Uğur UTKAN
Öz
1453’te Müslüman Türkler tarafından İstanbul’un fethi, çağ kapatan bir olay olarak görülür. Öyle büyük bir el değiştirmedir ki bu fetih, 400 çadırla geldiği Anadolu’daki karargahını Söğüt’e kuran Kayı Aşireti tarafından ufak bir uç beyliği olarak var edilen ve zaman içinde genç bir devlet durumuna evrilmiş olan Osmanlıları bir dünya devleti, bir imparatorluk olma yoluna sokmuştur.
Ama Türkler İstanbul’da ilk defa 1453’te hakimiyet kurmamıştır.
Antik dönemdeki proto-Türk diyebileceğimiz Traklarla başlayıp 377’de konar-göçer Türklerin İstanbul önlerine gelerek 6. yüzyılda kente yerleştiği süreçle devam eden bir durum söz konusudur. 6. yüzyıldan itibaren İstanbul’un neredeyse her yüzyıl yaşayan Türklerin iyi bildiği ve yabancı olmadığı bir kent haline geldiği bir kent olduğu aşikardır. İstanbul’a konar-göçer olarak gelip yerleşen Türkler, burada askerlik, esirlik, misafirlik, ticaret, eğitim, sığınma, siyasî rehin olmak, siyasî evlilik ve kolonizatörlük için kısa ya da uzun süreli ikamet etmişlerdir. İkamet eden bu Türkler Hunlardan, Bulgarlardan, Avarlardan, Göktürklerden, Hazarlardan, Peçeneklerden, Oğuzlardan, Kumanlardan, Kıpçaklardan, Selçuklulardan, Osmanlılardan ve muhtemelen Karluklardan oluşmuştur.
Yani Türklerin İstanbul’daki varlıkları 1453’te başlamamıştır ve 1453, Türklerin İstanbul’a fetih mührünü bir daha ayrılmamak üzere vuruşunun sembolüdür.
Anahtar kelimeler: 1453, fetih, Türkler, Osmanlı, Trakya, Bulgar, Hun, Avar, Peçenek, Oğuz, Kuman, Kıpçak, Selçuklu, Osmanlı
Abstract
The conquest of Istanbul by Muslim Turks in 1453 is seen as a turning point. It was such a momentous event that it propelled the Ottomans—who had begun as a small frontier principality in Söğüt, established with 400 tents in Anatolia—onto the path of becoming a world power, an empire.
However, the Turks did not first establish dominance in Istanbul in 1453.
This process began with the Thracians, whom we can call proto-Turks in antiquity, and continued with the arrival of nomadic Turks to the outskirts of Istanbul in 377, culminating in their settlement in the 6th century. From the 6th century onwards, Istanbul became a city well-known and familiar to Turks who lived there almost every century. Turks who came to Istanbul as nomadic groups settled here for short or long periods for various reasons, including military service, captivity, hospitality, trade, education, refuge, political hostage-taking, political marriage, and colonization. These settled Turks included descendants of Huns, Bulgars, Avars, Göktürks, Khazars, Pechenegs, Oghuzs, Cumans, Kipchaks, Seljuks, Ottomans, and possibly Karluks.
In short, the presence of Turks in Istanbul did not begin in 1453, and 1453 symbolizes the Turks’ permanent conquest of Istanbul.
Keywords: 1453, conquest, Turks, Ottoman, Thrace, Bulgarian, Hun, Avar, Pecheneg, Oghuz, Cuman, Kipchak, Seljuk, Ottoman
Giriş
İstanbul, 1453’te Müslüman Türk imparatorluğu Osmanlı tarafından fethedilerek bir Türk-İslam şehri haline geldi.
Bu şehrin fethedilmesi tarihin akışını sonsuza kadar değiştiren mühim bir gelişme olmuştur.
Yalnızca Doğu Roma tarihe karışmakla kalmamış, Osmanlı dünyanın jandarması haline gelmiştir. Ayrıca Rönesans, Reform gibi pek çok gelişmeye de dolaylı sonuçları yönünden kapı aralayan bu fetih, Türkler açısından altın bir tarihsel sayfa olmakla beraber şu soruları soranlar muhakkak olacaktır.
Bu fetih gerçekte İstanbul’un kapılarını Türklere ilk defa mı açtı?
1453’e kadar Türkler hiç İstanbul’a gelmemiş miydi?
Türklerin İstanbul’da yaşamaya başlaması bağlamında milat 1453 müydü?
Türkler İstanbul’u daha önce hiç kuşatmadı mı?
Bu fetihten önce Türklerden hiç İstanbul’da yaşayan olmadı mı?
Üzerinde uzmanların çok durduğu Ön-Türk izlerin İstanbul’da var mıydı?
Bütün bu sorulara verebileceğimiz yanıt 1453’ten önce de İstanbul’da Türk varlığının olduğu yönündedir.

Yani Türklerin İstanbul’daki varlığı bağlamında 1453 milat olmamıştır. 1453, Türklerin İstanbul’a ilk gelişi olmayıp bir daha asla ayrılmamak üzere son defa gelişinin nişanesidir.
Her ne kadar ülkemizde bu konu detaylıca ele alınmasa da biz bu makalemizde 1453 öncesi İstanbul’undaki Türk izlerinin peşini sürmeye çalışacağız.
1-İSTANBUL’DAKİ TÜRK HAKİMİYETİNİN İLK EVRESİ: TRAKLAR

Türklerin 1453 öncesinde İstanbul’da hakimiyet kurdukları en eski dönem Traklar’a değin uzanmaktadır.
Coğrafi açıdan Trakya, güneyden Ege kıyılarından kuzeyde Tuna Irmağına kadar uzanan bir alanı kaplamaktadır. Doğu ve batı sınırlarını tayin etmekse güçtür. Doğu Trakya olarak bilinen Türkiye Trakya’sını içine alan Trak kültür alanı Boğazları geçerek Anadolu’ya da uzanmakta ve özellikle Kuzeybatı Anadolu olarak bölgeyi de etki alanı içine almaktadır. Bu bölgenin Doğu’da Sakarya Irmağı ve hatta onun doğusunda sınırlandığı ve güneyinde de Bakırçay çevresine kadar uzandığı fark edilmektedir. Batı tarafında, özellikle Ege kıyılarında Nestos ve Struma ırmaklarıyla belirginleşen sınır, daha kuzey kesimlerde belirsizleşmekte, Vardar Irmağına kadar uzandığı fark edilmektedir. Tarihte bu ad ile tanımlanan bu bölge üç ülke Türkiye (Doğu Trakya). Batı Trakya (Yunanistan) ve Kuzey Trakya (Bulgaristan) arasında bölünmüştür.[1]

Şekil 1. Trakya, Güneydoğu Avrupa’da yer alan, Bulgaristan’ın güneyindeki, Yunanistan’ın kuzeydoğusundaki ve Türkiye’nin Avrupa kıtasındaki topraklarını içeren, tarihi çok zengin bir bölgedir.[2]
Öte yandan Trakya’nın ilk adı, antik dönemlerde “Thrace” olarak bilinmekteydi. Bu isim, bölgedeki ilk yerleşimciler olan Trakyalılar tarafından verilmiştir.[3]
Yani şunu kesin olarak söyleyebiliriz ki Trakya’ya adını veren uygarlığı Trakyalılar/Traklar kurdu.
Öte yandan Herodot’a göre bu bölgenin adı TRACII olarak adlandırmış ve Trakların yayılım alanlarını ise Ege Denizi’nden Baltık Denizine kadar uzandığı ve ayrıca Batı Anadolu’yu da Trakların ülkesi olarak göstermektedir (Şekil 2).

