Konuk Yazarlar

Müellif: Doç.Dr. Zikiriya JANDARBEK[1][i] [2]

Mütercim: Zhakhangir NURMATOV[ii]*

ÖZ

Ahmet Yesevi’nin manevi mirası orta asırlarda yaşayan Türklerin dili ve kültürünün tekrar canlanmasına çok büyük katkı sağla­mıştır. Bununla sınırlı kalmayıp devlet sisteminin Türk anlayışı özelliğine sahip olmasına da etkilemiştir. Ancak XIV. yüzyılın ortasından itibaren Yesevi yoluna karşı Altın Ordu hükümdarları tarafından siyasi mücadeleyi başlatmıştır. Bu olaylar Altın Ordu devletinin çöküşüyle sonuçlanmıştır. Bundan sonraki süreçte ise Avrasya bölgesindeki Türk hanlığı idarecilerinin Yesevi yoluna karşı tutumları ve onlarla olan mücadelesi Yesevi tarikatının tarih sahnesinden silinmesine neden olmuştur. Bunun yanı sıra Kazak hanlığının dini ideolojik siyaseti ve onların Nakşıbendi tarikatını benimsemeleri Yesevi tarikatı temsilcilerinin devlet idare siste­minden tamamen uzaklaştırmıştır. Makalemizde Yesevi tarikatı­nın devlet yönetiminden uzaklaştırılması ve Türk Devlet yönetim sisteminin çöküşü meselelerini ayrıntılı bir şekilde inceleyeceğiz.

Anahtar Kelimeler: Ahmet Yesevi, Tarikat, Türk İdare Sistemi, Altın Ordu, Kazak Hanlığı


ABSTRACT

The Removal OfYesevi Tarikat From The State Administra­tion And The Collapse OfTurkish State Managment System

Ahmet Yesevi’s spiritual heritage has made enourmous con­tributions for revival of Turkish culture and language in the middle age. Furthermore, it has impacted on the state system to gain the Turkish conceiption of property. However, in the middle of XIV century there was the political struggle by rulers against the way Yesevi. At the end of these events have result­ed the collapse of Altin Ordu. Subsequently, It has led to the deletion of Tarikat Yesevi from the scene of the history. More­over, the religious ideological politics of the Kazakh khanate and their adoption of the Naqshbandi tarikat, it has alienized completely representatives of Yesevi tarikat from the state ad­ministration system. In this article we will discuss the removal of Yesevi Tarikat representatives from the state administration and the collapse of Turkish state managment system.

Key Words: Ahmet Yesevi, Tariqat, Turkish administration sys­tem, Altin Ordu, Kazakh khanate.

Hoca Ahmet Yesevi’nin Türk tarihindeki yerini değerlendireceğimiz zaman öncelikle onun Türk dili ve kültürünün yeniden canlandırdığını ve bu çabanın sayesinde Türk halklarının kaybolmadan tarih sahne­sinde yerini aldığını söylememiz gerekir. Ancak onun yaptığı hizmet sadece bununla mı sınırlı kaldı? Hayır. Türklerin dini, örf-adet ve ge­leneği, devlet olarak tarihte kalması hep Hoca Ahmet Yesevi’nin saye­sinde olmuştur ve yeniden Türk özelliğini alarak, Türk dili ile kültürü ve Türk devleti tekrar gelişmeye başlamıştır. Onun oluşturduğu Yesevi tarikatı Türklerin varlığını, dinini, dilini, geleneğini ve genel olarak kültürünü kapsıyordu. Türklük sadece bu tarikat dairesinde varlığını sürdürebilmiştir. Tarikat dairesinin dışında İslam yer aldıysa da Türklük olmamasından dolayı, Yesevi tarikatından çıkması anlamına geliyordu. Diğer bir ifadeyle Türk kültüründen ayrılması başka kültür dairesi kap­samına girmesi demektir. Böyle bir durum sadece kültürü değil, Türk- lerin Devlet sistemini de doğrudan etkileyeceğini söylememiz gerekir. Çünkü Eski Türk Devlet sisteminin diğer devlet sisteminden ayıran özellikleri vardı. Bu sistemin yapısal sisteminin şemasına Kazakların (Türklerin) çadırını(kiyiz uy) misal olarak ele alabiliriz. Kazak çadırı temel üç parçadan oluşur: Kerege, Uik ve Şanırak’tır. Çadır parçalarının her birinin belli bir anlamı vardır. Bunları şu şekilde izah edebiliriz. Kerege - halkları bir araya getiren kabile sistemi; Uık- kabile reisleri, yani biler(bek, bey)dir. Şanırak ise han idaresi anlamını taşıyordu. Söz konusu sistem birbirine bağlı sosyal gruplardan oluşuyordu. Bunlardan hiçbiri gruptan ayrılarak kendi başına hareket edemiyordu. Bu ise bir yandan Türk toplumundaki adalet sisteminin devam etmesini sağladı, diğer yandan Türk toplumunda demokrasi sistemini oluşturdu. Bu sis­temi ilk defa oluşturan Oğuz hakan olarak bilinmektedir. Konuyla ilgili bilgiler Raşided-Din’in Camiut-Tevarih adlı eserinde yer almaktadır (Raşid ed-Din 1952: 80-91).

Yesevi tarikatının oluşması Türklerin eskiden var olan gelenekleri yeniden canlandırmasına, nikâh ilişkilerinde eski Türklük niteliklerin bulunmasına, kabile sisteminin hizmetini yeniden devam ettirmesine imkaniyet yaratmıştır. Türklerin manevi-kültürel varlığının yeniden inşa etmesini İslam merkezi ve Harizm beyleri pek hoş karşılamamış- tır. Öncelikle Hoca Ahmet Yesevi’nin çizdiği yolun yanlış olduğunu göstermek üzere Horasandan Baba Maçin gelmiştir. Ancak Yesevi yolunun doğru bir yol olduğunu itiraf ederek kendisi de onun talebesi olmuştur (İslamizatsiya i Sakralniye Rodoslovniye 2008: 126-127). Aynı amaçla Harizm’den gelen İmam Marguzi de fikir tartışmasında kendi zayıflığını anlayarak Yesevi’yemürid olmuştur (İslamizatsiya i Sakralniye Rodoslovniye 2008: 127-128). Konuyla ilgili bilgilerden Yesevi tarikatı­nın tasavvufî bir tarikat olarak oluşmasında ve ortaya çıkmasında çok zor ve çetin bir süreci geçirdiğini öğrenmekteyiz. Başına gelen zorluk­lara rağmen Yesevi yolu Türk halklarının geleneksel kültürü, örf-adet ve ananelerinin İslam dininin taleplerine göre oluşmuştur. Türklerin sar­sılmaz ruhu, Kur’an’ın derin ve dipsiz sırları ile Hz. Peygamber hadis­lerinin değerleriyle süslendirilmiştir. Böylece Yesevi, Türklük ruhunun

İslam ruhuyla ayrılmaz bir parçası olduğunu göstermiştir. Bu tarikat­taki kurumsal sistemin bir özelliği yöneticiye sıkı bir şekilde uyma ve boyun eğme ilkesidir. Tasavvufla ilgili araştırma yapan meşhur alim J. S. Trimingham tarikatların oluşmasını üç devreye ayırarak ele almıştır. Birincisi-Yaratıcıya boyun eğme (hanaka); ikincisi - evliyalıktan başla­yan grupların içe yönelik kanun ve kaidelerine uyma, kendi doktrinini oluşturma; üçüncüsü- kişiye, şahsa uyma (Trimeningem 1989:15-92). Yesevi tarikatı gelişim sürecinde üç aşamayı kat etmiştir. İlk devresi Yesevi ilmi onun hanakası ile oluşmuş, ikinci devrede Yesevi yolunun esas yönü ve amacı, genel doktrin ve bölümleri (dalları) meydana gel­miştir. Her bir grup kendi soyunu Muhammed İbn el-Hanefiye’nin Türkistan şehrine gelip, İslama davet eden evliyalarla ilişkilendirmiş- tir. Üçüncü devrede ise sözü edilen silsileyle devam eden şahısların Yesevi yoluna uyan halka yönetici olmak ve belli bir teşkilat olarak oluşturulmasıdır. Şayet Yesevi tarikat sistemi aşamalarını sırasıyla ifa­de edecek olursak aşağıdaki sistemi gözlemleriz: kabile-grup-tarikat. Bu sistem bundan sonraki yüzyıllarda Özbekhan’ınYesevi tarikatını devlet ideolojisi olarak kabul eden bir dönemde, Yesevi tarikatı Cuci ulusunun devlet ve siyasi sisteminin esasını oluşturmuştur. Ancak bu sistem biraz çetrefil bir nitelikteydi. Boy (ru)-kabile-juz-tarikat. Boy, kabilenin küçük parçasıdır. Kabile sözü bilinen kabile anlamında, juz ise dal, kol anlamındadır. Ondan sonra tarikat gelir. Şimdi bu siste­mi idare sistemiyle ilişkilendirirsek, devlet idaresinin aşağıdaki devreli sistemini görmemiz mümkündür. Boy toplumunun yöneticisi kabile reisine boyun eğer. Kabile reisi ise juz yöneticisine, juz yöneticisi ise yukarı idareciye boyun eğer. Bu sistem sonraki kuşaklarda Türk dev­letinin devlet sistemini oluşturmuştur. Böylece Yesevi yolu Türk halkı devlet sisteminin yeniden yapılanmasına büyük imkân sağlamıştır. Yesevi ilminin tarih sahnesine çıkması Türk dünyasının kaybettiği tüm zenginliklerini tekrar oluşturmasına imkân vermiştir. Ancak İslam dinine mensup olan Türk halkı, Yesevilikten hariç Türk dünyasının bileşen parçası olma imkânından ayrılmıştır. Çünkü, Türk halklarının dini, maneviyatı, kültürel değerleri ile devletin kurumsal sisteminin tümü Yesevi ilminin dairesi çerçevesinde oluşturulmuştur. Yesevi ilmi­nin oluşmasından sonra onun devlet ideolojisi düzeyinde ele alınması için onu günlük hayatın tüm alanlarına uygulama ihtiyacı doğmuştur. Ancak Yesevi yoluna ilk yıllarda Karahanlıların reisi destek verdiyse de devlet düzeyine yükseltememiştir. Bu ilme tamamen destek vere­memiştir. Sözgelimi, Karahanlı yönetici KayuTegin Muhammed Da- nişmendZarnukihanakasına Karadağ’dan Karaçık’a kadar olan yerleri vakıf olarak vermiştir. (İslamizatsiya i Sakralniye Rodoslovniye 2008: 68). Ama Karakıtaylardan yarım bağımsız bir durumda olanKarahanlı yöneticileri bu sistemi uygulamaya imkânları yoktu. Bunun üzerine bilgi yarışmasında Yesevi ve onun müridlerinden mağlup olan Horasan ve Harizm alimleri Yesevi’ye boyun eğmeye mecbur kalmıştır. Ancak Türklük ruhunun tekrar canlanması Harizm yöneticilerini hoşnut et­memiştir. Türklük ruh tekrar canlanırsa, Harizm yöneticilerinin tahtta oturmaları pek mümkün değildi. Dolayısıyla onlar Yesevi ilminin daha kuvvet bulmadığı bir esnada Türk devletinin ortadan kaldırmasını ve tahrip edilmesini hedeflemiştir.

