Değirmene Giden Yol Serenderden Geçer

Tam boy görmek için tıklayın.

“Bütün değirmenlerin ortak bir dili olduğu gibi bütün değirmenciler de birbirine benzer. Suyun tedrisatından geçen bu mekân ve insanlar cümle yaratılana hizmet etmeyi görev bilir, merhametin diliyle konuşur ve yaşarlar.”

Toprağa bağlı yaşayanlar bir yandan toprağı işleyip tohum atmaya hazır hâle getirirken bir yandan da olgunlaşan ekinleri toplayıp kaldırdıktan (harmanı yaptıktan) sonra onları uygun bir yerde saklayıp kurutmaya, peşi sıra mutfakta kullanılabilir (işlenebilir) hâle getirmeye çalışırlar. (“Toprakta biter küllîsi.”) Basit gibi görünen bu süreçten şöyle bir formül üretilebilir:

“(Emek)+toprak”+“tohum”+“ürün”+“serender”+“değirmen”+“mutfak+(ekmek)”. Bu formülü üç kelimeyle özetlemiş atalar: Emeksiz yemek olmaz. Biçilenlerin ve toplananların toprakla mutfak arasında kurutulduğu ve bir süre saklandığı yerlerin başında serenderler gelir. Serenderde rüzgârın eleğinden geçen tahılların (ürünlerin) bir sonraki durağı değirmendir. Toprakla uğraşan coğrafyaların çoğunda benzerlik gösteren bu yolculuk türkülere sızacak kadar ortaktır veya anonimleşir. Bir Karadeniz türküsü “Mısırı kuruttun mu / Ambarda duruttun mu / Nenen çarık giyerdi / Bunları unuttun mu?” derken burada anlatmaya çalıştıklarımızı kendi diliyle ve kısa yoldan özetler, her ne kadar “serender” “ambar” olsa da.

Bu yazıda Havva Başusta Tozan’ın, Rize’nin, Pazar ilçesinin Kocaköprü Köyü’nün beş mahallesinden biri olan Paniçi’den yola çıkarak anlattığı öyküleri1 ana hatlarıyla tanıttıktan sonra “Serenderin Ölümü” (s. 27-33) ile “Değirmen ve Gül Sevdası” (s. 55-58) yazıları üzerinde ayrıntılı bir şekilde duracağız. Yeri geldikçe, serenderlerle değirmenlerin Rize’deki görünüm ve geçmişleriyle bizdeki algılarını ( Adapazarı/Geyve) karşılaştıracağız.

