“BütünTürkçülük” bağlamında ortaya çıkan sorunların en başında, bu ideolojiye intisap eden yazarların bir taraftan Macaristan’dan Ötüken’e kadar bütün Yafesoğulları halklarını (İskit, Hun, Göktürk birliklerine bağlı halkları) “birleştirme”yi mefkûreleştirirken, diğer taraftan “Türk-İslâmcı Milliyetçilik” ideolojisinin argümanlarına sarılarak söylem üretmeleri bulunmaktadır.
Türk dünyasına Ahmed Yesevî’nin, Yusuf Has Hâcib’in eserleri ve Yûnus Emre’nin şiirleriyle hitap etmek isteyen “Turancı ve Türk-İslâmcı Milliyetçi” aydınlar (ki bu aydın tipinin prototipi ve öncüsü Ziya Gökalp’tir), Türk halklarından bir kısmının Macar (Katolik), Gagavuz (Ortodoks), Hazar (Musevî), Şaman, Budist vs. olması nedeniyle onları da kuşatacak bir “çatı-üst kimlik” tanımı yapamamaktadır. Dahası, bu aydın zümre Türklüğü “Din=İslâm” ile kimliklendirdiğinden (Ziya Gökalp’in ideolojik teslisinin amaçlarından biri “İslâmlaşmak” idi), Türkler arasındaki tarihsel kavgaları söndürecek bir üst düşünce ufkunun gelişmesi de mezhep ve din ayrışmaları nedeniyle (Osmanlı-Safevî; Osmanlı-Timur; Osmanlı-Macar) gerçekleşmemekte; hatta bu kavga giderek Anadolu’daki Türklüğü dahi etnik kimliğinden soyutlamaya kalkmaktadır. Nitekim, “Müslüman olmayan Türk, Türk değildir” argümanı, Anadolu’da Oğuzlar öncesinde yerleşik farklı boydaki Türklerin “Türklük dışı” sayılmasına yol açmaktadır.
Özcan Şekercioğlu’nun aktarımına göre 530’da Bizans orduları tarafından bozguna uğratılan Bulgarların bir kısmı Anadolu’ya getirilerek Trabzon havalisi ile Çoruh ve Yukarı Fırat bölgelerine yerleştirilmiştir. 577’de Bizans İmparatoru II. Iystinos, İranlılarla savaşmak üzere Avarlardan bir kısım halkı Anadolu’ya yerleştirmiştir. 620 senesinde İmparator Hereclius, benzer bir politika takip etmiştir. 755’te Anadolu’ya getirilen Bulgarlar Tohma ve Ceyhan havzasında iskân edilmiştir. 811’de yine Bulgar halkından bir topluluk Tuz Gölü’nün doğusundan Kayseri’yi içine alacak bir hat boyunca yerleştirilmiştir. 954’te Roma Generali Bardas Fokas’ın Araplar karşısına çıkardığı 50.000 kişilik ordu içinde Türkler de vardır. Bulgar Türklerinin Ankara ile Kayseri arasına, Bursa çevresine, Antalya ve Milas taraflarına yerleştirildiği, en büyük iskânın ise Trabzon ve çevresi ile Tarsus (Karaman) bölgesi olduğu görülmektedir (Şekercioğlu, 2022: 36). Özcan Şekercioğlu’na göre 1530’da düzenlenen 387 numaralı Tapu Tahrir Defteri’ne göre, Karaman Eyaleti’nde sekiz sancak bulunmakta olup, bunlar Konya, Beyşehir, Akşehir, Larende, Aksaray, Niğde, Kayseri, İçel (İçil) olarak kaydedilmiştir. Bu bölgede Selçuklulardan önce ikamet etmekte olan, Türkçeden başka bir dil bilmeyen, Türkçeyi Yunan harfleri ya da Ermeni harfleri ile yazan, gelenek ve görenekleri bu bölgedeki Müslüman Türklerle aynı olan, Ortodoks veya Gregoryen Ermeni olarak kaydedilmiş Kuman-Kıpçak Türk toplulukları vardı. Osmanlı arşivlerindeki belgelerde bunlara “Zımmiyân-i Karaman” ya da “Karamaniyân” denilmekteydi. Kuman-Karamania toplumu ise, kendilerine “Anadolu Hristiyanı”, konuştukları dile de “Anadolu lisanı demekteydi (Şekercioğlu, 2022: 35-36). Özcan Şekercioğlu, 1049 yılında Selçukluların Doğu Anadolu’ya yaptığı akınlara karşı Bizans İmparatoru Konstantin Monomach’ın Peçeneklerden on beş bin kişilik bir atlı birlik kurdurduğunu ve bunların başına Konstantinapolis’te bulunan dört Peçenek büyüğünü (Sülçe, Selte, Karaman, Katüleyn) getirdiğini ifade etmektedir. Bizans, Hristiyan Türk boylarından teşkil ettiği “Türkopol” adındaki askerî birliği Roma ordusu içinde görevlendirmiş ve Kapadokya, Karaman, Kayseri ve İç Anadolu’da aileleriyle yerleştirmiştir. Selçuklular Anadolu’ya geldiklerinde daha önce bu topraklarda iskân edilen Türk boyları ile karşılaşmışlardır (Şekercioğlu, 2022: 37). Şekercioğlu’nun işaret ettiği gibi söz konusu Türk boyları Müslüman Oğuzlar ile aynı yoldan Anadolu’ya gelmemiştir:
“Asya’dan batıya doğru gerçekleşen göçlerle Karadeniz’in kuzeyinden Balkanlara inen Bulgar, Peçenek, Uz ve Kuman gibi Türk boyları, Bizans’ın etkisiyle zamanla Hristiyanlaşmıştır. Hristiyanlaşan bu Türk boyları (özellikle Peçenek, Kıpçak, Kuman Türkleri), paralı asker olarak Malazgirt ve Miryakefalon savaşları ve Haçlı Seferleri’nde Bizans ordu sisteminde yer almıştır Önceleri Fars ve Araplara karşı, daha sonra ise Selçuklu Türklerine karşı Bizans sınırlarını korumak amacıyla Anadolu’nun çeşitli yerlerine ve özellikle Kapadokya’ya yerleştirilmişlerdir. Doğu Roma’nın iskân politikası gereği Kumanlar (Karamanîler) de Anadolu’da iskân tabi tutulmuştur. Kumanların bir kısmı Balkanlardan Anadolu içlerine getirilip yerleştirilmiştir. Kırım’da, Kazan’da ve Kafkaslar’daki Kumanlar ise, Gürcistan üzerinden Doğu Anadolu ve Doğu Karadeniz’e yerleştirilmiştir. Bizans İmparatorları, Kuman kabilelerine Pronia (devlete hizmet karşılığında toprak) verip, iç kısımlarda askerî birlikler oluşturmayı, sınır boylarının güvenliğini sağlamayı ve bunun yanında tahsis edilen topraklarda tarımsal faaliyette bulunmalarını, hayvancılıkla uğraşmalarını sağlayarak ekonomiye katkıda bulunmalarını amaçlamıştır. Bizans askeri yapısında Kuman askerlerinin yer alması, orduda Türklerin rolünü göstermesi bakımından önemlidir.” (Şekercioğlu, 2022: 38-39).
Yukarıdaki alıntılardan da anlaşılacağı üzere Anadolu’da Türklük, “Müslüman Oğuz” kütlelerinden önce yerleşik durumdadır ve bu etniklerin dili Türkçedir. Şekercioğlu, Selçukluların “milliyet” tasavvurunu “din=İslâm” ile tanımlamasıyla Anadolu’nun önceki Hristiyan Türk etniği yok sayıldığını belirtir:
“Selçuklu’da Tuğrul Bey’den sonra başlayan toplumu din bağlamında ayrıştırıp yönetme anlayışı, Osmanlı yönetiminde de devam etmiştir. Milletler bu politikada din ve mezhep ekseninde oluşturulmuştur. Karamanie adı verilen Hristiyan Türklerin de Türklükleri yok sayılmış, bunlar Rûm milletine dahil edilmiştir.” (Şekercioğlu, 2022: 38-40-41).