Muhammed Harizmşah Müslümanları Karakıtay baskısından kurtarma bahanesiyle asker yollamıştır. Önce Harizmşah askerlerinin gelmesine sevinen, sonradan Harizm şahın Karakıtaylardan da beter tutumlarını anlayan Müslümanlar onlara karşı direnmiştir. Harizmşaha ilk karşı çıkan Otırar hanı Bilgehan olmuştur. Nesevi yazılarında bu ki­şinin Tacı ed-Din Bilgehan olarak adlandırdığını ve onun Semerkand hanı Osman’ın amcaoğulları olduğunu öğrenmekteyiz. Söz konusu olay 1210 tarihinde gerçekleşmiştir (Bartold 1963: 429). Nesebname nüshalarında Bilgehanı, Ürgeniş sultanı Muhammed öldürdüğü ve böylece Karahanlılar hükümetinin bozguna uğradığı; Kayırhanın ise Buğrahanın yerine geçtiği ve soyunun kangli olduğu kaleme alınmış­tır. Harizmşah sadece Otirar hükümetini öldürmekten sınırlı kalma­mıştır. Semerkand, Buhara, Özgent şehirlerdeki Karahanlı beylerini de kılıçtan geçirdiği kaydedilmiştir (Bartold 1963: 429). Söz konusu tarihi olaylar Yakut el-Hamavi’nin Mu’cemu’l-Buldan adlı eserindeki bilgilerle uyuşmakta ve görüşümüzü desteklemektedir. O, Harizmşah Muhammed Ibn Tekeş’in Maveraünnehri işgal ettiğini ve Karahanlılar hükümetini tamamen bozguna uğrattığını kaydetmiştir (Volin 1960: 86). Bu bilgilerden hareketle XIII. asrın ilk yıllarında Karahan devleti Türklerin hem siyasi hem de manevi baskıya uğratıldığını, yüzyıllar­ca devam edegelen devlet düsturunun ağı koptuğunu öğrenmekteyiz. Türk halklarının devlet sistemini bozan Harizmşah Muhammed İbn Tekeş ve onun Otirar şehrine tayin ettiği emiri Kayırhan her ikisi de bölgesel halka yabancı bir şahıslar olarak karşımıza çıkmaktadır. Ha­kikaten olay bu şekilde gerçekleşmiştir.

Bu devirde Doğudan gelen Kuşlikhan da Müslüman dininde olan Türkleri kırıp geçirdi. Raşided-Din Camiut-Tevarih'inde Kuşlik’in Hotan şehrinde Müslümanlara nasıl bir zulüm yaptığını kaydeder. O, Hotan’da olan tüm bilim adamlarını bir araya getirerek bilgi yarışması düzenlemiştir. Bilgi yarışmasında mağlup olan Kuşlik hana bağlı bilim adamlarının imamı Alaeddin’i eziyet ederek öldürür ve medresenin ka­pısına asar. Müslümanların Kuşlikhan’ın bu gibi zulümlerinden ancak Cengiz han kurtarmıştır (Raşid ed-Din 1952: 183).

XIII. yüzyılın başında Türkistan bölgesindeki siyasî durum Türk­lerin bu çıkmazdan kurtulacak bir yol arayışına sevketmiştir. Türkler Kulca diyarında Karakıtaylara da, Kuşlik’e de boyun eğmeyen Buzar adlı yöneticisi olan Müslüman emirliğini kurdu. Öncelikle hükümeti tanımak istemeyen halkla bir olup barımta*ile iştigal ederek güçlenmiş Almalı şehrini işgal ederek kendi devletini kurmuştur. Buzar kendisini Toğrulhan olarak ilan etmiştir. Bundan sonra oğlu Suğnak Tegin ile eşi Uluğ Hatunu Cengiz hana elçi olarak göndermiş ve onların emri altına girmeye hazır olduğunu bildirmiştir (Bartold 1963: 54). Demek ki bunun Kazak aile soyağacındaki Cengiz hanı han olarak kaldıran bey­ler hakkındaki rivayetlerden esinlenerek ortaya atılan hayali ve yalan tarih değil tarihi hakikat olduğunu gösterir. Meşhur âlim ve dil uzmanı Kulmat Omiraliev Ahval Cengiz han ve Aksak Timer kitaptaki bilgilere dayanarak Cengiz hanı han kaldırmak üzere gelen beylerin Toğrulhan devletinden gelen beyler olduğunu düşünür ve onların isimlerini şöy- lece zikreder: “Onlar öncelikle uysin Maykı bey, Kaldar bey, Ordaç bey, Kıpçak bey, Taman bey, Kereyt bey, Bortak bey, Timur Kutluğ bey, Mutban (ya da Muyten) bey, Tangut bey” (Ömiraliev 2003:20). Bun­lar Türklerin, Cengiz hanı bozguncu olarak değil, kendi hanı olarak tanıdığını gösterir. En önemlisi bunun Toğrul hanın kurduğu Devle­tin Müslüman memleketi ve onun içindeki Yesevi yolunu takip eden devlet olarak karşımıza çıktığını görürüz. Raşided-Din Tevarihi’ndeki bilgiler Yesevi yolunun Toğrul han devletinde uygulandığını destekler. Bu bilgiyi paylaşmadan önce o zamandaki şu aşağıdaki olaya bir göz atalım.

1217 yılında Kuşlikhan Buzar-Toğrul hanı av avlarken yakalayarak öldürmüş, Almalık şehrini kuşatmıştır. Sonra geri dönmeye mecbur kalır. Çünkü ona karşı Jebe Noyan rehberliğinde 20 bin asker gelip Suğnak Tekini babasının yerine tahta oturtarak kendisi Kuşlik hanın izine düşer. Kuşlik emirliğinin bir köşesini kendi topraklarına geçiren Jebe Noyan “Herkes kendi atalarının dininde olması lazım” diye ilan eder. Bunun sonucunda tüm halk Kuşlik hana karşı çıkmaya başla­mıştır. Onlar Kuşlik’e karşı ayaklanarak Jebe Noyan tarafına geçmiştir. Kuşlik’in Yedisu’da Moğullarla olan savaştaki mağlubiyeti onun Jebe Noyan askerlerine karşı harekete geçme umudunu kaybetmiştir. Kuşlik’i Jebe Noyan Sarıkol adlı yerde yakalayarak öldürmüştür (Bartold 1963: 55-56). Raşideddin söz konusu olayı anlatırken şöyle bir so­nuca varır: “(Burada) dikkat edeceğimiz husus şudur: herhangi (insan) Muhammed dininin yayılması ve intişar etmesine karşı gelecek olursa çok az bir zamanda yok edilecek. Aynen bunun gibi Ahmed’in ilahi kanununun gelişmesine katkı sağlayan, ona (Muhammed’in dinine) uymasa dahi onun durumu gün geçtikçe iyileşerek kuvvet bulacak ve ömrü uzayacaktır” (Raşid ed-Din 1952: 184). Bu kısa pasajda “Muhammed’in dini”, “Ahmed’in kanunu” gibi iki ifade geçmektedir. Bu ibarelerin manasını analiz edecek olursak, müellif iki kişinin, Hz. Muhammed ile tasavvufun Türk yönelişinin esasçısı Hoca Ahmet Yesevi ismine ayrıca önem verdiğini görmekteyiz. Müellifin bu sözü iki kişiye yönelik söylenilmemiş ise, o halde “Muhammed’in dini ve kanunu” diye de söylenebilirdi. Dolayısıyla buradan müellifin Yesevi yoluyla ilgili özel olarak üzerinde durduğunu söyleyebiliriz. Tabii ki Hz. Pey­gambere “Muhammed” de “Ahmed” de denildiği herkesçe malumdur. Ancak söz konusu metinde müellif iki şahsın ismini özel olarak ayrı ayrı dile getirdiğini görmekteyiz. Bu memleketin ömrü pek uzak sür­memiştir. Ancak Yesevi yolunu izleyen ilk memleket olarak tarihte iz bıraktı.

