” anlamında küçük bir tokat şaplattı. Bekir Hoca mahcup duygularla az ötede bekleyen kalabalığa baktı. Bütün gözlerin üzerlerinde olduğunu fark etti. Ezildi. Çaresiz iki elini önünde kavuşturup, bir öğrenci ürkekliği içinde bekledi. “Benim de oğlum savcı” diyecekti diyemedi. Gelininin hâkim olduğunu anlatacaktı, anlatamadı.

-Bu camiinin imamı sen misin?

-Benim evladım.

-Kadrolu musun?

-Yok efendim, benimki fi sebilillah… Geçici, hayrıma... Müftülük henüz imam görevlendirmedi.

- Hayrınaymış! Zaten verseler bile barındırır mısınız siz hiç? İlle de yer altı…

-Efendim evladım? Ne altı?

-Neyse kes! Olayın nasıl olduğunu biliyor musun?

-Duyduk…

-Ne duyduysan anlat bakalım! Duyduklarını biz de duyalım.

Bekir Hoca, feri kaçmış bulanık mavi gözlerini bir an savcıdan alıp olayın geçtiği Keldaz’a çevirdi. Baktı baktı. Gözlerinde nemli bir hüzün, aksakalında biriken su tomurcuklarını sağ eliyle bastırıp ezdi.

-Valla… dedi, durdu. Sanki söze başladığı yeri beğenmedi. Sonra devam etti: “O da bizimle birlikte yaylaya çıkmıştı. Ahacık şu evde de oturuyordu. Kocası Kozak Omar -biz ona böyle deriz- karısını ve küçük oğlanı da yanına alarak, Keldaz’a çiğdem sökmeye, sümbül derlemeye, yabani sarımsak toplamaya gider.

-Evet!

-Keldaz’ın başından kör duman eksik olmaz efendim. Her taraf uçurum, sarp kayalık! İşte ne olduysa orada olur. Nasıl olmuş bilmiyoruz, karısının ayağı kayar, uçurumdan aşağı gider. Öyle anlatıldı bize.

-Kim anlattı size bütün bunları?

-Yanında götürdüğü oğlu anlattı.

-O çocuğu bulup yanıma gönderin bakalım. Bir de bana anlatsın.

Savcı Bey, Bekir Hoca’yı ince ince süzdü. Gözlerinde zeki bir parlaklık, eliyle yaklaşmasını işaret etti. Bekir Hoca eğildi. Kulağına üçünden başka kimsenin duymayacağı bir sesle sordu:

-Bu kocası olan çiğdemci herif, Ömer midir nedir, “Karısını uçurumdan o itmiş,” diyorlar, doğru mu?

Bekir Hoca, aniden kendini geriye çekti, doğruldu. Sesi gök gürlemesi gibiydi:

-Hâşâ! Öyle şey mi olur efendim?

Gülüşmeler.

-Olur, imam efendi olur! Ben bu meslekte çok melek sandığım şeytan gördüm! Neyse sen bize öykü yazma da devam et bakalım!

-Babası hemen oğlanı buraya gönderir. “Git de yayladakilere acele haber ver! Anan gitti oğlum!” der. Kendisi de çırpınarak çaresizce kayaların başında kalır. Çocuk, kan ter içinde geldi. Böyle böyle dedi. Ağlayarak anlattı. Millet sökün etti. Uçurumdan aşağı kendirle inmelerini, sal yapıp çıkarmalarını söyledim. Tabi üç çocuk öksüz kaldı. Allah rahmet eylesin…

Savcı Bey başını bir o yana, bir bu yana salladı. Kalın alt dudağı dışa bükük, gözlerinde küçümseyen bir ifade:

-Büyük cehalet! Ne tamah insanlarsınız? Bir demet çiğdem, üç beş sarımsak için ta oralara gitmek… Doğrusu akıl alacak gibi değil! Köylü milletin efendisiymiş(!) Yok efendim, köylü milletin zır cahilidir yahu! Gitmesen ölmeyecektin şüphesiz! Ne demişler: “Deveyi yardan uçuran bir tutam ottur.” Di mi doktor hanım?

-Öyle deme güzel evladım, dedi Bekir Hoca. “Canı veren de, alan da Allah’tır. Ne zaman, nerede, neden öleceğini kim garanti edebilir? Sümbül, çiğdem, bunların hepsi bir vesiledir. Levh-i mahfuzda ne yazılı ise insanın başına o gelir!”

