“Seçim”in Türkiye serüveni ve yeni hedefler

Özgür seçim yapabilme ve onun aracılığıyla ortaya konulan tercihin siyaseti belirlemesi alanında verilen mücadelenin uzunluğu bir “millî irade fetişizmi” yaratmakla kalmayarak, bu kavramın “liberal demokrasi” ile eşanlamlı olduğunun varsayılmasına yol açmıştır. Bu alanda karşılaşılan direnç ve mücadelenin uzunluğu ise demokrasi çıtamızın düşük tutulmasına neden olmuştur.

*****

Bu yazı Sabah Gazetesi’nin 24 Haziran 2018 târihli nüshasından alınmıştır

 

Prof.Dr. M. Şükrü HANİOĞLU

Türkiye, yeni bir siyasal sistemi hayata geçireceği dönemin yasama ve yürütmesini şekillendirmek amacıyla bugün sandık başına gidiyor.

İlk genel seçimini 1877’de yapmış bir geleneğin mirasçısı olan Türkiye’de meclisler 1950’ye kadar, 1877-78, 1908-12, 1920-23 parantezleri dışında, sembol işlevi görmüşlerdir.

Yetmiş üç yıl süren bu süreçte meclisler, toplamı yedi yıla ulaşan parantezler istisnâ olunursa, devletçi modernleşme hedefine ulaşmak için Bâb-ı Âlî ve Ankara bürokrasisinin uzantısı olarak işlevselleştirilmişlerdir.

“Hâkimiyet-i Millîye/Millet Egemenliği” kavramlarına sıklıkla yapılan atıflara karşılık, meclisler “temsil”i hayata geçirme, siyaseti şekillendirme ve toplumsal talepleri cevaplama yerine, en veciz mesajı Enver Paşa’ya atfedilen “yok kanun, yap kanun” ifadesinde mündemiç, modernleştirici bürokrasinin gerek duyduğu yasal altyapıyı tesis işlevi görmüşlerdir.

İktidar ve seçim

Bu açıdan değerlendirildiğinde “seçimler,” 1950’ye kadar, katılım ve siyaseti şekillendirme alanında oldukça sınırlı rol oynamışlardır. İlk seçimler 1877’de, pâyitaht ve vilâyetler için değişik geçici talimatnâmeler uygulanarak yapılmıştır. Bunun neticesinde İstanbul’da sınırlı katılımla da olsa “seçim” yapılırken, taşradaki uygulama, valiler ve vilâyet meclislerinin önde gelen yerel kişileri, dinî kotalar çerçevesinde yeni meclise göndermelerine dönüşmüştür.

1877 yılı Aralık ayında yapılan ikinci seçimlerde de benzer bir tablo ortaya çıkmıştır.

Birinci Meşrutiyet meclisleri seçilmiş ve atanmış meb’uslar karmasından oluşmalarına karşılık kendilerine biçilen “kabine hükûmetinin danışma ve tetkik organı” rolünün dışına çıkmaya çalışmışlar, bunun bedelini ise 1878 başında fiilen kapatılmakla ödemişlerdir.

Ancak otuz yıl sonra yapılabilen sonraki seçimlerle yeniden toplanan meb’usan, âyân ile birlikte, 1909 Kanun-i Esasî değişiklikleri sonrasında tesis edilen parlamenter sistemin “yasama” kanadını oluşturmuştur. Bu ise “seçim”in gerçek anlamda “katılım” yaratması ve siyaseti kısmen de olsa şekillendirmesi anlamına gelmekteydi. Buna karşılık, “iktidar,” İkinci Meşrutiyet Dönemi’nin sonuna kadar, “seçim” ile değişmemiştir.

“31 Mart Olayı” ile iktidar el değiştirmiş, ancak Rumeli’den gelen Hareket Ordusu onu eski sahibine iade etmiştir.

1912’de iktidar değişimini sağlayan ise “sopalı seçimler” değil dağa çıkarak meb’usanı tehdit eden “Halâskâr Zabitan Grubu” olmuştur. İttihad ve Terakki, Bâb-ı Âlî baskını ile tekrar el koyduğu iktidarı fiilî tek parti rejimi altında sürdürecek, 1914 seçimleri de bu koşullar altında yapılacaktır. Birbirini takip eden “iki özgür seçim” yapamayan Osmanlı toplumu dağılma süreci içinde yeniden “katılım”ın önemini kavramış ve mütareke koşullarında 1919 seçimlerini düzenleyebilmiştir.

