Konuk Yazarlar

Türk Dünyası’nın Ortak Atası ve Ortak Mayası: Hoca Ahmet Yesevi[i]

 

Hoca Ahmet Yesevi

 

Bora YILMAZ[ii]

 

Özet

Hoca Ahmet Yesevi, Türk tarihinin en önemli kavşak noktalarından birinde; Türklerin yeni bir din, yeni bir yurt, yeni bir kültürel hayatla karşılaştığı, tanıştığı ve kabul etmeye başladığı bir dönemde, tarihin kendisine yüklemiş olduğu büyük vazifeyi başarılı bir şekilde ifa eden önemli bir şahsiyettir. Hoca Ahmet Yesevi ve Yesevilik ekolü, Türk milletinin Orta Asya’da varlığını sürdürdüğü dönemde, iklimin, coğrafyanın ve tabiatın gerektirdiği yaşam ve düşünce biçiminden, yeni tanışmış olduğu İslam dininin düşünce ve hayat tarzına geçişte iletici, dengeleyici ve yumuşatıcı bir görev üstlenmişlerdir.

Hoca Ahmet Yesevi ve Yesevilik ekolü, Türklerin İslamiyet’i benimsemesine zemin hazırlamakla beraber, Türklerin ve Türk kültürünün İslam dinini, Arap ve Fars kültürü etkisi altında kabul ederek asimile olmasını değil, Türklerin İslam medeniyetine entegre olmasını sağlamışlardır. Bununla beraber, dinin sert ve katı yorumlarını muhataplarının anlayacağı, kabul edebileceği ve pratikte uygulayabileceği tarzda terennüm etmişlerdir. Bugünkü ifadesi ile Yesevi ve Yesevilik, Türk halk Müslümanlığının kurucularıdır.

Bu çalışma, Yahya Kemal’in “Şu Ahmet Yesevi kim? Bir araştırın göreceksiniz. Bizim milliyetimizi asıl onda bulacaksınız” ifadesi ışığında, Ahmet Yesevi’nin, Türklerin İslamiyet’i kabul sürecindeki rolü, bugünkü Türk halk Müslümanlığının oluşumundaki fonksiyonu ve Türklerin İslamiyet’i kabul sürecinde, Arap ve Fars kültürü etkisinde asimile değil İslam medeniyetine entegre olmasında nasıl başarılı olduğunu tespit etmeyi amaçlamaktadır.

Anahtar Kelimeler: Hoca Ahmet Yesevi, Türk Dünyası, Türkçe

Giriş

Ahmed-i Yesevi Türk tarihinde yüzlercesi bulunan sufilerden herhangi biri değildir (Ocak, 178: 2000). N. K. Zeybek’in ifadeleriyle, Hoca Ahmet Yesevi, bizim ruh hamurkârımızdır. Milliyetimizin temel insanıdır. Bugün Türk Dünyası birbirine yeniden kavuşurken, buluşma ve birleşme noktası, Ahmet Yesevi’nin adı, fikirleri ve hizmetleri olacaktır(akt. Mert, 3: 1998).  Açtığı yol, Türk kültürüne kattığı renkler ve ortaya koyduğu anlayışıyla Hoca Ahmet Yesevi, Türk İslam şuurunun en büyük lideri, birleştirici ve toplayıcı mürşidi olarak bütün Türk halklarının tanıması gereken müstesna şahsiyettir. Ancak O’nun sevgisi ve yüce şahsiyetinin şemsiyesi altında bir Türk dünyası manevi bütünlüğü oluşturulabilir(Sönmez, 330: 2011).

Ahmet Yesevi, Türk milletinin hayatında köklü ve sürekli etki yapan ender isimlerden birisidir. Hiçbir tarikat büyüğü, millet hayatında onun kadar etkili olmamıştır. O Hazret-i Türkistan, Pir-i Türkistan diye anılan bir tarikat piridir. Hiçbir tarikat kurucusu, yaşadığı coğrafyanın adıyla böylesine özdeşleşmiş değildir. Türkçe bugün bir kültür ve edebiyat dili olarak varsa, bunda Yesevi’nin rolü büyüktür. O, Arapça’nın, Farsça’nın revaçta olduğu tasavvuf çevrelerinde yetiştiği halde hikmetlerini Türkçe yazmayı tercih etmiştir. Yesevilik, İslamiyet’in Türkçe yorumudur. Aşkın, ihlasın, insan sevgisinin, hoşgörünün, kadın erkek eşitliğinin, emeğe ve ilme saygının esas olduğu bir İslam anlayışı (Tatçı & Kurnaz, 7: 2000).