Paniçi Öyküleri bir atmaca hikâyesiyle başlar. Evin hanımının itirazlarına rağmen bey, tutkusundan vazgeçmez, atmaca beslemeye devam eder. Kendisine “lakot” (danaburnu böceği) denmesine içerleyen beş altı yaşlarındaki bir misafir çocuk marifetiyle atmacanın hayattan koparılması, uzun yıllar devam eden evde kuş besleme ritüelinin sonunu getirir. Acı ve beklenmedik son okuru da öykünün atmosferine ortak eder. (“Atmacayı vurdular bir avuç kanı için.”) Kitabın ikinci yazısı yine o bölgeye ve dağlık yerlere ait bir meslek olan hızarcılığa odaklanır. Doğa koşullarının zorluğu bu mesleği yapanların ciddi risklerle karşılaşmaları ve baş etmeleri sonucunu doğurur. İşlerini yapmak için köy köy dolaşan hızarcılar zaman zaman kendilerini hesap edemedikleri maceralar içinde bulurlar. Hane sahiplerinden “kara kovan balıyla şerbetlenmiş baklava” umut ederler ama nasiplerine “iki bardak ayran ile bir el ayası kadar kurumuş mısır ekmeği” düşer. Bunlardan sonra yazıda üzerinde duracağımız iki metinden biri olan “Serenderin Ölümü” anlatılır. Sıra, içine ancak üç kişinin binebildiği Bekir Dayı’nın dördüncüsüne izin vermediği taksidedir. Taksinin ve taksiye binenlerin başına gelenler öykünün tanıklarına da okura da tebessüm ettirir. Sonraki yazı genç babaların, büyüklerinin yanında çocuklarını sevememeleri sorunsalına odaklanır. Anadolu’da (veya Karadeniz’de) büyüklerin yanında çocuk sevmek ayıptır, hatta terbiye sınırlarının dışına çıkmaktır. Çocuklar ısrarla ilgi/sevgi beklerlerse babaları onları “kış ayazında sokağa atmakla” tehdit edebilir ki bu durum Arif Nihat’ın “Cahide’nin Eli”2 adlı bir yazısını, çok ağlıyor diye bir kış gecesinin ayazında kapının önüne bırakılan küçük Cahide’yi akla getirir. Ya “Didi Nana” hikâyesine ne demeli? Bir kan davasından sonra doğduğu toprakları bırakamayan nineye, ahir ömründe evinden cenaze çıkan ailenin sahip çıkması nasıl bir trajedidir? Katilin ninesine, maktulün ailesinin kapısını açması nasıl bir olgunluk, büyüklük ve sabır imtihanıdır? Karadeniz, bütün olumsuzluklardan sonra bile, insanlığın ve merhametin kazandığı coğrafyadır. Sert doğanın, tavizsiz ve inatçı kalplerin, acımasız gibi görünen dilin ve yüzlerin arkasında nasıl ince, nasıl yufka yürekler saklıdır, bilen bilir. Burada ayrıntılı bir şekilde üzerinde duracağımız ikinci yazı olan “Değirmen ve Gül Sevdası”ndan sonra bir ağaçtan hareketle, Karadeniz’in bitmeyen çilesi, kanayan yarası miras bahsi üzerinde durulur. Bir gürgen ağacının, kardeşler arasında ciddi sorun ve anlaşmazlıklara neden olması akla ziyan bir durumdur ama hayatın gerçeğidir de. Peşi sıra, geleneksel davranışların dışına çıkıp haktan hukuktan biraz fazlaca bahsedenlere “komünist” denmesi ironik bir tavırla okura sunulur. Öyküler bu kadarla bitmez. Geleneksel köy düğünlerinde kurulan “magar sofraları”na da değinilir, ortak bir mezarlık oluşturulamadığından herkesin ölüsünü kendi bahçesinde uygun bir yere gömmesine de kapı aralanır, akraba evliliğinden mustarip bir kadının aynı akıbeti çocuklarının da yaşamaması için başvurduğu çareye, yaptığı her doğumdan sonra yavrusuyla aynı yaşta olan köyün, komşu köylerin, akrabaların çocuklarını emzirmeye çalışmasına da vurgu yapılır. (Akraba evliliği yapan kadının topluma ve bir kısım geleneklere direnişi ile bunun için takip ettiği yol ne kadar incedir ne kadar çarpıcıdır.) Son yazı, benzerlerini bizim topraklarda da duyduğum Rum kızı İlyana’nın (Rumi Nana) hikâyesine odaklanır. Bölgedeki Rum çetelerinden geriye kalan bir kızdır İlyana. Ali Dede kimi kimsesi olmayan bu kıza âşık olur. Birçok engeli aştıktan ve İlyana’nın gönlünü yaptıktan sonra evlenirler. İlyana’nın Yunanistan’daki akrabalarıyla Türkiye’den çalışmaya giden çocuklarının (ve akrabalarının) Almanya’da karşılaşmaları, kısa bir sohbetten sonra kuzen olduklarını fark etmeleri trajik bir sahnenin oluşmasına neden olur. Çekecekleri filmlere, dizilere konu arayanlar neredesiniz?

Duygu fırtınası hâlinde okuduğum Paniçi Öyküleri’ni bu şekilde ve kısaca toparladıktan sonra şimdi sıra önce serenderin sonra değirmenin hikâyesinde.

Köyde evimizin hemen yanında, her tarafından rüzgâr alsın, içine koyduklarımız (mısır, buğday, ceviz, fındık vb.) rahatça havalanıp kurusun diye açık alana yapılmış bir serender vardı. (Biz ona “seren” derdik.) Dört taş üzerine ustaca oturtulan ve özellikle ikinci katına hiçbir canlının çıkamayacağı şekilde tasarlanan bu ahşap yapılardaki tahılları (yerine ve mevsimine göre ürünleri, mahsulleri, meyveleri) yerdekilerden bir şekilde koruyorduk ama kuşlarla nasıl başa çıkıyorduk inanın hatırlayamıyorum. Hele hele zekâ küpü kargalardan. Biz çocuklar için oyun alanıydı serender. Yaz mevsiminin yakıcı günlerinde direklerine beşiklerin bağlandığı çocukların uyutulduğu sakin ve serin çardak vazifesi görürdü. Bol rüzgâr aldığı için hem sıcak hem yağışlı havalarda çamaşırların yıkandığı, kurutulduğu çamaşırhaneydi de. Kışın kar yağıp çatısı kalın bir beyaz tabakayla örtüldüğünde, kiremitlerinden kılıca benzer buzlar sarkmaya başladığında Borges’in bile içinden çıkamayacağı büyülü gerçekçiliğe bürünürdü serender. Sürekli rüzgâra maruz kaldığından her mevsim ve günün her saatinde bebek ağlamasını andıran sesler gelirdi serenderden. Hayal dünyamda onu Nasrettin Hoca’nın türbesine benzetirdim. Bir de her gıcırtısı Hoca’dan bir fıkra anlatırdı bana.