Winston Churchill 1919 Osmanlı seçimlerini “Türkler oy kullandı, ne yazık ki, hepsi de yanlış yönde oy kullandı” değerlendirmesi ile yorumlamıştır. Bu küçümseyici ifade, “seçim”in, ağır barış koşulları dayatılmasına karşı çıkan, güçlü toplumsal tepkiye tercüman olduğunu ortaya koymaktadır. Söz konusu seçimler dolaylı yolla bir sene sonra Ankara’da “fevkâlâde salâhiyeti haiz” olarak toplanacak yeni meclisin şekillenmesinde ve “İstiklâl Harbi” derinliğindeki bir mücadelenin “seçilmiş” kadrolar yönetiminde yürütülmesinde de önemli rol oynamıştır.

Millî irade ve demokrasi

Ancak yeni devlet de “birbirini takip eden iki özgür seçim yapabilme” eşiğini aşamayacak, 1923’ten itibaren seçimler (1930 mahallî seçimleri istisnâ edilirse) bürokratik atama, meclisler ise “bürokrasinin kanun üretim makineleri”ne dönüşecek, “millet egemenliği”nin “kayıtsız ve şartsız” olduğu söylemi, üzerine yazıldığı duvarın ötesine geçemeyecektir.

Bu nedenle arka arkaya iki hür seçim yapma hedefine ancak 1954’te ulaşabilecek olan Türkiye için söylem düzeyinde kutsanan “millî irade”nin hayata geçirilmesi temel “demokrasi” hedefi haline gelmiştir. Özgür seçimler sonrasında da kendilerini “zinde kuvvetler” olarak tanımlayan vesayet yapılanmalarının “siyasal alanı düzenleme ve paylaşma”dan vazgeçmemesi “millî irade”nin demokrasi için sadece “gerek” değil aynı zamanda “yeter” şart haline gelmesi ve aslî hedef olarak görülmesine yol açmıştır.

Birbiri ardına iki özgür seçim yapabilmek için yetmiş yedi yıl bekleyen toplumumuzda “özgür seçim”in gerçek anlamda “siyasal iktidar” oluşturması için de yirmi birinci yüzyıl başına kadar sabretmek gerekmiştir.

Özgür seçim yapabilme ve onun aracılığıyla ortaya konulan tercihin siyaseti belirlemesi alanında verilen mücadelenin uzunluğu bir “millî irade fetişizmi” yaratmakla kalmayarak, bu kavramın “liberal demokrasi” ile eşanlamlı olduğunun varsayılmasına yol açmıştır. Bu alanda karşılaşılan direnç ve mücadelenin uzunluğu ise demokrasi çıtamızın düşük tutulmasına neden olmuştur.

Ufku genişletmek

İlk seçimini 1877’de yapmış bir geleneği sahiplenen Türkiye’nin günümüzde liberal demokrasiye dönüşüm alanında hâlâ önemli adımlar atmaya ihtiyaç duyması yaşanan dönüşüm sürecinin fazlasıyla ağır seyretmesi ile açıklanabilir.

Dolayısıyla bugün gerçekleştirilen seçimler sonrasında, kimin başarılı olduğundan bağımsız olarak, “özgür seçim” yapma ve siyaseti onun neticeleri çerçevesinde şekillendirmenin ötesinde bir demokratikleşmenin hayata geçirilmesi gerekmektedir.

Türkiye, son tahlilde, demokrasi çıtasının “özgür seçim yapma” ve “vesayetin sonlandırılması”nda tutulamayacağı gelişmişlik ve karmaşıklıkta bir toplumdur.

Bunlar, şüphesiz, sağlanmaları gereğinden fazla zaman almış olsa da hayatî kazanımlardır.

Buna karşılık, günümüz “Türkiye”sinin “demokrasi hedefi,” “dikey”in yanı sıra “yatay” katılımın da gerçekleştiği, sivil toplumun mesajlarını siyasete kesintisiz biçimde iletebildiği, vesayetin ortadan kaldırılmasına karşın denetleme mekanizmaları ile denge ve kontrolün işlediği, güçler ayrımı ve hukukun üstünlüğüne dayalı, özgürlükçü, etnik/dinî kimliklere kör, birey ve vatandaşlık temelli toplum sözleşmesi ile yönetilen bir liberal demokrasiye dönüşme olmalıdır.

YAZININ TAMÂMINI OKUMAK İÇİN LÜTFEN TIKLAYINIZ

———————

Kaynak:

https://www.sabah.com.tr/yazarlar/hanioglu/2018/06/24/secimin-turkiye-seruveni-ve-yeni-hedefler

Yazar
Kırmızılar

Bu websitesinde farkı kaynaklardan derlenen içerikler yayınlanmakta olup tüm hakları sahiplerinindir. Sitedeki içerikler atıf gösterilerek kaynak olarak kullanlabilir. Yazıların yasal sorumluluğu yazara aittir. Tüm Hakları Saklıdır. Kırmızlar® 2010 - 2024

medyagen