Şekil 2. Herodot tarafından tanımlanan Trakların yayılım alanları (İstanbul, Boğazlar ve Batı Anadolu da bu bölgenin içinde yer alır.[4]
Bu bağlamda merhum tarihçi Murad Adji, şu hususların altını çizer:
“Avrupa dilleri içinden, ortaçağda yaygın şekilde “tektanrıcı”, yani “Hanif” anlamında kullanılan bir tek “Tyurk-Türk” sözcüğü öne çıkıyordu. Sözcük, etnik bir anlam taşımaktan çok dini çağrışım taşıyordu. Sonradan eski anlamını tamamen kaybetmiş bir şekilde “Turok-Türk”, yani “Türkiye’de yaşayan Türkler” şeklinde değiştirdiler. Yeni sözcük eski derin anlamı vermez, çünkü kavram sınırlanmıştır. Türkler -yeni şeklinde söylenirse- Türk dünyasının sonsuz okyanusunda bir zerre olarak anlaşılır. “Hanifler” kavramının üzerine sünger çekilip unutulmaya bırakılması birçok şeyi açığa kavuşturmaktadır.”[5]
Şimdi hep birlikte Trak, Tyruk ve Turuk sözcüklerinin bağlantısına dikkat çekeceğiz.
Hazar ve Karadeniz’in kuzeyinde iklimin ılımanlaşmaya başlamasıyla kuzeye gidişler artmıştır. Zaten “BALKAN” sözcüğü (Ormanlık-Dağlık demektir) ve “ALP” sözcüğü ise (Yüce-Doruk demektir) ve batıya doğru gidişin işaretleridir. Kuzeybatıda bulunan “BALTIK DENİZİ” ise Türkçe “BALÇIK-BATAKLIK DENİZİ” anlamındadır. Bundan 5-6 bin yıl önce hüküm süren çok sıcak iklim döneminde deniz seviyesi hızla yükselmiş ve günümüz seviyesine yaklaşmıştır. Baltık Denizi (aslında sığ bir deniz) oluşmuş ve insanlar ren geyiklerini takip ederek bu bölgelere gelmişlerdir. Zaten şu anki “Finlandiya’nın Fince ’deki adı “SUOMA”dır ve “SU ÜLKESİ” demektir. Bu bölge binlerce buzul sonu göllerinden oluşmaktadır. İşte batıya doğru giden kavimleri: Finler, diğer Baltık insanları, Macarlar, Bulgarlar olarak sayabiliriz. Doğuya doğru gidenler ise: Kırgızlar, Trajikler, Peştunlar ve diğerleri. Batının anlayışına göre bunlar “ARYAN”lardır. Bunların doğu ve güneye doğru dağlık bölgelere kaçış nedeni hem Hazar Denizi’nin her 500-600 yılda bir inip çıkması ve hem de Ceyhun ve Seyhun delta bölgelerinin kuraklaşması ve çoraklaşmasıdır (Kızılkum ve Karakum Çölleri). Bu yöreden kaynaklanan tüm halklar aslında Turan halklarıdır. Avrupa’daki temel coğrafik yapıların adının da Türkçe olması rastlantı değildir. Bu bağlamda Trakya sözcüğü de “Türk Ülkesi” demektir. Avrupa Merkezli düşünce anlayışı her şeyi Yunan Uygarlığına ve dini inancını ise Judaizme bağlamıştır.[6]
Yani bugün Trakya dediğimiz coğrafyaya adını veren Traklar; ne etnik kökeni belirsiz bir kavimdir ne de Helen dünyasının tali bir uzantısıdır. Traklar, İskit–Saka–Hun hattının Balkanlar’daki en güçlü uzantısı, Avrasya bozkır medeniyetinin batıya açılan kapısıdır.
Bu gerçeği görmek istemeyenlere, gerçekleri tane tane hatırlatalım.
- Arkeolojik Tokat: Kurganlar ve Altın Maskeler
Trakya coğrafyasını mühür gibi saran tümülüsler (kurganlar), Helen dünyasının mermer mezar anlayışıyla zerre kadar örtüşmez.
Gömü Ritüelleri:
Trak krallarının atlarıyla, silahlarıyla ve değerli eşyalarıyla birlikte gömülmesi; doğrudan Orta Asya Türk geleneğidir. Bu ritüel Atina’da değil, Altaylar’da doğmuştur.
Altın İşçiliği ve Hayvan Üslubu:
Panagyurişte Hazinesi gibi Trak altın eserlerindeki girişik hayvan figürleri, av sahneleri ve dinamik kompozisyonlar; Altay Dağları’ndaki Pazırık kurganlarıyla aynı kültürel DNA’yı taşır.
Bu sanat Helen’in değil, bozkırın hayatta kalma estetiğidir.
- Savaşçı Ruh ve At Kültürü
Yunanlılar şehir devletlerinde felsefe tartışırken, Traklar at üstünde savaşan bir milletti. Hafif süvari birlikleri, kavisli kılıçlar (sica), ani baskınlar ve geri çekilme taktikleri; Hun ve İskit savaş doktrininin aynısıdır.
Herodot’un yazdıkları da bunu doğrular:
Traklar, vücutlarına damga ve dövme yapan, bunu asalet göstergesi sayan bir halktır. Türk boylarında damga; soyun tapusu, kimliğin mührüdür.
- Antik Kaynakların İtirafı
Herodot, Trakların Hintlilerden sonra dünyanın en kalabalık milleti olduğunu açıkça yazar.
Bu kadar geniş bir nüfusu, birkaç Helen kolonisiyle açıklamaya çalışmak; bilim değil, ideolojik çarpıtmadır.
Bu bir “yorum farkı” değil, bilinçli bir daraltma operasyonudur.
- Etimolojik Kale: “Bol” Kelimesindeki Türk Mührü
Bu coğrafyada “Bol” kökünün izini sürün; karşınıza Türkçe çıkar.
Eski Türkçede Bol/Bul:
“Çok olmak, bereketli olmak, meydana gelmek” anlamlarını taşır ve yer adlarında doğrudan üretim–kaynak ilişkisi kurar.
*İnebolu: İğne (çam) ağacının fışkırdığı yer
*Safranbolu: Safranın bol olduğu yer
*Gelibolu: Kala/Gala + Bol → kalelerin, korunaklı alanların çokluğu
Bunu Yunanca “polis” ile açıklamaya çalışmak, etimoloji değil; dil inkârıdır.
Hiçbir halk, kendi dilindeki anlamlı bir kelime dururken, yabancı bir dilden “şehir” kavramını alıp bütün bir coğrafyaya yaymaz. Bu, toprağı kendi diliyle mühürleme iradesidir.
- Traklar Kimdir? (İskit–Saka–Türk Sürekliliği)
Trakları Helen dünyasının “akrabası” gibi göstermek, kurda kuzu postu giydirmektir.
- Yaşam tarzı: Göçebe–yarı göçebe düzen
- İnanç ve semboller: Hayvan kültü, güneş ve at merkezli tasavvur
- Sanat: Hayvan üslubu
- Askerî yapı: Hafif süvari, vur-kaç taktiği
Bu zincirin halkaları Hun’da, Göktürk’te ve Oğuz’da kopmadan devam eder.
- Coğrafi Süreklilik: Balkanlar’dan Türkistan’a
Trak–İskit hattı yalnızca Balkanlar’la sınırlı değildir.
Karadeniz’in kuzeyinden Kafkasya’ya, İran içlerinden Türkistan’a uzanan bu geniş kuşakta; isimler, motifler ve ritüeller tek bir merkeze işaret eder:
Büyük Bozkır Medeniyeti.[7]
Bu arada Trak-İskit hattından bahsetmişken Trak-İskit-Kimmer bağlantısına da değinmeden geçmemek lazımdır.
Zira Kimmerler ve İskitler Eskiçağ’daki “Türk Kültür Tarihi”nin, daha genel bir deyişle de “Millî Tarihimiz”in ilk temsilcileridir. Çünkü, Eskiçağ ve devamındaki çeşitli yazılı kaynaklardan edindiğimiz bilgilerin ışığı altında ve bu bilgileri doğrulayan, zenginleştiren muhteşem arkeolojik bulgular yardımıyla, adları günümüze kadar ulaşmış olan ilk Türkler ve ilk Türk Devletleridir. Onların öyküsü “tarihî gerçekler” olarak, bir anlamda -çok uzun süreli- Eskiçağ’daki “Türk Dünyası”nın öyküsüdür. Her ne sebeple olursa olsun, inkârı mümkün olmayan gerçekleri vurgulamak için “İlk Türkler” başlığını özelliğini özellikle kullandığımızı, öncelikle ifâde etmek isteriz.
Üç kıtaya yayılan coğrafyanın büyüklüğüyle paralel olarak, “Türk Dünyası”nı kapsayan – çoğunlukla “çağdaş”/“hemzaman”- “yazılı kaynaklar” gerçekte çok çeşitli ve çok zengindir: Asur, Babil, Pers, Grek, Roma, Latin, Bizans, Arap, İran, Avrupa, Çin, Hint, Türk vb. Hiçbir kaynağı sarfınazar etmeden değerlendirmek söz konusudur. Sadece, bu kaynakları bir araya getirmek bile, büyük bir sistem işidir: Yâni, Eskiçağ’dan günümüze uzanan bir kaynak külliyatı söz konusudur. İlk görev, bunun noksansız olarak başarılabilmesidir. Bunlardan ve de arkeolojiden yeterince yararlanmayan gerçek bir “tarih yazımı” düşünülemez.[8]
Gelgelelim ünlü tarihçi Herodot’a göre Kimmerlerin bir kolu olan Traklar (Türkler) Hintlilerden sonra dünya üzerindeki en kalabalık topluluktu.

Bu Türkler, Balkanlar ve Batı Anadolu’nun yanı sıra tüm Orta ve Doğu Avrupa’ya da yayılmıştı ve bu topraklarda binlerce yıldır yaşıyorlardı. Çok sayıda boya bölünmüş olan Batı Türkleri (Traklar), uzun süreler küçük beylikler biçiminde yaşadıktan sonra, güçlü birlikler kurmaya başladılar.

Ancak Kimmerlerle onların Batı kolu olan Traklar/Türükler, birden bire ortaya çıkıp sonra da hiç bir iz bırakmadan ortadan kalkan toplumlar değildir.
Yine Herodot’a göre Traklar, Kimmerlerin yakın oğuşlarıydı (akrabalarıydı).[9]
Ezcümle Traklar, Balkanlar’daki Türk varlığının öncü kuvvetidir.
Bizim görevimiz; bu kökü koparmaya çalışanlara karşı, hakikati en yüksek sesle haykırmaktır.[10]
Yani tüm bu gerçeklerin ışığında Türk ülkesi olan Trakya/Traklar Devleti’nin İstanbul’u da içine alan geniş bir yüzölçümüne sahip olması vesilesiyle Türklerin İstanbul’u egemenliği altında bulundurması 1453’ten asırlar öncesinde mümkün olabilmiştir. Yani İstanbul’da ilk Türk egemenliği Traklar Devleti’ne kadar uzanmaktadır.
Nitekim İstanbul’un bilinen en eski ismi “Lygos” tur. Günümüzdeki Sarayburnu’nda kurulduğu ileri sürülen kent Bizans’ın kuruluşuna kadar varlığını devam ettirmiştir.[11]
İ.Ö. 660 tarihinde kurulan Bizans’ın ismi ise Trak asıllı koloni kurucusu “Byzas” dan gelmektedir. Byzas yönettiği Megaralı Göçmenler Yunanistan’dan yola çıkarak Sarayburnu coğrafyasına yerleşmişlerdir. Liderlerinin isimlerinden dolayı buraya “Byzans” olarak isimlendirmişlerdir.[12]

2- TÜRKLERİN İSTANBUL’DA İKİNCİ DEFA GÖRÜLMESİ
İstanbul’un Türklerce ilk defa ablukaya alınmasını gerçekleştiren ve Çin kaynaklarında “Juan-Juanlar” olarak bilinen bir kavim olan Avarlar, Orta Asya’da Altay Dağlarının çevresindeki Türk boylarını kendilerine katarak büyük bir devlet kurmuşlardır. Kurdukları devletin sınırları İrtiş Nehrinden başlayıp Kore’ye kadar devam etmiştir.[13]
Köktürklerin darbesiyle zarara uğrayan Avarlar, önce Kafkasya’ya ulaşmış ardından da Orta Avrupa’ya kadar gelmişlerdir. Macar ovalarının yer aldığı Karpat dağlık bölgesine yerleşmişlerdir. Bu bölgede 805 yılına kadar siyasi varlığından söz ettirmiştir.[14]
Orhun kitabelerinde de ismi geçen Avarların Türk olduğu bilinmektedir. Kitabelerde “Apar” olarak yer almışlar, bu kelime de “Karşı koymak, isyan etmek” manasına gelmektedir.[15]
Ayrıca Avarlarda kullanılan Türk idari bazlı kelimeler Türkçe deyimlerle anlatılmıştır.
Avar tarihine damga vuran devlet adamları Türk kökenlidir. Ünlü Avar Hanı Bayan’ın adı da Türkçe bir kelimedir. Bayan kelimesi Türkçe Bay (zengin) kökünden gelmiş bir kişi adıdır.
Sadece Avarlar tarafından değil, Bulgar Türkleri arasında da çok yaygın kullanılmış bir isimdir.[16]
Göktürklerin istilalarından kaçıp batıya hareket eden Avarlar, başlarında Bayan Han’ın hakimiyetinde İki yüz bin ordu ile Alan Kralına başvurarak kendilerini Bizans imparatoru ile tanıştırmalarını istemiştir. Dostane ilişki kurmak isteyen Avarların elçisi Kandik’i kabul eden Justinianos, olumlu cevap vermiştir.[17]
Kandik, Bizans’tan kendilerine toprak vermelerini ve yıllık ödeme yapmalarını istemiştir. İmparatorun niyeti Avarları, Bulgar ve Slavlara karşı kullanmak olduğundan, isteklerini kabul etmiştir. Böylelikle Avar-Bizans ilişkileri karşılıklı çıkar ilişkisine dayalı olarak başlamıştır.[18]
Bizans ile anlaşmaları sonucu Sabir Devletine son vermişlerdir. Volga’dan Tuna nehrine kadar olan tüm bölgedeki Türkleri hakimiyeti altına almışlardır. Kendileriyle birlikte Bulgar ve Ogur unsurlarını batıya sürüklemişlerdir.[19]
Bizans’la arası bozulan Sasaniler Avarlarla ittifak kurmuşlardır. Bu durumda Bizans’ın hem doğudan hem de batıdan güvenliği kalmamıştır. Bizans bu ittifaka karşı, devletinin başarılı komutanı Zamarkhos’u şaşalı hediyelerle birlikte elçi olarak Köktürk Hanı İstemi Kağan’a göndermiştir.[20]
Bizans öncelikle doğu sınırı yani Sasaniler’e karşı odaklanmıştır. Bu sırada batıda yer alan Avarlar’da Balkanlarda güçlenmeye ve Slavlaşmaya devam etmiştir.[21]
Doğuda Sasanilerle sulh yapan Bizans dikkatini batıya çevirmiştir. Batıda Avarların varlığı Bizans’ı rahatsız etmiştir.[22]
622 yılında İran’la savaşlara başlayan Bizans, kuzeydeki Hazarların desteğiyle başarı elde etmiştir. Doğu Roma istilaları Kafkasya, İran, Anadolu tarafına yoğunlaştırırken başkent İstanbul’da savunmasız kalmıştır. İran Şahı Doğu Roma’nın bu saldırgan tavrına karşı Avarlarla birlikte İstanbul’u kuşatmayı kararlaştırmıştır. Aralarındaki anlaşmaya göre İstanbul’u kuşatma başarılı olursa bütün ganimetler Avarlar’a kalacaktır. 626 yılı Haziran ayında Avarlar, Slav ve Bulgarların bulunduğu kavimlerle birlikte İstanbul’a doğru hareket etmiştir. Esas kuşatmayı yapan Avarlardır.[23]
Kuşatma için Avarlar, surlar boyunca kaleler inşa etmişlerdir. Haliç kenarına kadar üç sıra kürekli savaş gemilerini getirmişler İstanbul’u hem karadan hem de denizden kuşatmışlardır.
Avarlar ilk hücumlarını Altınkapı’dan yapmışlar ama şehirden kuvvetli bir karşılık görmüşler.
31 Temmuz’da başlayan kuşatma beş gün sürmüştür. On iki tekerlekli kule, duvar delmeye yarayan aletler ve birçok makine ile zarar vermişlerdir. Duvarlar delinince Avarlar da bu deliklerden ok yağmuruna başlamışlardır. Doğu Romalılar saldırıya karşı kaleden çıkarak karşılık veriyorlar, Avarların aletlerini tahrip ederek, kulelerini yıkmaya çalışıyorlardı. Doğu Roma Kumandanı Bonus çok fazla kan dökülmesini engellemek için Avar Han’ına defalarca yıllık vergiye bağlayarak geri çekilmesini söylemiş, ama Avarlar kuşatmayı kaldırmamışlardır.[24]
Avarlar, yaşanan erzak yetersizliği ve Bizans’ın güçlü donanmasına karşı koyamamaları sonucu kuşatmayı kaldırmışlardır. Avarların geri çekildiğini gören İran kuvvetleri de Kadıköy’den çekilerek Suriye’ye ilerlemişlerdir. İran’ın sembolik anlamda bir yardımı olsa da asıl kuşatmanın büyük bir yükü Avarlardadır. On gün süren bu kuşatmadan sonra Bizans başkenti düşmediği için tören düzenlemiştir.[25]
Öte yandan 330 yılında Roma imparatoru I.Constantinus’un (Flavius Valerius Aurelius Constantinus; Büyük Konstantin; 324-337) başkenti Byzantium (Byzantion, İstanbul) kentine taşımasından yalnızca 47 yıl sonra Türkler İstanbul’un önünde görülmeye başlamışlardır.[26]
Bilindiği üzere, Hunlar 375 yılında Karadeniz Bozkırları’nda bir Doğu Germen kavmi olan Ostrogotların (Doğu Gotları) krallığına saldırarak Avrupa’ya girmiler ve ardından Ostrogotların komşuları Vizigotlar’a (Batı Gotları) da saldırarak bunların Roma topraklarına sığınmalarına neden olmuşlardır. Yalnızca iki yıl sonra, 377’de Roma topraklarındaki Vizigot mülteciler, içinde bulundukları kötü yaşam koşulları nedeniyle Marcianopolis kentinde (bugün Bulgaristan’da Devnja) Got reisi Fritigern önderliğinde ayaklanmışlar ve Güney Balkanlar’da aır tahribata yol açmışlardır. 4. yüzyılda yaşamış olan Romalı tarihçi Ammianus Marcellinus’a göre İstanbul’a kadar ilerleyen âsî Got ordusuna Hun ve Alan kuvvetleri de katılmışlardır. Her ne kadar bu ordu Balkanlar’daki büyük kentleri ele geçiremediyse de, bir sonraki yıl 9 Ağustos 378’de yapılan Hadrianopolis (Edirne) Savaşı’nda Doğu Roma imparatoru Valens’in (Flavius Julius Valens; 364-378) komutasındaki bir Roma ordusunu yenmiştir; imparator bu çarpışmada öldürülmüştür.[27]
Hun-Bizans mücadeleleri böylesine şiddeti yüksek biçimde -çoğunlukla Hun galibiyetiyle sonuçlanarak- Bizans imparatoru II. Theodosius’un 413 yılında İstanbul’u sağlam surlarla çevirmesine kadar devam etmiştir.[28]
Bizans ve Hunlar genelde savaş içerisinde olmuşlardır. Bizans imparatoru, Hunlarla barışa yönlenmiş, elçiler göndererek hediyelerle arayı bulmaya çalışmıştır. Bizans’ın zenginliğinin de farkında olan Hunlar, başkenti de istila etmekten geri durmamıştır.[29]
Trakların siyasî hakimiyeti altında, Hunlarla Avarların da askerî olarak kuşatması altında olması vesilesiyle, 1453 öncesi Türk izlerini fazlasıyla taşıyan İstanbul’u askerî kuşatmaya alan bir diğer Türk boyu Bulgarlar olacaktı.

