Nihâl Atsız’ın Mektuplarında Mizah, Hiciv Ve Sitem “Protokol Caridir Vesselâm-II”

Tam boy görmek için tıklayın.

Atsız, 3 Şubat 1965 ‘te tarihçi, halkbilimci, dilbilimci ve öğretim üyesi Abdülkadir İnan’a kısa bir mektup yazar ve “Kardeşim Abdülkadir, Türkçe Kur’anlar hakkındaki kitaba çok teşekkür ede­rim. Sen ki Şamanîler başısın, demek İslamiyet’e de el attın. Zaten İslamiyet’i İslam geçinenlerin doğru yola sevk etmesine imkân yok. (…)

Neşrettiğim kitaplar, Amerika’nın keşfinden daha mü­himdir. (…) Selamlarla gözlerinden öperim. Sağlıklar dilerim Kar­deşim.”

Hemen her mektubunu “sağlıklar dilerim” diye bitiren Atsız, 1967’in başlarında “sağlıksal” problemlerinden dolayı bir ameliyat geçirmiştir. Bu durumu 15 Şubat 1967 tarihli mektubunda  “Azizim Refet Körüklü Beğ,”[1]diyerek anlatır:

“Hatırnüvaz (gönül okşayan) mektubunuzu aldım. Teşekkür ederim. Ameliyat bir şey değil. Çünkü bıçakla değil, elektrikle ya­pılıyor. Ameliyattan sonraki perhiz, yani açlık da o kadar mühim değil. Fakat bünyem alerjik olduğu için yaram he­nüz kapanmadı. Bugün 21 gün oldu. Benden sonra ame­liyat olanlar ve rahatsızlıkları bana göre çok ileri olanlar, benden önce iyileşip birer birer gidiyor. Ben hâlâ yerimde sayıyorum. Vaktiyle apandisitten ameliyat olduğum za­man da yara, altı ayda kapanmıştı. Her gün pansumana gidip gelmek de ayrı bir gaile…”

5 Haziran 1967 Pazartesi, saat: 11.16’da yazdığı mektupta da sağlıkla ilgili sıkıntılarını dile getirirken yine mizahın perdesini aralar:

Azizim Kayabek, (Mustafa)[2]

“Evvelâ mahsus selâm edip minimini İpek Hanım’ın tombalak yanaklarından öperim. Bizim taraftan sual olu­nursa iyi olmaya çalışıyoruz. Terkibi meçhul bir nevî çayla ve ilâçlarla tansiyonumuzu düşürmeye uğraşıyoruz; vak­tiyle bu türlü acayip ve nâşenîde (duyulmamış) kefere kelimeleri yoktu. Tansiyon ve pansiyon ve mansiyonlar meçhulümüzdü. Sa­ye-i cumhuriyette bunları da öğrendik.”

26 Mart 1968 tarihli mektupta Atsız, himmet sahibi kimselerden ya da devletin hazinesinden mahrum kalarak dergi çıkarmanın ne kadar zor olduğunu anlatır:

Azizim Hasan Oraltay Bey,[3]

6 Mart tarihli mektubunuza ancak şimdi cevap verebi­liyorum. Verdiğim paketi yerine ulaştırdığınız için teşek­kür ederim.

Göndereceğiniz başka yazıları da basarız. Yalnız, biz bay kişiler olmayıp yoksul kişiler olduğumuz için yazıla­rın klişesiz olmasını tercih ederiz. Yani klişe masrafından mümkün olduğu kadar kaçıyoruz demek istiyorum. (…) Size ve bütün Kazaklara, öteki Türklere selâmlar.

Tanrı Türk’ü Korusun.