Bundan sonra aradan yüzyıl geçti, 1320 yılında Cuci ulusu Özbek han dönemindeYesevi yolu devlet ideolojisi düzeyine çıkarılmıştır. Irtiş ve Dunay nehirleri arasında yaşayan Türklerin manevi ve kültürel birlikteliğini oluşturan, dini-manevi esası Yesevi yolu olmuştur.

Özbek hanın Cuci ulusunda İslam dini başta olmak üzere Yesevi yolunu devlet ideolojisi düzeyine çıkartması ve bu bağlamda devlet idare sistemini tekrar yapılandırması devleti bir merkeze bağlı güçlü devlete çevirdi. Batı seferinden sonra Batu han Cuci’nin her bir oğluna taksim edilen ulusları dağıtarak Cuci soyundan gelenleri yöneticilikten uzaklaştırmıştır. Bunların yerine devlet idaresinin yeni sistemi getiril­miştir. Rus araştırmacıları söz konusu kurumsal sistemi oblis olarak isimlendirmişlerdir (Sapargaliev 1996: 340). Bu sistem oblis değil, hakların manevi birliğine dayanan boy, kabile ve juz kurumları idi. Söz konusu kurumsal sistemi idare eden beyler kendi tahtı tasarrufun­da olan kurumsal sistemin hem manevi hem de siyasi yöneticilerine dönüştürülmüştür. Atanın beyi, boyun beyine, boyun beyi kabilenin beyine, kabilenin beyi juz’un beyine juz’un beyi yukarı beye, yukarı bey ise hana boyun eğdi. Yazılı belgelerde yer alan devlet idare sistemindeki beylerbeyi ile karaşı beyleri, yukarı bey ile juz kurumlarının yöneticileri olarak anlamamız lazım. Onların tebaiyetinde 70 tümenbaşı büyük ka­bileler ile şehir yöneticileri vardı. Özbek han yöneten devletin kurum­sal sistemini değiştiren reformdan sonra han, esas idareciliği kendinde bırakarak, özel alanlar için tüm idareyi beylerbeyi ile vezirin üzerine yüklemiştir. Beylerbeyi tüm askeri yöneterek Yüce Divanı idare etti. Yabancı devletlerle olan ilişkiler beylerbeyin esas görevlerinden biri idi. Vezir ise devletin mali vergi siyasetini yürütmüştür (Tizengauzen 1884: 206).

Devletin yasama hukuku, sosyal ilişkilerin düzenlenmesi din tem­silcilerinin üzerine yüklenmiştir. Örneğin, şehir halkları arasında sos­yal ilişkiler tarikat yoluyla düzenlenmiştir. Devletteki tüm ilişkiler kanuna tabi tutulmuştur. Böylece devletin kurumsal yapısı, keregesi kurulmuştur. Keregeyi şanırak ile devam ettirecek bu görevini boylar ile kabilelerin manevi rehberi beyler sürdürmüştür. Böylece birbirine bağımlı olan birisi olmadan diğerinin varlığı düşünülemeyecek devletin kurumsal sistemi oluşmuştur. Bunun gibi kurumsal sisteme sahip olan devlette adalet ile kanun her zaman üstündü. Toplumun her bireyi kendisini söz konusu toplumun tam üyesi olarak saymıştır. Birinin diğerine hainlik yapması düşünülemezdi. Çünkü her bir kişinin arka­sında akrabası ya da soydaşı yer alıyordu. Kendilerini Yüce Yaratıcının temsilcisi sayan evliyaların amacı gerçekleşmiştir. Onlar orta asırlarda adaletli toplumu meydana getirdi ve o zamandaki Cuci ulusu, adalet ile kanun çerçevesinde yöneten Peygamber zamanındaki topluma yakın­laşma çabasında oldu. Ancak idare sisteminin hiçbiri mutlak idareye sahip değildi.

Özbek hanın Yesevi yolu temsilcilerine dayanarak Cuci ulusunda sürdüren reformu sadece eski Türklük idare sistemini oluşturmamıştır. Bunun yanı sıra devletin ismini değiştirme konusunda da etkili olmuş­tur. O zamandan itibaren Cuci ulusu Altın Ordu olarak isimlendiril­miştir. Bu ise Altın Ordu devletinde herkesin irade hukukuna önem verdiğini, vicdan özgürlüğü sağlanan adaletli toplum oluştuğunu gös­termektedir. Bu olay Altın Ordu devletinde ilim ve kültürün gelişme­sine önemli ölçüde etkilemiştir. Böylece Altın Ordu devleti gelişerek son zirvesine ulaştı. Altı Ordu devletindeki istikrar, Türk halklarının manevi birlikteliğinin durağan olmasına dayanmaktadır. Büyükten en küçüğüne kadar birbirine bağlı, birisi olmadan diğerinin varlığı dü­şünülemez olan bu devlet sisteminde manevi birlik ve beraberlik ile adalet en yüksek düzeyde sağlanmıştır. Altın Ordu devletinin bileşe­nindeki Türklerin manevi birlikteliği ile birliğinin böylece oluşması onların kültürü ile örf-adet ve geleneğinin eşit olmasına tesir etti ve bir etnos olarak ortaya çıktı.

Türkler arasında oluşan örf-adet ve gelenek toplumun dini-manevi görüşleriyle uyum içerisindeydi ve bu manevi birlikteliğinin temelinde oluşan boy, kabile sistemi gelişerek istikrarlı bir sistemin kurulmasına te­sir etti. Özellikle nikâh ilişkilerine ayrıca önem verilmiştir. Aynı boydan, kanbağı olan erkek ve kadın arasındaki nikâh ilişkilerini yasaklamıştır. Bu ise Türk halklarının kan temizliğini korumak ile devletin en temel unsuru olan boy, kabile sisteminin dağılmamasını sağlamak içindi. Böy- lece toplumda yaşayan kadınların serbest dolaşmalarına imkaniyet sağ­lanmıştır. Her köyde aynı boydan ve aynı soydan gelen kişilerin yaşaması dolayısıyla köydeki kadınların erkeklere karşı hiçbir korkususöz konusu olamazdı. Köydeki her kız herkesin kızı, birisine kardeş diğerine abla konumunda idi. Kadınlar ise birisine gelin diğerine yenge idi. Dolayısıyla kadına yönelik davranışların tümü saygıya dayandırılmıştır. Toplumda kadınlara olan saygı ve hürmet bu tarzda oluşmuştur. Kadın, kız ve abla halkın ar ve namusu olarak telakki edilmiştir. Bugüne kadar Kazakla­rın arasında bilinen “Hastalık aştan, kavga karındaştan (kızdan)”, “Dul kavgası-toprak kavgası” atasözleri o zamandan bize intikal eden söylem­lerdir ve aynı zamanda kadına olan saygının göstergelerindendir. Ancak Altın Ordu devletinin siyasi sistemindeki değişmeler ile toplum haya­tındaki olumlu değişmeler toplumdaki bazı grupları sevindirmemiştir. Bilakis onlar fırsat buldukça bu gelişmelerin tümünü bozmaya çalışan güçler idi. Onlar, Özbek han devlet idaresine geldikten sonra siyasi ik­tidardan kovulan Cuci soydaşları idi. Özbek han da hayatta kaldıkça onların etkin çalışmalarına hiçbir fırsat vermemeye çalışmıştır.

Altın Ordu devletinin geleceğine tehlike yaratan diğer bir faktör tahta kimin geçmesi meselesi idi. Özbek hana kadar han tayini Cen­giz soyundan gelenlerin kongresinde halledilirdi ve devlet idaresine layık, yaşı büyük Cuci soyundan birisi seçilirdi. Özbek han söz konu­su geleneği reddederek, taht seçimini sadece kendisinde bırakmıştır, böylelikle gelecekte devletin kaderi için tehlikeli bir sonuç yaratacağını düşünmemişti. Çünkü han, tahta miras olarak sadece bir oğlunu tayin eder. Diğer oğulları ise siyasi iktidardan tamamen uzaklaştırılacaktır. Bu mesele ise Özbek han çocukları arasındaki iç rekabeti meydana getirdi. 1342 yılında Özbek hanın aniden vefatı üzerine tahta geçmesi gereken Tınıbek’in o esnada Çağatay ulusunda seferde olması, Altın Ordu tahtına kimin geçmesiyle ilgili kavganın ortaya çıkmasındaki en temel faktör olarak bilinmektedir. Söz konusu olayın arka planında Özbek han oğulları arasındaki taht kavgası yer alıyordu. En önemlisi söz konusu devletin dağılmasına tesir eden en temel faktör miras me­selesi idi (Sapargaliev 1996: 368).