Bulgarların menşei olarak Tatar, Slav, Fin, Fin-Ogur gibi kavimlerden oldukları iddia edilmiştir. Bu görüş doğrultusunda 1882 yılında A. Vambery tarafından Bulgarlar’ın Türk olduğuna dair görüş ortaya atılmıştır. Bu görüş, Bulgaristan’da sanat tarihi araştırmaları yapan G. Feher, Türk filolojisi uzmanı Gyula Nemeth ve Laszlo Rasonyı’nin dil araştırmaları sonucunda kesinlik kazanmıştır. Bu bilgi daha sonra birçok tanınmış dil bilimci ve epigrafist tarafından da onaylanmıştır.[30]
Bulgar kelimesi, Türkçede “karıştırmak, karıştırılmak, karışmış” manalarına gelmektedir.[31]
Bulgar isminden ilk olarak, 482 yılında Bizans İmparatoru Zenon’un Ostrogotlara karşı Karadeniz’in kuzeybatı kıyılarında bulunan Bulgar bir topluluktan askeri yardım almak amacıyla bahsedildiği görülmüştür.[32]
Bulgarlar, VII. yüzyılın ortalarında batıya doğru ilerleyen Hazarların baskısına maruz kalmışlardır. Bulgarların bazıları Hazarların hakimiyetini kabul ederken bazıları da topraklarını ayırarak batıya göç etmiştir. Asparuh idaresindeki Bulgarlar, 670-680 yılları arasında Tuna nehri civarına yerleşmişlerdir. IV. Konstantinos, Bulgarların Bizans’ın kuzey sınırlarına kadar gelmelerinin oluşturduğu tehlikenin farkındadır.[33]
Bulgarlar siyasi güçlerini sağlamlaştırdıktan sonra sürekli sınırlarını genişletmeye gitmişlerdir. Komşuları olan Slavlarla da anlaşmışlardır. Bulgarlar, Slavlara askeri teşkilat yapılarını ve disiplin kurallarını öğretmiştir. Çeşitli gruplar halinde yaşamış olan Balkan Yarımadası Slav kabileleri arasında birleştirici bir rol oynayan Bulgarlar yavaş yavaş Bizans için tehlike arz eden güçlü bir devlet kurmuşlardır.[34]
Bulgarlar, Tuna kıyılarında Bizans ordusuna saldırmıştır. Varna’ya kadar ilerlemiş ve Bizans kuvvetlerini hezimete uğratmışlardır. Yenilgiden sonra IV. Konstantinos, 681 de Asparuh ile barış imzalamışlardır. Bizanslılar, Bulgarlara senelik vergi vermeyi kabul etmişler ve Balkanlardan çekilmeyi taahhüt etmişlerdir. Böylelikle Bulgarların sınırları genişlemiş ve Bizans yönünden Bulgarlar, tehlikeli bir komşu olmuştur.[35]
Bulgar kralı Tervel Han, Bizans tarafından “Sezar” unvanı almıştır. Bu unvanla Bizans, Bulgarların varlığını kabul etmiştir.[36]
Bizans İmparatoru III. Teodosios ile Tervel Han arasında 716 da bir barış anlaşması imzalanmıştır. Bu anlaşmaya gereği iki devlet arasındaki sınır, Burgaz Körfezi’nden Edirne-Filibe üzerinde Meriç nehri ile kesiştiği hat olmuştur. Bulgar Krallığı, Trakya Ovası’na kadar genişlemiştir. Bizans İmparatorluğu Bulgarlara yıllık vergi vermeyi kabul etmiştir. Ülkelerinde yaşayan mültecilerini birbirine teslim etmeyi kabul etmişlerdir. Üstelik iki ülkenin tüccarları da serbest ticaret yapabilecekler, bu tüccarların da pasaport taşımaları, sattıkları malların mühürlü olması, olmaması halinde bu mallara el konulması şartı getirilmiştir. Bu anlaşma hem sınırların kabulü hem de ticari ilişkiler açısından iki devlet için dönüm noktası maiyetindedir.[37]
Araplar 717-718 seneleri İstanbul’u kuşatmışlardı. Bulgarlar bu kuşatma esnasında Araplara karşı Bizans’ın safında yer almıştır. Araplara karşı 20 bin kişilik büyük bir kuvvet sevk eden Tervel Han, Arap ordusunun mağlup olmasını sağlamıştır. Araplar kuşatmayı bırakarak geri çekilmişlerdir. Bulgarlar ile yapılan barış anlaşması Bizans için çok faydalı olmuştur.[38]
Slavlardan sayıca az olan Bulgarlar, kısa bir süre sonra Slavların ezici etkisi altında kalmışlardır.

Bulgarlar arasında özellikle ırk bakımından büyük değişiklikler olmuştur. Menşei Türk olan milliyetlerini zamanla yavaş yavaş kaybetmişlerdir. IX. asrın ortalarına doğru tamamen Slavlaştıkları görülmüştür. Buna rağmen günümüzde bile eski isimleri olan Bulgar ismini hala taşımaktadırlar.[39]
Bu arada yukarıda belirttiğimiz gibi Avarlara karşı işbirliği içinde olan Bizanslılar ve Hazarlar, Sasanilere ve Emevîlere karşı da ittifak kurmuşlardır.
Bizans ve Sasani mücadelesinde Bizans’ın tarafını tutan Hazarlar, Sasani müttefiki İberya Krallığı şehri Tiflis kuşatmasında bulundular (629). Bu mağlubiyetin ardından Kafkasya’da Sasani nüfuzu sıfırlanıp bağımsız İberya Prensliğiyle beraber Hazar Kağanlığı (650) doğmuştur.

Hazar-Bizans ilişkileri özellikle yapılan evlilikler yoluyla gelişmiştir. 695’te Kırım’a sürülen İmparator II. Iustinianus’u Hazar Kağanı Busir karşılayıp kızını onunla evlendirmişti. Bulgar kağanı Tervel’in yanına kaçan Iustinianus, yeniden imparator olduğunda (705), Busır’ın kızı Theodora imparatoriçe oldu. İmparator III. Leo döneminde Emevi Devleti’ne karşı ittifak girişiminde bulunan Bizans, Hazar kağanı Bihar ile müttefik olmak istediğinden Leo, oğlu geleceğin imparatoru V. Konstantin’i Hazar kağanı Bihar’a kızı Çiçek Hatun ile evlendirmeye göndermiş, Çiçek Hatun Irene adıyla Bizans prensesi olmuştur. Çiçek Hatun ve V. Konstantin’den olma oğlu IV. Leo Hazar lakabını alıp imparatorluk tahtına geçmiştir. Bu samimi ilişkilerde kayıtlara geçen diğer bir gelişme de Sarkel kalesinin inşa edilmesiydi. Hazar-Bizans ilişkisinin bir nişanesi olan Kuzey Kafkasya’daki Sarkel 833’te Bizans imparatoru Theophilos’un desteğiyle inşa edilmiştir.[40]
Bu arada Çiçek Hatun demişken, kendisini biraz daha iyi tanımamız gerektiğini belirtmek isterim.
BİZANS İMPARATORİÇESİ TÜRK-KIPÇAK ÇİÇEK HATUN
Bir zamanlar Bizans Sarayında ve Constantinopolis’in esrarengiz sokaklarında Türkler gibi giyinilir ve Türk’e benzemeye çalışılırdı. Türk modası, seçkinler arasında bir ayrıcalık sembolüydü.

Resim: Çiçek Hatun
Aslen Türk-Kıpçak prensesi olan Çiçek Hatun’un, sarışın ve mavi gözlü olduğu bilinmektedir. Bizans İmparatorluğu’nda vaftiz edilerek Hristiyan olan Çiçek Hatun, daha sonraları İrini/İrine ismini almıştır.
Bu görüş sadece Theophanis’e ait değildir, zira Constantinopolis’in tüm sokaklarında Çiçek için düşünülenlerin bir yansımasıdır.
Böylece Çiçek, Bizans dini çevresinin önemli bir kısmı tarafından sevgiyle karşılanan sembolik bir kişilik haline gelir.
Bu sevgi, halk tabanında da karşılık bulur. Aynı zamanda ününün dini cemaatleri aşarak Constantinopolis ve çevresine yayıldığına da işaret eder.

