Anadolu’da gelişen tasavvuf mekteplerinde tesirleri geniş bir alanda hissedilen yollardan birisi de Bayramîlik’tir. Bayramîlik, Hacı Bayram Velî hazretlerinin yaşadığı dönemde halifeleri aracılığıyla geniş bir coğrafyaya yayılmıştır. Onun yetiştirdiği Eşrefoğlu Rûmî, Yazıcızâde Muhammed, Yazıcızâde Ahmed-i Bîcân, Akşemseddin, Bıçakçı Ömer Dede, Şeyh Yusuf Hakikî, Akbıyık Sultan, İnce Bedreddin, Kızılca Bedreddin ve bu zâtların yetiştirdiği halifelerle beraber bu yolun tesirlerini Anadolu başta olmak üzere geniş bir sahada görmemiz mümkündür.
Kaynaklar genelde Hacı Bayram Veli hazretlerinden sonra postun Akşemseddin hazretlerinden devam ettiğini ifade eder. Akşemseddin hazretlerinden sonra ise post, İbrahim Tennûrî Efendi, Kasım Efendi, Şeyh Mecdüddin İsa Bayramî ile beraber devam etmiştir. Şeyh Mecddüddin İsa Efendi’den sonra ise son yapılan araştırmalarda posta Şeyh Hüsam Efendi’nin geçtiği anlaşılmaktadır. Bunu, Mustafa Tatcı Hoca tarafından yakın zamanda yayınlanan “Bayrâmî Şeyhi Ulalı Hüsâm Efendi ve Mehmed Şâfiî’nin Hayatı-İlâhîleri” başlıklı eserden öğreniyoruz.
Hüsam Efendi kimdir?
Gelibolu’da dünyaya gelen Hüsam Efendi, Hacı Bayram Veli hazretlerinin halifelerinden Yazıcızâde Muhammed Efendi’nin neslindendir. Gençlik yıllarında bir arayışa girmiş, doğup büyüdüğü yerlerde ceddi Yazıcızâde Muhammed Efendi’nin mensup olduğu silsileden bir zât aramıştır. Arayışları onu en son Şeyh Mecddüddin İsa Bayramî’ye sevk etmiştir. “Neredesin ya Şeyh İsa?” diyerek Akhisar’a gelen Hüsam Efendi’yi burada şeyhin dervişleri karşılamıştır. (Burada şu eserden yararlanılmıştır: Mustafa Tatcı, Bayrâmî Şeyhi Ulalı Hüsâm Efendi ve Mehmed Şâfiî’nin Hayatı-İlâhîleri, H Yayınları, İstanbul 2026).
Mustafa Tatcı tarafından yayınlanan ilahilerinde hem kendisinin hem de silsilesinin Batı Anadolu başta olmak üzere geniş bir coğrafyada ne kadar etkin olduğu anlaşılmaktadır. Çünkü menakıbından ve bu zâtların ilahilerinden anladığımız kadarıyla Şeyh Hüsam Efendi İstanbul’da, Mısır’da, ondan sonra posta gelen Şeyh Bahrî Efendi yine İstanbul’da, Hüsam Efendi’nin oğlu Mehmed Şafî‘î Efendi ise bir zaman Kırım’da bulunmuştur.
Ulalı Hüsam Efendi, Gelibolulu Yazıcızade Muhammed’in neslindendir. Gelibolu’da doğmuş gönlüne aşk düşünce de Akhisar’a gelip burada Şeyh Mecddüddin İsa Bayramî hazretlerine intisap etmiştir. Mecdüddin Efendi, intisap eder etmez ona bir mağarada zikir ve ibadetle meşgul olmasını emretmiş, böylece Hüsam Efendi’nin yedi yıl sürecek mağara hayatı da başlamıştır.
İntisabının üzerinden yedi yıl geçtikten sonra mürşidinin isteğiyle mağaradaki halvet hayatı sona eren Hüsam Efendi, Akhisar’a dönmüş ve Şeyh Mecdüddün Bayramî’den hilafet almıştır. Daha sonra bir müddet Aydın’a bağlı Köşk’e yerleşmiş ve burada ticaretle meşgul olmuştur. Daha sonra şeyhinin arzusu üzerine geri gelmiş ve Mısır’a gönderilmiştir.
Şeyh Hüsam Efendi, pek çok tarikden teberrüken hilafet almış kerâmeti zâhir bir zattır. Seyahat ettiği yerlerde birçok tasavvuf büyüğüyle görüşmüş, Mısır’da bulunduğu esnada, İbrahim Gülşenî hazretlerinin dergâhında erbain çıkarmıştır.