Özbek hanın vefat ettiğini duyan Tınıbek bulunduğu yerden geri döndü. Annesi Taydulla ile istişare eden Janibek: “Ağabeyim beni taht­tan uzaklaştırmak için geliyor”der. Diğer oğullarından Janinek’i daha fazla seven Taydula, Tınıbek’in tahta geçmemesi için emirleri ikna eder. Tınıbek yaklaştığında onları karşılamak üzere gelerek Tınıbek’i öldürür ve Janıbek’e haber verir. Janıbek han bundan sonra kardeşi Kıdırbek’i de öldürür. Böylece tahta tamamen geçtikten sonra tüm halka başları­na sarık sarmalarını emreder (Tizengauzen 1884: 263). Tarihel-Malik en-Nasir Muhammedİbn Kulan ve Evladuhuadlı yazılı belgede Janibek ile annesinin bir araya gelip Tınbek’i sarayda öldürdüğü beyan edilir (Tizengauzen 1884: 252).

Taydulla hanım ile Janibek han iktidara geçtikten sonra devletin esas direği olan beylerbeyi ile karaşı beyleri değiştirerek onların yerine diğer dini düşünceye sahip olan insanları yerleştirmesi ihtimali oldu­ğunu söyleyebiliriz. Çünkü şayet emirlerin, Tınıbek’i öldürmeleri ha­kikat ise o halde onların Yesevi tarikatının temsilcileri olması mümkün değildir. Çünkü,Yesevi tarikatı temsilcileri hiçbir zaman han soyundan gelenleri öldürmeye yanaşmamıştır. Yesevi tarikatında kişinin soyu ve nesli çok önemlidir ve “hanın kafasını ancak han alır” kaidesine önemle riayet edilir. Demek burada Taydulla hanım ile Jenibekhan iktidarı ele geçirmesinden hemen sonra devletin idare sisteminde bazı değişiklikler getirmiş ve böylece Türk idare sistemine kendilerini adayan beyleri devlet idare sisteminden uzaklaştırabilmiştir. Altın Ordu tarihinin araştırmacısı M. G. Sapargaliyev Altın Ordulu aristokrat insanların Janibek taraftarı olduğunu, Özbek hanın Tınıbek’i küçüklükten beri devlet idaresini yönetme konusunda bizzat kendisi hazırladığını bu ise aristokratların aleyhine işlediğini dile getirerek şayet Tınıbek tahta ge­çerse kendi iktidarını daha da güçlendireceğini söylemiştir. Han tahtını kanunsuz bir şekilde sahiplenen Janibek ise emirlerin çizgisinden çıkamayarak onlara uymak zorunda olduğunu dile getirmiştir (Sapargaliev 1996: 368). Ancak Özbek han, devletin idare sistemini reform yapar­ken han elindeki idarenin çoğunluğunu beylerbeyi ile karaşı beylerin ve vezirlerin eline teslim ederek, kendisine sadece genel yöneticiliğini bırakması, o devirdeki Altın Ordu devletinin kurumsal sisteminin nasıl olduğunu Arap tarihçisi el-Ömeri kaydetmiştir (Tizengauzen 1884: 339). Özbek han Altın Ordu devletinin kurumsal sistemini oluşturma konusunda, birbirine bağımlı, biri olmadan diğer sistemin varlığının düşünülmesi imkânsız bir sistemi getirmiş ve taht mirasçısı olarak Tı- nıbek’i söz konusu siyaseti devam ettirmesi için özel hazırlamıştı. Ne yazık ki Özbek hanın söz konusu umudu gerçekleşmemiştir. Tınıbek’in yerine Janibek geçti. Bu ise sadece Özbek hanın bir oğlunu diğerine değiştirmesiyle sınırlı değil, devletin tüm siyasi-kurumsal sistemi ile söz konusu sistemin ideolojik esası olan Yesevi tarikatından uzaklaş­tırması anlamına geliyordu. Böylece çok az bir zaman diliminde temeli atılan boy, kabile ve juz gibi sabit ve durağan kurumsal sistemden ve bunların temelini oluşturan Türklükten vazgeçmek anlamına geliyordu. Janibek hanın ilk günden beri Türk geleneği ile örf adet ve tarikatından vazgeçtiğini, şeriat yoluna ve Arap geleneğine intikal ettiğini onun ilk çalışmalarından görmek mümkündür. Tahta geçmesinden hemen sonra geleneksel Türk baş giysisinden vazgeçerek, sarık sarmalarını emretme­si bunun en çarpıcı örneği olarak önümüze çıkmaktadır (Tizengauzen 1884: 263). Altın Ordudaki şeriat ilminin hızlı bir şekilde yayılması Sırderya ve Maveraünnehir bölgelerinde, Harizm, Horasan ve Iranda yetişen âlimlerin katkısı büyük olduğunu konuyla ilgili araştırma yapan A. Muminov “Iran âlimlerinin Altın Ordudaki Hizmeti” adlı maka­lesinde etraflıca incelemiştir. Bunun yanı sıra, o zamanda birbiriyle mücadele eden Hanefi ve Şafii mezheplerinin, tasavvuf yolunun güç­lenmesi dolayısıyla, onların sûfilere karşı taraf tuttuğunu kaydetmiştir (Muminov 2004: 121-126). Özbek han döneminde tarikata da şeriata da aynı ilgiyi gösterilmiştir. Ancak tarikata daha çok önem verdiğini yukarıda bahsetmiştik. Janibek han ise tarikattan vazgeçerek şeriata yönelmiştir.

Janibek han ile devletin esas direği olan Türk kabileleri arasında meydana gelen söz konusu anlaşmazlıklar hakkında Doğunun ya da Batının hiçbir tarihi belgelerinde rastlanmamaktadır. Ayrıca kazak şe­cereleri ile kazak halkının ortaya çıkması tarihine ilişkin efsanelerde söz konusu mesele tam olarak aydınlatılmış diye söyleyebiliriz. Örne­ğin, Asan Kaygı ile ilgili efsanelerde Janibek hana karşı mücadelesi beyan edilmiştir. Janibek han ve Asan Kaygı arasındaki anlaşmazlıklar devleti ikiye bölmüştür. Asan Kaygı Janibek hanıtek başına terk etme­di, onunla beraber juz kurumuna dâhil olan Türk kabileleri gitmişti.

Janibek hanın Altın Ordu devletinde yürüttüğü dini-ideolojik siya­seti ile devletin kurumsal sistemini değiştirmek için yaptığı girişimleri devletin esas direği olan Türklerin ruhuna aykırı olması Türklerin Ja- nibek hanın yürüttüğü siyasetinden vazgeçirdi. Asan Kaygının Altın Ordudan ayrı Alaş devletini oluşturmuştur. Bu ise devletin iç birlikte­liği ile gücünü zayıflatmıştır. Buna rağmen Altın Ordu, Iran, Horasan ve Maveraünnehir bölgelerinde yetişen âlimlerin sayısı çoğaldı. Janibek han kendi döneminde en bilgili dindar yönetici olarak tanındı. Orta asır tarihçileri onu bu şekilde anlattı. Onun hakkında Anonim İskender adlı eserde şu satırlar yer almıştır: “Janibek hanın adaletini Anuşirvan adaletiyle aynı safhada ele alır. O tüm Özbek ulusunu İslam dinine yönlendirdi, puthaneleri ise imha etti. Birçok cami ve medreseler yap­tırdı. O tüm çabasını Müslümanların yararına adadı” (Tizengauzen vd 1941: 128). Bu eseri için onun ismine “el-Aziz” kelimesi eklendi. O günden itibaren o ez-Janibek olarak adlandırılmıştır. Islam dinindeki Hanefi mezhebi âlimleri ve Hanefi Okulu hakkında araştırma yapan A. Muminov Altın Orduda Muhammed İbnİsa eş-Şirvani, Muham- med Ibn Muhammed el-Haravi gibi fıkıh âlimleri ile Kutbuddinİbn Muhammed Ibn Muhammed er-Razi eş-Şafii et-Tahtani(1364-1365) ve Sa’ded-Din Mesud İbn Ömer et-Taftazani en-Nesai el-Horasani gibi ansiklopedist alimlerin hizmet ettiğini kaydeder. (Muminov 2004: 124). Genel olarak geleneksel din ilimlerinin; teoloji, felsefe, mantık, fıkıh, Arap filolojisi gibi bilim dalları hızla gelişti. (Muminov 2004: 125). O dönemde buna cevap olarak tasavvufi yönelişteki eser­lerin ortaya çıktığını gözlemlemek mümkündür. Mahmud Bulgari’nin Nehce’l-Feradis, Rabguzi’nin Husrevve Şirin, Hova Ishak Ibn İsmail Ata et-Türkistani Kazıgurtî’nin Hadikatü’l-Arifın gibi eserlerin telif edilmesi Altın Ordudaki ideolojik mücadelenin sadece devletin belli sistemiyle sınırlı kalmadığını, genel bir özelliğe sahip olduğunu, özel­likle din ilimleri alanında rekabetin söz konusu olduğunu söylemek mümkündür. Bu durum Janibek hanın elindeki idarenin zayıfladığına,