Dolayısıyla Hazar Kağanı Bagatur’un kızı Çiçek Hatun, 732-750 yılları arasında Bizans Prensi V. Constantinos ile evlenerek Bizans İmparatorluğu’na gelin olarak gelen bir Türk prensesi olarak tarihe geçer.
O dönemler, Hazarlarda el sanatları gelişmiş bir düzeydedir ve Prenses Çiçek’in çeyiz olarak götürdüğü ev eşyası, elbise, altın ve gümüş kupalar Bizans’ta hayranlık uyandırmıştır.
Çiçek’in Doğu Roma Sarayı’na gelin olarak gelirken çeyiz olarak getirdiği elbiseler ve giydiği elbise Bizans’ta çok hızlı bir şekilde moda olur. Hatta giydiği Türk kaftanı daha sonraları Bizans’ta tören kostümüne ilham olur. Bu kostüme “tzitzakion/çiçekion” denir.
Bu elbiseyi kadınların yanı sıra, bazı törenlerde erkekler de giyerdi. Hemen bir moda çılgınlığı başlar.
Başkent Constantinopolis’in sosyetesi, Bizans sokaklarında Türk rüzgârı estirir. Adeta Constantinopolis sokaklarında Türk modası seçkinler arasında bir ayrıcalık sembolü olur.
Özellikle Türk prensesinin Doğu Roma Sarayı’na gelişinden sonra, yukarıda bahsi geçen “tzitzakion/çiçekion” olarak bir giyim modası ekolünü oluşturmasının, şahsına gösterilen ilginin bir göstergesi olduğu düşünülmektedir.[41]
3- BİZANS BÜNYESİNDEKİ TÜRKLER
Evet, Bizans başkentinin yönetici çevrelerinde imparatorluk toplumuna entegre olmuş Türkler de vardı. Bu Türkler, seçkin askerler, yüksek rütbeli yetkililer, imparatorların sırdaşları, sürgündeki Türk prensleri ve kendi Müslüman mahallesi ve camisi olan Konstantinopolis’in kalbinde yerleşmiş tüccarlar olarak görev yaptılar.
Yani Bizans başkentinde yaşayan Türk asıllı unsurlar olduğu gibi Bizans ordusunda paralı asker olarak görev yapan ve zamanla Hristiyanlaşan çok Türk vardı.
Hristiyan Olan Türk İleri Gelenleri
Bizanslıların hizmetine böylece giren Türkler, zorunlu değil ancak kararlı bir saf değiştirmeyi işaret eden, son adımı atarak Hıristiyanlığa geçerlerdi: Örneğin Aleksios Komnenos’un hizmetine geçen Elkhanes/İlhan bir Bizans kroniğine göre “kutsal vaftizle lütufların en büyüğüne layık oldu”. Aynı şekilde Büyük Selçukluların sultanı olan Melikşah tarafından Bizans imparatoruna elçi olarak yollanan Siyavuş’un hikayesi de bu bağlamda oldukça dikkat çekicidir. Bizans Sarayı’na Siyavuş’u göndererek imparatora; evlilik yoluyla akrabalık kurmayı ve akrabalık kurulursa Türklerin Anadolu kıyılarından çekileceği teklifini yapan Melikşah’ın bu hamlesine karşı Bizans İmparatoru ortaya kimsenin aklına gelmeyecek bir kurnazlığın ürünü olan sinsi bir hamle yapacaktı. Nitekim anne tarafından Gürcü, baba tarafından da Türk olan Siyavuş, huzuruna çıktığı Bizans imparatorunun konuşturduğu müthiş kurnazlığıyla anında saf değiştirip Selçukluları sattı. Siyavuş’a çeşitli vaatler sunup kendisini satın alan Bizans İmparatoru, ilk etapta Siyavuş’u vaftiz etti. Böylece Hristiyanlığa geçen Siyavuş, adını Siaous olarak değiştirdi. Ardından da Bizans İmparatoru tarafından Melikşah’ın mektubuyla beraber Sinop’a gönderildi. O tarihlerde Sinop ve civarı Selçuklulara bağlı bir bey olan Karatekin tarafından kontrol edilmekteydi. Hristiyanlığı seçip adını Siaous yaptığını gizleyen hain Siyavuş, elindeki Melikşah’ın mektubunu Karatekin’e gösterdi ve Bizans imparatorunun Melikşah’ın teklifini kabul ettiğini, bundan dolayı Selçukluların çekileceğini söyleyerek Karatekin’i kandırmayı başardı. Böylelikle Türkler bölgeden çekildi. Hem sultanın elçisini kendi yanına çekip onu vaftiz ederek Hristiyan yapmış hem de tek kurşun atmadan Selçukluların böylesine kurnazca bir aldatmaca taktiğiyle bölgeden çekilmesini sağlamış, Aleksios Komnenos da böylece bu bölgeyi kolaylıkla kendi hakimiyetine almış oldu. Yani bir taşla iki kuş vurmuş oldu. Diğer yandan Selçukluları satıp Hristiyanlığa geçerek adını Siaous yapan hain Siyavuş da bu üstün hizmetinden sonra ise Ankhialos (Pomorie) Dukalığı’na atandı…[42]
Öte yandan Bizanslaşmış Türkler dillerini de unutabiliyorlardı. Karmaşık saray protokolünü anlatan el kitabı Kodinos’ta belirtildiği gibi saray törenlerinde ilk sırayı alan Vardarlı Türk saray askerleri, 14. yüzyılda imparatoru Türkçe selamlıyorlardı.
11. yüzyılın sonunda Batılı hacı Bartolf de Nangis’in kaydettiği Constantinus’un merkezinde Yunanlılar dışında Bulgarları, Alanları ve aynı zamanda Türkleri görmek mümkündü.
Evet, Nangis’in kroniklerinden 1096’da ilk haçlı seferi için İstanbul’a gelen Latinler, karşılaştıkları ulusları sayarken, Türkleri de görüyoruz.[43]

Birinci Haçlı Seferi vakanüvislerinden Bartolfus de Nangeio’nun sefere ilişkin notlarından da anlaşılacağı üzere başta Alan, Kuman ve Kıpçak kökenli olmak üzere çeşitli Türk unsurları İstanbul’da yaşıyordu.[44]
Şimdi bu Türk unsurlarını daha detaylı inceleyelim:
RUSYA’DAN KONSTANTİNOPOLİS’E KUMANLAR
1077’den beri Kumanlar, Peçeneklerin ya da Bizans’ın müttefiki olarak Bizans topraklarında ara sıra görünmüşlerdir. Nisan 1091’de Levunyon Muharebesi’nde Peçeneklerin Bizans ve Kuman kuvvetleri tarafından yenilgiye uğratılmasının ardından Kumanlar, Bizans ile olan ittifaklarına uzun süre sadık kalmamış ve Peçenekler gibi Balkan topraklarını yağmalamaya başlamışlardır.[45]
Nitekim Levunion dönüşünde Kumanların Macar Krallığı topraklarına yağma akınları düzenlediklerini görüyoruz. 1091 yılının yazında Kopulc idaresinde Kumanlar önce Doğu Transilvanya’ya girip buraları yağmalarken, hemen ardından Bihar ili topraklarına geldiler. Burada dinlendikten sonra Kopulc ve ordusu, Tokaj bölgesinde Tisza nehrinden karşıya geçerek üç kola ayrıldı: İki birlik Tuna-Tisza nehirleri arasındaki düzlükleri, üçüncüsü ise Tisza civarını talan etmekle görevlendirildi. Kuman birlikleri daha sonra aldıkları yüklü miktarda ganimetle Aşağı Tuna yönünde ilerlediler ve Becse’de, bugünki Sırbistan içindeki Bečej’de tekrar toplandılar. Buradan daha fazla ileri gitmeyip ellerine geçen ganimetlerle birlikte Macar Krallığı arazisini terk ettiler. Bu sırada Hırvatistan‟daki iç karışıklıklarla uğraşan Macar Kralı László buradaki işini hallettikten sonra Kumanların peşine düştü. Macar ordusu, Maros ve Aşağı Tuna bölgesi arasında, Temeşvar’ın güneydoğusunda, Temeş nehrine dökülen Poganis çayı yakınında, Kumanlar üzerinde önemli bir zafer kazandı. Kopulc ve yanındaki başka soylular öldürülürken, birçok asker de esir alındı.[46]
Bu olayın hemen sonrasında Kumanlar Terebovl knezi Vasilko Rostislaviç’in çağrısı üzerine Lehlerle savaşmak için onun yardımına gittiler (1092).[47]
İmparator I. Alexios Komnenos, Kuman istilacılarını nasıl püskürteceğine karar vermekte bir ikilemle karşı karşıya kaldı. Kalelerinde saklanıp fırsat kollayıp saldırmayı mı yoksa düşmanla açık savaşa girmeyi mi tercih edeceği konusunda kararsız kaldı. Yol göstermesi için I. Alexios, gece boyu süren bir nöbet sırasında bu seçenekleri içeren iki notu bir sunağa bıraktı. Sabahleyin, patrik notu açtığında Kumanlara karşı bir yürüyüş emri verildiğini gördü. Ancak kaderin başka planları vardı; savaş ilerledikçe, Bizanslılar açık savaşa yetecek güçten yoksun oldukları için kalelerini kullanmak zorunda kaldılar.[48]
Bir de üstüne Kuman-Kıpçaklar, 1071 yılında Malazgirt’de Alparslan’ın karşısına çıkan imparator Roman Diyojenes’in oğlu olduğu iddiasıyla 1094 yılında bir isyan patlak verdiğinde isyanı başlatan Konstantinos Diyojenes’e destek verdi.[49]
Bununla birlikte, 1090’lardaki savaşlar sırasında I. Alexios, Kumanlara önemli kayıplar verdirdi ve Kumanlar, imparatorun misillemesinden korkarak, ölümüne kadar imparatorluğa yönelik saldırılarını durdurdular. Bizanslılar ve göçebeler arasındaki çatışmalardaki güç dengesi ve taktikler ile savaş yaklaşımları, I. Alexios’un Trakya ve Makedonya’daki Peçeneklere karşı yaptığı seferlerden bu yana önemli ölçüde değişmişti. Kumanlar artık açık alanlarda büyük çaplı savaşlardan kaçınırken, Bizanslılar bu tür çatışmaları aktif olarak arıyorlardı. Bu durum, on ikinci yüzyıl boyunca Yunanlılar ve Tuna göçebeleri arasındaki sonraki çatışmalarda da tekrarlandı. Kumanlar periyodik olarak beş ila on yılda bir Bizans topraklarına ve mülklerine baskın düzenleseler de, bu baskınlar genellikle az başarıyla sonuçlandı. I. Alexios’un halefleri olan İmparatorlar II. John ve I. Manuel Komnenos, bu taktiği güvenle sürdürdüler ve genellikle Bizans zaferleriyle sonuçlanan açık savaşları tercih ettiler.[50]
TÜRK HAFİF SÜVARİLERİ ENTEGRE OLDUKLARI BİZANS ORDUSUNUN BELKEMİĞİ HÂLİNE GELDİ
Orta Asya’dan Anadolu’ya göç eden Türkler, beraberinde namını da getirdi. Gerek savaş, gerek askerlik alanlarında elde ettiği tecrübeler, dönemin en büyük devleti olan Bizans’a kadar ulaştı.
İmparatorluk ordusunda ücretli asker olarak görev yapan çeşitli boylara mensup Türk topluluklarının Bizans hizmetine girmesi değişik yollarla oldu.[51]
Başta Kuman, Peçenek ve Uz menşeili olmak üzere Türk savaşçıların taarruzlarını durduramayan Bizans yönetimi genellikle arazi, para ve değerli hediyeler karşılığında onları kendi hizmetine alma yoluna gitmiştir. Kimi zaman da seferler sırasında esir düşenler vaftiz edildikten sonra Bizans saflarına katılmıştır.[52]
USTA KEMANKEŞLER ÖNCÜ KUVVET
Türklerin neredeyse ata silahı denilebilecek kadar eski olan yay ve ok kullanımına, Bizans’ta da devam edildi. Bizans’ın en önemli öncü kuvvetlerinden olan Türk birlikleri, batı medeniyetlerinden gelen saldırıları bertaraf etti, yıllar boyunca akın faaliyetlerini yürüttü.