Hüsam Efendi’nin Mehmed Şafiî Efendi ve Ali Efendi adlarında iki oğlunun adı bilinmektedir. Mehmed Şafî Efendi’nin bir Dîvân-ı İlâhiyât’ı vardır. Bu eser, Hüsam Efendi’nin ilâhîleriyle beraber burada söz konusu ettiğimiz ve yararladığımız kitap içinde yayınlanmıştır. Hüsam Efendi’nin diğer oğlu Ali Efendi’nin de şair mutasavvıflardan olduğu anlaşılmaktadır.
*
Hüsam Efendi’nin Sözlerinden
Menâkıbı içerisinde Ulalı Hüsam Efendi’nin bazı sohbetleri de derlenmiştir. Bazı sözlerini bu yazı içinde vermek istiyoruz. (Sayfa numaraları şu esere aittir: Mustafa Tatcı, Bayrâmî Şeyhi Ulalı Hüsâm Efendi ve Mehmed Şâfiî’nin Hayatı-İlâhîleri, H Yayınları, İstanbul 2026).
“Bu dünyayı kendime düşman bildim. Tanrı’yı her şeyden yüce tuttum. Ona bu şekilde ulaştım. İşte Hak Taâlâ bana bu muhabbetimden ötürü öyle büyük ihsanda bulundu ki kendi vücudumu unuttum.” (s. 64)
“Her kim Tanrı’ya gerçeklik ile ulaşmak isterse teslîm-i küll ile teslîm olmalıdır. Böyle yapan dervîş maksuduna bir nefesde ulaşır.” (s. 64)
“İmdi mürşid-i kâmilleri ziyâret eylemek, meclislerinde oturmak ve kelâmlarını dinlemek hemen hakîkat Kabe’sini tavâf etmek gibidir. Belki hemen Kabe-i hakîki odur.” (s. 65)
“Kabe Allah’ın evi derler. Doğru bundan maksat mürşidlerin gönlüdür. Kâmillerin gönlü Hakk’ın tecellî-hânesidir.” (s. 66)
“Hakk’ın aynası kâmil insandır.” (s. 66)
“İnsandan maksat, cehâlet sıfatıyla vasıflanmış olan insan değildir. Nefsinin câhiline insan denmez.”
“Avamın kendi öz nefislerine bakışları iğretidir. Bu sebeple her gördüklerini eğri görürler. Halbuki gördükleri kendi iğretilikleridir.” (s. 67)
“(Evliya) zâhiren surette gezseler bile manen ölmüşlerdir. Artık kâmilin o görünen vücûdu kendinin değil Hakk’ındır. O kâmilden tasarruf eden Hak’tır. Ondan yürüyen vücûd mevcûd-ı mutlak olan Hak’tır. O zât aşk ile fâni, Hak ile bâkî olmuştur.”
*
Ula: Bir İrfan Havzası
Ârifler yaşadıkları yerleri irfan havzasına dönüştüren kâmil insanlardır. Bu yüzden Anadolu’da ve kâmil insanların yaşadığı yerlerde aşk ve irfandan almış, yaşadığı yerde ve çalıştığı hizmet sahasında pek çok güzel işler yapan kimseler vardır. İşte böyle kimseler tasavvufun ana gâyesi demek olan “kâmil insan”ın gönlünden beslenen âriflerdir.
Ulalı Hüsam Efendi’nin çevresinde de yaşadıkları memleketi bir irfan havzasına dönüştüren ârif şahsiyetlerin yetiştiğini görmekteyiz. Burada yetişen Bayramî azizlerinin sayesinde bir zaman Muğla ve çevresi bir irfan havzası durumuna gelmiştir. Fakat bu durum ne yazık ki, günümüzde büyük ölçüde unutulmuş, geçmişte diğer irfan merkezlerinin başına gelen Muğla ve çevresinin de başına gelmiştir.
Ulalı Hüsam Efendi, mutasavvıf şairlerdendir. Onun manzumeleri ne yazık ki, birçok araştırmacı tarafından Hüsameddin Uşşakî hazretlerine ait kabul edilmiş ve adı onunkiyle karıştırılmıştır.
Kültür tarihimizde isim benzerlikleri yüzünden birbiriyle karıştırılan birçok zevat vardır. Bu durum da ne yazık ki, ilim irfan havzalarında yetişen kâmilleri tanımamıza engel olan bir durumdur. Anadolu’nun en ücra bir köşesinde yetişen bir zâtın eserleri ve ilahileri, sırf edebiyat ve kültür tarihimizde belli bir şöhrete sahip diye aynı adı taşıyan başka zevata ait gibi gösterilmektedir. Bu hatayı özellikle akademisyenler, yazdıkları tezlerde çok sık yapıyor ve bir eser üzerine bir tez hazırlarken isim benzerliği olan şahısların hayatını işin içinden çıkılmaz bir hâle getiriyorlar.