-Vay, vay, vay! Asıl müftü yanımızdaymış da haberimiz yok. Ehliyetsiz imamda din talkıncısı(!) Bravo doğrusu!

Şak, şak, şak! Önce alkışladı, sonra yüzü perde perde gerildi. İki karaçalıyı andıran gür kaşları çatıldı. Gözlüğünü çıkarıp yeniden taktı. Bekir Hocayı alttan yukarı anlamlı anlamlı süzdü. “Kimdi bu herif? Şu hoca bozuntusuna bak! Karşısında nasıl böyle konuşurdu? Hem de bir bayanın yanında! Ukala herif! Utanmasa kendine din dersi verecekti. Aklınca karizmamı çizecek! Çok tuz yalattım ulan ben senin gibi ham softalara!” diye geçirdi içinden.

Kıpkırmızı olmuş bir suratla, gözlerini devire devire konuştu:

-Bana bak imam efendi! Yaşına hürmeten seslenmiyorum. İstesem seni şimdi Korsan imamlıktan gözaltına alırım. Durumun hassasiyetine binaen işlem yapmıyorum. Din talkını ver veya yorum yap demedik. Benim dedem müftüydü. Öyle senin gibi diplomasız kulaktan dolma, mezarlık imamı da değildi! Din dersini de senden çok iyi bilirim! Evimde ilmihal kitabı bile var.

Bekir hoca şaşırdı.

-Yok efendim… Nasıl yani… Şey…

Havada yanık kokusunu sezen Hükümet Tabibi, tam da zamanında duruma el koydu. Savcı ilçeye geldiği günden beri soruşturma ve incelemelerde sorun eksik olmuyordu. Cinayet vakaları olay yeri incelemelerine birlikte gittikleri için bunun bizzat şahidi kendisiydi. Geçimsizdi. Bu yüzden adı ilçede “Olay Savcı” ya çıkmıştı. Nam-ı diğer adı ise “Çıngı Yusuf”tu. Herkesin hassas olduğu bir zamanda işte yine bir skandala daha sebebiyet vermek üzereydi.

Bayan Hükümet Tabibi, Bekir Hoca’ya döndü. Metal metal konuştu:

-Gider misiniz Hoca Bey! Pardon Hoca amca! Her neyse işte! Lütfen!

Bekir Hoca’nın ağzı yarı açık, şaşkın, arkasına dönüp dönüp bakarak ne olduğunu tam da anlamadan bekleyen kalabalığın yanına gitti.

Savcı Bey öfkeliydi:

-O sakallıyı sen göndermesen haddini bildirecektim. Güya aklı sıra benim karizmamı çizecek ham softa-kaba yobaz!

Doktor Hanımın yüzünde yapmacık bir tebessüm, konuyu değiştirmek istercesine sordu:

- Sahi Savcı Bey, size sormak istediğim bir şey var: Hep merak etmişimdir; söyler misiniz, bu yaylanın neyini seviyorlar anlamıyorum? Şu hâle bakın, ilkel bir yaşam… Anti sosyal bir hayat! Bakın bakın, kadınlar koyunlar gibi bir birine sokulmuşlar. Tam bir feodal yapı… Cenazede bile totemsel ilişkiler; haremlik selamlık… Erkek egemen bir toplum... Gelirken öğrendim, şu gün olmuş yaşam merkezlerinde bir sağlık ocağı bile yok! Eminim iğneyi dahi ehliyetsiz insanlara yaptırıyorlar.

Savcı Beyin suratı gergindi.

-Bak göreceksin, ben bu işi burada çözerim doktor hanım. Hele baba ile oğulu bir öttüreyim! Altından hangi çapanoğlu çıkacak, hep beraber göreceğiz.

-Ay siz hâlâ orda mısınız?

-Korsan imamın yüzüme karşı nasıl bir“Haşa!” çektiğini görmediniz mi? Sen mi haklısın, yoksa ben mi haklıyım göreceğiz!

Savcı Bey’in yüzüne kan çökmüştü. Bir sigara yaktı. Az sonra “Pardon!” diyerek Marlboro paketini Hükümet Tabibi’ne uzattı.

-İçmem! Yeşilaycıyım!

-Biz henüz olamadık. Neyse konuyu değiştirelim.

- Bence de… Şimdi denizde olacaksın!

Savcı Bey’in suratına cıvık bir tebessüm yayıldı. Gevrek gevrek güldü.