17 Haziran 1968 tarihli mektubundan yeni bir şey keşfediyoruz(!) Meğer Atsız sadece Türk dünyasıyla ilgilenmiyormuş.  Fransa’daki seçimlerde yarışan dostlarını(!) da yakından takip ediyormuş.  Hatta bu seçimlerden zaferle çıktıkları için onları tebrik bile etmiş:

“Azizim Kayabek,

Evvelâ mahsus selâm eder, bizim Pompidou seçimi kazandığı için tebrik ederim. Cumhuriyetin solak muhar­riri Pompidou için, azınlığın oylarıyla başkan oldu, diyor. Çünkü Fransız seçmenlerin %30’u seçime katılmamış, katılanların da %42’si başkasına oy vermiş. Dünyanın her yerinde bu iş böyledir. Seçime katılmayanlar, hukuken ço­ğunluğun fikrini kabul etmiş sayılır. Fakat bir de şu var: Bu iş, demokrat ülkelerde böyledir. Solak salak ülkelerde başkan seçilenler neyin adayıdır ve oyların binde kaçı ile iş başına gelmiştir?”

25 Eylül 1968 tarihli mektubunda ise Atsız, hiç yapmadığı bir şeyi yapıyor ve içinde bulunduğu durumdan şikâyet ederek “yalnızlık belimi bükmekte” diyor:

“Çok Muhterem Âdile Ayda Hanım,[4]

Göndermek lütfunda bulunduğunuz mektupla çok sevindirdiniz. Evde son kalan fert olan mânevî kızım da birkaç gün sonra evlenip gideceği, büyük oğlum askerde olduğu, küçük oğlumla annesinin Almanya’dan dönmele­rine en aşağı iki yıl bulunduğu için, yalnızlığın garipliği içindeyim.”

Evet, Adile Ayda ’ya yazdığı bu mektuptan hemen hemen bir yıl sonra Atsız yalnızlığa daha fazla dayanamayarak soluğu eşinin ve küçük oğlunun yanında, Almanya’da alır. 68.vilayetimiz[5] diye adlandırdığı bu topraklardan arkadaşı Muzaffer Eriş’e mektup yazar. Mektupta Atsız’ın insanı hem düşündüren hem güldüren anlatımı yine karşımızdadır:

15 Ağustos 1969

“Kardeşim Muzaffer Amca,[6]

Pek çok güçlüklere uğradıktan sonra, nihayet 8 Ağus­tos’ta uçakla Münih’e geldim. Böyle iki buçuk saatlik bir yolculuk, bende yabancı bir diyara gelmiş olmak intibaı uyandırmadı. Ankara’ya trenle 9 saatte git, Almanya’ya 2,5 saatte var. Böyle rezalet olmaz. Herhâlde bu işte bir yanlışlık olacak. Belki de bu bir rüyadır. Bak, rüya dedim de aklıma geldi: Geçen gece rüyamda, araba ile uçuruma yuvarlandım. Hiç korkmadım (vaktiyle İstanbul’daki bir rüyamda, içinde bulunduğum gemi fırtınadan alabora olunca çok korkmuştum). “Şimdi araba uçurumun dibi­ne çarpınca, belki bir anlık bir ızdırap duyacağım; fakat hemen öleceğim için bu acı da uzun sürmeyecek.” diye düşündüm. Hemen arkasından da: “Yok canım, hâlâ çarpmadığımıza göre bu rüya olacak.” diye düşündüm ve uyandım. Doğrusunu istersen, hayatta olduğuma da se­vindim.

Münih güzel ve muntazam şehir. (…) Münih’te çok Türk var demişlerdi. Ben de bunlara güvenerek merkez­den ânî bir darbe ile ihtilâl yapmayı düşünmüştüm ama henüz Bedriye (Atsız) ile Buğra (Atsız) dan başka Türk göremedim.

Buraya dinlenmek, bilhassa mânevî bakımdan dinlen­mek için geldiğimi biliyorsun. Fakat Türkiye’den uzaklaşmak için ya Fin­landiya ya da İzlanda’ya gitmekten başka çıkar yol olma­dığına kanaat getirdim.