Görüldüğü üzere Türklerin “Türk” olup olmadığını belirleyen kriter Selçuklu-Osmanlı hattında “Din=İslâm” ile belirlenmiştir. Milli kimliğin “Dinî Kimlik” ile muhtevalandırılmasının ortaya çıkaracağı temel sorun, bu kimliğin Yafesoğulları halkları arasında bütünTürklük mefkûresini imkânsızlaştırmasıdır. Müslüman olmayan bir ebeveyne “siz benim kavmimden değilsiniz” demek, bir ağacın dallarının ve yapraklarının o ağacın köklerine ve gövdesine “biz sizinle her tür ilişkiyi kestik, sizden berîyiz” demektir. Dalların ve yaprakların kökleri ve gövdeyi reddetmesi ise, o ağacın içten çürümesi, hayatını sürdürememesi anlamına gelecektir. İslâm, kafir olanların Müslüman toplumlarda varlığını kökten reddetseydi; Müslümanların ehl-i Kitap kadınlarla evlenmesine katiyetle izin vermemeli, Müslüman erkeklerin gayr-ı Müslim kadınlardan doğan çocuklarına karşı “baba” statüsünü tanımamalıydı. Ayrıca kafir topluluklara “zimmet hukuku” ile Müslüman toplumda yaşama hakkının da verilmemesi gerekirdi. Dolayısıyla “Türk, kafirle çatışmayı göze almış Müslüman demektir” yolundaki argümanların İslâmî bir temellendirmesinin bulunmadığı söylenebilecektir. Hz. Peygamber’in “Şehir” tasarımında Mekkeli müşriklere karşı müsamahasız olduğu halde, Medine müşrikleri ve Yahudiler (Benî Nadir, Benî Kaynuka, Benî Kurayza) ile “Medine Ahdi” imzaladığı hatırlanırsa, vatandaşlığın “Müslümanlık” ile tanımlanmadığı vargısına ulaşmak kaçınılmaz olacaktır. Ne var ki, Milliyetçi teorisyenler bu sonuca varamamıştır.
Ziya Gökalp’in Millet’i tanımlamak bakımından altı kriteri ele alıp tartıştığı bilinmektedir. Ziya Gökalp’e göre Millet; ırkla, kavimle (aynı ana-babadan türemiş, içine yabancı karışmamış cemiyetle), dinle (ümmet toplumuyla), siyasetle (bir devletin tebaasını tek millet saymakla), coğrafya ile (aynı ülkede yaşayan ahali ölçütüyle), ferdî irade ile (bir insanın kendisini mensup saydığı cemiyete aidiyetiyle) tanımlanamaz (Ziya Gökalp, 2019: 13-18). Ona göre Millet, şöyle tanımlanır:
“Millet ne ırkî ne kavmî ne coğrafî ne siyasî ne de iradî bir zümredir. Millet, lisanca, dince, ahlakça ve bediiyatça (sanatça) müşterek olan, yani aynı terbiyeyi almış fertlerden mürekkep (birleşerek oluşmuş) bulunan bir zümredir. Türk köylüsü onu (dili dilime uyan, dinî dinîme uyan) diyerek tarif eder. Filhakika (gerçekten), bir adam kanca müşterek bulunduğu insanlardan ziyade, dilde ve dinde müşterek bulunduğu insanlarla beraber yaşamak ister.” (Ziya Gökalp, 2019: 19).
Görüldüğü üzere Ziya Gökalp, “Din birliğini” “Millet” varlığı için belirleyici bir unsur görmediğini belirttikten sonra, bu görüşüyle çelişecek şekilde “din birliği” ve “dil birliği” kriterlerini esas almaktadır. Din ve Dil Birliği’nin ise yalnızca Müslüman Oğuz halklarını buluşturan bir vizyona sahip olduğu açıktır. Nitekim Ziya Gökalp, “Turancılık” fikriyatında ilk hedef olarak Türkiyecilik düşüncesini öne çıkarmakta, orta hedef olarak da “Oğuz Birliği”ni amaçlamaktadır:
“(Millî devlet), bugün Türkiye’de bir şeniyet (gerçeklik) hâlini almıştır. O hâlde, Türkçülüğü mefkûresinin büyüklüğü noktasından üç dereceye ayırabiliriz: 1) Türkiyecilik, 2) Oğuzculuk yahut Türkmencilik, 3) Turancılık.” (Ziya Gökalp, 2019: 24).
Bu anlamda Ziya Gökalp’i bir yandan Turancı Türkçülüğün, diğer yandan Türk-İslâmcı milliyetçiliğin kurucu aydını olarak görmek mümkündür. Ziya Gökalp’in İttihat ve Terakki’nin Diyarbakır şubesini kurması, 1909’da Selanik’te toplanan İttihat ve Terakki Kongresi’ne delege olarak katılması, teşkilatın Selanik’teki merkez yönetim kuruluna seçilmesi, onu Envercilik ile de buluşturmaktadır.