Özbek han dönemindeki devletin bütünlüğüne tesir ettiğini göster­mektedir. Burada şöyle bir soru akla gelebilir: Janibek hanı bunun gibi bir yola sevkeden temel güç nedir? Bugün bu soruyu tam olarak ce­vaplandırmamız mümkün değildir. Ancak onun devlet idare sistemini analiz yaparken Janibek hanı böyle bir yola düşmesine sevkeden iki sebebin olduğunu söyleyebiliriz. Birincisi, hanın mutlak iktidar olma hevesi; ikincisi ise Janibek hanın Iran kültürü etkisinde tahsil alması idi. Janibek hanın devlette mutlak iktidarı oluşturma yolundaki guru­ru, devletin dini ideolojik yönünün değiştirerek o siyasete uyarlanmış devlet idare sistemine değişiklik getirmesine yol açtı. Kendi halkının değerlerine saygısı olmayan, yabancıya ait şeyleri kendi değerinden üs­tün koyan Janibek han kendi eliyle yaptığı sistemin kurbanı olmuştur. O Türk halkının dini düşünce ve kültüründen vazgeçerek yeni devlet idare sistemini kurmak istemiştir. Akıbetinde devletin bozulmasına sebep oldu. Kendi geleneksel kültürü ile dinini muhafaza edemeyen halk, hiçbir zaman kendi devletini devam ettiremeyeceğini Altın Ordu devletinin hüzünlü kaderi bunun en çarpıcı örneğidir. Janibek han kendi oğlu Berdibek tarafından öldürülmüştür. Üç yıldan sonra Berdibek’in kendisi öldürülmüştür. Böylece Cuci ulusunun temelini atan Batu soyundan gelen ve Altın Ordu tahtına geçecek erkeklerden kimse kalmamıştı. Bu üzücü olayı Kazak halkı “Nar boynu Berdibekle kesildi” olarak ifade etmiştir. Bu olay Altın Ordu devletinin başına gelen musibetin başlangıcı idi. Bundan sonraki dönemde vaktiyle Öz­bek hanın siyasi idareden uzaklaştıran Cuci nesli harekete geçti. Batu han soyundan miras olarak kalan Altın Ordu tahtı için Cuci nesli arasındaki kanlı savaş başlamış ve bu Emir Timur’un Altın Orduyu tamamen işgal etmesiyle sonuçlanmıştır. Altın Ordu devletinin kap­samındaki Türk halkının ilk etnik bölünmesi bu dönmeden itibaren başlanmıştır. Şimdiki Tatar, Başkurt, Kırım Tatarları ile diğer Kuzey Kafkas bölgelerinde yaşayan Türk halkları o dönemde diğer ideolojik akımların etkisiyle diğer etnik birlik olarak oluşmuştur.

Bundan sonraki dönemde Edige Bey Altın Ordu devletini tekrar oluşturma çabasına düşmüştür. Ancak onun bu çabası olumlu netice vermemiştir. Bunun iki sebebinin olduğunu söyleyebiliriz: Birincisi,

Türk halklarının ruhani, kültürel birlikteliğinin bozulmasıdır. İkin­cisi, Emir Timur’un Toktamıs’ı mağlup ettikten sonra Cuci neslinin tekrar harekete geçerek Saray tahtı için savaşı başlatması idi. Ancak Edige beyin çabası neticesiz olduğu için, onun çabasının bundan son­raki dönemde Türk devletinin kaderine doğrudan etkisini göstermiştir. Edige’nin söz konusu çabası Altın Ordu devletinin üzüntülü kaderine ilişkin yaptığı yanlışları değerlendirirken, yeni kanun projesi “Tore” ile “Yasa”yı tekrar oluşturması idi. Edige’nin oluşturduğu kanuna dayalı sistemi Türk halkının devlet sistemini oluşturmasında bundan son­raki asırlarda önemli rol oynamıştır. Dolayısıyla Edige beyin Altın Ordu devletinin tekrar yapılandırmasındaki çabası konusuna önemle üzerinde durulması gerekir. Edige beyin soyu itibarıyla Özbek hanı İslam dinine boyun eğen dört şehyin Zengi Ata’nın talebesi Sadreddin Şeyh-Baba Tuklas - Baba Tukti Şaştı Aziz’in torunu (torununun çocuğu olabilir) idi. Sadreddin Şeyh’in kendisi Otırar’ın en son Kara- hanlı beyi Hasan İbn Ebu’l-Halık hanın dördüncü soyundan geldiğini yukarıda da zikretmiştik.

Eski Türk yönetici hanedanından gelen Edige bey, İran’ın dini dü­şüncesi ile İran Devlet İdare sisteminin Cuci ulusuna sirayet etmesini tehlikeli olarak saydı. O, Özbek hanın oluşturduğu ruhanî, kültürel birliği muhafaza etmek yolunda çaba gösterdi.

Yabancı tarihçilerin Edige’yi Deşt ile Kırım yöneticisi olarak tanı­masında az da olsa doğrunun payı olduğunu söyleyebiliriz. Çünkü, Edige kendisi han tahtına geçmese de, hanın her zaman kanuna ria­yet etmesini ve kanuna aykırı bir iş yapmamasını talep etmişti. Edige döneminde kanun her zaman üstün kılınmıştır. İbn Arapşah’ın “Her­kesin yürüyeceği yolu çizdi” diye kaleme alması bunun açık kanıtıdır. Edige bey Timur Kutluğ han öldükten sonra, onun kardeşi Şadibek’i han olarak seçmiştir. Muin ed-Din Natanzi’nin Fars ve İsfahan yöne­ticisi Emir Timur’un torunu İskender’e yazdığı tarihinde, Edige be­yin Timur Kutluğ öldükten sonra Şadibek’i han tahtına oturtmasını, örf-âdeti tertip eden “Töre” ile yöneticilik sistemini tertip eden “Yasa” kanununu oluşturduğunu, önceden özgürlüğü olan bir halkın sonra­dan baskıya uğradığını söyler. Şadibek hanın bu kanuna boyun eğmek istemediğini, Edige’ye karşı çıkarak suikast yapmak istediğini, Edige onun bu niyetini fark ederek bunun tedbirini aldığını ve böylece Şadi- bek Azerbaycan’a kaçtığını yazar (Tizengauzen vd 1941: 133). Burada Edige’nin söz konusu kanunu çıkarmasına ne gibi bir faktör sebep olmuştur? gibi sorusu akla gelebilir. Bu soruyu yanıtlamak için Özbek han döneminde oluşturulan kanun projesini kısaca gözden geçirmekte yarar vardır. Onları değerlendirirken onların özelliklerini öğrenmeden Edige beyin meydana getirdiği ve kabul ettirdiği kanununun tarihteki rolünü anlamamız mümkün değildir.

Edige bey Altın Ordu devletinin başından geçirdiği üzüntülü tarih­ten ders çıkararak, kendisinin oluşturduğu “Töre” ile “Yasa” kanununu kabul etmeye mecbur kalmıştır. Söz konusu kanuna göre herhangi Cuci soyundan gelen birisi han olabilme hukukundan mahrum kılınmıştır. Hanı Cengiz han soyu arasından, Cuci ulusunda Cuci soyu arasından seçmek, boy, kabile başkanlarının, beylerin salahiyetine verilmiştir. Han olarak seçilecek şahıs, Cuci soyundan gelen beylerin incelemesinden geçmesi gerekiyordu. Beylerin istemediği ya da sevmediği birisi Cuci han tahtına geçemezdi. Mahkeme idaresi de tamamen beylerin eline geçmişti.

Edige’nin kabul ettiği kanunu ondan sonraki dönemlerde Kıpçak bozkırında idare sistemini tertip eden temel alete dönüştürüldü. Han olmak isteyen Cuci ulusundan herhangi birisi eskiden olduğu gibi silah kuşanarak halkın huzurunu bozmaya hakları yoktu. Kimin bey olaca­ğını Nogay beylerinin inisiyatifinde idi. Nogay Ordusunun tarihini araştıran V. V. Trepavlov “kimin han olacağını Nogay hallediyordu; herhangi Cengiz soyu Ordusuna Mangıt beylerinden elçi gelerek, on­lara han olmaya kendilerini aday olarak gösterecek olursa, sultan hakiki anlamda sevinerek kendi geleceğinin iyi olacağına inanıyordu” demiştir (Trepavlov 1993: 43-61). Bu geleneğin Kazak bozkırında Kazak han­lığının tamamen dağılana kadar devam ettiğine tarih şahittir.

Edige bey öldükten sonra Altın Ordu devletinin sağ kolu İdil kıyı­sı da dâhil tamamıyla Hz. Muhammed’in tahtı emrine girerek hususi devlete dönüştü. Idil ve Irtiş arasındaki yerlerde Ordu Ejen ile Şiban soyu idare eden birkaç hanlık meydana geldi. Idilin Batı kısmındaki halklar Türk beylik sistemiyle Yesevi yolundan tamamıyla vazgeçmiş­ti, idilin Doğu kısmındaki halklar ise söz konusu sistemi tamamıyla muhafaza ederek, boy, kabile kurumlar başkanları ellerindeki iktidarı devam ettiriyordu.