-Ha! O başka tabi… Sıcak kum, ılık deniz, ızgarada levrek…

-Ve rakı…

Savcı Bey, sanki Hükümet Tabibi’ne kur yaparcasına konuştu:

-Ağzınızın tadını biliyorsunuz doktor hanım. Bir akşam benim yazlıkta sizi ağırlamak isterim. Ben çok güzel levrek yaparım. Hele de sizin gibi özel zarif bir bayan olursa…

Hükümet Tabibi mayınlı tarladan çabuk çıktı:

-Sahi ne düşünüyorum biliyor musunuz? Bilmem dikkat ettiniz mi? Yayla tutucu yığınları dinlence yeridir.

-Sen de amma taktın yaylaya be doktor hanım! Tez mi hazırlıyorsun, sosyolojik gözlem mi yapıyorsun? Tam neşemizi bulalım derken…

-Ha ha ha! Ay bir ömürsün vallahi! Neyse cümlemi tamamlayayım. Ee… Ne diyordum: Büyük bir olasılıkla bunun nedeni, kırsal yığınların yüz yıllardır kafalarında yer eden, uygarlığın her türlü olanaklarına karşı çıkan dinsel karakterli gerici düşünlerdir. Örneğin neden deniz değil de yayla, di mi?

-Bravo! Tıpkı bir sosyolog gibi konuştunuz doktor hanım! Size olan hayranlığım gün geçtikçe artıyor.

O sırada yayladakilerden biri, Savcı Bey’in önündeki masaya bir tabak kırmızı yayla kirazı ile çilek koydu.

-Yaylamızın kendi ürünü; hormonsuz, doğal...

- Oo! Teşekkür ederiz. Yaylalarda yetişiyor mu böyle şeyler? dedi Doktor Hanım.

-Elmalarımız, armutlarımız bir harika! Çileklerimizin, kirazlarımızın tadına doyamazsınız! Salatalıklarımız burcu burcu kokar.

Savcı ve Hükümet Tabibi, kendilerine ikram edilen kırmızı kirazlara ve çileğe henüz elleri uzanmıştı ki bir gürültü koptu:

-Cenazeyi getiriyorlar! Cenazeyi getiriyorlar!

Bakışlar o tarafa yöneldi. Nihayet gidenler dönüyorlardı.

İkram edilen meyveleri yemek her ikisine de nasip olmadı. İkram, askerlere sunuldu.

Cenaze bir battaniyeye sarılmıştı. İki ucu sıkıca bağlanıp uzun kalın bir sırıkla omuzlara alınmıştı. Doğruca evinin önüne götürüldü. Kadınlarda bir gulgule koptu. Ağlamaklı uğultularla o tarafa aktılar.

Kadının kocası, cenazenin hemen arkasında yürüyordu. İki kişi koluna girmiş teselli ederek getiriyorlardı. Üstü başı yırtılmış, yorgun ve bitkindi. Burnunu çeke çeke hem ağlıyor, hem anlatıyordu:

-Gitti, diyordu. “Çocuklarımın anası gitti!” Sabah sabah, “İlla çiğdeme götür beni” dedi. “Rüyamda gördüm” dedi. Kıramadım. Bilsem götürür müydüm? Çiğdem sökmek, sümbül toplamak neyimize bizim! Sarp bir kayada sümbül gördü. “Onu da koparayım!” dedi. “Gitme!” dedim. “Aşağısı uçurum! Gitme!” Dinlemedi beni. Aniden ayağı kaydı. Kum, çakıl ayaklarının altından savrulmaya başladı. Cırmaladı yeri amma nafile! Uçtu gitti aşağı! Adımı çağıran sesi dağlarda kaldı. Çiğdem katilimiz, sümbül felaketimiz oldu.

Adam ayakta zor duruyordu.

Bir sandalye getirip, Savcı Bey’in karşısına oturttular. Adam kalabalığa döndü, yalvarırcasına seslendi:

-Ne olur, bana bir tas su verin! Dilim damağım kurudu. İçim yanıyor!

Denilen hemen yapıldı. Çavuş, başına toplanan kalabalığı ite kaka dağıttı. Bu arada Savcı Bey, daktilosunu çıkarıp, masanın üzerine yerleştirdi. Büyük bir ustalık ve el çabukluğu ile karbon ve beyaz kâğıtları taktı.

Hükümet Tabibi ölüyü otopsi için yerinden kalktı.

Savcı, adama döndü:

-Tahkikat için buradayız kardeşim. Öncelikle başın sağ olsun. Şimdi sorularıma tek tek yanıt vereceksin: Kimliğinizi rica edeyim.

-Ne kimliği efendim? Dağda kimlik mi olur?