Türk milliyetçiliğinin “Türkçü-Turancı” ekolü de “Türk-İslâmcı” ekolü de son tahlilde “Oğuzcu Türklük” tasavvuru içinde kalmakta ve Türklüğü Selçuklu-Osmanlı-Türkiye hattı içinde kimliklendirmektedir. Nitekim bu yoldaki düşünsel emeklerden biri Mevlüt Uyanık tarafından temellendirilmekte ve şöyle denmektedir:
“Selçuklu-Osmanlı ve Türkiye Cumhuriyeti kültürel sürekliliğinin takip edilmesi, İslâm dünyasında Arap ve Fars Aklının ortaya koyduğu dinî tasavvurların dışında gelişen Türk Aklı ve Müslümanlık tasavvurunu anlamak ve güncellemek için önemlidir (…) Hedefi(miz), ‘Felsefeyi Anadolu’da Yeniden Yurtlandırmak Projesi’ bağlamında Selçuklu-Osmanlı ve Türkiye Cumhuriyeti kültürel sürekliliğini ‘Türk entelektüel tarihinde az bilinen bir isim’ olan Erol Güngör’ü (1938-1983) merkeze alarak incelemektir. Türkiye Cumhuriyeti’nin kuruluş felsefesinde önemli etkisi olan Ziya Gökalp’in fikirlerinden esinlenmekle birlikte ona ciddi eleştiriler de yönelten Erol Güngör’ün Türk ve İslâm tarihini bütüncül okumalarını anlamak bu bağlamda çok önemlidir.” (Uyanık, 2023: 38).
Mevlüt Uyanık, Erol Güngör’ün “Türklük” anlayışını ortaya koyarken, onun “İslâm etkisindeki Türk tarih ve kültürünü yok sayan kesimlere karşı çıktığını, Türklüğü kan, ırk ve soy gibi biyolojik referanslara dayandıran yaklaşımlara -genellikle- mesafeli durduğunu ve Türk kültürünü Batılılaştırma çabalarına direnç gösterdiğini” ifade etmektedir (Uyanık, 2023: 41). Müellifin değerlendirmesine göre Erol Güngör, Türklerin İslâm öncesi kültür ve medeniyetlerini dışlayan kesimlere eleştiri getirmektedir (Uyanık, 2023: 41). Ancak Güngör için İslâm öncesinin varlığının “teslim edilmesi”, işlevsel ve araçsaldır:
“(Güngör), Millet anlamında İslâmiyet öncesi Türklük dönemi ile İslâmiyet’le tanışmış olan Türklük dönemini eklemleyen bir tarihsel çizgiye, Orta Asya ile başlayıp Anadolu’da devam eden ve ideal olarak Turan’da bütünleşecek bir kültürel coğrafyaya, milliyetçiliğin taşıyıcı unsuru olarak İslâm ile bütünleşmiş ve Batılılaşmadan korunmuş Türk kültürüne sahip çıkmaktadır.” (Uyanık, 2023: 41).
Mevlüt Uyanık, Erol Güngör’ün eski Türklerin tarihini Oğuzcu perspektifle ele almasına ve Hun-Göktürk gibi “Türk Birlikleri”ni Kıpçakları/İdil Bulgarları/Karlukları/Hakas-Tuva-Altay Türklerini neredeyse tarihten dışlayıp, Selçuklu-Osmanlı siyasalına (Güney Türklüğü’ne) indirgemesine itiraz etmez. Yukarıdaki alıntıda da görüleceği üzere Mevlüt Uyanık’ın Erol Güngör’ün Türklük fikrinde önemsediği tasavvur, “Asya’dan Anadolu’ya geldik, buradan İslâm’ın taşıyıcı ruhuyla hareket ederek Turan’da bütünleşeceğiz” şeklinde formüle edilebilecek gelecek inşasıdır. Müellif, Erol Güngör’ün İslâm öncesi Türklüğü, “milli kimliğin kültürel kodlarını taşımak, miras bırakmak” bakımından Anadolu’daki Türklük için (dolaylı olarak) araçlaştırdığını ifade etmiş olur. Buna göre eski Türkler insanlığın ideal ve üstün ahlâk değerlerini sahiplenmek bakımından “üstün meziyetlere sahipti” ve bu meziyetler, onları İslâm ile müşerref olduktan sonra da tekâmülünü sürdürdü; Müslüman Türkler, Batı uygarlığından daha yüksek bir medeniyet tesis edebildi:
“(Güngör’e göre), insanlığın ortak kıymetleri sayılmaya lâyık beşerî hasletleri Türk kültürü kadar geliştirmiş ve yaymış başka bir kültür yoktur. Batı ile bizim kadar uzun ve çetin mücadelelere girdiği halde bizim kadar ona mukavemet etmiş olan ve bu mukavemeti devam ettiren bir başka millet gösterilemez. Bu direnmenin sebebini Türk milletinin intibak kabiliyetindeki eksiklik yerine, Türk kültürünün çok sağlam ve köklü oluşu, hatta beşerî ve ahlâkî kıymetler bakımından Batı medeniyetine üstün oluşu ile izah etmek daha doğru olur.” (Uyanık, 2023: 41-42).