(“Hoca bir yolculuk sırasında havanın aniden kötüleşmesi yüzünden, köhne bir handa konaklamak zorunda kalır. Gece büyük bir fırtına çıkar ve hocanın kaldığı odanın her yanından ayrı ayrı garip sesler ve gıcırtılar gelmeye başlar. Rüzgârın şiddeti arttıkça gıcırtılar ve sesler daha da çoğalır. Hoca korkar ve sonunda hancıya giderek durumu anlatır. Hancı çok pişkindir:

-Bir de hoca olacaksın, der, bilmez misin her yaratık kendi diliyle Allah’ı zikreder.

-Biliyorum, der, hoca, biliyorum, asıl bundan korkuyorum, ya zikrede ede coşar, cezbelenir de secdeye kapanıverirse!”)

Havva Başusta Tozan bir anlatıcıdan hareketle kurguladığı serenderin hikâyesini okura anlatmadan önce -bizdeki serender algısını anıştıran- şiirsel bir serender güzellemesi yapar. Serenderin poetikası olarak düşünülebilecek dört paragrafta, bu ahşap yapılarla ilgili her şey matruşka tarzı diyebileceğimiz bir yaklaşımla iç içe geçmiş anlatılar şeklinde okura sunulur. Yerine göre ailenin biricik yadigârıdır serender, eski komşu ve yorgun bekçidir de. Ayaküstü dinlenen kül rengi şahindir. Çocukların evcilik alanıdır. Karanlıkta sevdalıların buluşma yeridir. Eve alınmayan haylaz oğulların sığındığı yer ve ihtiyaç duyulduğunda bebeklerin uyutulduğu gölgeliktir. Çamaşır kurutulan güvenli alandır. Yazın köyün ağasıdır serender, hasat sonunda alacağını bekleyen. Zemheride saçaklarından süt akar, kafasına beyaz başörtü takar. İçimizden biridir ninedir, dededir, hatta herkes evine, yurduna, işine döndükten sonra üstüne düşen her işi gören evin evde kalmış kızıdır. Sadece tahıl ambarı değildir, anı ambarıdır da. Hatıraların okunduğu köy kitaplığıdır. Bu nedenle serenderin yok olması (yani yıkılması) hafızaların silinişidir.

Özetlemeye çalıştığımız girişi, dilin ve serenderin tadına varmanız için buraya alıyorum:

“Doğu Karadenizin simgesidir serender. Eski neslimizin yıllara meydan okuyan cesareti nakışlıdır; dört ayağından silindirine, gabarisinden çatısına, tek çivi çakılmadan birleştirilen, tek çürük yememiş döşemesine, hartomasına kadar. Halis bir rabıta örneğidir serender, gerçeklikten mecaza uzanan. Açılan çentiklere çivisiz kenetlenen ahşabı yıllara, yağmura, kara, fırtınaya meydan okur.

Serender, ailenin biricik yadigârı (matifone), en eski ferdidir. Yeni evlerin eski komşusu, geleneklerin yorgun bekçisi, uzun uçuşlar sonrası ayaküstü dinlenen kül rengi şahinidir. Boşken çocukların evcilik alanı, alaca karanlıkta sevdalıların buluşma mekânı, eve alınmayan haylaz oğulların sığınağı, gölgesi bebek salıncağıdır. Kimi yayık ayranının ipleri dolanır üç metrelik ayak direklerine kimi zaman da yağmur aman vermeyince çamaşır serilir balkon direklerine.

Yazın köyün ağası olur, hasat sonunda alacağını bekler, altın dişleriyle gülümser. Zemheride saçaklarından süt akar, kafasına beyaz başörtü takar; aldığını geri verir, vicdanı rahatlar. Serender içimizden biridir, ninedir, dededir, belki de evin evde kalmış kızıdır daim iş gören.

Genişleyip sülale olan ailenin tahıl ambarından çok anı ambarıdır; her bir ahşabına dede ve nine elinin dokunduğu, hatıralarının okunduğu köy kitaplığıdır. Bu yüzden her serenderin yıkılıp yok oluşu hafızalarımızın silinişidir.” (“Serenderin Ölümü”, s. 27)

