Modern Türkiye şehirleri, yalnızca binaların gölgesinde büyüyen mekânlar değildir; insanın iç dünyasında açılan kırılmaların, toplumsal hafızada biriken boşlukların ve hızın parçaladığı zaman duygusunun dışarıdaki tezahürleridir. Şehir yorgunlaştığında aslında insan yorulur; insan yorulunca şehir kendi ruhunu kaybeder. Bu ilişkiyi en iyi sezmiş isimlerden biri olan Ahmet Hamdi Tanpınar, “Eşyaya ve zamana bir ruh gibi sinmiş” derken, modern insanın bugün kaybettiği o iç ritmi işaret eder.
Türkiye’de şehir tasavvurunun en derin damarlarından biri hafızadır. Yahya Kemal’in “İnsan âlemde hayâl ettiği müddetçe yaşar” sözü, şehirlerin hayal gücüyle kurulan bağını hatırlatır. Onun “Aziz İstanbul”u, ruhu olan bir şehir imgesidir; çünkü estetik, tarih ve insan birlikteliği orada bir bütün oluşturur. Bugün aynı İstanbul’un hız ve gürültü içinde kaybolmuş izlerini ararken, Yahya Kemal’in şu cümlesi daha da anlam kazanır:
“İstanbul, zamanın rüyasıdır.”
Bu rüya artık bölünmüş, modernliğin dayattığı hız içinde yaralı bir bilinç hâline gelmiştir.
Tanpınar’ın şehirleri, zamanı estetik bir biçimde örer. “Beş Şehir”de Bursa’nın vakur sükûnetini anlatırken, aslında modern insanın kaybettiği yavaşlığı tarif eder:
“Bursa’da zaman, bir su sesi gibi akar.”
Bugünün Bursa’sında ise zaman, su sesi değil; motor gürültüsü, trafik akışı ve sanayinin temposudur. Zamanın estetik akışı, hızın mekanik ritmine yenilmiştir.
Psikolojik yorgunluk burada başlar. Georg Simmel, bu durumu şöyle açıklar:
“Metropol, bireyi duygularını kısmaya zorlar; bu duyarsızlık bir savunma refleksidir.”
Modern kent insanı, bu nedenle hem çok şey duyar hem de hiçbir şey hissetmez.
Kalabalık içinde yalnızlık, gürültü içinde sessizlik, hız içinde yavaşlayamama…
Modern şehir, ruhun doğal ritmini aşındıran bir tempo inşa eder.
Bu yorgunluk, yalnızca psikolojik değil, aynı zamanda sosyolojik bir çözümdür. Bauman’ın şu sözü Türkiye şehirlerinin bugünkü hâlini mükemmelen açıklar:
“Modern insanın evi bavuludur.”
Aidiyet geçicidir; mahalle dokusu çözülür; komşuluk unutulur. Bir apartmanda oturan onlarca kişi birbirinin yüzünü tanımaz. Levinas’ın “Yüz, beni sorumluluğa çağırır” cümlesi, modern şehirlerde yankı bulmaz; çünkü artık yüz yoktur, ekran vardır.
Bu içsel ve toplumsal yorgunluk hâlini en iyi şairler sezmiştir. Edip Cansever’in “İnsan yaşadığı yere benzer” dizesi, günümüz şehirlerinde tam tersinden okunur:
İnsan yaşadığı yere benzemez artık; yaşadığı yer insanı tüketir.
Cansever’in kent insanı, kalabalığın ortasında bir iç çöküş yaşar:
“Her şeyi anlatarak susmayı öğrendik.”
Bugünün metropollerinde bu suskunluk kesin bir gerçektir: şehir büyüdükçe insan küçülmektedir.
Bu edebî sezgilerin tamamı, Marksist ve neo-Marksist kent teorisinin ortaya koyduğu yapısal gerçeklikle birleştiğinde büyük resim daha görünür hâle gelir. Engels’in Manchester üzerine yaptığı gözlem bugün Türkiye şehirleri için neredeyse aynıdır:
“Yoksulluk, şehrin görünmeyen sokaklarında gizlenir.”
Bu görünmezlik, sermayenin mekân düzenleme gücünün sonucudur.
Lefebvre, modern kentin özünü şöyle tarif eder:
“Mekân toplumsal bir üründür; ona egemen olan güç ilişkileridir.”
Türkiye’de şehirleşmenin son kırk yılına bakıldığında, bu cümlenin mekânsal karşılığı görülür: kentsel dönüşüm, hafızayı değil rantı; insanı değil projeyi; estetiği değil maliyeti merkeze alır.
Harvey ise bir adım daha ileri gider:
“Sermaye krizlerini kentleşme üzerinden çözer.”
Bu nedenle şehir sürekli yenilenir; ama bu yenilenme, hatırlamayı değil unutmayı getirir.
Her yeni bina, bir hatıranın üzerini kapatır.
Castells’e göre çağdaş şehir artık “akışlar mekânı”dır. Yani insan için değil, veri için; kimlik için değil, tüketim için üretilmiştir. Bu yüzden modern şehirde “yer duygusu” kaybolur; kişi bir semtte yaşar ama oraya ait hissetmez.
Tüm bu kuramsal yoğunluk içinde Tanpınar’ın şu cümlesi modern kenti en iyi özetleyen cümledir:
“Medeniyet, bir zaman terbiyesidir.”
Biz ise zaman terbiyesini kaybettik; hızın, telaşın, yarım kalmışlığın hükmüne girdik.
Türkiye şehirlerinin bugünkü yorgunluğu tam da bu kayıpların kesiştiği yerdedir.
Estetik yorgunluk, toplumsal yorgunluk, psikolojik yorgunluk ve yapısal yorgunluk…
Tümü birleşerek “yorgun şehir – yorgun insan” denkliğini yaratır.
Fakat bu yorgun şehrin içinde hâlâ bir imkân vardır.
Şairin, düşünürün, sosyoloğun ve şehir sakininin ortak sezgisi şudur:
Şehri onarmak, insanı onarmaktır.
İnsanı iyileştirmek, şehri iyileştirmektir.
Çünkü şehir, nihayetinde insanın kendisidir.