Sana bir defa sormuştum ama unuttum: Senin hiç olmazsa 15 günlük bir tatilin yok mu? Çünkü sen de daha şimdiden hayli yorgun sayılırsın. Velhâsıl yu­varlak dünyada yuvarlanıyor, yuvarlandığımız için de yo­sun tutmuyoruz. Münih’ten selâm ve sevgiler.”

Azizim Turan (Kekevi)[7] diye başladığı 2 Şubat 1970 tarihli mektubuna bir öğretmen edasıyla giriş yapan Atsız, hemen sonra memleketi bölüp parçalayan yazılar yazdıkları için aldıkları mahkumiyeti müjdeli bir haber gibi açıklar. Demek ki o günkü açılım süreci bunu emrediyordu.

“Mektubunu ve yazını aldım. Devrik cümleleri düzeltip “tüm”leri “bütün” yaptıktan sonra Nejdet Sançar’a[8]gön­dereceğim. (…)

Sıhha­tim memleketin hâline baktıkça bozuluyor. Bir de müjde vereyim: İki buçuk yıldır süren mahkeme[9] bitti. 14 Ocak’ta Kayabek ve ben, milleti böldüğümüz için on beşer aya mahkûm edildik. Aynı günkü gazeteler, Doğu mitingleri­ni tertip eden Kürtçülerin Ankara Ağır Cezası’nda beraat ettiklerini yazıyordu.

(…) Temyiz ettik. Yalnızlığım artıyor. Şimdiye kadar sert kış olmadığı için fazla sıkıntı çekmedim ama İstanbul’da kış şubatta belli olur. Bu yaşta, kara düşüncelerle maneviyatını bozma. Her şey düzelir. Yeter ki kararlı ol. Başarısızlıklara da aldırma. Yenile yenile yenmesini öğrenirsin. Hayatta haksızlığa uğ­ramamış insan var mı? Bana bak da ibret al. Daha başarı yüzü görmedim. (Bu mektubu yazdığı tarihte Atsız 65 yaşındadır.) Ney­se selâmlar.

Tanrı Türk’ü Korusun!”

23 Şubat 1970 ve 6 Mart 1970 tarihli “Azizim Turan” diye başladığı mektuplarda insanlığın iki büyük derdini dile getirir: Biri aşk diğeri ise bulaşıcı hastalıklar.

Birinci mektup: “Bu mektupla birlikte derginin Aralık sayısını da gönderiyorum. Ayşe Hanım’a iyice âşık olduğun anlaşılı­yor. Aşk, güzel bir hastalıktır. (…) Bu asırda bir birlikte tifo olması çok garip. Zavallı Afşın[10]da tifodan ölmüştü. Henüz çok iptidâî olduğumuz belli…”

İkinci mektup: “28 Şubat tarihli mektubunu aldım. Acele cevap veri­yorum. Ötükenler bugün herhâlde gelir. Tabiî onun sevkiyatını acele yapmak lâzım. Üstelik bir de küçük ameliyat geçireceğim. Ben kendi kendime prostat teşhisi koyarak büyük bir ameliyat geçireceğim sanırken iş küçülünce baya­ğı sevindim. Bereket versin hanım da bir ay için Alman­ya’dan geldi. Fakat bu bir ayı mühim işler için hep koşuş­turmakla geçirecek. Bir defa da Ankara’ya gitmesi lâzım.

Sen romantik çağda olduğun için aşkın tatlı hastalık olduğunu anlamamışsın. İkincisinde bunun farkına vara­caksın. İnsan, aşkını ebedî sanır. Ebedîdir de. Fakat ebedi­yet üç dört aylık bir şeydir. Biz Tıbbiye’de iken, “Göz, nâ­mütenâhiye (=sonsuzluğa) baktığı zaman dinlenir.” diye öğretmişlerdi. Fakat aynı hoca, “Göz, 6 metreye bakınca istirahat hâlindedir.” demişti. Demek ki sonsuzluk 6 met­re… Artık gerisini sen hesapla. Selâm ve sağlık dileklerimi gönderirim.”

