Dr. Selçuk BACALAN[i]
Suriye iç savaşının seyri içerisinde ortaya çıkan Suriye Demokratik Güçleri (SDG), zamanla yalnızca Suriye’nin kuzeydoğusunu etkileyen bir askerî-siyasi yapı olmaktan çıkmış, Irak ve Türkiye başta olmak üzere bölge ülkelerinin güvenlik mimarisini doğrudan ilgilendiren bir aktöre dönüşmüştür. Bu dönüşümün temel nedenleri arasında SDG’nin omurgasını oluşturan PKK unsurlarının sınır aşan karakteri, ABD ile kurduğu yapısal ilişki ve bölgesel güç boşluklarını stratejik fırsata çevirebilme kapasitesi yer almaktadır. 18 Ocak 2026 tarihinde Suriye hükûmeti ile SDG arasında ortaya çıkan ve kamuoyuna “ateşkes” ya da “entegrasyon” anlaşması olarak yansıyan mutabakat ise özellikle Irak Türkmenleri açısından yeni ve ciddi riskleri beraberinde getirmektedir.
Mutabakat öncesi süreçte 17 Ocak 2026 tarihinde ABD’nin Suriye Özel Temsilcisi Tom Barrack’ın, Kürdistan Demokrat Partisi (KDP) lideri Mesut Barzani ile SDG yönetimi ve PKK’nın üst düzey unsurlarıyla Erbil’de gerçekleştirdiği görüşme, söz konusu anlaşmanın yalnızca Suriye’nin iç dinamikleriyle sınırlı bir çerçevede ele alınamayacağını ortaya koymaktadır. Bu görüşme, SDG’nin geleceğinin yalnızca Şam ile değil; Vaşington, Erbil ve dolaylı biçimde Kandil hattıyla da koordine edildiğine işaret etmektedir. Bu noktada Erbil’in rolü kritik önemdedir. Irak Kürt Bölgesel Yönetimi (IKBY), geçmişte PKK ile hem çatışma hem de örtülü denge politikaları yürütmüş zaman zaman bu yapının varlığını bölgesel pazarlık unsuru olarak kullanmıştır. Erbil’de gerçekleştirilen görüşme, PKK unsurlarının Suriye’den çıkarılması hâlinde hangi coğrafyalara yönlendirileceği sorusunu da beraberinde getirmiştir.
10 Mart 2025’te SDG lideri Mazlum Abdi ile Ahmed Şara arasında imzalanan ve SDG’nin kendini feshederek Suriye Silahlı Kuvvetleri’ne entegrasyonunu öngören mutabakat, ilk aşamada umut verici görünmüştür. Bu mutabakat, Suriye Kürtlerini ülkenin asli unsurlarından biri olarak tanımakta; Suriye’nin kuzeydoğusunda teşekkül etmiş sivil ve askerî yapıların devlet aygıtı içine entegre edilmesini öngörmektedir. Ancak SDG tarafının anlaşmayı “özerklik” temelinde yorumlaması ve bu yöndeki ısrarı, süreci çıkmaza sürüklemiştir. Bu durum PKK unsurlarının geleceğine ilişkin belirsizliği daha da artırmıştır.
14 Maddelik Anlaşma ve 12. Maddenin Stratejik Önemi
Suriye hükûmeti ile SDG yönetimi arasında imzalanan 14 maddelik anlaşmanın özellikle 12. maddesi, Irak açısından en kritik başlığı oluşturmaktadır. Bu maddeye göre SDG, Suriye Arap Cumhuriyeti sınırları dışında olmak üzere Suriyeli olmayan tüm PKK unsurlarını ülke dışına çıkarmayı taahhüt etmektedir. Metinde bu adım, “egemenliğin ve komşu ülkelerin istikrarının güvence altına alınması” amacıyla gerekçelendirilmektedir. Ancak bu ifade, pratikte ciddi bir belirsizlik barındırmaktadır. Zira PKK unsurlarının ülke dışına çıkarılması, bu unsurların silahsızlandırılması, dağıtılması ya da tasfiye edilmesi anlamına gelmemektedir. Aksine bu yapıların başka kırılgan coğrafyalara yönlendirilmesi ihtimali güçlenmektedir. Bu noktada ilk akla gelen coğrafya Irak’tır. Irak’ın kuzeyi ve özellikle Türkmenlerin yoğun yaşadığı Telafer, Musul, Kerkük, Tuzhurmatu ve Kifri etnik fay hatları ve güvenlik boşlukları nedeniyle bu tür sızmalar için son derece elverişli alanlar sunmaktadır. Irak hükûmeti de bu olası güvenlik boşluğuna karşı sınır bölgelerine askerî tahkimat yapmıştır.
