Tartışma

Farabî: İdeal Devlet ve Hikmetli Yönetici

Dikkat edilmesi gereken bir nokta da İdeal Devlet ile felsefe arasındaki bağıntıların, büyük siyasal ve sosyal krizlerin yaşandığı dönemlerde gündeme gelmiş olduğudur. Platon, şehri bir filozof-kralın yönetmesi gerektiğine ilişkin düşüncelerini içeren Devlet’ini, Atina şehir devletinin yıkılış döneminde yazmıştır. Cicero’nun filozof yöneticiye gerek duyması, Roma Cumhuriyetinin en krizli dönemine rastlar. Farabî için de durum değişmiyor: El-Medinet’ül Fâzıla, Abbasî devletinin yavaş yavaş çökmekte olduğu bir tarihte yazılmıştır.

*****

Hilmi YAVUZ

‘El Medinetü’l- Fâzıla’! Farabî’nin  ‘İdeal Devlet’i! 

‘El Medinetü’l Fâzıla’yı ‘Erdemli Şehir’ olarak tercüme edenler [Fr.Cité Vertueuse; İng. Best State] olduysa da, Prof.Dr. Ahmet Arslan, A.Badavî’den yola çıkarak ‘Farabî tarafından kullanılan ” Medina [şehir, site] kelimesinin Platon ve Aristoteles tarafından anlaşıldığı anlamda Yunanca “polis” kelimesinin karşılığı olmadığı[nı], onu “rejim, devlet,  hükûmet, yönetim” olarak anlamak gerektiğini’[…] ; “fâdıla”  kelimesinin de “erdemli” kelimesinden anlaşılan şeyden hayli farklı olarak “mükemmellik, en üst derecede olma” fikrini içerdiğini, bundan dolayı da bu kelimeyi “en mükemmel, ideal” olarak karşılamak gerektiğini’ bildiriyor. Prof. Arslan’ın çevirisi de, bu nedenle bu adı taşıyor…

Niçin durup dururken ‘İdeal Devlet’ten söz etme gereğini duyduğumu, söylemem,  dolayısıyla, ‘şimdi bu da nereden çıktı?’ diye sorgulamaya kalkışanların meraklarını gidermem gerekiyor. Şundan dolay:  Farabî, ‘ideal devletin nasıl yönetilmesi gerektiği konusunda kulaklara küpe olması gereken şeyler söylüyor ‘El Medinetü’l-Fâzıla’da…

Farabî, İdeal Devlet’te yöneticinin [riyâset, reis olma], Hikmet sahibi olması gerektiğini bildiriyor: Hikmet, ona göre riyâsetin ilk şartıdır. Yönetici, hikmet sahibi, ya da hikmet sevgisi olan kişidir. Hemen belirtmeliyim ki, Kur’an bağlamında ‘Hikmet’ kavramıyla, felsefenin ‘Sophos’ kavramı [ki, ‘sophos’ da ‘hikmet’ olarak çevrilmektedir: Philosophos; Hikmet Sevgisi] arasında büyük farklar bulunduğu göz ardı edilmeden meseleye bakıldığında Farabî’nin, riyâset’in ilk şartından söz ederken kastettiği Hikmet’in, Kur’anî değil, felsefî olduğu görülecektir. Bu, Farabî’nin, hikmet’ten Kur’an’ın ‘Hikmet’ini değil, Felsefenin ‘sophos’unu  referans olarak aldığı anlamına gelir. Ama hiç kuşkusuz, tam anlamıyla ‘felsefe’ de değil!

Dikkat edilmesi gereken bir nokta da İdeal Devlet ile felsefe arasındaki bağıntıların, büyük siyasal ve sosyal krizlerin yaşandığı dönemlerde gündeme gelmiş olduğudur. Platon, şehri bir filozof-kralın yönetmesi gerektiğine ilişkin düşüncelerini içeren Devlet’ini, Atina şehir devletinin yıkılış döneminde yazmıştır. Cicero’nun filozof yöneticiye gerek duyması, Roma Cumhuriyetinin en krizli dönemine rastlar. Farabî için de durum değişmiyor: El-Medinet’ül Fâzıla, Abbasî devletinin yavaş yavaş çökmekte olduğu bir tarihte yazılmıştır.