Bir araştırma yapılırken aynı adı taşıyan başka zâtların hayatı ve eserleri daima göz önünde bulundurulmalıdır. Fakat araştırmacıların büyük çoğunluğu ve akademisyenler böyle yapmıyor, isim benzerliği olan zâtları tek bir kişiymiş gibi değerlendirmeye devam ediyorlar. Benzer durum Ulalı Hüsam Efendi’nin hayatı ve şiirleriyle ilgili çalışmayı ortaya koyan Mustafa Tatcı Hoca’nın da karşılaştığı bir husus olarak dikkat çekiyor. Tatcı Hoca’nın, tezlerde ve daha önceki yayınlarda eserleri ve hayatı aynı addaki başka mutasavvıflarla karıştırılan Şeyh Hüsam Efendi için bu konuyu aydınlatmak üzere fazladan emek sarf ettiğini burada ifade etmeye bile gerek yok.
Aynı durumun bugün görev yaptığımız Bolu’nun yetiştirdiği zevat için de söz konusu olduğunu görüyoruz. Buradaki bazı mutasavvıf şahsiyetlerin ya adı ya da eserleri karıştırılmış, bazı eserler başkalarına mâl edilmiştir. Ya da başka zâtlara ait eserler Bolulu mutasavvıflara ait gösterilmiştir. Mesela eser sahibi bir Kemal Ümmî’ye ait olan eserler Bolu’daki Ümmî Kemâl’e ait gösterilmiştir. Halbuki menakıb mesela Niğde’de medfun eser sahibi Ümmî Kemal ile bir türlü uyuşmamaktadır. Hayreddin Konrapavî de Hayreddin Tokadî ile karıştırılmış, bu durum ne yazık ki levhalara kadar yerleşmiştir.
İlmî duruştan oldukça uzak bu durum bize çok şey kaybettirmektedir. Özellikle de irfan havzalarının tanınmasını, burada yetişen zâtların tespit edilmesinin önüne geçmektedir. Bu yüzden topyekûn tasavvuf ve kültür tarihimizin yeniden ele alınması gibi bir zaruret ortaya çıkmaktadır. Takdir edilir ki, ilmî zannedilen çalışmalar bugün çok büyük emek ve zaman kaybına sebep olmaktadır.
Öyleyse her konuda olduğu gibi özellikle irfan havzalarını ilgilendiren mevzular, şahıslar ve eserler üzerinde de ciddi araştırmalara, meseleleri ele alan hatta bunları bir açıklığa kavuşturan yayınlara ihtiyaç var.
Yukarıda ifade ettiğimiz gibi Hüsam Efendi mutasavvıf şairlerden birisidir. Onun oğlu Mehmed Şafiî ve Ali Efendi’nin de şair mutasavvıflardan oldukları yukarıda ifade edilmişti. Ayrıca bu zâtların yetiştirdiği başka mutasavvıf şair şahsiyetler de Ula’nın bir kültür havzası olarak öne çıkan yerlerden birisi olmasını sağlamıştır. Bu anlamda Ula Bayramîliği incelenmeli, bu havzada yetişen zâtlar tespit edilmelidir.
Mustafa Tatcı tarafından hazırlanan eserde Hüsam Efendi ve silsilesinden gelen şahsiyetler içinde şiirle meşgul olan zâtlar Mecmua-i Mergube’den hareketle şöyle tespit edilmiştir: Şeyh Hüsam Efendi, Mehmed Şafiî Efendi, Ali Efendi, Rodoslu Hüseyin Efendi, Edâyî (Receb çelebi), Azizî Çelebi, Kesbî, Osman Efendi, Kudsî Çelebi, Hakîkî. Bu isimlerden başka Ula’daki Bayramî azizlerinin daha başka şair ve mutasavvıf şahsiyetler yetiştirdiğini de burada ifade etmeliyiz. Bunlardan birisi Menemenli Fâtıma Hanım’dır. Fâtıma Hanım, olağanüstü hâlleri de görülen Bayramî dervişelerindedir.
Sonuç olarak Ulalı Hüsam Efendi, 17. yüzyılda yetişen Bayramî azizlerinden ve yaşadığı yeri bir irfan havzasına dönüştüren kâmillerdendir. Onun hayatını ve silsilesini de inceleyen söz konusu çalışmanın Bayramîlik için yeni şeyler söyleyeceğini düşünüyoruz.