Tozan, üslup harikası bu girişten sonra sözü anlatıcıya bırakır. Kara, soğuğa, buza, dona dayanamayıp ruhunu teslim eden serenderin hikâyesini anlatmaya başlamadan önce, psikolojik ve sosyolojik derinlikli bir Karadeniz (ve insanı) portresi çizer. Eskiden bu coğrafyada hemen her evde ikili numunelerine rastlanan “didi nana”larla bahsi açar. Bunlar ya kumadır ya gelin görümcedir ya da uzak köylere evlendirildikleri için her kış baba evlerini ziyarete gelen, geldikleri evin masal anlatıcılığını yapan büyük halalardır. Bu halalar, kış mevsiminin uzun gecelerinde kuzine sobaların arkasındaki taburelere (veya yer minderlerine) oturur, etraflarına toplanan çocuklara içinde değirmenlerin, perilerin, cadıların geçtiği masallar anlatırlar. (Masalların ayrıntısına değirmen bölümünde gireceğimiz için bahsin bu kısmını burada kapatıyoruz.) Bu masallı evlerde dedelerden çok nineler vardır ve bunların hemen hepsi en az iki evlilik yapmıştır. Dedeler savaştan dönemezler, dönenler fazla yaşamazlar, kırklı yaşlarda dünya değiştirirler. Böylece dış dünya da iç âlem de “didi nana”lara kalır.

Sıra serendere gelir gelmesine ama araya hep başkaları girecektir. Sonbahar mevsiminde tarlalardan kesilip evin avlusuna yığılan mısırlar yapılan mecilerle (komşular arasındaki yardımlaşma, imece) kabuğundan ve püsküllerinden ayrılır, serenderlerin üst katına konulur. Serenderlerin yanında kümbetlere benzeyen ot yığınları görürseniz şaşırmayın Karadeniz’de ve bizim buralarda. Çünkü bu coğrafyalarda tarım, hayvancılıkla beraber yürür. Kurutulmuş otlardan oluşan bu piramitimsi yığınlar kışa hazırlık anlamı taşır. Bence anlatıcı unutmuş, bütün bunların yanında bir de ahır (ve kümes) olmalıdır.

Nihayet sıra bir daha değişmemek üzere serendere gelir. Bu serender ahşaptan yapılmış altmış yıllık cefakâr bir yapıdır. Her evde olduğu gibi anlatıcının evinin yanında da bir serender vardır. 1920’lerde anlatıcının dedesi ile bir serender ustası birlikte yaparlar. Çivi kullanılmadan ahşap malzemenin birbirine geçmesiyle (tutturulması, bağlanmasıyla) kurulan böylesi yapılar ciddi bir incelik ve ustalık ister. Taşıdığı yüklerin ayaklarında ve iskeletinde mecal bırakmadığı serender kar yağışının devam ettiği günlerde kendi dilince feryat etmeye başlar. Serenderden gelen çatırtıları sadece hane halkı değil, serenderin yakınından geçenler de duyar. Kar yüksekliğinin bir metreyi bulduğu günlerden birinde evin kadını kahvaltıda beyine serenderin çatısındaki karları temizlemesi gerektiğini söyler. Bey söylenene cevap vermez ve köylüyle birlikte değirmen yolu açmaya gider. Gittikçe artan kar yağışı o gecenin sabahında “Günlerdir ayaklarında ve çatısındaki ölüm beyazlığının arasında sıkışan serender, inleye inleye, belki de yalvara yalvara, yine de yaygara yapmadan yere yığılır.” (s. 32) Fikret’in “Verin Zavallılara”3 şiiri ile Akif’in Mevlana’dan iktibas ettiği evi yıkılan fakir köylünün hikâyesini akla getiren bir finalle ve en önemlisi serender enkazının önünde dövünerek ağlayan evin beyinin pişmanlığı eşliğinde bu hüzünlü öykü biter, sahne kapanır.

(“Şu fıkrasıyle, hakîkat, Cenâb-ı Mevlânâ,

Nigâh-ı ibrete açmış cihân kadar mana:

 

“Delik, deşik, evinin, bir zavallı hâne-harâb,

Görür de hâlini, her gün eder şu yolda hitâb:

 

‘Yıkılma hâ! Beni evvelce etmeden âgâh;

Çoluk, çocuk biteriz sonra hep, ma’âzallâh!’

 

Bu hasbihâl ile yıllar gelir geçer… Derken,

Gelir bakar ki bir akşam: O âşiyân-ı kühen

 

Yıkılmış, altına almış zavallı âileyi!

Görünce karşıdan âdemceğiz bu hâileyi,

 

Yığınla taş kesilen yurdunun harâbesine

Döner de der ki: ‘Meğer aldanırmışım, desene!

 

Ne oldu bunca niyâzım, ey âşinâ-yı kadîm?

Çocuklarım olacakken, ben oldum işte yetîm!

 

Sakın yıkılma haber vermeden demez miydim?

Bu muydu senden, a zâlim, bu muydu ümmîdim,

 

Hukuuku, ahdi gözetmek nedir, sakın bilme!

Yazık, yazık sana sarf ettiğim emeklerime!…’

 

O taş yığınları bir hâtifî lisân olarak;

Zavallı âdeme der: ‘Haksız infiâli bırak!

