Bağlam…

Sözlükler, herhangi bir olguda veya düşüncede önceki ve sonraki durum ve ilişkiler arasında çelişki yaratmayan örüntü, bağlantı diye tanımlıyor. Batı dillerindeki “contekst” kelimesinin Türkçe karşılığı olarak kullanılıyor. Birbirine benzeyen bitki veya nesnelerin bir araya getirilip bağlanması “demet”, “deste” ve “bağ” yanında bazı ağızlarda “bağlam” olarak da ifade ediliyor ki bu da konumuz olan bağlamın sesteşi ve belki de esin kaynağıdır.

Günümüzün kentli Türkçesinde “bu bağlamda”, “şu bağlamda “şeklinde aşırı ve biraz da yersiz kullanımıyla çok genelleşmiş olan “bağlam” kelimesinin halk biliminin inceleme alanına giren halk anlatılarının varyant (eş-metin) yarattıkları sözlü kültür ortamı için uygun olmadığını düşünüyorum.

Bu nedenle yukardaki tanımda olduğu gibi genelleşmiş olay, durum ve yapılar için “bağlam” terimi kullanılsa da anlatının ortamını biraz daha özelleştirmek ihtiyacı duyuyorum ve bu nedenle kendi çalışmalarımda “bağlam” yerine “anlatım ortamı” demeyi tercih ediyorum.

Halk biliminde anlatı söz konusu olduğunda “context”in Türkçe karşılığı öncelikle anlatının icra edildiği ortamı çağrıştırmalıdır. Bu nedenle destan, hikâye, masal, fıkra, efsane, menkıbe, hikâyeli türkü, ağıt gibi eş-metinler oluşturarak yaşayan ve kuşaktan kuşağa aktarılan manzum veya mensur bütün halk anlatılarının icrasına yönelik durumlar, mekânlar veya buluşmalar için “anlatım ortamı” terimini kullanmak bana daha doğru ve daha odaklı bir yaklaşım olarak görünüyor.

Türkçeye “bağlam” olarak çevrilen ve her konuda ve alanda başvurulabilir bir terimmiş algısı yaratan ve içinde yer alan “text” kelimesine bağlı olarak “metin” üzerinden anlamlandırılması gereken “context” terimine anlatı üzerinden bakıyorum ve “bağlam” terimini daha çok eş-metinli anlatılar dışındaki durumlar için kullanımını doğru buluyorum.

Eskiden yahut başka bir deyişle geleneksel sözel ortamlarda anlatı daha çok duygu, düşünce, kimlik bakımından klan, oymak, aşiret veya cemaat gibi homojen gruplar arasında bir iletişimin parçasıydı.  Görece homojen, aynı kültüre ve benzer kalıp yargılara sahip olan ve aile içinde, âşık kahvesinde, köy konağında veya bey odasında bir araya gelen kişiler, bu anlatıların üreteni veya dinleyeniydi.

Çok nadiren grupta “yabancı” diye tabir edilen kişiler olursa onlar öncelikle dikkate alınır; anlatının içeriğinin o kişileri rahatsız etmemesine özen gösterilir veya ona yönelik örtülü mesajlar kullanılır, tiplerin veya motiflerin yanında metnin olay örgüsü ve kurgusu bile buna göre değiştirilebilirdi.

Bazen anlatıcılar, anlatının ortamını ve dinleyici profilini dikkate almayan ve grup dışı kişilerin de bulunduğu mekânlarda “stereotipik” göndermeleri olan sözler söyleyebilirlerdi. O zaman dinleyicilerden bu duruma alınanlar, gücenenler olabilirdi. Anlatıcı bu durumu fark ederse “baltayı taşa vurduğunu” görür ve yeni bir kurguyla veya Avrupa dillerinde “digression” denilen “ara söz”lere başvurarak gönül almaya, havayı yumuşatmaya çalışırdı.

Halk anlatılarının bütün türleri içinde yer alabilecek veya bağımsız olarak karşımıza çıkabilecek diğer grupları küçümseyen, aşağılayan, komikleştiren stereotipik anlatılar, dar mekânda ve az sayıda insandan oluşan gruplar arasında dolaşan ve kalıp yargılar içeren anlatılardır. Günümüzün kent ve metropol odaklı heterojen ortamlarında hele medyada ve sosyal medyada küçük homojen gruplar arasında üretilmiş anlatılara yer veren yeni anlatıcının, diğer bir ifadeyle uygulayıcının veya derleme verilerini yayıma dönüştüren araştırıcının tabir yerindeyse “yoğurdu üflemesi”, her kelimeyi “boğazın kırk boğumundan” geçirmesi gerekir.

Kültürler arası iletişimin ve etkileşimin zirvelere ulaştığı günümüz dünyasında artık dar mekânlar ve oralarda gizlenip kalabilecek anlatı yoktur. En dar anlatı mekânlarının sesleri veya görüntüleri, o küçük dinleyici grubunun kimi üyelerinin sosyal medya hesaplarından sınırsız erişime açılabiliyor. Böylece bir ailenin veya küçük bir sosyal grubun iletişiminde kullanılan stereotipik anlatılar sosyal medya aracılığıyla ve otomatik çeviri imkânlarıyla yedi iklime, dört köşe sekiz bucağa ulaşabiliyor. Yani kendi geleneksel ortamında çok az sayıda kişinin arasında dolaşan bir metin, dil engellerini aşarak internet hızıyla bütün sosyal medya kullanıcılarının önüne düşebiliyor.

