ABD, uzun zamandır yapmayı planladığı Venezuela operasyonunda, nihâyet 2 Ocak 2026 gecesi harekete geçti ve özel birliklerinin gerçekleştirdiği bir gece harekâtı ile Venezuela Devlet Başkanı Nikolas Maduro ve eşi ele geçirildi.
Resimlerden gördüğümüz kadarıyla, Maduro gece yatağından -pijamasıyla- alınmış.
Demek ki, çatışma-direnme falan olmamış.
Muhtemelen, Maduro’da, tıpkı Saddam gibi, etrafı boşaltılarak, yalnızlaştırılmış. Hatta, Venezuela ordusu ve Maduro’nun yakınındaki kişiler ile de anlaşılmış olabilir.
Aylardan beri bütün bunlar planlanırken/icra edilirken -kursu-sıkı- atıp tutmanın dışında, hiç bir şey yapmadığı/yapamadığı anlaşılan bir insanın, devlet başkanlığı makamında oturması zaten abestir, o koltukta oturtmazlar.
Saddam, Esad, Maduro ve diğerleri… Ortak yanları, halklarına eziyet etmeleri, devlet-millet birlikteliğini sağlayamamaları, ülkelerini kötü yönetmeleri. Bu ülkeler “tek adam”lar tarafından yönetiliyordu, devletin kurumsal yapısı diye bir şey sözkonusu değildi.
Son olarak, Madoru’nun başına gelenler, kötü yönetilen ülkelerin -mukadder- hazin sonunu ortaya koyuyor.
Ülkesini “babasının çiftliği gibi” yönetmenin bedeli, “haysiyetsiz bir son” olmaktadır. Bunu bir kez daha görmüş olduk.
***
ABD’nin Venezuela/Maduro operasyonunun hukuki bir gerekçesi yoktur.
Bu operasyon, bir devletin, bir başka egemen devletin egemenliğine saldırıda bulunmasıdır.
Bu operasyon, açıkça bir haydutluktur.
ABD, bu operasyonla, Venezuela’nın zenginliklerine el koymak isteğini kuvveden fiile geçirmiştir.
ABD, aynı zamanda, rakibi olarak gördüğü Çin’in önemli hammadde kaynaklarından birisine el koymuştur.
Çin, enerji ihtiyacını, Rusya, İran, Venezuela ve Körfez ülkelerinden karşılamaktadır.
Venezuela’dan sonra, muhtemeldir ki, sıra İran’a gelecektir.
İran konusu -ABD’nin isteğine uygun şekilde- çözüme kavuşursa, Körfez Ülkelerinin -ABD’nin muhalefetine rağmen- Çin ile ilişkilerini sürdürmeleri kabil olmayacaktır.
Bu durumda, Çin, enerji bakımından, tamâmiyle Rusya’ya bağlı kalacaktır.
Ambargo altında bulunan Rusya, tahminlere göre, dünya fiyatlarının çok altında bir fiyattan Çin’e petrol ve doğal gaz satmakta, ekonomisini bu şekilde ayakta tutmaya çalışmaktadır.
“Çin’in, petrol, doğal gaz ve diğer hammadde kaynakları bakımından Rusya’ya bağımlı duruma gelmesi, ilk başta Rusya’nın işine gelecek” gibi görünse de, bu yanıltıcıdır.
Zira, işler bu noktaya geldikten sonra, ABD, Çin’in ihraç pazarlarını kontrol altına almaya, böylelikle de Çin’i istikrarsızlaştırmaya çalışacaktır.
ABD’nin, -deyim yerinde ise- savunmasız durumda kalmış olan diğer Orta Amerika ülkelerinde de (Panama, Ekvator, Kolombiya vs.) benzer operasyonlara girişmesi, beklenmedik bir olay olmayacaktır.
Keza, önümüzdeki dönemde, ABD tarafından, Venezuela benzeri operasyonların Afrika ülkelerinde de uygulamaya konulduğunu görebiliriz.
ABD, planladığı biçimde, Çin’in enerji ve hammadde kaynakları ile ihraç pazarlarını kontrol altına alabilirse, iki yüzyıl önce İngiltere’nin yaptığı gibi, Çin’i askeri ve ekonomik bakımdan ablukaya almış olacaktır.
Bu durum, yukarıdaki gelişmelerin düşündüğümüz şekilde gerçekleşmesi durumunda, gelir bakımından Çin ekonomisine bağlı hale gelecek olan Rusya’nın da ekonomik bakımdan zayıflaması sonucunu doğuracaktır.
***
Peki, dünyanın en borçlu ülkesi olan, teknik/yetişmiş insan kaynağının önemli bir bölümünü -başta Güneydoğu Asya ülkeleri olmak üzere- başka ülkelerden karşılayan, üretim gücü zayıflamış, -tıpkı hedeflediği ülkelerde olduğu gibi- etnik sorunları yaşama potansiyeli giderek artmakta olan; halen rezerv para olarak işlem görmekte olan dolara güvenin hızla azalması nedeniyle, giderek daha yüksek bir faizle borçlanmaya başlayan ABD, bütün bu operasyonları SORUNSUZ bir şekilde gerçekleştirebilir mi? Bunu yaşayıp göreceğiz.
Ancak, şu hususun altını kuvvetli bir şekilde çizme gereği duyuyoruz; yalnızca kas gücüne dayanan başarıların kalıcı olması kabil değildir. Geçmişte, “özgür dünyanın liderliği, Batılı/Amerikan değerlerinin yeryüzünde yaygınlaştırılması; ezilen halkların özgürlüğe kavuşturulması, bu ülkelerde demokrasi ve hukukun egemen kılınması” gibi iddiaların arkasına gizlenerek hegemonyasını meşru kılma çabasında olan ABD, artık inandırıcılığını kaybetmiştir. Son eyleminde de, her ne kadar harekâtını “uyuşturucu ticâretinin engellenmesi” gibi gerekçelerle meşrulaştırmaya çalışmış ise de, bu tez -ABD’nin bu tip yalanları hangi niyetle ortaya attığının bilincinde olan- dünya kamuoyu tarafından inandırıcı bulunmadığı gibi, bahsekonu operasyonu yöneten ABD Güney Komutamı Orgeneral Laura Richardson ise daha 25 Kasım 2025’te yani, abluka sürerken Atlantic Council konuşmasında, Venezuela ve Latin Amerika’da konunun yalnızca kokain ve demokrasi olmadığını, zengin petrol ve altın yataklarının yanısıra Batı orduları ve sanayisine “güç veren” lityum ve diğer nadir toprak elementleri (NTE) olduğunu açıkça söylemişti.
Sonuç olarak, ABD, gücüne güvenerek, haksız bir şekilde, egemen bir ülkenin zenginliklerine el koymak için başarılı bir operasyon düzenledi, fakat ahlâkî temeli sağlam olmayan hiçbir askerî eylemin başarısı kalıcı olamaz. Târih bize bunu gösteriyor