 

Geçip de karşıma feryâd eder misin şimdi?

Haber mi vermedim, amma kulak veren kimdi!

 

Duvarlarımda yarık sandığın ağızlardan,

Birer zebân-ı tezallüm uzattım, ey nâdan!

 

Fakat çamurla kapardın da her gün ağzımı sen,

Ziyâde söyliyemezdim susardım artık ben!…”)4

Varlığını rüzgâra borçlu olan serenderden sonra şimdi de sıra çarkını ve taşını suyla döndüren değirmende. Değirmenci çocuğuyum, serenderler kadar değirmen dili ve edebiyatına da aşinayım. Fakat bahse geçmeden önce Havva Başusta Tozan’ın anlattığı değirmen ile bizim yarım asırdan fazla bir süre işlettiğimiz değirmen arasındaki temel farkı anlatmak isterim.

Karaçam Köyü’ndeki değirmen bizim aile değirmenimizdi, Batum’dan göç eden dedemler köy deresinin hemen kenarında bulunan bahçemize bu yapıyı inşa etmişlerdi. Dolayısıyla değirmenin hemen her ihtiyacıyla ailece biz ilgileniyor, tahıllarını öğütmeye gelenlerden öğüttükleri ürün cinsinden küçük bir kira alıyorduk. Tozan’ın anlattığında ise değirmen “derenin en hızlı akan noktasına” kurulmuştur ve köyün ortak malıdır. Bozulduğunda onunla en çok kim ilgileniyorsa değirmenin anahtarı da onda durur. Değirmene işi düşenler anahtarı bu insandan alırlar.

Farklı nedenlerle defalarca anlattım değirmenimizin yapılış hikâyesini. Bizim buralarda dere yatağına değirmen (ve ev) yapılmaz. Deredir bu, birden büyür ve böyle zamanlarda önündeki her şeyi önüne katar, Sakarya Nehri’ne kadar götürür. Biz biraz da Sakarya’nın mağdurları ve öğrencileriyiz.5 Dedemler, bahçemizdeki değirmeni, derenin uzakça bir kenarına, yüksekçe bir yere kurmuşlar.

Bu öngörü sayesinde, zaman zaman bahçemizi (ve bütün mahalleyi) basan sellerden etkilenmiyordu değirmen. Suyun debi kazanmasına hizmet eden ve ucundaki delikten fışkıran suyla önce çarkı sonra ona bağlı değirmen taşını döndüren su, arklarla taşınıyordu değirmenin oluğuna. Dereden bağımsız, ikinci bir derecikti bu. Değirmen deyip geçmemek lâzım, her ayrıntısı yüzlerce yıllık deneyime dayanıyor.

Paniçi mahallesindeki değirmenin hikâyesini anlatmaya yine Tozan’ın değirmenciliğin özünü veren bir paragrafıyla başlayalım. Bu paragraf Karadeniz değirmenciliğini özetliyor:

“Her köyün, bazen köy büyükse mahallenin, özel değirmeni olur. İki dağın yamacı arasında, derenin en hızlı akan noktasında kurulurdu köy değirmenleri. Değirmenin bakımı ile erkekler ilgilenir, anahtarı da bakımı ile daha çok ilgilenende kalır, ununu öğüten anahtarı onun evine bırakırdı. Bizim köyün değirmenci dayısı, Dursun Ali Yalnız’dı.” (“Değirmen ve Gül Sevdası”, s. 55)

Bu hikâyede değirmenden çok değirmenci hikâyesi vardır ki o da değirmen bahsine dâhildir. Değirmenci “Dursun Ali Yalnız” kibar, ağır ağır konuşan, sohbet etmeye başladığında vesikalık fotoğraf çektirir gibi başını hafifçe sağa yatıran ve yüzü pembeleşen güzel bir insandır. İnceliğinin, titizliğinin, nahifliğinin delillerinden biri evinin önündeki gül bahçesidir. Ne köyde ne yakın köylerde böyle intizamlı bir bahçe yoktur. Görenler bilir ki Karadeniz’de evlerin bir kısmı sıvasızdır, bir kısmının birkaç katı bitmiş, birkaç katı da geleceğe bırakılmıştır. Dursun Ali’nin mavi boyalı iki katlı evinin zemini yeşil çimen örtüsüyle kaplıdır. Sözün özü, o yıllarda cumartesi akşamları izlenen Yeşilçam filmlerindeki zengin konaklarını andırır. Dursun Ali, bir süre İstanbul’da çalışmış, Heybeliada’daki konakları ve bunların bahçelerini dikkatle izlerken/incelerken zihninden “bir gün ben de” düşüncesini geçirmiş olmalıdır.