1429 yılında tarih sahnesine Özbek ulusu olarak bilinen devlet or­taya çıktı. Abilhayır han idare eden ulusun Özbek ulusu olarak adlan­dırılması Özbek hanın kurduğu devlet sisteminin söz konusu ulusta tamamen korunduğundan dolayıdır ve bu insanların Özbek hanın oluşturduğu yola sadakatli olduğunu gösterir. Bu yüzden söz konu­su ulus Özbek ulusu olarak isimlendirilmiştir. Devletin dini-ideolojik yönelişi de Özbek han dönemindeki gibi Yesevi yolu olduğunu tarihi belgeler desteklemektedir. Söz konusu devlet hakkında orta asır tarih­çisi Mahmud ibn Veli şöyle demiştir: “Janibek han öldüğü 758/1356- 57 yıldan 835/1428-29 yılına kadar Deşt-i Kıpçak tahtına oturacak akıllı ve sebatlı bir yönetici bulunamadı. Bundan dolayı devlette din ile devlet görevi zayıfladı. Halkın bütünlüğünü sağlayan ağ koptu, birlik ve beraberlik kayboldu. Bu ülke halkının böylece zorluk çekmelerini gören Yüce Allah ülkenin geleceğini aydınlatan, din ile devlet görevini tekrar yapılandıracak yeni nurlu ufka çıkarmıştır. O Abilhayır han idi. Dünya tekrar aydınlandı. Bozulan dünya tekrar eski haline döndü. Toplum üyelerinin amacı normal hale getirildi. Toplum tekrar başarı­larla gelişmeye başladı. Meşhur Ahmed yolunun kanunu ile Muham- med’in dini tekrar gelişti” (Mateialipo İstorii Kazahskih Hanstv 1969: 140-171). Bu küçük pasajın kendisi İslam dini başta olmak üzere Yese- vi yolunun Altın Ordu devletinde nasıl bir rol oynadığını, Abilhayr’ın söz konusu yolu tekrar yapılandırdığını göstermiyor mu? Demek ki bu Cuci ulusundaki halkları bir araya getirme sürecinin temelinde Yesevi yolu olduğunu, manevi faktörün önemli anlam taşıdığını gösteriyor. Şimdi Abilhayır’ı tahta geçiren ve han olarak tayin eden kimler idi sorusu üzerinde duralım. Mesut İbn Osman Kuhistani’nin Tarih-i Ebul-Hayrhani adlı eserinde aşağıdaki şahısların isimleri söz edilir: “Tüm askerbaşı, Hz. Peygamber temsilcileri, “Ta” ve “Ya sin” (sûfiler) temsilcileri idi. Onların arasındaki en ünlüleri Kul Muhammed Seyyid ve Kara Seyyid (Allah onların kabirlerini nurlandırsın) ve Buzuncar bey Kiyat, Vekkas bey Mangit, Şeyh Sofi Oğlan, Satuğ bey, Suyinşi bey, Kara Kedey dürmen, Ak sofi Nayman, ... Yusuf Hoca okireş Nayman, Kazı Mirza Şat, Bahti Hoca uygur, Rus Konırat vd. meşhur insanlar güçlü emirin sarayına gelerek onun galip askerleri ile hizmetçilerinin arasından yerini almıştır” (Mateialipo İstorii Kazahskih Hanstv 1969: 141-144). Yukarıdaki bilgilerden o dönemdeki Kıpşak bozkırında ya­şayan Türk boyları ile kabilelerinin başındaki yöneticilerinin hemen hemen hepsinin dini temsil eden insanlar olduğunu görmek müm­kündür. Demek o dönemde boy ve kabile başında manevi bir yöneti­cinin olduğu aşikârdır. Burada “sûfi” ile “hoca” isimlerinin dinle alakası olduğunda hiçbir şüphe yoktur. “Bey” kelimesinin etimolojik anlamına şüpheyle bakanlar vardır. Ancak “bey” kelimesinin orta asırlarda dini ve manevi başkana işaret ettiğine ve Kazak bozkırında dini hayat biçimi olarak bilinen Yesevi yoluyla doğrudan ilişkili olduğuna Kazakların eski atasözleri delildir. Örneğin:

Kahraman dediğimiz barak (köpek cinsi) köpektir,

Her ikiden biri bunu bulabilir.

Bey dediğimiz ak şeriattır,

Elliden biri ancak bunu bulur (Seyfullin 2003: 378).

Ya da “Ülkeye zenginlik bereket değil, bey berekettir” gibi atasözlerinden beyin Kazak toplumunda çok önemli bir konumda olduğunu gösteriyor. Abilhayır han Yesevi yoluna sadık olduğu dönemde, onun taşının yokuşa doğru yükseldiğini ve hiç kimseye boyun eğmediğini tarihi kaynaklardan biliyoruz. Ancak 1446 yılında Abilhayır hanın Sır- derya kıyısındaki şehirleri işgal etmesi, Siğanak şehrine kendi merkezi­ni kurması onun devlet idare siyaseti ile devletin kurumsal sisteminin değiştirmesine sevketti. Çünkü o burada Nakşibendi tarikatı temsilci­lerinin etkisinde kalmıştır. Ancak yazılı belgelerde Abilhayırhanın Sığanakta kiminle buluştuğu hakkında kesin bir bilgi bulunmamaktadır. Ancak tüm Özbek ulusunun siyasi durumunun değişmesi; Abilhayır- hanın uzun zaman kendisinin yoldaşı ve arkadaşı olan Edige’nin toru­nu Vekkas beyi öldürmesi, Arka’da Kara Kıpşak Kobilandı’nın Argın’ın beyi Dayır Hoca-Akjol beyi öldürmesi (Kudayberdiuli 1991: 22-23), ondan sonra birçok boy ve kabilelerin Abilhayır’dan ayrılması, halk önünde affedilemez günah işlediğini gösteriyor. Ata yoldan vazgeç­se dahi ahdi bozmazsa ve Yesevi yolundan ayrılmazsa halk böylesine ağır cezayı uygun görmezdi. Bu olay Özbek han ulusunu ikiye ayıra­rak tarih sahnesine iki devleti: Kazak hanlığı ile Şeybaniler devletini meydana getirdi. Başkasının manevi etkisini kabul etmeyen, Türklerin sarsılmaz ruhunun özü olan Yesevi yolundaki halk Kazakolarak isim­lendirilerek Ata yurda sahiplendi. Nakşibendi tarikatını kabul eden soğdi-tacik kültürüne uyan halklar ise Ata yurttan ayrılarak Maveraünnehire gitmeye mecbur kaldı.