Bizans’ın ok yağmuru saldırılarının temelinin Türk askerlere dayandığı düşüncesi de bu fikre dayandırılırken, Türklerin bu süreç içerisinden Kemankeş denilen ok atan yaya çeken birlikleri Bizans’ın en etkin güçlerinden olduğu belirtiliyor.[53]
Bizans silahlarının etkinliği, I. Alexios döneminden beri Bizans savaşlarında yapılan önemli değişikliklere bağlanabilir. Çok sayıda Türk hafif süvarisinin Bizans ordusuna entegrasyonu, geleneksel Yunan piyade birliklerinin ve ağır silahlı süvarilerin rasyonel ve ihtiyatlı kullanımıyla birlikte, bu başarıda önemli bir rol oynamıştır.
1160’lı yıllarda Kumanlar, Rus prenslikleriyle yoğun çatışmalara girdiler ve Tuna bölgesini terk ettiler. Tuna bölgesine dönüşleri, Balkan Dağları’ndaki Ulah ve Bulgarların Bizanslılara karşı isyanı sonucunda gerçekleşti. Bu ayaklanmaya, II. İshak Angelos’un (1185-1195) hükümdarlığının başlarında Peter ve Asen önderlik etti. Tuna’nın ötesine geçmek zorunda kalan Peter ve Asen, Kumanlardan yardım istediler ve kısa süre sonra göçebe bir ordu eşliğinde Balkanlara geri döndüler. Kardeşlerden birinin adı olan Asen’in, muhtemelen “sağlıklı” veya “güçlü” anlamına gelen Türkçe “Esen” isminden türediğini belirtmekte fayda var.[54]
Peter ve Asen’in Kuman kökenli olup olmadıkları kesin olmasa da, ardından gelen Bizans-Bulgar savaşında şüphesiz belirleyici bir rol oynadılar. Sonuç olarak, 1180’lerin sonlarında Balkanlar’da İkinci Bulgar İmparatorluğu ortaya çıktı. Bulgarlar ve Kumanlar arasındaki yakın bağ, hem Dördüncü Haçlı Seferi’ni hem de on üçüncü yüzyıldaki Moğol istilasını atlatarak uzun yıllar boyunca devam etti. 1204 yılında Dördüncü Haçlı Seferi’nin haçlıları Konstantinopolis’i ele geçirdi ve bu durum Bizans’ın üç devlete bölünmesine yol açtı: Anadolu’da İznik İmparatorluğu, Pontus ve kuzeydoğu Anadolu’da Trabzon İmparatorluğu ve batı Balkanlar’da Epir Despotluğu. Balkan savaşları ve Dördüncü Haçlı Seferi boyunca Kumanlar sürekli olarak Bulgarlarla ittifak kurdular. Balkan savaşları sırasında Kumanlar kendi başlarına belirli bir siyasi hedef izlemediler. Baskınlarının temel motivasyonu, bu bölgelerden elde ettikleri bol miktardaki ganimet gibi görünüyordu. Yerleşimlerinin ve dış politika çıkarlarının ana merkezleri Tuna’nın çok kuzeydoğusuna uzanıyordu ve bazı Kuman gruplarının Balkanlara yerleşmiş olması mümkün olsa da, sayıları önemli değildi. Moğol fetihlerinin başlamasıyla durum dramatik bir şekilde değişti. 1223’te Kalka Nehri Savaşı’nda Moğollar, Kumanlara ve Ruslara ağır bir yenilgi yaşatarak fetihlerine devam etme niyetlerini gösterdiler. 1227’de Dominikan rahipleri Kumanları vaftiz ederek, tarihi Moldavya’daki Milcov’da (şimdiki adıyla Milcovul) merkezi bulunan Kumanya Piskoposluğunu kurdular. Bu, Kumanların Avrupa medeniyetine, özellikle de Batı medeniyetine entegre edilmesi yolunda önemli bir adımdı. Ancak Moğol istilası bu ilerlemeyi sekteye uğrattı. 1236’da Moğollar Kıpçak bozkırlarını geçerek batıya doğru ilerlerken Volga Bulgaristan’ını yendiler ve Kıpçak topraklarını harap ettiler.[55]
Bozkırlardan kaçan Kumanlar, batıya doğru bir göçe başladılar. 1237 yazında, ilk dalga Tuna’yı geçerek Trakya’ya saldırdı ve ardında bir yıkım izi bıraktı. 1241 baharında, bu kez Macaristan’dan gelen bir başka Kuman göçmen dalgası geldi.
Öte yandan 1240 sonrası Balkanlarda Kumanlar yavaş yavaş yerel siyasi hayata entegre oldular ve onları karşılayanlar sadece Bulgarlar değildi. 1237’den itibaren Konstantinopolis Latinleriyle ittifaklar kurdular ve bu ittifaklar evlilik ittifaklarıyla sağlamlaştırıldı. Bir Latin kroniğinde belirtildiği gibi, Latinlerin Kuman müttefikleri olan şefler Jonah ve Saronius, kızlarını Latin İmparatoru II. Baldwin’in sarayındaki etkili şövalyelerle evlendirdiler.[56]
Evet, yanlış okumuyorsunuz. Moğolların orta ve güneydoğu Avrupa‘yı istila etmelerinin hemen öncesinde Kumanlar ve Latin İmparatorluğu arasında ilginç bir ittifak gerçekleşmişti.
Fakat Kumanlar ve Latin İmparatorluğu arasındaki iletişimin doğasını anlamak için birkaç on yıl öncesine, Dördüncü Haçlı Seferi zamanına geri gitmek gerekmektedir.
Çok iyi bilindiği üzere 1204‘te Konstantinopolis, yolunu Filistin‘e doğru yöneltmiş olan çoğunluğu Fransız Haçlılarınca yönetilen ordu tarafından ele geçirilmişti. Bizans İmparatorluğu‘nun düşüşü ve Konstantinopolis‘te kurulan Frenk yönetimi, Hristiyan dünyasında muazzam bir etki yaratmış ve ortaçağ Balkanlarının siyasi grafiğini büyük ölçüde değiştirmişti. Bizans artık yoktu; onun kalıntıları üzerine Haçlı devletleri kurulmuştu. Konstantinopolis‘te bir Latin İmparatorluğu ve onun uyduları durumundaki Selanik, Atina, Ahaya. Eş zamanlı olarak Yunan bölgesinin batı ve doğu kıyıları boyunca Frankokrasi rakipleri ve Bizans‘ın emperyalist görüşünün halefi olarak Epir Despotluğu‘nun yanı sıra İznik İmparatorluğu yükselişe geçmekte idi. Devam eden yıllarda ise sadece Haçlı devletleri ve Yunan siyasi varlıklarının değil, aynı zamanda Assenid Hanedanlığının sözde II. Bulgar İmparatorluğu‘nun da dahil olduğu sürekli çatışmalar gerçekleşmiştir.[57]
Güçlü ve yetenekli lider Kaloyan tarafından yönetilen Bulgaristan, kısa süreli de olsa, Dördüncü Haçlı Savaşı‘ndan sonra güneydoğu Avrupa‘da en önemli faktör olarak ortaya çıkmıştı. O, bölgesel siyasi ve askeri üstünlüğünü Assenid Hanedanlığı‘nın, Danube‘nin kuzeyi için Kuman gruplarının askeri yardımını elde etme becerisine borçludur. Kaloyan, bir Kuman prensesi ile evlilik yapmıştı[58] ve bu evlilik, diplomatik olarak Frenk Haçlılarına karşı Kuman Krallığı‘nın desteğini sağlamaya gayret etmek anlamını taşımakta idi.
Ayrıca Kumanlar, İznik İmparatorluğu’nun ve daha sonra Palaiologos ordusunun ordularına katıldılar. Kıpçak ordusunun bir kısmı Bizans vatandaşlığını kabul ederek Trakya, Makedonya ve hatta Anadolu’ya yerleşti. Bu Kumanlar, Bizans İskitlerinin hafif süvarilerinin bir parçası oldular.
Önceki on yıllardaki Kuman istilaları, Bizans’ın etnik yapısı üzerinde kalıcı bir etki bırakmıştır. İlginç bir şekilde, Bizans ordusu tarafından müttefik ve savaşçı olarak yaygın bir şekilde işe alınmalarına ve Roma vatandaşlığını kabul etmelerine rağmen, Bizans soyluları arasında çok az Kuman bulunmaktaydı. Niketas Choniates, 1180’lerde Bizans vatandaşlığını kabul eden Alpamysh adlı bir Kuman savaş lordundan bahsetmiştir.[59]
PEÇENEKLER VE KUMANLAR
İki kardeş kavim olarak adlandırılan Peçenekler ile Kuman-Kıpçaklar, 582 yılında Göktürk Kağanlığı’nın ikiye ayrılmasından sonra oluşan Batı Göktürk Kağanlığı’na tabi olup, kesin olmayan bazı delillere göre Peçenekler ile Kuman-Kıpçakların ilk münasebetlerinin IX. asırda başladığı belirtilmiştir.[60]
1060 yıllarından itibaren Karadeniz’in Kuzeyi’nde Peçenekler’e ait olan topraklara gelen Kuman-Kıpçaklar hızla bu sahayı ellerine geçirmeye başlamışlardır. Bundan yirmi yıl sonra Tuna boylarında görülen Kuman-Kıpçaklar ile Peçenekler’in arası otlakların işgalinden ötürü zaman içinde de açılmaya başlamıştır. İki kardeş kavmin birbirlerine düşmanlık beslemesi Bizans İmparatorluğu’ndan önce Rus Knezleri’nin işine yaramış ve Knezler Peçenekleri önemli noktalara yerleştirerek onlardan askeri anlamda yararlanma yoluna gitmiştir.[61]
Tuna Nehri’nin karşı kıyısından gelen Türkler olarak da bilinen İskitler ile Bizanslılar arasındaki ilişki hakkında net bir sonuç ortaya çıkarmamız gerekirse Tuna bölgesinden gelen bozkır akıncıları genellikle kış ve ilkbahar aylarında saldırır, yaz ve sonbahar aylarını ise otlaklarında geçirirlerdi. Akınların temel amacı Makedonya ve Trakya’nın yerleşik nüfusunu yağmalamaktı. Bizanslılar yeterli güce sahip olduklarında, Balkan Dağları’nın hemen güneyindeki bölgelerde göçebelerle karşı karşıya gelmeye çalışırlardı. Askerlerinin yetersiz olduğu durumlarda ise Yunanlılar şehirlere çekilir ve dağınık düşman gruplarına karşı yerel baskınlar düzenlerlerdi. Komnenos Hanedanlığı Balkanlar’daki göçebe tehdidini etkili bir şekilde etkisiz hale getirdi, ancak on ikinci yüzyılın sonuna doğru, imparatorluktaki genel siyasi kriz nedeniyle göçebeler yeniden yıkıcı bir güç haline geldi. ‘Kuzeyli’ Türklerin sürekli istilaları, Balkanların yeterince Türkleşmesine yol açmadı. Peçenekler, Uzlar ve Kumanlar gibi Türklerin Balkanlara yerleşip kendi devlet oluşumlarını kurmalarını engelleyen çeşitli nedenler oldu. Bunun bir nedeni, güney Rus bozkırlarından ve Karadeniz bölgesinden gelen Türklerin, göçebe halklar olmaları nedeniyle, kimliklerini ve varlıklarını ancak bozkırda, belirsiz proto-devlet oluşumları içinde koruyabilmeleriydi. Balkanların kentleşmiş ve yerleşik bir nüfusun yaşadığı kesiminde, göçebeler kendilerine özgü ekonomik, sosyal ve siyasi stratejileri nedeniyle yaşayabilir devlet yapıları kuramadılar. Balkanları uzun vadeli yerleşim yeri olarak değil, kolay av ve zenginlik kaynağı olarak gördüler. Dahası, dağlık ve ormanlık manzaralarla karakterize edilen Balkanların daha az kentleşmiş orta kesimi, göçebelerin kitlesel yerleşimine elverişli değildi.[62]
Balkanların göçebeler tarafından Türkleştirilmesini engelleyen ikinci faktör, birincisiyle yakından bağlantılıdır. Balkanlar, özellikle Trakya ve Makedonya’nın kıyı bölgeleri, stratejik açıdan Konstantinopolis’in önemli uzantılarıydı ve Bizans İmparatorluğu göçebelere asla teslim olmadı. Göçebelerin en şiddetli baskınları sırasında bile, Bizans İmparatorluğu bölgedeki kritik şehir merkezlerini sıkıca elinde tuttu. Göçebeler bu kaleleri yok edemediler, bu da Balkan eyaletlerini fethetmelerini geçici ve prensipte imkânsız hale getirdi.
Sonuç olarak, göçebeler ne kendilerine yabancı olan Balkanların kentleşmesinin üstesinden gelebildiler ne de yerel kent yaşam tarzına uyum sağlayabildiler. Esir düşen veya Bizans hizmetine giren göçebeler sonunda yerleşik hayata geçtiler, yerel yerleşik nüfusa karışıp yok oldular.
İlginç bir şekilde, Bizans kaynakları Peçenekler ve Kumanlar arasındaki farkı canlı bir şekilde yansıtmaktadır. Peçenekler Bizanslıların hayal gücünü cezbetmiş ve Bizans tarihçileri onların yaptıklarını anlatan geniş bölümler yazarak canlı ve unutulmaz portreler sunmuşlardır. Şaşırtıcı bir şekilde, Peçenek soylularının birçok üyesi Konstantinopolis elitine katılarak Bizans saray hayatının, aristokrasisinin ve bürokrasisinin incelikli ve sıkı bir şekilde düzenlenmiş kurallarını öğrenmiş ve benimsemiştir.
Buna karşılık, Kumanlar Bizanslıların hayal gücünde ve yaşamlarında çok mütevazı bir yer işgal ettiler. İmparatorluğa aktif olarak yerleşip Bizans toplumunun bir parçası olsalar da, nadiren sosyal başarı elde ettiler ve Bizans elitleri tarafından kabul görmediler.[63]
Bunun sebebi, Peçenekler ve Kumanlar arasındaki medeniyet farklılıklarında yatmaktadır. Her iki grup da göçebe olmasına rağmen, bu onları kültürel olarak eşit kılmamıştır. Yunanlılarla karşılaştıkları dönemde yazılı olmayan halklar oldukları için, medeniyet seviyelerindeki farklılıkların ayrıntılı bir değerlendirmesini yapmak zordur. Bununla birlikte, Bizans kayıtlarının karşılaştırmalı bir okuması, Peçenek ve Kuman kültürleri arasında niteliksel bir fark olduğunu varsaymamıza olanak tanır. Peçenekler şüphesiz Kumanlardan kültürel olarak daha gelişmiş ve rafine olmuş, yerleşik dünyanın gelişmiş ve karmaşık medeniyetine daha açık ve duyarlı olmuşlardır.[64]
SELÇUKLU VE ERKEN OSMANLI DÖNEMLERİNDE İSTANBUL’DA TÜRKLER
1453 öncesindeki süreçte İstanbul’a yerleşen Selçuklu-Danişmendli Türklerini ve Türkmenleri savaşlarda esir alındıktan sonra Roma hizmetine girerek yüksek konumlara gelen Türk kökenli Roma devlet adamları, çeşitli vesilelerle kente gelen Selçuklu-Danişmendli hanedan mensupları ve zaman zaman şehirde bulunan Türk paralı askerleri-savaş esirleri-tüccarları olarak üç grupta toplamak mümkündür.[65]
Mevcut kayıtlara göre İstanbul’da kalan ilk Müslüman Türk, 11. yüzyılda yaşamış olan Rum tarihçi Mikhael Attaleiates’in Amertikes ve Amertike olarak andığı bir kişidir. Hakkında pek fazla bilgi olmayan ancak soylu kökene sahip olmakla övündüğü kaydedilen bu kişi İstanbul’a imparator VI. Mikhael’in (Mikhael VI Briggas, VI. Mikhael Bringas; 1056-1057) saltanatı sırasında sığınmacı olarak gelmiş, burada imparator I. Isaakios’a (Isaakios I Komnenos; 1057-1059) hizmet etmiş, imparator X. Konstantinos’a (Konstantinos X Doukas; 1059-1067) suikast düzenlemeye kalkınca sürgüne gönderilmiş, sonra geri çağrılarak Türklerle savaşması için Diyarbakır bölgesine gönderilmiş, sonradan taraf değiştirerek Türklere katılmış ve Romalılara karşı çarpışmıştır.[66]
Roma hizmetinde görülen ve Roma eğitimiyle yetiştirilen ilk Müslüman Türk kökenli devlet adamı, Tatikios’dur.[67]
Yakuplar: Bizans Hizmetindeki Türk Soyu
Bizans İmparatoru Palaiologos döneminde imparatorlukta uzun yıllar yüksek görevlerde bulunmuş yabancı kökenli tanınmış soyların var olduğu bilinmektedir. Ancak, bu insanlar arasında Müslüman dünyasından gelenler çok iyi araştırılmamıştır. Tarihi kaynaklarda nispeten detaylı olarak verilmiş iki istisna yer almaktadır. Birincisi, soyları Selçuklu sultanı II. İzzeddîn Keykâvus’un (1245-1249, 1257-1260) neslinden gelen ve vaftiz edildiklerinde Athanasoi adını alan Sultanlar soyu (1279); ikincisi, sultan II. İzzeddîn Keykâvus’un oğlu (küçük oğlu olabilir) Konstantinos Melik’in (1307) kurduğu Melikler soyudur.[68]
Her iki soy da imparatorluğun aristokrat sınıfına dahildir ve evlilik bağlarıyla, Palaiologoslar, Angeloslar, Dukaslar, Monomakhoslar, Raullar, Sarantinler dahil, pek çok tanınmış Bizans soyları ile birbirlerine bağlıdır. Ancak, Türk soylarının listesi bu iki tanınmış aileyle bitmemektedir. Bizans toplumunda daha mütevazi bir yere sahip olan bu ailelerle ilgili bilgiler mukayese edilemeyecek kadar azdır.[69]
Yine Bizans tebaasındaki Türklerden ünlü Hristiyan din adamlarının yetiştiği de görülür ki onların en önemlileri İstanbul doğumlu Hristiyan ilahiyatçı Simon Atumano’dur.
İSTANBUL’DA DOĞAN TÜRK ASILLI HRİSTİYAN DİN ADAMI: SİMON ATUMANO (1310-1387)
1310-1318 yılları arası Konstantinopolis’te dünyaya gelen Simon’un babası Osmanlı Türkü, annesi ise Rumdu. Atumano soyismi İtalyancada “Omsanlılı” demektir. Simon ismi ise dini görevine başlarken aldığı isimdir, doğum ismi bilinmemektedir. Simon genç bir yaşta annesinin inancı olan Hristiyanlığı seçti. Eğitimini Konstantinopolisin meşhur Studion Manastırında tamamladı. Studion Manastırı günümüze ulaşabilmiş İstanbul Bizans yapılarının en önemlilerindendir. Günümüzde bu bina Yedikule’deki İmrahor Camii olarak da bilinmektedir. Studion Manastırı Bizans döneminde en önemli eğitim merkezlerinden bir tanesiydi. Zira birçok Bizans imparatoru bile gençliğinde bu manastırda eğitim görüyordu. Bu eğitimin katkısıyla Simon Türkçe, Yunanca, Latince ve İbraniceyi öğretebilme seviyesinde öğrendi.
Bir Ortodoks olarak inanç yolculuğuna başlayan Simon zamanla Katolik mezhebini benimsedi. Bu kararında en etkili olan isim Barlaam adında bir ruhani idi. Barlaam, Ortodoks kilisesi bünyesinde İsihazm görüşüne karşı çıktığı için sapkın ilan edilmişti. Aforozundan sonra ise Katolik kilisesine geçiş sağlamıştı. Barlaamın görüşlerinden etkilenen Simon da bu nedenle Katolik oldu. Neticesinde, Simon 1348 senesinde Calabria kentinde Barlaam yerine episkopos olarak atandı. 1360 yıllarında Fransa Avignon’daki Papalık sarayında Yunanca dersleri verdi. 1366’da Simon Atina Dükalığındaki Tebai kentinin Katolik episkoposu olarak atandı. Atina Dükalığı oldukça problemli bir devletti. 1205’ten Osmanlı tarafından fethedildiği 1458’e kadar 253 yıl süren, dört ayrı hanedanlıktan 27 dük tarafından idare edilmişti. Simon’un atandığı dönemde Dükalık Katalanların kontrolü altındaydı. 1379 senesinde Dükalık Navarralılar tarafından fethedildiğinde Simon Roma’ya taşındı. Romada Latince, İbranice ve Yunanca dersleri verdi. 1383-1387 seneleri arasında vefat ettiği düşünülmektedir. Simonun Hristiyanlık ve Batı tarihine önemli katkıları oldu. Eski Antlaşma’nın İbranice, Yunanca ve Latince okumalarının yan yana dizildiği ve Papa VI. Urbanus’a adadığı bir Kitap yayınladı. Bu kitap günümüzde Venedik’teki Biblioteca Centrale Marciana’da muhafaza edilmektedir. Bunun yanı sıra, Plutarkhos’un Öfke’nin Kontrolü eserini Latinceye çevirdi. Simon’un hayatıyla ilgili en kapsamlı eserler Giorgio Fedalto’un “Simone Atumano: Monaco di Studio, Arcivescovo Latino Di Tebe” ve Kenneth M. Setton’un “The Papacy and the Levant (1204-1571)” eserleridir.[70]
HEM BİZANS, HEM DE OSMANLI VARİSİ ŞEHZADE HALİL
Kamuoyuna hem Bizans prensi hem de Osmanlı şehzadesi olan Halil Çelebi’den bahsetsek, buna inanmayanlar elbette ki olacaktır.
Her ne kadar bugün ismi gölgede kalsa da hem Bizans prensi hem de Osmanlı şehzadesi olan Halil Çelebi, hem Osmanlı’nın ikinci padişahı Orhan Gazi’nin oğlu, hem de Bizans İmparatoru Kantakuzinos’un torunu idi. Kendisi iki imparatorluğun da varisi olma potansiyeline sahipti.