Savcı, burnunun ucuna düşürdüğü gözlüğünün üzerinden adama diken diken baktı:

-Olmaz öyle mi? Neyse… Adınız, soyadınız? Doğum yeri ve yılınız? İkametgâh adresi, varsa yer değişikliği; cilt no, sahife no, kütük sıra no; ilin, ilçen, mahalle ve köyün? Bunlar tek tek yazılacak. Ve en son olayın nasıl olduğu? Tabi başka sorularım da olacak sana. Şimdi sırasıyla rica edeyim?

-Ih… Adım… Adım Ömer efendim. Yaşım kırk beş… Of! Hafızamı toparlayamıyorum Savcı Bey.

Savcı, adamı burgu gibi keskin gözlerle süzüyordu. Adam kalabalığa döndü:

-Ceketim evin direğinde asılı. İç cebinde kimliğim var, alın da gelin!

Denilen yapıldı.

Savcı, adamın ön kimlik bilgilerini önündeki kâğıda özenle yazdı. Daha sonra adamı sorgulamak için “Dernek Odası”na aldı. Komutanı çağırıp kapıdan hiç ayrılmamasını ve kendi istemediği sürece içeriye kimsenin girmemesini emretti. Çocuğun da acele bulunup getirilmesini söyledi. Çok geçmeden çocuk bulunup getirildi. Kapı yeniden örtüldü. Baba ile oğul, önce ayrı ayrı; sonra yan yana sorgulandı, ifadeleri alındı.

Hükümet Tabibi, beyaz önlüğü ile cenazenin başındaydı. Eline plastik eldivenlerini geçirdi. Başına toplanan kalabalığa, kristal bir sesle dağılmalarını söyledi.

-Cenazenin başında kimsecikler kalmasın; anlaşıldı mı kimsecikler! Aa! Bu kadar iyi biliyorsanız, buyurun siz yapın otopsisini!

Hükümet Tabibi, kanlı battaniyenin ibiğini ürkekçe açtı. Yüzünde tiksintiyle karışık garip bir ürperti, iki adım geri çekildi:

-Mm… dedi. “Ben bunu dünyada muayene edemem! Beyni akmış!”

Aniden kusmaya başladı. Herkeste bir şaşkınlık... Bir cenazeye, bir doktor hanıma bakıyorlardı.

Nihayet Savcı dernek binasının penceresinde gözüktü. Demirperde ülkelerinin politbüro şefleri kadar katı, soğuk ve donuktu. Kibirle baktı kalabalığa. Gözleri Bekir Hoca’yı aradı göremedi.

O sırada bir uğultu koptu. Yayla sakinleri gördüklerine inanamadı. Şaşkındılar. Herkes Ömer’i, elleri kelepçeli, iki jandarmanın arasında dernek binasının merdivenlerinden zorla indirilirken gördü.

Kalabalık dalgalandı, yaklaştı, geri çekildi. Savcı Bey, yarılan kalabalığın arasından, kırmızı bir suratla makam arabasına yürüdü.

Ne konuşuldu, ne soruldu, ne anlatıldı; şimdilik herkesin meçhulü olarak kaldı.

Otopsi raporunu aracın içinde tutuldu.

Askeri araç önde, Savcı ve Hükümet Tabibi’ni taşıyan siyah Mercedes arkada, sisin içinde kayboldular.

Bekir Hoca, gidenlerin ardından baktı baktı. Gözlerinde bulut yüklü bir hüzün:

-İnsan tükenince... dedi. Gerisini getiremedi. Kelimeler boğazına düğümlenmişti.

Hikaye -Diğer Yazılar

Güncel Yazılar

A. Yağmur TUNALI
Ahmet KARTAL
Ahmet URFALI
Ayşe SAMİHA
Cemal KURNAZ
Dilek YILMAZ
Ekrem ÖZKAN
Esat ARSLAN
Fatih AKMAN
İbrahim BAYKAN
İhsan KURT
Kenan EROĞLU
Mehmet MAKSUDOĞLU
Metin SAVAŞ
Mustafa ÇAKIR
Mustafa TEZEL
Necdet BAYRAKTAROĞLU
Nuri GÜRGÜR
Ömer AĞAÇLI
Orhan ARSLAN
Sait BAŞER
Serdar ÖZBOSNALIOĞLU
Serina DERİCİYAN
Sinan KÖSEDAĞ
Turgut GÜLER

Tavsiye Edilen Bağlantılar

Bize Yazın

SAYAÇ

11248732