Hoca Ahmet Yesevi’nin Hayatı      

Ahmet Yesevi Batı Türkistan’da, bugünkü Kazakistan Cumhuriyeti’nin güneyindeki Çimkent şehri yakınlarında bulunana Sayram kasabasında dünyaya gelmiştir. Doğu yılı tam olarak bilinmemekle beraber Ahmet Yesevi’ye izafe edilen “Fakrname” adlı risalede yer alan 73 yıl yaşadığı ve 1166 yılında öldüğü şeklinde bilgiler göz önüne alındığında 1093 yılında doğduğu kabul edilebilir.  Babası Sayram kasabasında yerleşmiş ünlü bir alim olan Şeyh İbrahim, annesi ise Ayşe(Kara Saç) olarak bilinmektedir (Bice, 9-10: 2010).

Ahmet Yesevi’nin daha küçükken, bilmediğimiz bir sebeple Yesi’ye geldiği ve orada yerleştiği tahmin olunabilir. Gerek Yesevi lakabını alması, gerek Arslan Baba’nın onunla Yesi’de buluşması hakkındaki an’ane, bu cihetleri kuvvetlendiriyor. Ahmet’in ilk tahsil yıllarını Yesi’de geçirdiği muhtemeldir; çünkü onu daha gençken, tahsilini tamamlamak maksadıyla büyük bir İslam merkezi olan Buhara’ya gelmiş görüyoruz (Köprülü, 86: 2012). Ahmet Yesevi bu şehirde devrin önde gelen âlim ve mutasavvıflarından Şeyh Yusuf Hemadani’ye intisap eder.

Hoca Ahmet, mürşidi ve hocası Yusuf Hemadani’yi ilim ve fazlı ile zühd ve takvasıyla kendisine bir mukteda bildi; ahkâm-ı şeri’yyeye kuvvetle bağlı, itizale düşman Türk hükümdarlarının hüküm sürdüğü bir devirde o da, hocası gibi şer’i ilimlerde büyük bir vukuf kazandı ve ilmiyle, zühd ve takvasıyla o kadar tanındı ki Yusuf Hemadani ihtiyarlığında onu da diğer üç müridiyle beraber halifeliğe seçti. İlk iki halifeden sonra bir müddet Buhara’da tekkenin reisi olarak bulundu; lâkin –ne kadar sürdüğü bilinmemekle beraber, herhalde pek uzun olmadığını tahmin edebildiğimiz bu devirden sonra- bütün müridlerini dördüncü halifeye bırakarak doğru Türkistan’a, Yesi’ye geldi (Köprülü, 94: 2012).

Köprülü’nün (94: 2012) ifadelerine göre Ahmet Yesevi’nin niçin Buhara’da durmayarak Yesi’ye gittiğini bilmiyoruz. Bu dönüşün hangi tarihe rastladığı hakkında da kesin bir bilgi yok. Ahmet Yesevi’nin, Yesi’ye vardıktan sora çok uzun müddet yaşamadığını ve 1166/1167 tarihlerinde vefat ettiğini biliyoruz.

Yesevilik

Ahmet Yesevi, Türk şeyhlerin ilk halkasını teşkil etmektedir. Ahmet Yesevi tarafından kurulan ve Türkistan bölgesinde doğan Yesevilik tarikatı, kısa zamanda büyük bir bölgeye yayıldı. Yesevilik önce Seyhun çevresinde, Taşkent ve civarında tutunmuş, daha sonra Harezm dolaylarında yayılmış ve Maveraünnehirde kuvvetlenmeye başlamıştır. Bu tarikat Yesevi dervişleri tarafından Horasan, Azerbaycan, Anadolu hatta Balkanlar ve Hint coğrafyasına yayılmıştır.