Kendisi 1346 ile 1362 yılları arasında yaşamış olup, Osmanlı Devleti’nin kurucularından Orhan Gazi’nin beşinci eşi Theodora Hatun’dan doğmuştur. Annesi Theodora Hatun, Bizans İmparatoru VI. İoannis Kantakouzenos’un kızıdır.[71]
Halil’in hikayesi, korsanlar, fidyeler ve entrikalarla doludur; tarihçilerin üzerinde durması gereken önemli bir konudur.
14. yüzyılın ortalarında Ege ve Marmara Denizi kıyılarında korsanlık oldukça yaygındı. Bu korsanlar, genellikle fidye için insan kaçırırlardı. 1357 yılında, Marmara kıyısında bugünkü İzmit’te, yani antik Nikomedia’da, Şehzade Halil korsanlar tarafından kaçırılmıştı. Muhtemelen başlangıçta kaçırdıkları kişinin kim olduğunu bilmeyen korsanlar, kısa sürede durumu öğrendiklerinde esir şehzadeyi Ege kıyısındaki Phokaia’ya (bugünkü Foça) götürdüler. Phokaia, kısa süre önce Ceneviz Cumhuriyeti’nden alınmış ve Leo Kalothetos komutasında bir Bizans kalesiydi.
Orhan Gazi, oğlunu kurtarmak için Bizans İmparatoru IV. Andronikos Paleologos’a başvurdu. Bu olay, Osmanlı ve Bizans ilişkilerinde dikkat çekici bir anekdottur. Orhan Gazi, Bizans’ın borçlarını silmeyi ve Bizans tacında hak iddia eden Kantakouzenos ailesini desteklememe sözü verir. Andronikos, bu şartlar üzerine Şehzade Halil’i kurtarmayı kabul etti, fakat Phokaia’nın valisi Leo Kalothetos bu konuda isteksizdi. Bu durum üzerine 1358 yılında, Andronikos, Orhan Gazi’nin masraflarını karşıladığı üç gemilik bir filo ile Phokaia’yı kuşatmak zorunda kaldı. Bu kuşatma, Bizans ve Osmanlı arasındaki nadir iş birliği örneklerinden biridir.
Şehzade Halil, Bizans İmparatoru V. İoannis’in 10 yaşındaki kızı İrini Paleologina ile nişanlandırılır. Bu nişan, iki imparatorluk arasındaki bağları daha da güçlendirmeyi hedefliyordu. Ancak Halil’in ağabeyi Çimpe Fatihi Şehzade Süleyman Paşa’nın ani ölümü, tüm dengeleri değiştirdi.
Şehzade Süleyman’ın ani ölümünden sonra, Bizans’ta hüküm süren Paleologos Hanedanı, bir süre Halil’i Osmanlı Beyliği’nin yeni veliahtı olarak görmeye başladı. Fakat Orhan Gazi’nin vefatından sonra, Şehzade Halil’in kardeşi I. Murad Hüdavendigar Osmanlı tahtına oturdu.
Halil, taht için mücadele etmeye çalışsa da, 1362 yılında kardeşi Murad Hüdavendigar tarafından boğdurulmak suretiyle idam edildi.[72]
4-1453 ÖNCESİ OSMANLILARIN İSTANBUL KUŞATMALARI
Her ne kadar Osmanlılar, İstanbul’u 1453’te fethetseler de 1453 kuşatması da dahil tam 5 defa İstanbul kuşatması gerçekleştirmişlerdir.
- Birinci Kuşatma (1395)
İstanbul, Osmanlılar tarafından ilk kez 1395 yılında I. Bayezit tarafından kuşatıldı. Bazı Osmanlı tarihlerinde ilk kuşatmanın H. 793/1391 yılında gerçekleştirildiği kayıtlıdır.[73] I. Bayezit’in İstanbul’u kuşatması ve geçen olaylarla ilgili Osmanlı ve Bizans kaynaklarında ayrıntılı bilgiler vardır. İlk kuşatmanın sebebi, Osmanlı kaynaklarında Osmanlı hükümdarının, Macar Kralı ile savaşmak amacıyla 1395 yılında Gelibolu’dan geçerek Edirne’ye geldiği, ordunun toplanması işleri ile uğraştığı sırada, Bizans İmparatorunun yakalanan casusundan, İmparatorun Macar kralına mektup gönderdiği ve daha önce de üç casus göndererek kralı uyardığını öğrenmesi olarak gösterilir.[74]
Bizans kaynağında ise Osmanlıların ilk İstanbul kuşatmasına, Mora Despotunun, Bizans İmparatorunun kendisine kötü davrandığı için şikâyette bulunması, bu duruma kızan i. Bayezit’e karşı Hıristiyanların ittifak yapacak olmaları gösterilir. Bu bahane ile I. Bayezit, Bizans İmparatoruna bir elçi göndererek yanına gelmesini aksi halde kendisinin geleceğini ve İstanbul’u ele geçireceğini bildirdi.[75] İmparator, cevabında rahatsız olduğunu ve iyileşir iyileşmez kendisini ziyarete geleceğini bildirdi. Ancak aradan geçen zamana rağmen İmparator gelmeyince I. Bayezit İstanbul’u kuşatmak üzere harekete geçti ve Edirne’de ordusunu topladı.[76] Yine aynı Bizans kaynağında, I. Bayezit’in İstanbul’u ele geçirmek için, İmparatorun gelememiş olması ve ona kızmasının bahane olarak görüldüğü, Hükümdarın aslı amacı “şehirlerin kraliçesi olan İstanbul’u almak ve ecdadını geçmek asıl gayesi idi” cümlesi ile açıklanmaktadır.[77]
Bahsedilen sebeplerle Osmanlı Hükümdarının İstanbul’u kuşatacak olmasından korkan Bizans İmparatoru, I. Bayezit’e karşı tedbir almaya başladı. Bu amaçla I. Bayezit’e İstanbul’da zelzeleden hasar gören kiliselerin yıkılacağını ve kiliselerden elde edilecek malzeme ile yeni binalar yapacağını bildirerek Yaldızlı Kapı denilen yeri düzeltmeye ve kuleler yapmaya başladı. Bunu duyan I. Bayezit, Bizans İmparatoruna hemen hazırlıklarını durdurmasını yoksa Bursa’da kendi yanında bulunan oğlu Manuel’in gözlerine mil çekeceğini bildirdi. Bu haberden kısa bir süre sonra ölen İmparatorun yerine Bursa’dan kaçan Manuel tahta oturdu. Bunun üzerine I. Bayezit, İstanbul kuşatması için Timurtaş Paşa’nın da onayıyla harekete geçti. Ordusunu üç kola ayıran Hükümdar bir akıncı kolu Turhan Bey komutasında Karadeniz kıyılarına yolladı. Diğer bir kol ise Evrenos Bey komutasında Yunanistan’da bulunan Bizans İmparatorunun kardeşinin üzerine gönderildi. I. Bayezit’te, üçüncü kolun başında Rum köylerini yakarak İstanbul’a geldi ve şehri kuşattı.[78] Bu kuşatmada İstanbul hem karadan hem de, Gelibolu’dan gelen donanmanın Galata tarafını ele geçirerek boğaza girmesi sonucu, hem de denizden kuşatıldı. Karadan kuşatmada serdarlar ve sipehselarlar yer alırken bir çok yerde kurulan mancınıklarla İstanbul surları dövülmeye başlandı.[79] Osmanlı kaynakları, bu kuşatmada, Osmanlıların top kullanmadıkları, mancınıklar kullandıkları, çünkü Osmanlıların topu II. Murat ve oğlu II. Mehmet zamanında kullanmaya başladıkları kayıtlıdır.[80] Bunun üzerine Bizans İmparatoru, Macar Kralına din kardeşliği, dostluk, sevgi ve karşılığında para ödeyeceğinden bahsettiği mektuplar gönderdi. Macar Kralı, bu haberler üzerine Sofya’ya saldırdı. İstanbul’un alınması emeline yönelik bu ilk İstanbul kuşatması altı ay sürdü.[81] Ancak I. Bayezit, ilk kuşatmanın sürdüğü sırada Macar kralının Tuna nehrini geçerek Sofya’ya saldırısı üzerine İstanbul kuşatmasını kaldırarak Macarların üzerine yürüdü.[82] İbn Kemal, henüz bu ilk kuşatmada İstanbul surlarının yıkıldığını ve şehrin alınmasının an meselesi iken Macar kralının fitnesinin buna engel olduğunu kaydeder.[83]
- İkinci Kuşatma (1396)
Osmanlıların İlk İstanbul kuşatmasında Macarların Sofya’ya saldırmaları sebebiyle kuşatmayı kaldıran 1. Bayezit, kışı Bursa’da geçirdikten sonra yaz geldiğinde İstanbul’u ele geçirmek üzere tekrar harekete geçti.[84] Bu amaçla Timurtaş Paşa’nın oğlu Yahşi Bey, boğazın geçiş noktalarından bir kısmını ele geçirmekle görevlendirildi. Yahşi Bey ilk olarak Şile’yi ele geçirdi. Bu fetihten sonra 1. Bayezit, Kocaeli’nden harekete geçerek İskender Boğazı olarak bilinen yere kadar geldi ve Rumeli (Boğazkesen) Hisarının karşısına Anadolu (Güzelcehisar) Hisarını yaptırarak gerekli tedbirleri aldı. Bu tedbirlerle Karadeniz’den Bizans’a gelecek yardım gemilerinin yolunu kesmiş oldu. 1. Bayezit kuşatma sırasında İmparator’a hisarı teslim etmesini ve dilediği yere gidebileceğini bildirdi. Bu sırada Bizans İmparatorunun yardım talebi ile Avrupalı Hıristiyan devlet adamlarını dolaştığı yine Bizans kaynağında kayıtlıdır. İmparator, bu amaçla Venedik hâkimi, Milano Dukalığı, Fransız Kralı ve diğer dükler ve prenslikleri giderek Krallık Şehri’nin Türkler tarafından ele geçirilmesinin önlenmesini istedi fakat bir şey elde edemeden sadece vaat, bol hediye ve para alarak geri döndü.[85] Bu durum karşısında çaresiz kalan ve kuşatmanın vahametini de anlayan Bizans İmparatoru aman dileyerek 1. Bayezit’in her dediğini yapacağını, hatta cizye ödemeyi kabul edeceğini bildirdi. Bizans İmparatoru, Vezir Ali Paşa’ya da çeşitli hediyelerle birlikte bol miktarda altın ve gümüş de yollayarak kuşatmanın kaldırılmasında yardımcı olması için ricada bulundu. Vezir Ali Paşa, bunun üzerine araya girerek şehrin hisarının ele geçirilmesinin şu an zor olacağına, her yıl vergi almak dururken orduyu yıpratmanın gereğinin olmadığına hükümdarı inandırmaya çalıştı. Ancak 1. Bayezit’in Ali Paşa’nın bu tavsiyelerini kabul etmemesi üzerine, bu kez karşısında Bizans İmparatoru, İstanbul’ da bir Türk mahallesi kurulmasını, kadı tayin edilmesini, mescit ve ibadethaneler yapılmasını, Osmanlı hükümdarı adına hutbe okunmasını ve para basılmasını kabul ettiğini bildirdi. Bizans İmparatorunun yeni şartları ve Vezir Ali Paşa’nın ısrarları sonucunda ikinci İstanbul kuşatması kaldırıldı. Bu şartların gereği olarak Osmanlı’ya ödenecek haraç yılda on bin flori olacaktı. İstanbul’a yerleştirilecek Türklerin de Tarakçı Yenicesi ve Göynük halkından olması kararlaştırıldı.[86] Neşri ve İbn Kemal’deki bilgilerde bu kuşatmanın H. 798/1396’da gerçekleştiği yer alır fakat kuşatmanın kaldırılmasında Ali Paşa’nın rolü ve onun Bizans İmparatorundan rüşvet aldığı ile ilgili anlatılar kayıtlı değildir. Her iki Osmanlı kroniğinde de, Bizans İmparatorunun ricası sonrasında yukarıdaki şartların yerine getirilmesi sonucunda kuşatmanın kaldırıldığını yazılıdır.[87]