Farabî’nin Felsefenin (Hikmet’in) ve felsefecinin hâkim bir konumda bulunması isteğini, İdeal Devlet’in (El-Medine’tül Fâzıla’nın) bir filozofun    yönetimine bırakılmış bir devlet olarak tarif ediyor olmasından çıkarsamak mümkündür. İdeal devleti, Farabî şöyle tasvir ediyor:

‘Herhangi bir zamanda eğer felsefe yönetiminin bir parçası olmaktan çıkarsa, diğer bütün şartlar bu yönetimde mevcut olsa bile El Medinetü’l Fâzıla hükümdarsız kalmış olacak, şehrin yönetimi ile meşgul olan kişi hükümdar olmayacak, şehir halkı helâk olma tehlikesiyle karşı karşıya kalacaktır. Eğer bu şehrin fiilî yöneticisine bağlı olacak bir filozof bulunamazsa, belli bir müddet sonra o şehir helâk olmakta gecikmeyecektir.’

Hemen anlaşılmış olmalıdır: Riyâset konumunda bulunan kişinin ‘filozof-yönetici’ olmasından kastedilen,  o kişinin teknik ve profesyonel anlamda ‘filozof’ ya da ‘felsefeci’ olması değil elbette. Farabî, meseleyi, deyiş yerindeyse, mefhum-u muhalifinden yola çıkarak da tarif ediyor. Ona göre, ‘gerçek olan ve fakat gerçek sanılan’ gayeler vardır. Dr. Fahreddin Olguner,[Kültür ve Turizm Bakanlığı yayınları:748, Ankara, Ağustos 1987] ‘Farabî’ üzerine yazdığı kitabında, bundan sonrasını şöyle açıklıyor: ‘Yeme içme… gibi bedenî zevk ve lezzetlerden şan, şöhret… gibi kavramlara kadar uzanan çeşitli gayeler vardır. Sözgelimi “şan şöhret”, herhangi birinin, bir soyun veya bir zümrenin gayesi hâline gelebilir. Bunlar kendilerini bu gayeye ulaştıracak tek vasıta [araç] olarak da kuvvetli ve kuvvetli olmayı görebilirler. İşte o andan itibaren artık o kişilerin ortaya koyacakları tek davranış, “kuvvet gösterisi” olacak, bunu gerçekleştiren her fiil, onlar için “en iyi fiil” hâlini alacak ve bunun için de onlar, hiç durmadan vurup kıracak, yıkıp dökeceklerdir. Bu kişilerin Farabî terminolojisindeki sıfatı, ‘zorba-cebbar’dır. Onların bu devleti “Zorba devlet-Tiranlık”  olarak isimlendirilecektir.’ 

Kısaca, hikmetli kişi, ‘cebbar’ olmayandır…[2014]

Yorum Ekle

Gerekli olan (*) işaretli alanlara gerekli bilgileri girdiğinizden emin olun.

Tartışma

Güncel Yazılar

Ahmet KARTAL
Ahmet URFALI
Ayşe SAMİHA
Cemal KURNAZ
Esat ARSLAN
Fatih AKMAN
Hasan Fevzi BATIREL
İbrahim BAYKAN
Kenan EROĞLU
Mehmet MAKSUDOĞLU
Metin SAVAŞ
Mevlüt UYANIK
Mustafa Kadir ATASOY
Mustafa TEZEL
Necdet BAYRAKTAROĞLU
Ömer AĞAÇLI
Orhan ARSLAN
Rabiye Sümeyye KARAPINAR
Şahver ÇELİKOĞLU
Sait BAŞER
Serdar ÖZBOSNALIOĞLU
Serina DERİCİYAN
Sinan KÖSEDAĞ
Turgut GÜLER
Zafer SARAÇ

Medeniyet Tasavvuru

Abdülhamit SİNANOĞLU
Ahmet GÜRBÜZ
Armağan ÖZTÜRK
Bahaeddin YEDİYILDIZ
Durmuş HOCAOĞLU
Hasan AYDIN
İbrahim OZKILIÇ
İlhan YILDIZ
M. Fuat KÖPRÜLÜ
M. Hilmi ÖZEV
Miray ÖZDEN ve E. Recep ERBAY
Muharrem TÜNAY
Nesrin BAĞCI
Özgür TABUROĞLU
Recep ÖZKAN
Sedat DOĞAN
Tuncay AKGÜN

Tavsiye Edilen Bağlantılar

Bize Yazın

SAYAÇ

10528398