Köprülü (97: 2012), Ahmet Yesevi’nin, an’anevi rivayetlerde iddia edildiği gibi 99.000 mürit toplamadığını ve bütün bu iddiaların onun, zamanındaki geniş şöhretini gösteren deliller olduğunu ifade etmektedir. Hoca Ahmet vefat edinceye kadar müritlerine “Hikmet” başlığı altındaki etvâr ve sülük adabını, sûfîyâne hakikatleri, dini ahlak esaslarını talim ettiriyordu.

Ahmet Yesevi’nin etrafında toplananlar İslamiyet’e yeni girmiş fakat ona çok kuvvetli bağlarla bağlanmış göçebe veya köylü Türklerdi.  Bu yüzden Yesevilik ister istemez bu çevrenin şartlarına uymak zorunda kaldı. Bu Türkler samimi Müslüman olmakla beraber bunların İslamiyet anlayışları çok sathi ve şekli idi. Bu yüzden Yesevilik bu göçebe Türk çevresinde eski Türk kabile gelenekleriyle karışmak zorunda kaldı (Ocak, 300: 1993).  

Kültür değiştiren milletlerin daha önceki kültürlerinden bazı unsurları olduğu gibi, bazı hususları da yeni kültürün kalıplarına uydurarak muhafaza ettikleri bilinen bir husustur(Ocak, 18: 1983). Türkler de İslamiyet’i kendi anlayış ve gelenekleri ile bütünleştirerek bir Türk Müslümanlığı ortay koymuşlardır. Yesevi ve takipçilerinin yorumu ile İslamiyet’i öğrenen ve yaşayan Türkler, Türk Müslümanlığının ilk temsilcileri sayılabilir (Pala, 857: 1995). Türkistan’da, Türkler’in Müslümanlığı kabullerinin hemen ardından büyük kitleleri İslam’a, özellikle tasavvufa ısındıran ve gelecek asırlara azametli bir şuur mirası bırakan Yesevilik; tevazu, sadelik ve fedakârlığın bir ocağı olarak karşımıza çıkıyor (Öztürk, 122: 1988)    

Türk mistik şuurunun tekevvününde ilk büyük tesiri icra eden kurum Yesevilik’tir. Yesevilik’in etkisinin büyüklüğünü, ondan kaynaklanan Bektaşilik ve Nakşilik’in etkilerini de göz önünde tutarak değerlendirmek gerekir (Öztürk, 122: 1988). Fakat Yesevilik’in Nakşilikle olan bağlantısı hususunda Köprülü (424: 2004), daha önceki görüşlerinin aksine Yesevilik’in, Nakşibendilikten ziyade Babaî, Haydarî ve Bektaşi ananelerine daha yakın olduğunu ifade etmektedir.

Divan-ı Hikmet

Bu eser için Köprülü (134: 2012), İslami Türk edebiyatının Kutadgu Bilig’den sonra en eski bir örneği olduğunu ifade etmektedir. Eski halk edebiyatının birçok unsurlarını alarak İslam ruhunu, o unsurlarla –yani eski milli şekiller ve eski vezinlerle- ifade eden ilk eser olmak bakımından da Divan-ı Hikmet’i, tasavvufi Türk edebiyatının en eski ve en mühim abidesi saymak zaruretindeyiz. 

Divan-ı Hikmet, Ahmet Yesevi’nin hikmetlerini içine alan mecmuanın adıdır. Bu adın kesin olmamakla beraber XVI. Yüzyıldan itibaren kullanıldığı düşünülebilir. Divan-ı Hikmet nüshalarının muhteva bakımından olduğu kadar dil bakımında da önemli farklılıklar göstermesi, nüshaların değişik şahıslar tarafından değişik sahalarda vücuda getirildiğini açıkça göstermektedir. Bir kısmı kaybolan veya zamanla değişikliye uğrayan hikmetler derlenirken araya aynı ruh ve ifadedeki yeni hikmetlerde ilave edilmiş, böylece gittikçe orijinalinden uzaklaşmıştır. Bu bakımdan Divan-ı Hikmet nüshalarını ortaklaşa hikmet mecmuaları kabul etmek doğru olur. Hatta Divan-ı Hikmet nüshalarında bulunan hikmetlerden hangisinin Ahmet Yesevi’ye ait olduğunu tespit etmekte mümkün değildir (Eraslan, 41: 1983).