Böylece dar bir çevrenin “biz”i, başka bir dar çevreyi “öteki”leştirip karşısına almış olabiliyor. Bu tarz bir stereotipik komikleştirmenin, aşağılamanın, ötekileştirmenin muhatabı olanların karşı tutumlarıyla da sosyal medya ortamında tabir yerindeyse büyük çatışmalar ve savaşlar çıkabiliyor.

Bir de şehir, ülke, millet gibi daha büyük yapılar tarafından benzer büyük yapıların ten rengi, göz biçimi, burun yapısı, boy kısalığı gibi fiziksel; kültür, inanç ve davranışlar gibi manevi özelliklerine yönelik hiciv veya şaka amaçlı üretilen ve sosyal medyada paylaşılan stereotipik anlatılar, kişiler ve gruplar arasında telafi edilemeyen sonuçlar yaratabiliyor.

Bu nedenle ister aile kadar dar çevrede anlatılsın isterse millet kadar geniş bir topluluk tarafından benimsenmiş olsun diğerleri üzerine oluşan stereotipik anlatıların bütün dünyanın erişimine açık sosyal medyada kaçınılmaz olarak bir “context” yani “anlatım ortamı” sorunu olacaktır.

Nitekim sosyal medyaya gruplar, toplumlar ve kültürler arasında çatışma doğuran paylaşımların hatırı sayılır bir bölümünün anlatım ortamına özen gösterilmeden yayımlanmış stereotipik anlatılardan kaynaklandığı görülür.

Gelenekte köy kahvesinde, han köşesinde veya bey sofrasında hikâye anlatanların “anlatım ortamı” o anda orada mevcut olanlarla sınırlı iken; sosyal medyada içerik üretenlerin “anlatım ortamı” ise teorik olarak gelecekteki bütün zamanlar ve bütün dünyadır.

Onun için diğer bir grubu aşağılayan, küçümseyen veya komikleştiren stereotipik anlatılar ya kendi geleneksel anlatım ortamlarından dışarı çıkarılmamalı ya da çıkarılmasının doğurabileceği hoşnutsuzluk, itiraz veya çatışma hesaba katılmalıdır.

Gelenekten yararlanma bakımından içerik üreticisi; “klavye ergeni” veya “klavye delikanlısı” gibi bir duruma düşmemek için, geleneksel anlatıcının dinleyicileri arasında farklı gruplardan birilerinin olma ihtimalini gözeterek baltayı taşa vurmayan veya böyle bir durumla karşılaşınca “ara söz” kullanarak sebep olduğu soruna çözüm bulan ustalığından haberdar olmalıdır.

Elbette alıcının da “anlatı” olarak adlandırabileceğimiz içeriğin anlatım ortamının farklılığına ve anlatıcının niyetinin, amacının veya mesajının ne olduğuna tıpkı gelenekteki dinleyici gibi bakması ve yapılan yanlışı düzeltmesine imkân verecek bir hoşgörü diline sahip olması beklenmelidir.

Ne var ki hayatın pek çok alanında olduğu gibi günümüzün sosyal medya bağlamı da geleneğin anlatıcı ve dinleyici arasındaki karşılıklı anlayış, hoşgörü ve özveri iklimini oluşturan anlatım ortamından çok farklıdır.

Anlatım ortamında geleneksel anlatıcı gaf, yanlış veya hata yaptığında ara sözlerle durumu toparlamaya, hatasını telafi etmeye çalışırken ve dinleyici de bu çabayı görerek anlatıcıya hoşgörüyle yaklaşırken, günümüzün içerik üreticisi daha çok yaptığının, gösterdiğinin, söylediğinin kötü niyetliler, troller tarafından bağlamından koparıldığından şikâyet ediyor.

Bu nedenle eş-metinli, gelenekli, yüz yüze ortamlarda yaratılan, yaşatılan ve aktarılan metinler söz konusu olduğunda “anlatım ortamı” teriminin kullanılması; böylesi bir ortamın olmadığı bireysel sosyal medya içerikleri ve etkileşimleri içinse “bağlam”ın tercih edilmesi hem iki farklı kültürel durumun görülmesini sağlayacak hem de dile zenginlik katacaktır.

[i] Prof.Dr., Ankara Hacı Bayram Veli Üniversitesi, Edebiyat Fakültesi, Türk Halk Bilimi Bölümü Öğretim Üyesi, UNESCO Türkiye Millî Komisyonu Başkanı.

Yazar
M Öcal OĞUZ

Bu websitesinde farkı kaynaklardan derlenen içerikler yayınlanmakta olup tüm hakları sahiplerinindir. Sitedeki içerikler atıf gösterilerek kaynak olarak kullanlabilir. Yazıların yasal sorumluluğu yazara aittir. Tüm Hakları Saklıdır. Kırmızlar® 2010 - 2026

medyagen