Galip TÜRKMEN (E. Başmüfettiş)
ABD, 2026 yılı itibarıyla Soğuk Savaş sonrası dönemin en derin ve kalıcı iç kutuplaşmasını yaşamaya devam etmektedir. Neorealist-milliyetçi hat (Trump’ın “America First” çizgisi) ile neoliberal-kurumsalcı hat (Askeri Endüstriyel Kompleks) arasındaki salınım, dış politikayı tutarsız, öngörülemez ve giderek daha maliyetli bir hale getirmiştir. Bir yönetim küresel anlaşmalara imza atarken, bir sonraki yönetim bunları bozmakta; tarifeler konulup kaldırılmakta, ittifak ilişkileri sürekli bir pazarlık nesnesine dönüşmektedir.
Bu döngü ABD’yi yapısal bir kaybet-kaybet oyununa sürüklemektedir: müttefikler stratejik bağımlılığı azaltıp bağımsızlık arayışına yönelmekte, ekonomik yük artmakta ve en önemlisi uzun vadeli stratejik tutarlılık aşınmaktadır.
Tam bu ortamda Çin, yüksek profilli bir meydan okumadan bilinçli biçimde kaçınan, düşük görünürlüklü ama son derece etkili bir strateji izlemektedir. Pekin’in en büyük başarısı, ABD’yi kendisine karşı birleşmiş bir ulusal seferberliğe zorlayacak düzeyde bir “varoluşsal tehdit” algısı üretmeden, Washington’un enerjisini kendi iç ideolojik ve kurumsal rekabetine hapsetmiş olmasıdır.
ABD’de Derinleşen Neo-Neo Rekabeti ve Kurumsal Felç
Soğuk Savaş boyunca Sovyetler Birliği’nin ideolojik ve askeri tehdidi, ABD içindeki ayrışmaları büyük ölçüde bastırmıştı. Bu dönemde neorealist güvenlik mantığı baskındı; neoliberal kurumsalcılık bu güvenlik şemsiyesi altında ikincil planda işliyordu. Ancak Soğuk Savaş sonrası dönemde neoliberal yaklaşımın hegemonik hale gelmesi, içeride büyük eşitsizlikler ve sosyopolitik gerilimler üretti.
2025’te başlayan yeni dönemle birlikte bu çatışma artık sadece siyasi bir söylem değil, bir “kurumsal felç” halini almıştır. Bugün Washington’da birbiriyle çatışan iki devlet aklı vardır. Bu yapısal yarılma, ABD’nin Çin’e karşı tek bir devlet aklıyla değil, birbiriyle çatışan kurumlar tarafından çelişkili tepki vermesine yol açmaktadır.
Çin’in Stratejisi: “Sputnik Anı” Paradoksu ve Gri Bölge Stratejisi
Çin’in stratejisinin merkezinde, ABD’nin tarihsel reflekslerini harekete geçirmemek yatar. Tarih göstermiştir ki ABD; ancak Pearl Harbor, Sputnik veya 11 Eylül gibi somut, ani ve varoluşsal bir dış şok karşısında iç bölünmüşlüklerini askıya alıp tam kapasite seferber olabilmektedir.
Çin’in stratejik dehası, ABD’ye bu “Sputnik Anı”nı yaşatmamaktır (1). Pekin;
- İdeolojik Tedirginlik Yaratmamak: Dünyaya yeni bir evrensel rejim dayatmak yerine “ulusal egemenlik” vurgusu yaparak ABD’nin korku üretmesine fırsat vermemek.
- Askeri Tehdit Algısını Gri Bölgede (2) Tutmak: Doğrudan bir saldırı yerine, etki alanını korku sarmalı oluşturmadan sessizce genişletmektedir.
- Rekabeti Ekonomik ve Teknolojik Standartlara Hapsetmek: Batı, Çin’in askeri bir saldırı yapıp yapmayacağını tartışırken; Çin, dünyanın dijital ve fiziksel altyapısını (Yapay Zeka, 6G, yeşil enerji) kendi normlarına göre güncelleyerek hegemonyasını sessizce kurumsallaştırmaktadır.
“ABD için sorun Çin’in saldırgan olması değil,
aksine yeterince tehditkar olmamasıdır.”
Yüksek profilli bir tehdit yokluğunda Amerikan siyasetinin iki kanadı uzlaşamamakta, her yönetim selefinin politikasını tersine çevirerek Çin’e altın değerinde bir zaman kazandırmaktadır.
Düşük Profilin Yeni Yüzü
Deng Xiaoping dönemi düşük profili, pasif bir zaman kazanma aracıydı. Bugün ise Çin’in stratejisi aktif bir stratejiye evrilmiştir. Pekin, yeterince “sessiz” kalarak ABD’nin iç neorealist-neoliberal gerilimini aktifleştirerek derinleştirmektedir.