Divan-ı Hikmet’in dili için kesin bir şey söylemek zordur; çünkü farklı zaman ve farklı coğrafyaların dili ile eklemeler yapılmıştır. Mesela Taşkent yazmasında Özbek Türkçesi özellikleri, Kazan baskılarında Kazan Tatarcası hususiyetleri göze çarpar, Eldeki Divan-ı Hikmet nüshalarına dayanarak Ahmet Yesevi’nin dili hakkında hüküm yürütmek son derece güç bir iştir, hatta imkânsızdır (Eraslan, 45: 1983).

İslamiyet’in esaslarını, şeriatın ahkâmını ve ehl-i sünnet akidesini İslamiyet’e yeni girmiş veya henüz girmemiş Türklere öğretmek, tasavvufun inceliklerini ve tarikatının adap ve erkânını müritlerine telkin etmek Ahmet Yesevi’nin hikmetlerinin başlıca gayesini teşkil eder. Bu gayeye uygun olarak hikmetlerin öğretici(didaktik) bir hususiyet taşıması, dolayısıyla sanat endişesinden uzak ve basit olması tabii karşılanmalıdır. Bununla beraber ifadelerdeki samimiyet ve sûfîyâne hikmetlerdeki coşkunluk onları basit manzumeler olmaktan kurtarır (Eraslan, 44: 1983)

Ahmet Yesevi’nin Türk Dünyasına Hizmetleri

Ahmet Yesevi’nin, Türk Dünyasına hizmeti iki başlık altında ifade edebiliriz:

  1. Türklerin İslamiyet’i kabul sürecinde almış olduğu yapıcı rol
  2. Türklerin İslamiyet’i kabul sürecinde Türk kültürünün muhafaza edilmesindeki rolü

Ocak (182: 2000), Türkler’in İslam’a geçiş sürecinin yani milliyetçi muhafazakâr tarih tezinin ileri sürdüğü gibi olmadığı, yani “Türkler’in Müslüman olmadan önce de İslam’a çok yakın dini inançlara sahip oldukları, bu sebeple ona hiç yabancılık çekmeden ve direnmeden kolayca uyum sağladıkları” şeklindeki fikrin gerçeği yansıtmadığı, aksine bu sürecin, çok karmaşık siyasi, sosyo-ekonomik ve kültürel bir takım şartlar dâhilinde cereyan ettiği ortaya çıkmaktadır. O halde Türk Müslümanlığının tarihsel boyutunun, dört başı mâmur, her zaman ve her yerde katıksız bir ehl-i sünnet kalıplarına uygun mükemmel bir İslamlaşma varsayımını da beraber getiren bu kolaycı ve problemsiz tezin gerçeği yansıtmadığını kabul ederek bu tarihsel boyut meselesine yeniden ve ciddiyetle eğilinmesi gerekiyor, demektedir.

Türklerle Müslüman Araplar arasındaki ilişkiler daha ziyade karşılıklı mücadeleler şeklinde geçmiş ve İslamiyet’i kabul eden ilk Türkler bu bölgeler arsından çıkmışsa da, Türklerin İslamiyet’i bir millet olarak kabulünde silahlı mücadeleler ve Müslüman Arapların askeri güçlerinin rolünü fazla büyütmemek gerekir. Türkler arasında İslam’ın yayılmasında Müslüman olanların dinlerini içlerine daha iyi sindirerek, eksikliklerini gidermelerinde en önemli unsurlardan birinin tarikatlar olduğuna şüphe yoktur. Tabiatıyla bu noktada, Türkler arasında ilk tarikat kurucusu Ahmet Yesevi dervişlerinin faaliyetlerini dikkatlerimiz<den uzak bulundurmamak gerekir(Yazıcı, 61: 2000).  