- Üçüncü Kuşatma (1412)
Üçüncü İstanbul kuşatması I. Bayezit’in oğlu Musa Çelebi tarafından gerçekleştirildi. I. Bayezit’in, Timur ile yaptığı 1402 Ankara Savaşında yenik düşerek esir olması ve Timur’un elinde ölmesi ile devletin sarsıntı geçirerek her bir kardeşin hükümdarlığını ilan ettiği dönemde iktidarı ele alan Musa Çelebi, devletin başına gelenlerden sorumlu tuttuğu Bizans İmparatoru Manuel’i cezalandırmak istiyordu. Yukarıda da verildiği gibi, İstanbul’un Gayrimüslim halkının, Türklerin Rumeli’ye geçmesinde Kentakuzenos’u sebep olarak gördükleri gibi, Musa Çelebi de, Acemlerin ve Tatarların Anadolu’ya gelmesine Rumların ve İmparator Manuel’in sebep olduğunu düşünüyordu. Hatta Musa Çelebi, babasını zayıflıkla, ağabeyi Emir Süleyman’ı da Bizans İmparatoru ile birlik olmakla suçluyordu. İşte bundan dolayı Musa Çelebi, İstanbul’u ele geçirmek ve İmparatoru cezalandırmak için Edirne’de ordu toplamaya başladı. Önce Selanik şehrine doğru hareket eden Musa Çelebi burada bulunan ağabeyi Emir Süleyman’ın oğlu Şehzade Orhan ile kızının üzerine yürüdü. Selanik’ten kaçan Şehzade Orhan ve kız kardeşi İstanbul’daki Bizans İmparatoruna sığındılar. Bunun üzerine Musa Çelebi, 1412 yılında İstanbul’u kuşattı.[88]
Musa Çelebi’nin İstanbul kuşatmasında kendisine Bizans İmparatoruna muhalif olan birçok Hıristiyan prens de yardım etti. Bu prenslerin donanmalarını kullanan Musa Çelebi hem karadan hem denizden İstanbul kuşatmasını sürdürdü. Ancak Bizans İmparatoru Pleologos’un donanması karşısında mağlup olan Musa Çelebi, daha fazla zarar görmemek için donanma hücumunu kaldırdı ve sadece karadan kuşatmaya devam etti. Bu kuşatma sırasında İstanbul’u tahrip ederek yağma yaptı ve birçok esir ele geçirdi.[89] Buna rağmen İstanbul’un yüksek surlarını yıkmayı başaramayan Musa Çelebi, bu kez Bursa ve İznik şehirlerinin ele geçirilme örneğinde olduğu gibi şehri kuşatıp içeriye gıda girmesini engelleyerek şehrin teslim olmasını amaçladı. Fakat bu sırada Amasya’da bulunan kardeşi Çelebi Mehmet’in kendisine karşı harekete geçmesi üzerine üçüncü İstanbul kuşatmasını kaldırarak kardeşinin üzerine yürümek zorunda kaldı.[90]
- Dördüncü Kuşatma (1423)
İstanbul’un dördüncü kez kuşatılması I. Mehmet’ten sonra tahta geçen II. Murat tarafından 1423 yılında gerçekleştirildi.[91] II. Murat tahta oturduktan sonra ortaya çıkan Sahte Şehzade Mustafa meselesi ile uğraşmak zorunda kaldı. Bu sırada Sahte Şehzade Mustafa kedisine daha önce yardım sözü veren Bizans İmparatoruna elçi göndererek sözünü yerine getirmesini istedi. II. Murat ise, Bizans İmparatoruna Sahte Şehzade’ye değil kendisine yardım etmelerini, eğer yardım ederse kendisine istediği her şeyi verebileceği haberini gönderdi. Ancak Bizans İmparatoru, II. Murat’ın elçilerine herhangi bir şey söylemeden geri yolladı. Gelen elçiler II. Murat’a, İmparatorun Sahte Şehzade Mustafa’ya yardım hazırlığı içerisinde olduğunu gözlemlediklerini bildirdiler.[92]
1. Murat, Sahte Şehzade Mustafa’yı ortadan kaldırdıktan sonra Bizans İmparator Yoannis’in beklemediği bir sırada İmparatorun Sahte Şehzade’ye yardım etmiş olmasını bahane göstererek İstanbul’u dördüncü kez kuşattı. Bizans İmparatoru, II. Murat’a elçi göndererek Sahte Şehzade Mustafa’ya yardım ettiğini kabul ediyor, fakat bunun suçunu Bayezit Paşa’nın, İmparatorun babasına hor davranmasına yüklüyordu. Ancak II. Murat bu bahaneyi kabul etmedi. Osmanlı Hükümdarı önce Mihaloğlu’nu Rumeli tarafından şehri kuşatması için görevlendirdi. Mihaloğlu birçok köyü yağmalayarak ilerledi ve çok sayıda esir aldı. Şehrin surlarının yanına gelmesine rağmen elinde fazla top ve tüfeğin olmaması yüzünden kuşatmayı başlatamadan beklemeye koyuldu. Birkaç gün içinde II. Murat’ta ordusuyla birlikte İstanbul önlerine geldi. Osmanlı ordusu da surlara yaklaştı ve ordugâh kurdular. Şehrin surları toplarla dövülmeye başlandı. Fakat bir sonuç elde edilemedi. Kuşatma sırasında Bizans İmparatoru Paleologos barış için girişimlerde bulunduysa da II. Murat ikna olmadı. Durumun ciddiyetini anlayan Bizans İmparatoru Osmanlı hükümdarını zor durumda bırakarak kuşatmayı kaldırması için, bu kez II. Murat’ın küçük kardeşi Şehzade Mustafa’yı ayaklanmak üzere kışkırttı.[93] Kuşatma üçüncü ayında iken, ayaklanan Şehzade Mustafa ile uğraşmak zorunda kalan hükümdar bu meseleyi halletmek işiyle meşgul oldu. Şehzade Mustafa’nın öldürülmesinden sonra II. Murat İstanbul kuşatmasına devam etti. Hiçbir girişiminden sonuç alamayan Bizans İmparatoru Yoannis kuşatmanın sona erdirilmesi karşılığında, Karadeniz kıyısındaki birçok yeri ve ayrıca her yıl üç yüz bin akçe haraç vermeyi kabul etmek zorunda kaldı. Bunun üzerine II. Murat şehrin ele geçirilmesinden vazgeçti ve kuşatmayı kaldırdı.[94] Osmanlıların dördüncü İstanbul kuşatmasında Osmanlı ordusunda yeniçeriler ve sipahilerden başka dedeler ve dervişlerin bulunduğunu hatta Emir Sultanın da bu kuşatmada yer aldığını kabul edenler vardır.[95]
Böylece 1453 yılına gelinceye kadar gerçekleştirilen dört kuşatma da değişik sebepler bahane gösterilerek başlamış ve farklı sebeplerle kaldırılmıştı. Ancak görüldüğü üzere henüz bu zaman zarfında Anadolu’da ve Rumeli’de Osmanlıların tam olarak hakimiyeti sağlayamamış olmasının doğurduğu sonuçlar İstanbul şehrinin ele geçirilmesini engellemişti. Bu engeller II. Mehmet zamanında ortadan kalkmış, hem Anadolu’da tam bir birlik sağlanmış hem de Rumeli’de gerçekleştirilen fetihler sonucu bölge tamamen egemenlik altına alınmıştı. Böylece II. Mehmet tahta çıktığında sağlanan bu şartlardan sonra İstanbul’un fethi gerçekleştirilebilmişti.[96]
İSTANBUL’UN FETHİNDEN 41 GÜN ÖNCE BÜYÜKADA’YI FETHEDEN KAPTAN-I DERYA BALTAOĞLU SÜLEYMAN BEY
İstanbul’un Fethinden 41 gün önce sefer düzenlediği İstanbul’un adalarını fetheden bir Osmanlı Paşası var, deseydik herhalde buna inanmayanlar olacaktır.
Evet, her ne kadar isminden çok fazla bahsedilmese de Sultan II. Murad Han ve Fatih Sultan Mehmed Han devirlerinde yaşamış, önemli görevlerde bulunmuş, İstanbul’un fethinden 41 gün önce Büyükada’ya fetih sancağını diken Kaptan-ı Derya Baltaoğlu Süleyman Bey, maalesef günümüzde adeta unutulmaya yüz tutmuş kahraman bir tarihsel simamızdır.
Bir Bulgar “Arhont”unun (Arhonot eski Grek Cumhuriyetlerinde başyargıç demektir.) oğlu olan Baltaoğlu Süleyman Bey, II. Murad Han devrinde devşirme olarak saraya alındı ve orada yetişti. Çeşitli kademelerdeki görevlerinde gösterdiği başarıları dolayısıyla Sultan II. Murad Han’ın sevgi ve itimadını kazanan Baltaoğlu Süleyman Bey, daha sonra sancak beyliğine yükseldi. 1449’da Osmanlı donanmasının başında Midilli adasına akın düzenledi ve Kalonya kasabasını zaptetti. 1451’de Gelibolu sancak beyi olarak kaptan-ı derya oldu.
1453 yılının Mart ayında Rumeli Beylerbeyi Karaca Paşa İstanbul önüne gelip ordunun geçeceği yollardaki engelleri ortadan kaldırdı. Tarabya ve havalisi gibi henüz Rumların elinde bulunan yerleri aldı. Bir taraftan da Anadolu askeri Güzelcehisar’dan karşı tarafa geçiriliyordu. 300 gemiden mürekkep olan Osmanlı donanması da İstanbul’a geldi. Donanma komutanı Balta oğlu Süleyman Bey’di.
Boğaz’ın Karadeniz tarafına demirlediğinde 400 civarına ulaşmış savaş ve nakliye gemisinden oluşan donanmasıyla kuşatmaya katılmak üzere donanma için merkez üs kabul ettiği ve bugün kendi adıyla anılan Baltalimanı’na yerleşen (Baltalimanı adı Baltacıoğlu Süleyman Bey’den dolayı verilmiştir) Süleyman Bey’in emrindeki donanma Büyükadaya hücum etti. Topla kaleyi yıkmak istediyse de muvaffak olamadı. Kalenin etrafına çalı çırpı koyarak büyük bir ateş yaktılar. Kurtulabilenler şartsız olarak teslim oldu.[97]
Evet, Baltaoğlu Süleyman Bey 18 Nisan 1453 tarihinde başta Büyükada olmak üzere bütün adaları fethetmişti. İstanbul merkezi 29 Mayıs 1453 tarihinde fethedilmiş olup, Adalar tam 41 gün önce fethedilmiştir.

