2. Dünyâ Savaşı sonrasında, Avrupalılar, yakın geçmişin baskıcı faşist ve Nazi yönetimlerinin hâtırâları altında, yanıbaşlarındaki baskıcı sosyalist yönetimlerden gelebilecek tehlikelerle yaşadılar. Bu da onları ABD’nin kanatları altındaki bir özgürlük ve demokrasiye yönlendirdi. Askerî harcamaları da en alt seviyede tutunca, zâten kurumsal ve sağlam şirket yapılarının yanında, sosyal refâhın büyük bir hızla artışı eklendi.
Sovyetler Birliği, Varşova Paktı bile birlikte Macaristan ve Çekoslovakya’yı işgâline üzülseler de, özgür olmayan, karanlık dünyâda bu tür şeyler olacağı için kendi durumlarını daha da güçlendirdiler. Sonra Sovyetler ve Yugoslavya dağıldı, sosyalizm öldü, Bosna’da yüz binlerce Müslümân katledildi. Yine izlediler. Tabiî, ölenler, Müslümân olduğu için çok da önemli değildir. Başka bir dünyânın insanlarıydılar, sonuçta. Öyle ki, BM tarafından korunmaları için askerliği bilmeyen Hollandalı askerlere teslîm edilmişlerdi. Onlar da can korkusu ve muhtemelen belli miktarda rüşvet karşılığında Müslümân Boşnakları, Sırplara teslîm etti. Günümüzde de Ukrayna… Ukraynalılar, tabiî olarak artık Avrupa’nın parçası görüldüğü için Avrupa açısından daha da büyük önem taşıyor. Çünkü asıl hedefin kendileri olduğunu düşünüyorlar.
İsrâil ise Batı dünyâsının sürekli sözünü ettiği uluslararası hukuk ve insan hakları konularının kenara kaldırılabildiği bir ülke oldu. Çünkü ABD’nin eşsiz ve sarsılmaz müttefiği, Almanya’nın ise her dâim eziklik kaynağı olarak baş köşede kalacak bir ülke. Dolayısıyla İsrâil, her zamân soykırım yapsa da, hepsi başını çevirdi.
Şimdi ise ABD, Trump eliyle, eski devir bitti, diyor. Uluslararası hukûk, insan hakları önemsiz konular, diyor. Yâni aslında var olan ama gizli tutalanı, artık açığa çekiyor. Her şey meydânda olacak, diyor. Venezuela yönetimine el koyuyor, iki saâtlik bir harekât ile ülkeyi safdışı bırakıp, kontrolüne alıyor. Şimdi de, Grönland’ı istiyor. Aslında şimdi değil, eskiden beri istiyordu, şimdi tekrar gündeme getirdi.
Öyle ya, yaklaşık 70 küsûr yılında savunma faturası var ve o kadar ucuz değil. Kaldı ki, Danimarka gibi zayıf ve küçük bir ülkenin, dünyânın en büyük adasını, üstelik nüfûs olarak etkisi olmamasına, ayrıca ciddî anlamda Nazi tarzında ayrımcılık ve ırkçılık yapmasına rağmen elinde tutmasının mantığı da, gerçekçiliği de yok. Muhtemelen önümüzdeki günlerde, yerli İnuit halkına karşı Danimarka devletinin ırkçı ve ayrımcı politikaları, tekrar gündeme gelecektir. Dünyâ çapında, İnuit kadınların nasıl kısırlaştırıldığı, yeterince Danca bilmediği için çocuklarına nasıl el konduğu gibi konular, Batı basınında epey yer kaplayacaktır. Önümüzdeki günlerde, Danimarka’ya yönelik, aslında hak ettiği şekilde, bir i’tibârsızlaştırma politikası devreye girecektir. Çünkü bu Grönland halkını da ABD yanına çekmek için gerekli. Elbette, insanlar unutmaz. Ama insan, nisyân ile mâluldur demişler. Yâni insan unutkanlığı ile bilinir. İşte, ABD, buna karşı harekete geçecektir. Zâten Grönland, referandum ile özerkliğini alan bir bölge. Dolayısıyla yakında yeniden bir referandum yapılır ve halka bağımsızlık, ABD yönetimi ve Danimarka yönetiminin devâmı gibi seçenekler sunulur. Muhtemelen de ABD koruması altında, ekonomisini ABD’nin yönettiği, kaynaklarına ABD’li şirketlerin sâhip olacağı bir bağımsızlığa sâhip olunur.
Artık uluslararası hukûkla kimse ilgilenmiyor. İnsan hakları ile kimse ilgilenmiyor. Dolayısıyla yeni düzende herkesin buna hazırlıklı olması gerekiyor. Bu yeni dönemde de, ülkelerde bu kavramları kolaylıkla geri plana atıp, ekonomik çıkar işbirlikleri üzerine düzen kurabilecek yönetimler öne çıkacaktır. Ama hâlâ uluslararası hukûktan, insan haklarından söz edenler, eğer sâmîmî ise önümüzdeki süreçte kaybetmeye mahkûm olduğunu düşünüyorum.”