 Buradan hareketle şunu görüyoruz ki, Ahmet Yesevi’nin neşet ettiği dönem ve öncesi her açıdan karışık bir yapı arz etmektedir. Hoca Ahmet Yesevi, Türk tarihinin en önemli kavşak noktalarından birinde; Türklerin yeni bir din, yeni bir yurt, yeni bir kültürel hayatla karşılaştığı, tanıştığı ve kabul etmeye başladığı bir dönemde, tarihin kendisine yüklemiş olduğu büyük vazifeyi başarılı bir şekilde ifa eden önemli bir şahsiyettir. Hoca Ahmet Yesevi ve Yesevilik ekolü, Türk milletinin Orta Asya’da varlığını sürdürdüğü dönemde, iklimin, coğrafyanın ve tabiatın gerektirdiği yaşam ve düşünce biçiminden, yeni tanışmış olduğu İslam dininin düşünce ve hayat tarzına geçişte iletici, dengeleyici ve yumuşatıcı bir görev üstlenmişlerdir.

Ahmet Yesevi, Türkistan bölgesinde zuhur etmiş ilk mübelliğ değildir. Ondan yaklaşık iki buçuk asır önce yaşayan Hallac-ı Mansur (ö. 309)’un bu bölgelerde, kendi dervişleri ile birlikte tebliğ faaliyetlerinde bulunduğunu görüyoruz. Ancak, daha öncekiler, kuvvetli bir şekilde, Fars kültürünün etkisi altında kalmışlar ve eserlerini Farsça olarak vermişlerdir. Onun yerli dil kullanması, kısa zamanda adının yankılanmasına sebep olmuştur(Cebecioğlu, 118: 2000).  

Yesevi’nin düşünceleri, Türk töresi ile İslami değerlerin kucaklaştığı; karışıp kaynaştığı noktada bulunur. İnançlarımıza ve İslam anlayışımıza milli bir üslup ve perspektif kazandıran odur. Bir diğer ifadeyle, Türk gözlüğüyle İslamiyet’i değerlendiren ve yaşayan bir kişidir. Yesevi bu açıdan bakıldığında, İslamiyet’i Türk ruhuna uygun, milli unsurlarla anlayıp yorumlayan bir kimsedir. Arap örfüyle İslami değerleri birbirine karıştırıp bazı örfî hususları İslami bir vecibeymiş gibi anlayıp anlatanlara mukabil Yesevi, Arap örfüyle İslami vecibeleri ayırarak, Arap örfünden gelen bazı gelenekler yerine Türk örfünü koymuş ve bu perspektif içinde İslam’ın üniversal ve kuşatıcı mesajına uygun hareket etmiştir (Yakıt, 10: 1993).  Ahmet Yesevi’ye atfedilen “Türklük kaderim, İslamiyet tercihimdir” ifadesi bu noktada çok önemlidir. Bu sözden, sakın ola ki birini birine tercih ediyor gibi sakat bir mana çıkartmamak gerekir. Bu sözü, “İslamiyet’i, İslami hassasiyetlerle beraber bir Türk olarak yaşayabilmek gerekir” diye yorumlayabiliriz. Zaten Hoca Ahmet Yesevi’nin hayatı da bize bunu yansıtmaktadır.

Nigmetov’un (akt. Güzel, 66: 2008) ifade ettiğine göre, o dönemde Türkmenler arasında; “Medine’de Muhammed, Türkistan’da Hoca Ahmed” denilen vecize yayılmıştı. İslam öncülerinden hiçbir kimse Hz. Muhammed’le bir ayarda tutulma şerefine nail olmamışken, Ahmet Yesevi’nin Hz. Muhammet’le eşdeğer olarak tutulması Türkmenlerin ona vermiş oldukları en büyük rütbe idi.

Bu sevginin kaynağı pek tabii olarak Ahmet Yesevi’nin üslubu, usulü ve karakteridir. Ahmet Yesevi aynı zamanda peygamberane bir metotta olan, dini muhatabının anlayacağı üslupta ve taşıyabileceği usulde anlatmıştır. Bu nedenlerden ötürü çağında bir ilgi merkezi olmuş ve çağları aşan bir sevginin muhatabı olmuştur.