Mevlüt Uyanık’ın Erol Güngör hakkında bu değerlendirmelerinin açmazı, diğer 1000 YILCI MİLLİYETÇİLİK teorisyenleri gibi “Türk” kavramını 1071 ile Türkiye’ye gelen Oğuzlar üzerinden tanımlamasıdır. Burada bir “kurgusal tarih” imalatı yapılmakta, Türk tarihi muhayyel bir Oğuz Kağan personası ile başlatılmakta (Oğuz Kağan=Mete formülasyonu), ardından Hunlar→Göktürkler→Selçuklular→Osmanlılar silsilesi inşa edilerek Türklük, Oğuzculuğa indirgenmektedir. Nitekim Mevlüt Uyanık, Osmanlıların kendilerini Yafes’e Oğuz üzerinden bağladığına değinmektedir:
“Osmanlılar, Osman Gazi’nin Oğuz Han’ın torunu olduğunu, Oğuz’un da Nuh’un oğullarından Yafes’in neslinden geldiğini kabul ederler. Aynı durum Tuğrul için de söylenir. Onların verdiği şecerelerden birine göre Osman Gazi’den itibaren Oğuz Han’a varan zincir şöyledir: Osman, Ertuğrul, Süleyman Şah, Kaya Alp,Kızıl Buğa, Bayıntur, Aytuglug, Togar, Kaytun, Sunkur, Bakı, Sugar, Tok Temir, Başak, Gök Alp, Oğuz, Karahan.” (Uyanık, 2023: 41-42).
Mevlüt Uyanık bu perspektifin, şeceresi Oğuz Ata’ya varmayan Türk boylarını Turan mefkûresinde nasıl birleştireceğini “mesele” olarak görmemektedir. Yukarıdaki şecere, Türklüğü adeta teleolojik olarak Oğuzluk üzerinden Anadolu’ya getirmekte ve İdeal Devlet’i (Osmanlı) kurdurmaktadır. Ancak şecerenin hesap etmediği husus, Oğuzların Göktürklere isyan etmiş olduğunu ifade eden “Orhun Yazıtı taş belgesi”dir:
“BK, D-23: Bodunu düzenliyeyim diye kuzeyde Oğuz bodunu üstüne, doğuda Kıtayn, Tatabı bodunu üstüne, güneyde Çin üstüne on iki (kez) ordu saldım.”
Göktürk yazıtlarındaki bu ifade, Göktürklerin (yani Türk halklarının üst siyasal organizmasının ve Türk adıyla kimliklenen Yafesoğullarının konfederasyonunun), Oğuzları Türklüğün ezeli düşmanı Çinlilerle aynı derecede “düşman” gördüklerini, zira Oğuzların Göktürk konfederasyonuna dahil olmamak için ısrarla direndiklerini, yani (o dönemde) Türkleşemediklerini ilan etmektedir. Oğuzlar, Selçuk Beğ döneminde İslam’a geçince, Hazar Türklerinin himayesindeki Oğuz Yabgu Devleti’ne de isyan etmiş; ardından sırasıyla Selçuklulara (1153), Türkiye Selçuklularına (Babaîlik, 1240), Osmanlılara (Safevîlik, 1501; Celalîlik, 1519-1610; Şah Kulu, 1511) isyanlarda bulunmuştur. Erol Güngör’ün Müslüman Oğuzların bir kısmının Osmanlı devletine itaat etmemesine yönelik değerlendirmesi ise, onların Şiîlik saplantısı yüzünden İranîleşmesidir (Uyanık, 2023: 53-54). Mevlüt Uyanık, bu noktada Türklüğü “Sünnîlik” ile izah ederek şöyle der:
“Osmanlı Devleti Sünnî Müslümandı ve Şiîliğe karşı Sünnîliğin koruyucusu idi. Bu koruma sürecinde Yesevî’nin haleflerinin Sünnî fıkıh ve kelâmî öğretiyi halkın anlayacağı şekilde ve Türkçe ile ifade etmesinin de etkisini unutmamak gerekir.” (Uyanık, 2023: 53-54).