Böylece Abilhayır hanın Yesevi yolundan vazgeçerek, Nakşibendi tarikatını kabul etmesi Kıpçak bozkırındaki manevi birliği bozarak, halkların manevi ve kültürel yönden bölünmelerine tesir etmiştir. Bu olay Kıpçak bozkırında yaşayan Türk kabilelerinin etnik haritasının de­ğişmesiyle sonuçlandı. Günümüzdeki özbek, kazak, Nogay halklarının eskiden bir halk olduğu, onların içindeki boy, kabile türdeşliğinin halk edebiyatındaki hâlihazıra kadar mevcut bazı örneklerinden anlayabili­riz. Söz konusu sürecin sonucundaXV. yüzyılın ikinci yarısında ortaya çıkan Kazak hanlığı XVI. yüzyılın ilk yıllarında Merkezi Asya’da güçlü bir memleket olarak kendini gösterdi. Onlara “Kazak” isminin verilmesi, başkanın izinden değil, kendi manevi, kültürel özgürlüğünü koruması­na ilişkindir. Türklerin sarsılmaz ruhu - Yesevi yolunun değerini bilen halk Janibek ile Kerey hanlarının bayrağı altına toplanıp Kazak hanlığı olarak meydana gelmiştir. Söz konusu devlet hakkında Muhammed Haydar Dulati Tarihi Raşidıde şöyle demiştir: “Kasımhan tüm Deşt-i Kıpçağı emri altına aldı. Cuciden sonra hiç kimse Deşt-i Kıpçağıboyun eğdirememişti. Örneğin, onun binlerce (milyon) askeri vardı” (Dulati, 1996 :349). Böyle güçlü bir devlete dönüşen Kazak hanlığı Kasımhan öldükten sonra dağılmaya yüz tutmuştu. Burada dikkat etmemiz gereken bir mesele, Yesevi tarikatının Kazak boy ve kabileleriyle uyum sağlaya­rak özdeşleştiğini ve söz konusu boy ve kabilelerin ayrılmaz birparçası olduğunu söylememiz gerekir. Kazak boyları Kazak bozkırında ikamet eden hoca hanedanıyla yakından ilişkili oldu. Boyun her bir üyesi Yesevi tarikatının da üyesi olmuştur. Her bir boyun, juzun manevi başkanı, piri olur. Kazaklarda yöneticilik söz konusu beylerin elinde idi. Yöneticiliği şeriat kanunlarına göre yürütmüştü. Çünkü bu mesele Altın Ordu dö­neminden kalan bir sistem idi. Şeriat kanunlarına karşı gelen han fer­manlar uygulanamaz idi. Dolayısıyla Kazak bozkırında bey sözünün her zaman önemli bir yeri vardı. Özbek ulusunun hanı Abilhayırhanın bey­lerin talebini yerine getirmediği için nasıl bir ceza uyguladığını, halkın çoğunluğu ona olumsuz bir tavır takındığını, Janibek ile Kerey hanları izinden giderek Kazak hanlığını kurduğunu yukarıda bahsetmiştik. Şunu üzülerek dile getirmeliyiz ki, Kazak hanları Abilhayırhanın yanlışların­dan ders alamamıştır. Onlar halkın iman birliğiyle ilgili meselelerle oy­namanın kötü sonuçlar çıkaracağını anlayamadı. Kasımhanın bir yanlışı tüm halkın, devletin kaderini olumsuz yönden etkiledi. Burada Yesevi ile Nakşibendi tarikatları arasındaki çatışma Kazak hanlığının kaderini olumsuz yönden etkileyen bir faktör olarak saymamızda hiçbir beis yok­tur. Yukarıdaki Kasım hanın yaptığı yanlış, Nakşibendi tarikatını Kazak bozkırına getirmesi ve yayması idi. Bununla ilgili Muhammed Talib’in- Matlab et-Talibinadlı eserinde şu bilgiler yer alır. 1512 yılında Safevile- rin Necdi Sani komutanlığında başlattığı asker ile Babur’un başlattığı asker Buhara şehrine girdiği, ondan kaçan Cuybari şeyhi İslam hoca Kasımhana sığındığı, Kasımhan o zaman Nakşibendi şeyhi Ebu Bekir Sa’dın müridi olduğu söz edilir (Abuseyitova 1998: 268). Kazak halkı Haknazar döneminde tekrar bir araya gelerek güçlü bir devlete dönüştü. Böylece Haknazarhan’ın tekrar Yesevi şeyhlerine uyduğu ihtimali yük­sektir. Şigayhan ile onun oğulları Tauekel ile Esim sultanları tamamen Nakşibendi tarikatında olduklarını tarihi belgelerde geçmektedir. Me­sela, Şigayhan tahtına oturan Tauekel kendisinin 120 çocuğuyla Nakşi­bendi’ye şeyhi Hoca İshak’a mürid olduğu zikredilir. Ancak sonradan bu düşünceden vazgeçerek, tekrar Türkistan’daki Yesevi şeyhlerinin birine mürid olduğu söylenir (Stuart 1999: 97) “Ziyau’l-Kulub” adlı elyazmada bu bilginin tarihi gerçek olduğunu, 1590 yılının sonuna doğru Tauekel- hanın tekrar Yesevi şeyhlerine teveccüh ettiğini ispatlayacak ikinci bir belge vardır. Söz konusu belge Hoca Ahmet Yesevi türbesini sahiplenen Akkorganlı hocalar hanedanının hem soy ağacı hem de Hazireti Sultan’a has vakıf yerlerinin belgesi olarak bilinen Nesebname nüshasında, söz konusu belgenin gerçek olduğunu ispatlayan Tauekel Muhammed hanın mührü vardır. Bu ise Tauekel Muhammed hanın Yesevi şeyhlerine boyun eğdiğini gösterecek önemli belgedir. Dursun Muhammed han Tauekel Muhammed hanın dini yönelişini devam ettiren tarihi belgeler de bunu destekliyor. Dursun Muhammed Yesevi şeyhleriyle “Hazireti Sultanın” vakıf yerlerini tanıyan sayılı hanlardan birisidir. XIX. yüzyılın Rus araş­tırmacısı P. Lerh 1867 yılında Türkistan’a olan ziyaretinde şeyhu’l İslam Nasrullah’ın elinde, hicri 1035 yılında Dursun Muhammed hanın Hoca Ahmet Yesevi soydaşlarına verdiği vakıf belgelerinin var olduğunu görüp bununla ilgili kaydetmiştir (Kojaev 2000: 44). Bunun ötesinde Dursun Muhammed hanın Nakşibendi şeyhlerinin Kazak bozkırına geçmesini yasaklaması Dursun Muhammed’in Yesevi tarikatında olduğu, yaban­cı bir dini yönelişin ülkeye girmesini yasaklaması ile ülkenin manevi birliğini korumaya dikkat ettiğini gösteriyor (Abuseyitova 1998: 268). Ancak, Dursun Muhammed han ile Esim han arasında gerçekleşen savaşta öldürülerek, Kazak hanlığının tahtına Esim han geçti. O tahta geçer geçmez Nakşibendi tarikatını devlet ideolojisi derecesine çıkar­maya çaba gösterdi. Esim hanın çıkardığı “Esim hanın eski yolu” kanu­nu Kazak hanlığında Arap gelenekçiliği şeriatının Hoca Ahmet Yesevi döneminden sonra Türkler arasında tekrar gelmesi idi. Dolayısıyla bu kanun “eski yol” diye adlandırıldı. Türkistan, Şimkent, Taraz, Sozak gibi şehirlerdeki halkların ilk Kazak-Özbek olarak bölünmesi bu dönemde gerçekleşti. Esimhanın söz konusu kanunu, göçmen Kazak toplumuna pek etkili olamamıştır. Yesevi yolu temsilcileri ve beyler kendi elindeki iktidardan vaz geçmek istemedi. Böylece halk arasında bölünmeler oldu. Taukehanın “Yedi yargı” adlı kanununun zuhur etmesinden sonra Yesevi yolunun kanuni bir şekilde devlet ideolojisinden tamamen kaldırıldı. Yesevi yolu temsilcilerinin beylik sisteminden tam olarak uzaklaştırdı. Yesevi yolu temsilcileri Taukehanın gösterdiği baskısı hakkında Neseb- name nüshalarında şöyle söz edilir: “Nice zamandan sonra (Nimetullah hocanı) köle yaptı. Kırgıza götürdü. Hazireti Hoca Nimet hoca Azizdar sonradan gidip vaaz yaptı. Kabul etmedi. Hazireti Hoca Nimet hoca Azizdar mürşitlik yaptı. Nemengen’de 1200 ev halkı onun müridi idi. HaziretiHoca Nimet hoca Azizdar Nemengen’de şehit oldu” (İslamizat- siya i Sakralniye Rodoslovniye 2008: 98). Bu küçük pasajdan Taukehanın Yesevi yolu temsilcilerine ne kadar baskı yaptığını görebiliriz. Doğduğu yerden ayrılarak, Nemengene gidip, hocalık yaptığı yerde öldürülmüştür. Bunun nedeni bize göre kendisinin dini-manevi yönelişinden vazgeç­memesi olabilir.

Bu Yesevi tarikatı temsilcilerinin toplumdaki etkisini azalttı. “Yedi Yargı” zuhur etmeden önce Yesevi şeyhlerinin hukuku han haneda­nının hukukuyla eşit seviyede olmuş, onları “aksuyek” (otorite sahibi) olarak isimlendirilmiştir. “Yedi Yargı” meydana geldikten sonra ise onların hukuku sıradan insanların hukukuyla aynı konuma getirildi. Taukehanın söz konusu reformundan sonra beyler enstitüsü her boyun, her kabilenin kendisinden çıktığı beylerin eline teslim edildi. Bu eskisi gibi beylerin hana, devletin idare sistemine olan tesirini azalttı. Devlet idare sisteminde çok büyük değişiklikler oldu. Devlet idare sistemi şu basamaklardan ibaret idi: Han, Ata (baş vezir), Ordu beyi, Yedi Yargı müşavirliği, Kaz (Genel halkın toplantısı, istişare), Yöneticiliğin temeli. Bu idare sisteminde boy enstitüsü dördüncü mertebeye düşürüldü. Söz konusu beylerin elinde iktidar yoktu. Devlet idare sistemi fars özelli­ğine bürünerek mutlak idare sistemine değişti.

“Yedi Yargı”ya kadar toplumdaki dini, manevi başkanlık, hukuki idare hoca hanedanının, Yesevi tarikatı temsilcilerinin elinde idi, “Yedi Yargı”dan sonra dini-manevi idare Nakşibendi şeyhlerine teslim edile­rek, pirin hizmetini Nakşibendi şeyhleri yapmıştır. Çünkü, Nakşiben­di tarikatı temsilcileri halkla bir olup, onun dini, manevi terbiyesiyle uğraşmamıştır. Sadece yılda bir kere gelerek mürid olanlardan zekat toplayarak geri dönüyordu. Bu ise halka kendisinin geleneksel dini dü­şünceleri ile kültürünü korumaya imkân vermiştir. Yesevi tarikatı tem­silcilerinin çoğunluğu kendilerinin beraber yaşadığı halklabir araya ge­lip geleneksel hizmetini devam ettirmiştir. Bazıları ise Sırderya kıyısına göç ederek yerleşik hayata geçmiştir. Ancak dini-manevi alanlardaki değişmelere rağmen Yesevi yolu Kazakların örf-adeti ile geleneğinde korunmuştur. Önceki dönemlerdeki “cehri zikir” de devam etmiştir.