Atsız’ın1970 yılında yazdığı mektupların içerisinde en uzun ve en kapsamlı mektup şüphesiz Prof. Tahsin Banguoğlu’na yazdığı mektuptur. Belki de Atsız bu mektubu yazarken Edebiyat Fakültesinden sınıf arkadaşı olan, eski Millî Eğitim Bakanlarından Tahsin Banguoğlu’na torpil geçmiştir. Hal böyle olunca biz de gayet rahatça bu mektuptan epeyce bir bölümü (ç)alıverdik:

16 Nisan 1970,

Kardeşim Tahsin,[11]

Sokaktaki tesadüften sonra nihayet yazmak fırsatını yakaladım. Bu mektubu ve dergileri Çengelköy adresine göndereceğim. Ankara’yı tanımıyor ve cennet-mekân Ak­sak Timur Hazretleri bu şehri haritadan silmediği için esef ediyorum. Sen hem Çengelköyü’nde hem de Çankaya’da oturuyorsun. Dil-Güneş teorisine göre, bu ikisi birdir. Za­ten büyük mutasavvıf üstatlarımız her şeyin bir olduğunu ispat edeli asırlar geçtiği için bize fazla söylemek düşmez. Seni gördüğüme çok memnun oldum. Zannederim bu memnuniyet de bir hodbinlikten yani geçmiş zamanın cidden bahtiyar günlerini hatırlamaktan doğuyor. O gün­lerin kadrini şimdi idrak edebiliyoruz. Hele böyle ma’şerî sukut ve rezalet zamanlarında.

Ben altı buçuk yıldan beri aylık “Ötüken” dergisini çıkarıyorum. (…) Yahu şu benî beşer denen yaratık da amma komiksel şey değil mi? Aylık bile olsa, bir der­gi çıkarmak zor iş. Bu sebeple bunun zahmetini dört kişi paylaştık. Dergi İstanbul’da çıkıyor ama Ankara’da bası­lıyor ve tevziatının kısm-ı küllisi diğer üç kişi tarafından yapılıyor. Ötüken’in elde mevcut beş sayısını gönderiyorum.

İlk önce Aralık 1969 tarihli 12’nci sayıyı oku. O sayı hemen tamamen benim Münih seyahatnâmeme has­redilmiştir. Sana veryansın ettiğim yazı odur. Gayet uzun olduğu için bir iki saatini alacak ama değer. Ondan son­ra da canın isterse, diğer sayılardaki yazılarımı okursun. Mart 1970 tarihli 3’üncü sayıdaki yazım da seni ilgilendi­recektir. Bu yazıda, yobazlığın yeni marifetlerini görecek­sin.

Yıllardır görüşmeye görüşmeye beni epeyi unutmuş olduğunu, “Evli misin? Çocukların var mı?” suallerinden anladım. İlk zevcemden ayrıldıktan sonra ikinci bir izdivaç yapmıştım. Hattâ Lâleli’deki bu evimize bir gün sen de di­ğer arkadaşlarla birlikte gelmiştin. İki oğlum var. Büyüğü Yağmur, Bonn’da Siyasal Bilgiler Fakültesi’nden mezun. Küçük oğ­lum Buğra 24 yaşında, Münih’te Türkoloji okuyor. Annesi de Münih’te Şarkiyat Fakültesi’nin Türkçe okutmanı. 27 Mayıs devrimi aile ocağımızı dağıttı. Uzun hikâyedir ve ayrı bir rezalettir.

Şimdi ben tek başıma yaşıyor, bilmediğim ev işlerini yapıyor, bir yandan da eski ihtiyat mûcibince, dünyayı ida­re ve ıslâh etmeye uğraşıyorum.