Diğer makalelerimizde de ifade ettiğimiz gibi, Ahmed Yesevî’ye dair anlatılar da Divân-ı Hikmet nüshaları da onun ölümünden 400-500 yıl sonra yazıya geçirildiğinden ve otantikliği tartışmalı olduğundan Yesevîliğin “Sünnî” bir anlayıştan neşet ettiğine dair bilgiler şüphelidir. Öte yandan Ahmed Yesevî’nin Anadolu’daki izleyicilerinin ise Babaîler olduğu, onların da Türkiye Selçuklularına isyan ettiği ve ortaya çıkan otorite boşluğu neticesinde Karamanloğulları Beyliği’nin kuruluşuna katıldıkları, bu beyliğin de Osmanlı ile çatışmayı siyasal mefkûre edindiği düşünülürse, Oğuzcu tarih inşasının Anadolu’da Türkiye Selçuklu ve Osmanlı siyasalını inşa ettiği fikri tartışmaya açık bir retoriktir.
1000 YILCI MİLLİYETÇİLİK tezlerini benimseyen müellifler, Erol Güngör başta olmak üzere, 1071’den önce Anadolu’ya girmiş Oğuz dışı boyları “Türk” olarak kabul etmemekte; tarihi Müslüman-Sünnî Oğuzların üstünde bina etmektedir. Milliyetçi yazarların bu “kabul” ve “red” tavırları, düşünsel, gerçeklikle bağdaşık, tarihsel süreklilikle uyumlu bir perspektif geliştirmiş olmalarından kaynaklanmamaktadır. Tam aksine Türk Milleti’ne dair bir “mitos” imalatı yapıldığı ifade edilebilir. Benzeri şekilde Yalçın Koç’un Türklüğü “Yesevî hikmetlerle Anadolu’yu İslâmlaştıran özne” olarak görmesi de gerçekte mitos imalatıdır. Çünkü Yalçın Koç’a göre Anadolu’nun kronolojik katmanları arasında Hattiler, Hititler, Likyalılar, Karyalılar, Grekler, Roma, Bizans vardır. Onlardan sonra da “Müslüman Türkler” üst katmanda yer almaktadır. Yalçın Koç, Anadolu’da Selçuklu-Osmanlı siyasalı öncesinde yerleşik olan uygarlık katmanları”nın içinde “Türk soylu” halklar olup olmadığı araştırmasına girmemekte, bunları topyekûn Türklük dışında görmektedir. Bu paradigma, Türklüğü Grek-Latin-Kilise diyarının “karşıtı” bir “öz” olarak konumlarken, Anadolu’daki Ortodoks Türkleri görmezden gelmekte, onların Türkçeden başka bir dil konuşmaması olgusunu kendi tarih anlayışında izahsız bırakmaktadır. Ortodoks Türkler Anadolu’ya 1071’de gelmediği gibi, Türkistan’dan da gelmemiştir. Balkanlardan, Karadeniz’in kuzeyinden, Kırım’dan Anadolu’ya giren ve genel olarak “Karamanlı/Kuman” olarak Osmanlı’nın kayıtlarında yer alan bu Türkler, Oğuz da değildir. Yalçın Koç, “Anadolu’yu mayalayan Türk” tipolojisini 1166’da vefat etmiş Ahmet Yesevî’nin kalbine inmiş “Kelâm” ile ilişkilendirir. Ancak bir sorun vardır. Anadolu’da 530’larda yerleşik olan Kıpçaklar, Peçenekler, Uzlar, Bulgarlar Türkçe konuşmaktadır. Bu ise Türkçenin Yesevîlik ile bağlı olmadığını, Türklüğün “tasavvufî” bir kimlikle açıklanamayacağını göstermektedir.