ABD, “Çin bir ortak mı yoksa düşman mı?” sorusunu netleştiremediği sürece Çin;
- Kuşak ve Yol Girişimi üzerinden ticaret yollarını,
- teknoloji ve altyapı standartlarını,
- Küresel Güney’deki diplomatik nüfuzunu
sessizce tahkim etmeye devam etmektedir..
Bu durum ABD müttefikleri nezdinde de bir güven erozyonu yaratmaktadır. Washington’un her dört yılda bir değişen dış politika sarkacı, müttefikleri (AB, ASEAN, Körfez, NATO) stratejik bir riskten korunma arayışına itmekte; bu da Çin’in etki alanını genişletmesi için gereken diplomatik boşluğu kendiliğinden yaratmaktadır.
Çin zaman zaman askeri tatbikatlar veya karşılıklı ticari yaptırımlar gibi görünürlüğü yüksek adımlar atsa da, bu hamleler ABD’de ulusal seferberliği tetikleyecek düzeyin altında tutulmaktadır.
Sonuçta;
ABD’nin bugünkü krizi dışarıdan dayatılan bir askeri yenilgi değil, içeriden aşınan bir güç problemidir.
Sovyetlerin iç cepheyi birleştirme ya da en azından rekabeti yıkıcı boyuta taşımaktan alıkoyma gibi fonksiyonu vardı. Sovyetler dağılınca iç cepheyi birleştirecek boyutta bir düşman yaratılamadı. İran ve sözde radikal dinci terör yeterli olmadı.
Necip Fazıl’ın o çarpıcı dizelerinde olduğu gibi:
“Ey düşmanım, sen benim ifadem ve hızımsın;
Gündüz geceye muhtaç, bana da sen lazımsın!..”
ABD’ye yeni düşman gerekiyordu.
ABD için yükselen Çin tam da bu “düşman”dır: Onun varlığı ABD’nin kimliğini (hegemonik güç iddiası), hızını (rekabet enerjisi) ve sınırlarını belirler. Ancak Çin: bu muhtaçlığı üretmeyerek, askeri rekabeti düşük ve yakın çevresiyle kısıtlı, ekonomik rekabeti yüksek ve merkezi konumda tutarak, ABD’ye hız verecek boyuta ulaştırmıyor. ABD iç kutuplaşmada boğuldukça, Çin sessizce yükseliyor.
Bu, Sun Tzu’nun binlerce yıllık mirasının çağdaş jeopolitiğe kusursuz bir uyarlamasıdır:
- “Güçlü olduğun zaman zayıf görün; zayıf olduğun zaman güçlü görün.”
- “Düşmanı savaşmadan yenmek en üstün sanattır.”
- “Bütün savaşlar aldatma üzerine kuruludur.”
Çin güçlü olduğu halde zayıf görünmekte ve rakibini kendi iç çatışmalarında boğmaktadır. ABD’nin en büyük düşmanı dışarıda değil, kendi içindedir – ve Çin bunu ABD aleyhine kullanmaktadır. Çin’in en büyük başarısı, ABD’yi doğrudan karşısına alacak bir tehdit üretmemek; Washington’un kendi iç çekişmeleri içinde enerjisini tüketmesini izlemektir.
Dipnotlar
(1) Sputnik Anı (Sputnik Moment): 1957’de Sovyetler Birliği’nin ilk yapay uydu Sputnik 1’i fırlatmasıyla ABD’de yarattığı şok ve panik anı. Bu olay, teknolojik üstünlüğün sorgulanmasına yol açmış, uzay yarışını başlatmış ve ulusal seferberlik duygusu yaratmıştır. Günümüzde Çin’in teknolojik/stratejik atılımları (hipersonik silahlar, AI modelleri gibi) karşısında ABD’nin benzer bir “uyanış” yaşaması ihtimalini betimlemek için kullanılan metafor.
(2) Gri Bölge Stratejisi: Barış ile açık savaş arasındaki belirsiz “gri” alanda, devletlerin (veya devlet destekli aktörlerin) doğrudan askeri çatışmayı tetiklemeden, uluslararası normları aşan veya bulanıklaştıran araçlarla rakibini zayıflatma, statükoyu değiştirme veya kazanç elde etme yöntemidir; bu strateji, inkar edilebilirlik, suçlama zorluğu ve kasıtlı belirsizlik üzerine kuruludur -örneğin Çin’in Güney Çin Denizi’nde ada inşası, siber saldırılar, ekonomik baskı veya vekil güç kullanımı gibi eylemlerle somutlaşır- ve temel amacı, rakibin askeri müdahale eşiğini aşmadan uzun vadeli, kademeli ilerlemeyle hedeflere ulaşmaktır; böylece maliyet düşük tutulurken, hedef ülke “aşırı tepki mi yoksa yetersiz tepki mi” ikilemine düşürülür.