Yukarıda da ifade ettiğimim gibi muhataplarının anladığı üslupta ve dilde konuşan Ahmet Yesevi; Fars kültürü havzasında kalan diğer sufiler gibi Farsça ile yazmayıp Türk Dili’ni kullandı. İslam dininin genel hükümlerini, Arapça ve Farsça bilmeyen Türk dervişlerine anlatmak için, Türkçe hikmetler yazdı. Yesi’de tasavvufi düşüncelerini, sade halk ve göçebe Türkmenlerin anlayabileceği bir dilde, yani Türkçe ile anlattığı için Halk tarafından çok sevilmiştir.

Ahmet Yesevi, Türkçe konusundaki hassasiyetini ve dini anlatırken Türkçe’nin neden kullanılması gerektiğini şu hikmetinde açıkça ifade etmektedir:

Hoş görmemekte âlimler sizin dediğiniz Türkçe’yi                

Ariflerden işitsen açar gönül ülkesini    

Ayet, hadis anlamın Türkçe bilsen uygundur,    

Anlamına yetenler yere koyar börkünü

…    

Miskin zayıf Hoca Ahmed yedi ceddine rahmet,              

Farsça dilini bilerek güzel söylemekte Türkçe’yi (Bice, 181: 2010)

Yukarıdaki hikmette çok açık şekilde ifade edildiği gibi; dönemin âlimlerinin Türkçe’yi hoş görmedikleri ve bu nedenle kullanmadıkları anlaşılmaktadır. Burada insanın zihnini kurcalayan soru şu oluyor: Âlimlerin hakiki derdi eğer ki dini muhataplarına anlatmaksa, muhataplarının tümünün Arapça ve Farsça öğrenme ihtimalleri yokken,  onlar yani âlimler kime, neyi, nasıl anlatacaklar?

Ahmet Yesevi 3. Ve 4. mısralarda müthiş bir tespitte bulunuyor; ayetlerin ve hadislerin Türkçe bilinmesinin daha uygun olduğunu ifade ediyor ve bu şekilde dinin daha iyi anlaşılıp daha iyi yaşanacağını ifade ediyor. Ayet ve hadislerin gerçek anlamlarını bilenlerin onlara daha çok saygı göstereceğini ve onlar karşısında başını bilinçli bir şekilde secdeye koyacağını ifade etmektedir.

Hikmetin devamında Ahmet Yesevi önemli bir konuya daha işaret etmektedir ki; kendisinin Farsçayı iyi derecede bildiğini –kaynaklarda biz onun Arapçayı da bildiğini biliyoruz- fakat buna rağmen Türkçeyi kullandığını ifade etmektedir.

Sadece bu hikmetin varlığından bile biz, Ahmet Yesevi’nin ne kadar derinlikli bir âlim, bir mutasavvıf ve şuurlu bir Türk milliyetçisi olduğunu görmekteyiz. Ahmet Yesevi’nin büyüklüğünü onun, asla dinin şekilciliğine takılmamış olduğundan ve yine onun, asla kavmi bir milliyetçilikten ziyade şuurlu bir milliyetçiliğe “evet” demesinde görmekteyiz. 

Sonuç

Ahmet Yesevi yaptıkları ve yapıyor olduğu, hizmet ve himmetleri ile Türklüğün abide bir şahsiyetidir. Ahmet Yesevi Türk milletinin hem özü ve mayası hem de o mayayı çalandır. Ahmet Yesevi, göçebe Türk kavimlerinin İslamiyet’i kabul etmelerinde kilit bir rol oynamıştır. En az bunun kadar önemli bir fonksiyonu da Türklerin İslamiyet’i kabul etmeleri sürecinde, “din” adı altında aktarılan Arap ve Fars kültürüne karşı, Türk Dilini ve Türk kültürünü muhafaza etmiştir. Ahmet Yesevi ilk Türk tarikatının kurucusu ve Türk Müslümanlığının ilk temsilcisidir.

Ahmet Yesevi’nin sadece geçmişte yaptıkları değil, bugün onun ruhaniyetinin yaptıkları da takdire şayandır. Her türlü dini ve milli uyanışı tetikleyecek, hatırlatacak olan her ne varsa yasaklayan Sovyet Rusya’nın yıkılışından sonra, Orta Asya Türklüğü yine ve yeniden bu büyük insanın ruhaniyeti altında toplanmıştır.  Son olarak Yahya Kemal’in orijinal ifadesi ile bitirelim: “Şu Ahmet Yesevi kim? Bir araştırın göreceksiniz. Bizim milliyetimizi asıl onda bulacaksınız.”