Kazak bozkırındaki hukuki idare boy, kabile, juz kurum başkanlarının, yani beylerin elinde idi. Bu ise Yesevi yolunun kanunun haricinde hayat bulmasına imkân sağladı.

“Yedi Yargı”nın Kazak toplumuna olan daha bir olumsuz etkisi şu ki, Cengiz soyunun hukukunu güçlendirerek, her juz’ün başına özel bir han tayin etmesiydi. Bu olay Kazak hanlığının içki siyasi bölünmele­rine sebep olan temel faktörlerden birisiydi. XVIII. yüzyılın ilk yılla­rında Kazak hanlığında oluşan bunun gibi durumlardan yararlanarak Kazak düşmanları kendi menfaati peşine düşmüştü. Taukehan daha hayattayken devletin birliğini muhafaza etmeye çalışmışsa da, onun ölümünden sonra devletin birlikteliği tehlike altında kaldı. Onun oğlu Polathan babası Tauke’nin yürüttüğü siyasetini devam ettirememiş ve han içinde tekrar anlaşmazlık meydana gelmişti. Sonunda onlar 1723 yılında Cungarların hücumuna maruz kalmış ve Kazak halkının başına karanlık kaplamıştı. Kazak halkında manevi birliğin olmaması başına gelen ağır günlerde hemen belli oldu. Polathan vefat ettikten sonra Abilhayır ile Sameke hanın savaş meydanını bırakarak, askerleriyle çe­kilmesi söz konusu manevi birliğin olmadığına delildir. 1740 yıllarında Abılayhanın tarih yüzüne çıkması Kazakların başını bir araya getirme­ye, tekrar güçlü bir devlet haline gelmeye imkân sağlamıştı. Abilayhanı Kazak bozkırındaki herkesin tanımasının sebebi, onun Kazakların eski manevi yolu olan Yeseviliği kabul etmesi idi. Üç juzun başını bir araya getirerek güçlü bir memlekete dönüştü. Jüzler arasındaki kin ve adavet bertaraf olmuştu. Abılayhan Cungarlara galip geldikten sonra 1771 tarihinde Türkistan’da tüm Kazaklar toplanarak üç jüz han seçti. Hiçbir hana gösterilmeyen saygı gösterilerek, han kaldırma geleneği “Hazireti Sultan”ın içinde gerçekleşti. Ancak Abılayhan Yesevi yolunu tamamıyla tekrar devletin ideolojisi düzeyine çıkaramadı. Onun bu siyasetine karşı çıkan “Yedi Yargı”yi destekleyen ve idareyi eline alan boy ve kabilenin beyleri idi. Onlar üzerindeki iktidarlıktan vaz geçmek istememişti. Bu siyasetin sonu Abılayhan’ın ölümüyle son buldu. Abılayhan vefat ettikten sonra Kazak hanlığı hususi devlet olarak hayat sürdüremedi. Kazak bozkırının kuzeyi Rus çarlığın eline, güneyi Kokan hanlığı, Batısı ise Hiva hanlığı eline geçti.

İşte, Türkistan’daki Hoca Ahmet Yesevi’nin kurduğu yolun Türk ta­rihinde aldığı rolü bunlardan ibarettir. Dolayısıyla insanlar Türkistan’a saygı göstererek “Hazireti Türkistan”, Hoca Ahmet Yesevi’yi “Hazireti Sultan” diye isimlendirmiştir. Türkistan ile Yesevi ismi Türklerin iman birliğini ortaya koymuştur. Yesevi ilmi yayıldıkça insanların güç ve kuvveti artmıştır. Bozkırı mesken edinen kahraman halkın güç­lenmesi ya da zayıflaması Yesevi ilminin etkisiyle meydana gelmiştir. Altın Ordunun dağılmasından itibaren Kazak hanlığının savrulmasına kadar geçen zaman içerisinde tarihi olaylara, dini ve manevi süreçlere tahlil yaptığımızda şöyle bir sonuca varabiliriz ki, Türk halklarının ba­şına gelen en büyük musibet, Yesevi yolundan uzaklaşmaları olmuştur. Maalesef, tarihte Yesevi yolunun hayattarlığı kendiliğinden durduğu anlatılıyor. Hakikatinde bu böyle değildir. Yesevi yolunun tarihten si­linmesine sebep olan en temel güç, Avrasya’yı yöneten Cuci ulusunun mutlak idareye olan hevesi idi. Çünkü Yesevi yolu devlet ideolojisi olduğu dönemlerde hiçbir han mutlak yöneticiliğe ulaşamayacağını biliyordu. Dolayısıyla Yesevi yoluna aykırı olan çeşitli dini yönelişleri alet olarak kullanmıştır. Onlar Yesevi yolunu tarihten silmekle mutlak idareyi ele geçiririz düşüncesindeydi. Ancak Yesevi yolundan vazgeç­mek Türk devletinin bozulmasına sebep olabileceğini anlamamıştı. Çünkü Yesevi yolu Türk halklarının sarsılmaz ruhunun esası olduğunu kendilerinde hissedemedi.

Kaynakça

Abuseyitova, Mayra. (1998). Kazakstan i Tsentralnaya Aziya vXV-XVIIvv: İstoriya, Politika, Diplomatiya. Almatı: Dayk-Press. 268.

Bartold, Vasiliy Vladimiroviç (1963). Turkestan v Epohu Mongolskogo Nas- şestviye. Soçinenie. C. I, Moskva: İzdatelstvo Vostoçnoy Literaturi, 760.

Bartold, Vasiliy Vladimiroviç (1963). Obşie Raboti Po İstorii Sredney Azii. Raboti Po İstorii Kavkaza i Vostoçnoy Evropi. Soçineniye, C. II, Moskva: Vostoçnoy Literaturi Yay, 1020.

İslamizatsiya i Sakralniye Rodoslovniye v Tsentralnoy Azii (2008). C. II, Al- matı: Dayk-Press, 127.

Kojaev, Muhtar (2000). Yasi-Türkistan Tarihi, Almatı: KAZ Akparat, 44.

Mateialipo İstorii Kazahskih HanstvXV-XVIIIvekov (İzvleçenie iz Persidskih i Tyurkskih İstoçnikov) (1969). Alma-Ata: Nauka Kaz SSB, 140-171.

Mominov, Ashirbek ve Jandarbek Zikiriya (1992). Mevlana Safı ed-Din Orun Koylagi. Nesebname. Türkistan: Mura, 24.

Haydar Dulati, Muhammed (1996). Tarihi Raşidi. Taşkent: FAN, 727.

Muminov, Aşirbek (2004). “Deyatelnost uçenih-ulema iz Irana v Zoloyoy Orde” MaterialiMejnaraodnogo Kruglogo Stola İstoriko Kulturnie Svyazi Irana i Deşt-i Kıpçaka v XIII-XVIII yy, Almatı: Dayk-Press,121-126.

Ömiraliev, Kulmat (2003). “Ata Tarihimizga Unilsek”, Kazak Ordasi K 3, 20.

Raşid ed-Din (1952). Sbornik Letopisey. C. I, Moskva-Leningrad: AN SSCB, 80-91.

Seyfullin, Saken (2003).“Biler Sozderi”, Kazaktin Ata Zandari, C. II, Almatı: Jeti Jargı, 376-385.

Sapargaliev, Manarbek (1996). “Raspad Zolotoy Ordi”, Na StikeKontinentov i Tsivilizatsii, Moskva: Iman, 277-526.

Tizengauzen, Romaskaeviç ve Volin (1941). Sbornik Materialov, Otnosya- şihsya k Istorii Zolotoy Ordi. Izvleçenie iz Persidskih Soçineniy,. Moskva: SSB, 128.

Stuart D (1999). “Svedeniya Agiografiçeskoy Literaturi Po Istorii i Reli- gii Kazahov. (Hoca Ishak Veli)”, Şelkoviy Put i Kazakstan (Materiali Nauçno Praktiçeskiy Konferensii. Almatı: Izdatelskiy Dom Jibek Joli, 89-100.

Kudayberdiuli, Şakarim (1991). Türk-Kırgız-Kazak hem handar Şeciresi, Al- matı: Kazakstan, 22-23.

Tizengauzen V.G (1884). Sbornik Materialov Otnosyaşihsya KIstorii Zolotoy Ordi. C. I. Sankt-Peterburg.

Trepavlov V.V. (1993). “Nuradini Nogayskoy Ardi”, İstoriko Geografiçeskoy Aspekti Razvitie Nogayskoy Ordi, Mahaçkala: 43-61.

Trimeningem J.S (1989). Sufyskiye Ordeni v Islame, Moskva: Nauka, 328.

Volin S (1960). “Sevedeniye Arabskih Istoçnikov IX-XVI vv. o Doline Reki Talas i Smejnih Rayonah”//TIIAiE. C. VIII. Alma-Ata: AN Kaz SSB, 72-92.

------------------------------------

[i] Doç. Dr., Hoca Ahmet Yesevi Uluslararası Türk-Kazak Üniversitesi.

[ii] Yrd. Doç. Dr., Hoca Ahmet Yesevi Uluslararası Türk-Kazak Üniversitesi

Medeniyet Tasavvuru

Tavsiye Edilen Bağlantılar

Bize Yazın

SAYAÇ

12033137