Geçirdiği ağır hastalıktan sonra köyüne, annesinin yanına dönen Dursun Ali, camide sabah namazını kıldıktan sonra evine gelip yatmaz, çalışır. İstanbul’da gördüklerini köy hayatında uygulamaya başlar, sahip olduğu her yeri yeni bir dikkatle elden geçirir ve özellikle evin bahçesini çeşit çeşit güllerle donatır. (“Gül Yetiştiren Adam”dır o.”)6 Kısa sürede, Dursun Ali’nin güllerinin iriliğini, tazeliğini, kokusunu, şöhretini bilmeyen, duymayan kalmaz. Güllere bekçilik etmek için evinin, bahçesinin etrafını dikenli tellerle çevirir fakat millî bayramlarda, özel günlerde (Öğretmenler Günü) çocuklar ne yapar eder bu bahçeden gül aşırmayı başarırlar. Buna bahçenin köpeği Tom da engel olamaz.

Bir gün Dursun Ali’nin yatağa bağımlı derecede hasta olduğu duyulur. Köyden birkaç kişi onu ziyarete giderler. Karşısında komşularını görünce sevinir Dursun Ali, konuştukça hastalığını unutur ve içini döker:

“Bildiğimiz üç tutkusu vardı: Değirmen, gül bahçesi ve Kuran-ı Kerim. Yine yumuşak davudi tonla, başını sağa eğerek konuşuyor, geçmiş zihninde tebessümle canlanıyordu: ‘Gençliğimde Sirkeci’de çalışırken zatülcenp oldum. Yirmi dokuz gün Cerrahpaşa’da yattım. O zaman imkân nerede? Lokanta müşterimiz Remzi Tozanoğlu götürdü beni, hastane masrafımı o karşıladı. Şarapçı idi ama iyi adamdı. Sordurdum, kırk yıl önce ölmüş dediler. Annemin hastalığımdan haberi yok, o köyde yaşıyor. Hastaneden çıkınca köye döndüm. Biri anneme benimle ilgili bilgiler vermiş. Kim olduğunu söylemedi. Oğlun ağır bir hastalık geçirecek, iyileşecek, epeyce daha yaşayacak; değirmeni yapacak, harama bakmayacak, komşularıyla iyi geçinecek, en hayırlı evladın o olacak, dördüncü bilgiyi söylemesine izin vermediler ama bana profesörler çok iyi ilim öğrenir, büyük hoca olursun demişlerdi, belki oydu. Hastalıktan sonra köye döndüm, Kuran-ı Kerim’i çok okudum. Değirmeni yaptım. Necmettin ile Orhan da çok yardımcı oldular sağ olsunlar. Komşularımla aram hep iyi oldu. İnsan ölürse amel defteri kapanır ama hayırlı eser bırakırsa hayrı devam eder. İyileşirsem değirmeni yeniden…” (“Değirmen ve Gül Sevdası”, s. 57)

Dursun Ali amcanın anlattıkları bir filme dönüşecek kadar inceliği ve yaşanmışlığı içinde barındırır. Üç tutkusu onun hem iç dünyasına hem hayatına ayna tutar. İstanbul’da başına gelenler ve bu zorlu zaman diliminde elinden tutanlar dinleyenlere ders verir niteliktedir. Annesine haber uçuran birileri mi vardır, yoksa bir şeyler malum mu olur, bu Anadolu kadınına bilinmez. Köye döndükten sonra hayatının merkezine kutsal kitabı ve çiçeği (gül) koyan Dursun Ali’yi yaşama bağlayan bir diğer meşgale değirmen olur. Değirmenler fakir kapısı ise değirmenciler fakir dostudur, bunu ailemden ve özellikle annemden biliyorum. Dursun Ali hâlâ yaşıyor mu bilmiyorum ama o hastalandıktan sonra “ne gül bahçesi gül açıyor ne değirmen dönüyor, ne de başucundaki kadim kitap okunuyor.” (s. 58)

 

Birkaç değirmen değinisi daha

Paniçi Öyküleri’nde zaman zaman değirmenlerin arka planlarına değinen paragraflara rastlamak da mümkün. Bu yazıda, ülkenin farklı iki bölgesinde (ve değirmenle ilgili birçok anlatıda) suya yakın bölgeler tekinsiz yerler olarak kodlanır. Değirmenimizde üç harflilerin olduğunu bize anlatan büyüklerimi hatırlıyorum. Daha da ilginci perilerin düğününe katılanları, onlardan biriyle evli olduğunu söyleyenleri de tanımışlığım var. Bu nedenle çocukluğumda, özellikle karanlıkta ve gece yarılarında değirmene gitmek korku tüneline girmek gibi bir şeydi benim için. “Serenderin Ölümü”nde ailece yaşadığımız korkuları doğrulayan yerlerin olmasına şaşırmadım. Bu hikâyede anlatılanlar bizim yaşadıklarımıza, dinlediklerimize o kadar benziyor ki bu bize ülkenin bütününde ortak bir değirmen kültünün olduğunu düşündürüyor. Şimdi kuzine sobanın arkasındaki tabureye oturup mesel anlatan halalara kulak verme zamanı:

“Kış başında vaktinde uzak köylere evlendirilmiş büyük halalar evlerimizi misafir gelir, birkaç ay sırayla evlerimizde kalır; kış gecelerinde pilita yanında kulide oturur, mesel dinlemek istediğimizde etrafına toplanırdık… Onlar da, ‘Mesel mesel mekita, ğhepe dudis cegitfa (Masal masal diyerek, başını okşayarak)’ diyerek genç kalmak için taze kana ihtiyaç duyan ve bunun için beşikteki bebekleri boğan ‘cazi’lerin (cadı) ve değirmende sabaha kadar horon oynayıp eğlenen ters ayaklı perilerin masallarını anlatırlardı.” (“Serenderin Ölümü”, s. 28)

Halaların anlattığı meseller bu kadarla bitmez. Cadıların kuyruklu olduğuna, kuyruk sokumlarının üstünde başparmak büyüklüğünde çıkıntıları bulunduğuna, yüzlerinin buruşmayıp, kırışmayıp hep genç kaldıklarına da değinilir. Anlatılanlar, çocukları, rüyalarına girecek kadar etkiler ve korkutur.

“Mezarlıklar” hikâyesinde, okuldan geç vakitte çıktığı için köye dedesiyle dönen bir çocuktan hareketle akarsu ve değirmenlerin bulunduğu yerlerin tekinsizliği vurgulanır. Karanlıkta dede ile yürüyen on iki on üç yaşlarındaki çocuğun gözünden anlatılanlar şaşırtıcı ve tedirgin edicidir. Bu hadiseden sonra dedenin korkması ama çocuğun gördüklerini, yaşadıklarını olağan karşılaması bir başka paradoksa kapı aralar:

“Eve gitmek için iki yüz metre yamaç inip değirmenin kurulduğu dereyi geçtikten sonra iki yüz metre daha yamaç çıkmamız gerekirdi. Bizim yamaçta hem mezarlık çoktu hem de değirmen civarında uluyan çakallar. Değirmen önünden geçerken kulaklarımı tıkar, gözlerimi kapardım. Çakallardan korktuğum için değil, değirmende eğlendikleri söylenen perileri görmemek için. Bir peri kızına bakarsam beni kandırıp götürecek sanırdım.

Bir kış gecesi okuldan yine yalnız dönmüş, dedem beni aşmaya gelmiş, yatsı namazından sonra yola koyulmuştuk. Evimize yakın mezarlıktan geçerken dedem birden elini omuzuma atmış, beni kendine çekip koltuğunun altına sıkıştırmıştı. ‘Korkma! Sakın mezara bakma! Bakma! Çabuk yürü! Korkma!’ deyip hızla beni önüne katmış, beni de kendini de nefes nefese eve atmıştı.” (“Mezarlıklar”, s. 77)

Eve vardıklarında eşini beti benzi atmış hâlde gören babaanne çocuğun anlayamayacağını düşündüğü şifreli bir soru sorar. Dede önce konuşamaz “hayır” anlamında başını sallar ama sonrasında “Mezarlıkta ışık vardı. Çocuk görüp de korkmasın diye hızlı geldim.” der. (s. 77) Babaanne bütün bu olanları kendince yorumlar ve mezarlıkta yanan ışıkların akrabalarından şehit olanlara ait olduğunu söyler. Görünüşte çocuktan saklanan gerçeği/sırrı bir gün sonra yine çocuğun merakı ortaya çıkarır. Ertesi gün, gün ışığında okula giderken mezarlığa da uğrayan çocuk, mezarın birinde gazı tükenmiş, ucundaki bezi iyice yanıp sönmüş bir “demokrat şişesi” bulur ve halk arasındaki bir söylenceyi aydınlatır. Ben de “demokrat şişesi”nin Karadeniz’de gazlı el fenerine verilen isim olduğunu öğrenmiş oldum.