Turancı-Türkçülük açısından da “Türk” kimliğini tanımlamak bakımından Anadolu’nun eski sakinleri olan Kıpçaklar, Peçenekler, Uzlar, Bulgarlar önemli problemdir. H. Nihal Atsız’ın Hun Türklüğüne (Mete’ye) referansı, Türk tarihini iki parçalı perspektifle ele alması nedeniyle bütüncül bir zamansallık sunamamaktadır. Türklerin ikinci devletini 1040’ta kurduğunu ileri süren H. Nihal Atsız, son tahlilde aslında kurulan bu devletin bütünTürklüğün devleti olduğunu iddia edememekte, Müslüman Oğuzların Devleti’ne işaret etmektedir. Nitekim Atsız, “Kızılelma” ülküsünün Osmanlılar zamanında iyice belirip şekillendiğini, Türk büyüklüğünün timsali haline geldiğini ifade eder. “XI. yüzyılda Anadolu’ya gelen bir milyon Türk’ün (Oğuzların), Bizans’ın Asya ve Avrupa’daki topraklarında rastladığı diğer Türklerin birkaç tümenlik Hristiyanlaşmış döküntülerinin (Peçenek, Kıpçak, Bulgar, vs) yardımı ile dünya çapında devleti kurup, dört kıta üstünde teşkilat ve medeniyeti yaratmazdı” der (Atsız, 2013: 19). Oğuz dışı Hristiyan Türklere “döküntü” diyen H. Nihal Atsız da en az “Türk-İslâm milliyetçileri” kadar 1000 YILCI MİLLİYETÇİLİK ideolojisi içinde kalmakta, ancak bu ideolojiyi “İslâm’ın ilayı kelimetullah davası” esaslı bir kimliğin üstünde değil, “Selçuklu-Osmanlı tarihsel kimliği” üstünde inşa etmektedir. Atsız’a göre İslâm dışında başka dinlere bağlanan Türkler “Müslüman olacağından” onları Türklük dışında görmeye gerek yoktur. Ayrıca Müslüman olmayan Türkler azdır ve onlar da Müslüman olmayı Türklüğün bir şartı saymaktadır:
“Bugünkü Türkler arasında birkaç yüz bin Şaman, birkaç yüz bin Hristiyan ve hatta birkaç bin Musevi Türk (Karayımlar) de vardır. Din ayrılığı yüzünden bunları Türklükten çıkarmaya hakkımız yoktur. Zaten, Hristiyan Türkler olan Gagavuzların Türkiye’de yerleşenleri, çoğunlukla Müslüman olmuşlardır. Onlar bunu, Türklüğün vazgeçilmez bir şartı saydıkları için yapmışlardır, Öyle görülüyor ki, bir Türk birliği gerçekleştiği takdirde, bütün bu Şaman ve Hristiyan Türkler Müslüman olacaklardır. Onun için onları şimdiden zorlamaya bir mecburiyet yoktur.” (Atsız, 2013: 85).
Tıpkı Erol Güngör gibi H. Nihal Atsız da Yavuz Sultan Selim’in İran’a ve Mısır’a yaptığı seferlerle iki Türk devletini dize getirmesini (Safevîler, ed-Devletü’t Türkiye) “Türk Birliği” tesis etmek şeklinde yorumlamıştır. Ancak elde edilen siyasal başarı, Türk vatanları olan İran ve Mısır’ın Türklükten çıkışıyla veya Türk hafızasını kaybetmesiyle sonuçlanmıştır.
Sonsöz:
Gökalp’in “Millet” tanımı, içsel çelişkiden kurtulamamaktadır. Gökalp milletin “din birliği” ile tanımlanamayacağını ifade ederken, ardından “dil ve din birliği” kriterini esas almaktadır. Bu çelişki, onun milliyetçilik projesini fiilen Müslüman Oğuzlarla sınırlandırmaktadır. Turancılık iddiasıyla başlayıp Oğuzculukta biten bu perspektif, Macar, Gagavuz, Hazar, Budist Türkleri tek çatı kimlik altında birleştirmeyi yapısal olarak imkânsız kılmaktadır.
Erol Güngör’ün İslâm öncesi Türklüğü kabul etmesi gerçek bir kapsayıcılık değil, Anadolu Müslüman-Sünnî Türklüğünü meşrulaştırmak için araçsal bir jesttir. Erol Güngör’ün tezleriyle Sünnî olmayan Azerbaycan Oğuzları ve İran Oğuzları ile nasıl buluşulacaktır?