Kaynakça

Cebecioğlu, Ethem, Yesevilik Bilgisi, “Hoca Ahmed-i Yesevi”, Haz. Cemal Kurnaz & Mustafa Tatçı,  Yesevilik Bilgisi, Milli Eğitim Basımevi, Ankara, 2000

Eraslan, Kemal, Divan-ı Hikmet’ten Seçmeler, Kültür ve Turizm Bak. Yay., Ankara, 1983

Güzel, Abdurrahman, Ahmed Yesevi’nin Fakrnamesi Üzerine Bir İnceleme, Öncü Basımevi, Ankara, 2008

Bice, Hayati, Hoca Ahmed Yesevi Divan-ı Hikmet, Türkiye Diyanet Vakfı, Ankara, 2010

Köprülü, Fuad, Türk Edebiyatında İlk Mutasavvıflar, Akçağ Yayınları, Ankara, 2012

Köprülü, Fuad, Edebiyat Araştırmaları, Akçağ Yayınları, Ankara, 2004

Mert, Hamdi, Hoca Ahmet Yesevi, Bilig Yayınları, Ankara, 1998

Ocak, Ahmet Yaşar, Bektaşi Menâkıbnâmelerinde İslam Öncesi İnanç Motifleri, Enderun Kitabevi, İstanbul, 1983

Ocak, Ahmet Yaşar, Yesevilik Bilgisi, “Ahmed Yesevi ve Türk Müslümanlığı”, Haz. Cemal Kurnaz & Mustafa Tatçı,  Yesevilik Bilgisi, Milli Eğitim Basımevi, Ankara, 2000

Öztürk, Yaşar Nuri, Tasavvufun Ruhu ve Tarikatler, Yeni Boyut Yayınları, İstanbul, 1988

Pala, Ayhan,  Yesevilik Bilgisi, “Yesevilikten Bektaşiliğe Türk Müslümanlığı”, Haz. Cemal Kurnaz & Mustafa Tatçı,  Yesevilik Bilgisi, Milli Eğitim Basımevi, Ankara, 2000

Sönmez, Fatma, Hoca Ahmet Yesevi Felsefesi ve 21.YüzyıldaTürk Dünyası Yansıması, 21.  Yüzyılda Türk Dünyası Uluslararası Sempozyumu, Eko Avrasya Yayın, Ankara, 2011

Tatçı, Mustafa & Kurnaz, Mustafa, Yesevilik Bilgisi, Milli Eğitim Basımevi, Ankara, 2000

Yakıt, İsmail, Yesevilik Bilgisi, “Hoca Ahmed-i Yesevi ve Türk Düşünce Tarihindeki Yeri”, Haz. Cemal Kurnaz & Mustafa Tatçı,  Yesevilik Bilgisi, Milli Eğitim Basımevi, Ankara, 2000

Yazıcı, Nesimi, Yesevilik Bilgisi, “Hoca Ahmed Yesevi Döneminde Türk-İslam Kültürünün Oluşum ve Gelişimi Üzerine Baz Düşünceler”, Haz. Cemal Kurnaz & Mustafa Tatçı,  Yesevilik  Bilgisi, Milli Eğitim Basımevi, Ankara, 2000   

------------------------------------------

Kaynak:

Türk Dünyası Genç Sosyal Bilimciler Kongresine sunulan bildir, Türk Dünyası Araştırmaları Vakfı, İstanbul, 2014

[i] https://www.academia.edu/18522025/T%C3%BCrk_D%C3%BCnyas%C4%B1_n%C4%B1n_Ortak_Atas%C4%B1_ve_Ortak_Mayas%C4%B1_Hoca_Ahmet_Yesevi

[ii] Çanakkale Onsekiz Mart Üniversitesi Doktora Öğrencisi

Tavsiye Edilen Bağlantılar

Bize Yazın

SAYAÇ

14298889