Irak Türkmen Coğrafyasının Kırılganlığı
Türkmen bölgeleri, 2003 sonrası Irak’ta devlet otoritesinin zayıflamasıyla birlikte güvenlik tehdidi altında kalmıştır. DEAŞ sonrası dönemde dahi Kerkük ve çevresinde merkezî hükûmetin tam kontrol sağlayamaması, bu alanları silahlı gruplar açısından güvenlik boşluğu bulunan alanlar hâline getirmiştir. PKK’nın geçmişte Sincar, Mahmur ve Kerkük kırsalında varlık göstermesi, bu tehdidin teorikten ziyade pratik olduğunu ortaya koymaktadır. Anlaşma gereği Suriye’den çıkarılması öngörülen PKK unsurlarının Irak’a yönelmesi durumunda, söz konusu unsurların öncelikli olarak Türkmen nüfusun yoğunlaştığı ve güvenlik açısından kırılgan bölgelerde sızma faaliyetlerine yönelme ihtimalinin yüksek olduğu değerlendirilmektedir. Bunun temel nedenleri arasında Türkmen bölgelerinin Arap ve Kürt siyasi aktörler arasında ihtilaflı statüye sahip olması, güvenlik sorumluluğunun farklı aktörler tarafından üstlenildiği parçalı bir yapıya sahip olması bölgenin kırılganlığını artırmaktadır.
Bu riskler çerçevesinde Irak Türkmen Cephesi (ITC) Kerkük Milletvekili Erşat Salihi’nin yaptığı açıklama, Türkmen toplumunun kaygılarını açık biçimde yansıtmıştır. Salihi, Irak Silahlı Kuvvetleri’ne “Irak Silahlı Kuvvetleri’nin, Suriye Yönetimi–SDG anlaşmaları sonrası PKK teröristlerinin Irak’a sızacağına dair kesin istihbarat bilgisi var mıdır? Musul, Kerkük ve Tuzhurmatu’ya olası PKK girişlerinin engellenmesi için hangi askerî ve güvenlik tedbirleri alınacaktır?” sorularını yönelterek hükûmete uyarı mahiyetinde bir tutum sergilemiştir. Bu açıklama Türkmenlerin meselenin yalnızca Suriye ile sınırlı olmadığını doğrudan Irak iç güvenliğiyle ilgili olduğunu düşündüğünü göstermektedir.
Türkmen uyarılarının ardından Irak’ın etkili dinî ve siyasi liderlerinden Mukteda Sadr’ın yaptığı açıklama da dikkat çekicidir. Sadr, “Irak sınırına yakın Suriye’de yaşanan gelişmeler, basit ya da safça yaklaşılmaması gereken bir durumdur; zira tehlike kapıdadır” ifadelerini kullanarak meseleyi ulusal güvenlik bağlamına taşımıştır. Bu açıklama, PKK/SDG kaynaklı risklerin tek başına Türkmenler tarafından algılanmadığını, Irak’taki Şii siyasi elit tarafından da ciddiye alındığını göstermektedir. Ancak bu farkındalığın sahada ne ölçüde somut tedbirlere dönüşeceği belirsizliğini korumaktadır.
Suriye Hükûmeti-SDG Bağlamında Kerkük’te Türkmen Dengesi
Söz konusu bölgesel gelişmelerle eş zamanlı olarak Irak’ta 18 Aralık 2023 tarihinde gerçekleştirilen vilayet meclisi seçimleri, Kerkük özelinde ülke siyasetinin en kırılgan alanlarından biri olarak yeniden gündeme taşınmıştır. Kerkük’ün çok etnikli ve çok siyasi yapısı nedeniyle seçim sonrası ortaya çıkan tablo yalnızca yerel bir idari paylaşım meselesi olmaktan çıkmıştır. Bağdat merkezli güç dengeleri, IKBY içi rekabet ve bölgesel güvenlik gelişmeleriyle doğrudan bağlantılı bir sürece dönüşmüştür. Türkmen, Kürt ve Arap bileşenleri arasında varılan mutabakat çerçevesinde valilik makamının dönüşümlü olarak paylaşılması kararlaştırılmıştır. Dört yıllık görev süresinin ilk yılının Kürtlere, ikinci yılının ise Türkmenlere bırakılması, uzun süredir siyasal temsil ve idari dışlanma sorunu yaşayan Türkmenler açısından önemli bir kazanım olarak değerlendirilmiştir. Ancak Kürtlerin görev süresinin sona ermesine yakın bir dönemde, Suriye kaynaklı PKK tehdidinin Kerkük gündeminde daha yoğun biçimde öne çıkarılması dikkat çekici bir gelişmedir.