Yalçın Koç, Türklüğü “Yesevî hikmetlerle Anadolu’yu İslâmlaştıran özne” olarak konumlandırmaktadır. Buna üç temel itiraz getirmek mümkündür: a) Anadolu’da 530’larda Türkçe konuşan Ortodoks topluluklar vardır; bunlar Ahmed Yesevî’den (ö. 1166) altı yüz yıl önce buradadır. Dolayısıyla Türkçeyi ve “mayayı” Yesevîlikle açıklamak kronolojik olarak mümkün değildir; b) Yesevî’ye atfedilen Divan-ı Hikmet nüshaları, ölümünden 400-500 yıl sonra yazıya geçirilmiş olup otantikliği tartışmalıdır. Dolayısıyla bu hikmetlerin Anadolu’da Türk kimliğinin oluşmasında etkili olması mümkün değildir; c) Yesevîliğin Anadolu’daki ardıllarının Babaîler, Ahî Evran, Hacı Bektaş-ı Velî, Sarı Saltuk olduğu pek çok makalede (delilsiz şekilde) yer almaktadır. Bu şahıs kadrosunun Türkiye Selçukluları ve Osmanlı ile çatıştığı ortadadır. Türkmen isyanlarının varlığı ve ortaya çıkarttığı kaos, Yalçın Koç’un “Anadolu Mayası, Türkiye’de birlik sağlamıştır” iddiasını boşa düşürmektedir.
Orhun Yazıtları, Oğuzların Türklük içindeki paradoksal konumunu belgelemektedir. Bilge Kağan Yazıtı’nda Oğuzlar, Çinlilerle eş tutulan ve üzerine sefer düzenlenen bir halk olarak anılmaktadır. Bu, Oğuzların uzun süre Göktürk konfederasyonuna dahil olmadığını, yani paradoks biçimde “Türklüğe direnen”, “Türk Milleti’ne dahil olmayan” bir boy olduğunu ortaya koymaktadır.
“Din=Türklük” denkleminin siyasî sonucu, bütünTürklük mefkûresinin imkânsızlığı olarak görülmelidir. Nitekim Oğuzlar tarafından kurulan Osmanlı, tahrir defterlerinin de gösterdiği üzere Hristiyan Türkleri (Karamanlılar/Kumanlar) Rum milletine dahil ederek Türklük dışına itmiştir. “1000 Yılcı Milliyetçilik” tasavvurlarının “Din=Türklük” denkleminin, Macarları, Gagavuzları, Karaimleri ve Türk Devletleri Teşkilatı’na dahil olabilecek başka ulusları “Türk” olarak tanımlamak bakımından düşünsel açmazları bulunmaktadır.
Atsız’a göre Türkler Orta Asya’lı bir kavimdir ve eski Anadolu medeniyetleri ile Türklüğü birleştirmeye çalışmak bilimsel değildir: “Türkçüğün tarih tezi, eski milletleri ve hele Anadolu’da yaşayanları Türk saymak komedisinden tamamen uzak, bilim çerçevesi içinde milli bir görüştür.” (Atsız, 2013: 88). H. Nihal Atsız’ın “Türklük” düşüncesi “Türk-İslâm Milliyetçiliği”nin argümanlarından farklı görünse dahi, Türk’ün ikinci devletinin 1040’da Dandanakan’da kurulduğunu iddia etmesi ve tarihsel süreklilik anlamında Selçuklu-Osmanlı’yı esas alması nedeniyle yine “1000 Yılcı Milliyetçilik” kapsamındadır. Atsız’ın 1040 öncesinde Anadolu’daki Türkler hakkında görüşünün olumsuz olması, onu neo-Osmanlıcı bir yaklaşımla Türklüğü tanımlamasına yol açar.
Eğer Türklük sadece İslâm ile tanımlanırsa, bu bir “millet” tanımı değil, bir “ümmet” parçası tanımı olur ve bu durum gerçek bir “Turancılık” veya “bütünTürkçülük” siyasetinin önündeki en büyük entelektüel engeldir.
Kaynaklar:
- Atsız Hüseyin Nihal, Turancılık Milli Değerler ve Gençlik, Ötüken Neşriyat, 2013.
- Atsız Hüseyin Nihal, Türk Ülküsü, Ötüken Neşriyat, 2013.
- Şekercioğlu Özcan, Kuman – Karamanie Hristiyan Türk Toplumu Ve İnançları, Bizim Büro Basım Evi, 2022.
- Uyanık Mevlüt, Selçuklu-Osmanlı-Türkiye Cumhuriyeti Kültürel Sürekliliğinin Simge İsmi Erol Güngör, “Gelenekten Geleceğe Bir Aydın: Erol Güngör” Kitabının İçinde, Editörler: Mahmut Hakkı Akın-Hüseyin Özil-İlhami Aydın, Cilt: 2, Kadim Yayınları, 2023.
- Ziya Gökalp, Türkçülüğün Esasları, T.C. Anadolu Üniversitesi Yayınları, Hazırlayan: Ebru Özgün-Buğra Uluyüz, 2019.