Yalnızlık falan filan hep dert ama yine de memleket kaygısı başka dert oluyor. Bir anayasa yapıp memleketin anasını bellediler. Her şey ana­yasaya aykırı. Bir de öyle bir demokrasi var ki, Kürtlerin istiklâl hevesleri insan hakkı sayılıyor da onların karşısına çıkmak, milleti bölmek oluyor. Ben milleti bölmek iste­diğim için 15 aya mahkûm edildim. Bakalım Yargıtay ne diyecek? Sen neler yapıyorsun? Parti hayatı dışında ilimsel, bi­limsel çalışmaların var mı? Ben güya akademik sahaya gi­recektim. İnsanların fenalığı yüzünden hiçbir şey olamayarak, hiçbir yere tutunamayarak 66 yaşına geldim.

Bu kadar yüksek fikir, bu kadar strateji ve felsefe yeter. Sonra gözlerin kamaşacak. Selâm ve sağlık dileklerimi gönderir, gözlerinden öperim kar­deşim Tahsin.”

23 Nisan 1970 tarihli mektupta sitem dolu üç beş satır: Sağlık problemleri, yalnızlık, yaşlılık ve konforsuz bir mekân…

“Azizim O. N. Kurt Beğ,

(…) Ufak bir ameliyat geçirdiğim için mektubunuza vaktin­de cevap veremedim. Şimdi tamamıyla iyiyim. Fakat yine de çok meşguliyetim var. Hele evimizin pek konforsuz ve çürük çarık olması bu evdeki işleri zorlaştırıyor. En mü­him sıkıntımız da suyumuzun keyfî şekilde akması. Bazen üst üste dört gün akmadığı oluyor. Yaşlı da olduğum için artık eskisi kadar çabuk çalışamıyor, iş göremiyorum.

Çalışmalarınızda başarılar ve sağlıklar diler, selâmları­mı gönderirim.”

Atsız’ın 1 Eylül ve 9 Ekim 1970 tarihli mektuplarında yine mizah ve hiciv karışımı cümleler birbiri ardınca sıralanmış:

“Azizim Turan,

17 Ağustos tarihli mektubunu aldım. Hâlim malûm. Bildiğin işlerden başka bir de büyük gazâ eyledim. Türk tarihinde zaferler ayı olan Ağustos’un 25’inde, bir aydır eve girip türlü akınlar yapan Moskof, komünist, solcu, Halk Partili, yobaz, Hipi ve namussuz kertenkeleyi takri­ben 4 dakika süren kahramanca bir savaştan sonra katlet­tim. Fakat ondan sonra öyle bir iğrendim ki o gece yemek yiyemedim…”

9 Ekim 1970

“Azizim Turan,

Gazetelerdeki listelerde en çok Turan ve Hakan adla­rına rastlanıyor ama ortada henüz ne Hakan var ne de Turan… Fakat günün birinde bunların da olacağına ina­narak yaşamakta büyük bir enerji kaynağı var.”

Atsız, 21 Ocak 1971 tarihli mektupta arkadaşı Fethi Tevetoğlu’na soğuklarla ve tansiyonla boğuşmasa, konforlu bir mekâna sahip olsa Türk Ansiklopedisi için daha faydalı olacağını yazar:

“Azizim Tevetoğlu,

Zamanı yaklaşıyor diye K harfinden verilen maddelerin ilkini hazırlarken resmî mektubun geldi. Her resmî mek­tubu aldığım zamanki gibi yoruldum.

Lebbeyk dedi Tevet

Atsız dedi evet

diyerek tezgâhı kurduk. Bir buçuk günde üstesinden gel­dik. Ammâ Evliya Çelebi Hazretleri bırakmıyor ki! İlk cildi gönderdim. Mehmet Önder ferahlamış. İkinci ciltten de şimdiye kadar on iki sayfayı makineye çektim. Mart başın­da gönderirim demiştim. Soğuklar belimi bükmese, ev işi belâları olmasa, gazete ve radyolar tansiyonumu yirmiye çıkarmasa daha verimli olurum… ama biliyorsun. Fakat ben yine “Ümit, en son terkedilen şeydir.” deyip bekliyorum.” der.