Suriye hükûmeti-SDG ilişkisi üzerinden PKK’nın hareket alanının genişlediğine dair söylemin güç kazanması, Kerkük’te güvenlik risklerinin arttığı yönünde bir algı üretmekte ve bu algı, idari geçiş sürecinin ertelenmesi için işlevsel bir gerekçe hâline gelebilmektedir. Bu bağlamda güvenlik söyleminin Türkmenlerin valiliği devralmasını geciktirmeye veya fiilen işlevsizleştirmeye yönelik dolaylı bir baskı aracına dönüştüğü yorumu güç kazanmaktadır. Özellikle merkezî hükûmetin istikrarın korunması ve güvenlik önceliği vurgusuyla mevcut statükoyu sürdürme eğilimi, Türkmenlerin seçim sonrası elde ettiği siyasal kazanımların kalıcılığı açısından ciddi bir risk alanı oluşturmaktadır. Dolayısıyla Kerkük’teki idari denge tartışması yalnızca yerel aktörler arasındaki bir yetki paylaşımı meselesi olarak değil; Suriye hükûmeti-SDG sürecinin Irak iç siyasetine yansımaları, PKK tehdidinin araçsallaştırılması ve Bağdat’ın kriz yönetiminde statükocu refleksleriyle birlikte ele alınmalıdır. Aksi hâlde güvenlik gerekçeleriyle ertelenen her idari geçiş, Kerkük’te güç paylaşımını fiilen askıya alan bir mekanizmaya dönüşebilir ve bu durum, Türkmenlerin siyasal temsilinin yeniden kırılgan bir zemine itilmesi sonucunu doğurabilir.
Şam-SDG anlaşması, metin düzeyinde PKK unsurlarının Suriye dışına çıkarılmasını öngörse de pratikte bu unsurların Irak’a yönelmesi riskini ciddi biçimde artırmaktadır. Bu riskin en fazla hissedileceği alanlar ise Türkmenlerin yoğun yaşadığı ve güvenlik açısından kırılgan bölgeler olacaktır.
Irak merkezî hükûmetinin bu süreci yalnızca diplomatik açıklamalarla değil, somut askerî ve istihbarî tedbirlerle yönetmesi zorunludur. Aksi hâlde PKK’nın Suriye’den Irak’a kaydırılması, Türkmenler açısından yeni bir güvenlik ve demografik baskı dalgası anlamına gelecektir. Türkmenler için mesele, salt bir güvenlik meselesi yerine siyasi temsil, yerel yönetim hakkı ve Irak’ın geleceğindeki kurucu rolün korunmasıdır. Bu nedenle Şam-SDG anlaşmasının Irak Türkmenleri üzerindeki etkileri, bölgesel bir gelişme olmanın ötesinde Irak’ın iç dengelerini yeniden şekillendirebilecek stratejik bir başlık olarak ele alınmalıdır.
————————————-
Kaynak:
[i] Selçuk Bacalan, 1983 yılında Kerkük’te doğmuş, ilk ve orta öğrenimini Kerkük’te tamamlamıştır. Lisans eğitimini Türkiye Cumhuriyeti Bursu’nu kazanarak 2008 yılında Gazi Üniversitesi Eğitim Fakültesi Sosyal Bilgiler Bölümünde bitirmiştir. Aynı yıl yüksek lisans bursunu kazanarak 2008-2010 yılları arasında yüksek lisans eğitimini tamamlamıştır. 2010-2011 yılları Erbil Salahattin Üniversitesinde, 2011-2015 yılları arasında Kerkük Üniversitesi Eğitim Fakültesinde öğretim görevlisi olarak çalışmıştır. 2019 yılında Gazi Üniversitesi Eğitim Bilimler Enstitüsü millî kimlik alanında doktora eğitimini tamamlamıştır. 2020-2021 yılları arasında Türkmeneli İşbirliği ve Kültür Vakfına bağlı olan Türkmeneli Kültür Merkezinin başkan vekilliğini yapmıştır. Selçuk Bacalan, millî kimlik, millî kültür, göçmen ve göç alanında araştırma tecrübesi olan bir akademisyendir. Çalışmalarına ORSAM bünyesinde Türkmen Çalışmaları Uzmanı olarak devam etmektedir.