Değirmenimizden biliyorum, yağışların çok olduğu zamanlarda dere yatağında ve yakın çevresinde kaymalar, bozulmalar oluşur ki bu durum değirmene giden suyollarını (arkları) bozar ve suyun akış yolunu/yönünü olumsuz etkiler. Konu değirmen olunca bozulan yolların vakit kaybedilmeden onarılması gerekir. Tozan’ın anlatısında alarm veren serenderi bırakıp değirmen yolu açmaya giden evin beyinin ne yapmaya çalıştığını anladığımı düşünüyorum: Küçük yerlerde köyün ortaklaşa yapılması gereken işler varsa köylüler kendi işlerini bırakıp oraya koşarlar çünkü böyle yerlerde umumun menfaatine olan işler, bireysel işlerden önce gelir veya önceliklidir. Namık Kemal’in “derd-i umumî” anlamında kullandığı “hüzn-ü umumî” cinsinden:

“Kar yağışı ertesi gün ara vermişti. Evimizin, serenderimizin saçaklarından kimi elli kimi altmış santim uzunluğunda, oklavadan biraz kalın buzlar sarkıyordu. Camiye giden köyden bir amca serenderden çatırtı geldiğini söyleyip babamı uyardı. Babam o gün değirmen yolu açacaklarını söyledi ve bir süre sonra evden ayrıldı.” (“Serenderin Ölümü”, s. 31)

Sıra geldi kıssadan hisseye: “Kültür, önce ihtiyaçların baskısıyla çatırdamaya başlar. İhtiyaçlar değiştikçe ve arttıkça yaşam biçimi de bundan nasibini alır. Hayat algıları değiştikçe ihtiyaçlar arttıkça kültür de dönüşür ve bazı yönleriyle aşınmaya başlar. Yüzlerce yıl temel ihtiyaçlarımızı karşılayan yapılar, eşyalar işlevsiz hâle gelir. İçinde barındırdığı güzellikler de gözden düşerek. Hâsılı mısır konservesi serenderi kurutur, un fabrikaları değirmeni öğütür.” (“Etme mirâtı şikeste seni yüz surete kor!” / Aynayı kırma, o da seni yüz parçaya böler.)

Diliyle, ele aldığı konularla, bunları anlatırken kullandığı anlatım tarzıyla, toplumun sadece olumlu taraflarına odaklanmayıp olumsuz yönlerine de değinmesiyle (veya nesnelliğiyle) bu bahiste bugüne kadar kaleme alınan eserlerden ayrılan ve bir adım öne çıkan Paniçi Öyküleri’nin yazarını ve kitabı basan yayınevini kutluyorum. Her yıl hiçbir özgünlük taşımayan kitaplara, yazarlara caize (veya ihsan) dağıtır gibi ödül verip böylesine özgün ve geleceğe kalacak bir çalışmayı fark etmeyen resmî ve gayrı resmî kurumlara saygılarımı gönderiyorum, bıraksınlar bu işleri.

Kendi değerlerini bir tarafa bırakıp İstanbul’a öykünen Adapazarı’nın ne değirmen umurunda ne ayna. Taşıma suyla değirmen dönmez abiler! Taşıma konferansçıyla da kültür inşa edilmez.

Kaynakça;

1 Havva Başusta Tozan, Paniçi Öyküleri, Pazar Kültür ve Sanat Evi Yayınları, Rize 2023, 95 s.

2 Saadettin Yıldız, Arif Nihat Asya, Kaynak Yayınları, İstanbul 2006, s. 379-384.

3 Tevfik Fikret, “Verin Zavallılara”, Servet-i Fünûn, Sayı: 365, Yıl:1898, s. 4.

4 Mehmet Âkif Ersoy, “Fâtih Kürsüsünde”, Safahat, Haz. M. Ertuğrul Düzdağ, Marmara Üniversitesi İlâhiyat Fak. Yayınları: 18, İstanbul 1988, s. 244-245.

5 Sait Faik Abasıyanık, “Su Basması”, Havuz Başı / Son Kuşlar (Bütün Eserleri 6), Bilgi Yayınevi, İstanbul 2001, s. 75-80.

6 Rasim Özdenören, Gül Yetiştiren Adam, İz Yayıncılık, İstanbul 2015, 147 s.

[i] Prof.Dr., İstanbul Medeniyet Üniversitesi, Edebiyat Fakültesi, Türk Dili ve Edebiyatı Bölümü, Yeni Türk Edebiyatı ABD Öğretim Üyesi, [email protected]

Yazar
Muharrem DAYANÇ

Muharrem Dayanç, Sakarya, Geyve, Karaçam Köyü’nde doğdu. İlkokul, ortaokul ve liseyi Adapazarı’nda tamamladıktan sonra, 1990 yılında, İstanbul Üniversitesi, Edebiyat Fakültesi, Türk Dili ve Edebiyatı Bölümünü bitirdi. Daha sonr... devamı

Bu websitesinde farkı kaynaklardan derlenen içerikler yayınlanmakta olup tüm hakları sahiplerinindir. Sitedeki içerikler atıf gösterilerek kaynak olarak kullanlabilir. Yazıların yasal sorumluluğu yazara aittir. Tüm Hakları Saklıdır. Kırmızlar® 2010 - 2026

medyagen