21 Nisan 1971 tarihli mektuba geldiğimizde Atsız, mektubun bir bölümünde eğitim ve kültür seviyemizin yerlerde süründüğünü örnekleyen bir tablo sunar ve paragrafı “İşkembe kazanından atlas çıkmaz ya…” diye bitirir.  Aşağıdaki cümleleri ister mizah ister hiciv penceresinden seyredelim hiç fark etmez; nasıl olsa her ikisinde de manzara karanlık:

“Azizim Turan,

Malazgirt’in 900. yıl dönümü için açılan tarihî roman müsabakasına gelen 8 romanı bana gönderdiler. Bizim millet laf anlamıyor. Roman Malazgirt ve Alp Arslan hakkında olacak. Fakat 3 tanesi bunu an­lamış, 4 tanesi Anadolu Selçuklularının son devirlerini al­mış, biri de Yavuz’un seferini yazmış. Ama ne romanlar… Bunları herhâlde ortaokul çocukları yazmış olacak. İsimle­ri silinmiş olduğu için muharrirlerini öğrenemedim. Fa­kat sefaletti… Selçuk beyi sigara içiyor, Alp Arslan Rumca konuşuyor, Diyarbekir şehri Suriye’ye oturtuluyor, Alp Arslan demirci ustasının elini öpüyor, Yavuz “Boş ver!” diye konuşuyor, Kahire’de parke taşlı sokaklar bulunu­yor vesaire… Romancı, tulga kelimesini bilmiyor olacak ki “sivri tepeli şapka” diyor ve baştanbaşa devrik cümleler, yanlış kullanılmış kelimeler, nokta ve virgül hak getire… İşte biz buyuz. İşkembe kazanından atlas çıkmaz ya…”

[1] Refet Körüklü (1924-2011): Şair

[2] Mustafa Kayabek (1930-2015): Yazar, şair, antikacı

[3] Hasan Oraltay (1930-2010): Araştırmacı, yazar.

[4] Âdile Ayda (1912-1992): Diplomat, yazar.

[5] Atsız bu seyahatini (68. Vilayete Seyahat adıyla Ötüken dergisinde, 1969, Sayı:12) yayımlar.

[6] Muzaffer Eriş (1918- 1916): Yazar

[7] Turan Kekevi, emekli Albay, şair

[8] Nejdet Sançar (1910-1975): Edebiyatçı, yazar, Atsız’ın kardeşi

[9] Ötüken dergisinin Nisan 1967 sayısında Atsız’ın “Konuşmalar” başlıklı yazı dizisi başlar ve dört sayı devam eder. Atsız, bu yazı dizisinde Kürtçülük ve bölücülük tehlikesini haber verir. Atsız ile derginin sorumlu yazı işleri müdürü Mustafa Kayabek hakkında dava açılır ve bu dava mahkumiyetle sonuçlanır.

 

[10] Afşın: Atsız’ın yeğeni, Necdet Şançar’ın oğlu.

[11] Prof. Tahsin Banguoğlu (1904-3 Mart 1989): Eski Millî Eğitim Bakanlarından. Atsız’ın fakülteden sınıf arkadaşı.

Yazar
M. Hayati ÖZKAYA

Bu websitesinde farkı kaynaklardan derlenen içerikler yayınlanmakta olup tüm hakları sahiplerinindir. Sitedeki içerikler atıf gösterilerek kaynak olarak kullanlabilir. Yazıların yasal sorumluluğu yazara aittir. Tüm Hakları Saklıdır. Kırmızlar® 2010 - 2026

medyagen