Büyükada Vapur iskelesinden inince çok yakın bir mesafede bulunan meydandaki anıtta Baltaoğlu Süleyman Bey’in Büyükada’yı fethettiğine değinilmektedir.
Zât-ı devletleri her ne kadar 20 Nisan’daki kuşatmada başarısız görülerek azledilse de, Büyükada başta olmak üzere İstanbul adalarının fatihidir ve hak teslimi muhakkak yapılmalıdır. Mekânı cennet, makamı âli olsun. Kadir Allah şahsını kutlu fethi işaret eden Resul-u Ekrem Efendimiz’e komşu eylesin. Amin!
4-TÜRKLERİN BİR DAHA ASLA AYRILMAMAK ÜZERE İSTANBUL’U ALDIĞI, PEYGAMBER MUŞTUSU KUTLU FETİH GERÇEKLEŞİYOR

Baltaoğlu Süleyman Bey’in azline sebep olan 20 Nisan başarısızlığından bir gün sonra (21 Nisan) Topkapı’daki surların bir kısmı çökertildi.[98] Ve Topkapı’nın diğer duvarlarında da büyükçe bir gedik açıldı.[99]
Rumlar ve Frenkler büyük bir hızla çalışarak, açılan gedikleri toprak ve taş dolu fıçılarla kapatmaya çalıştılar, hatta yeni bir hendek daha açıp, bura-dan çıkan toprakla bir de set çektiler.[100] Yani özetle kaledekiler gediği kapatmaya muvaffak oldular. Gedikler gün geçtikçe çoğaldı. Kaledekiler de muvaffakiyetle bunları kapattılar.[101]
Yine de Osmanlıların burada kazandıkları başarı, felaketin yakın olduğunun bir işareti idi. Toplar, her gün devasa taşlarla savunması daha zayıf olan Mesoteicheon’daki (Muhtemelen Edirnekapı-Topkapı arası (ed).) surları dövmeye devam ettiler ve kısa bir süre içinde, aynı hızla fıçılarla doldurulan yeni gediklerin sayısı arttı.[102]
Bizanslılar için günler geçtikçe İstanbul’un düşüşü biraz daha yakınlaşıyordu.
Ama her şeye rağmen şehir düşmeyince sonunda padişah yeni bir tedbir düşündü.[103] Halihazırda sayıca az oldukları için büyük aralıklarla dizilmiş olan savunmayı daha da dağıtmak için kahramanca bir savaş ara-cına başvurdu. Amacı, deniz tarafındaki savunma hattını tehdit etmek ve imparatorun askerlerini ve müttefiklerini oraya çekmek için gemilerini Galata ve Galata’nın ötesindeki Beşiktaş (Iki sütunlu limandan)’tan Haliç’e indirmekti.[104]
Evet cesur padişah çok radikal bir karar almış, donanmayı Galata ve Beyoğlu sırtlarından Haliç’e indirmeye karar vermişti. Gemiler Dolmabahçe deresinden Şişli yoluyla Kasımpaşa önüne indirildi, inen gemiler topçunun himayesindeydi. Düşmanın gemilerimizi yakmak teşebbüsü muvaffak olamadı. Türk gülleleri düşman gemisini sulara garaketti. 3 Mayıs’ta Galata sırtlarına yerleştirilen toplarımız aşırma gülleler atarak düşmana yardım eden Ceneviz gemilerini dövdü.[105]
Hayatı zaferlerle dolu sultanın Rum tarihçisi Gökçeadalı (Imrozlu) Kritovulos ve Latin öğrenci Pusculus’un, Kserkses’in hilesinden bile üstün olduğunu övgü ile söyledikleri bu hile, büyük topçu ustası Urban gibi dönemin büyük ustaları için imkânsız değildi.[106]
Toplar günlerce surları dövdü
Osmanlı sadece Haliç’te değil, şehrin dört bir yanında saldırılarını sürdürüyordu. Romanos Kapısı (Topkapı) civarındaki surlar da aynı sıralarda top atışlarına tutuluyordu.
Surların yeterince zayıfladığını düşünen II. Mehmed, 6 Mayıs günü taarruz için emir verdi. Fakat Bizans’ın sert direnişi üzerine geri çekildi.
Bizanslılar taarruzları püskürtmeyi başarsa da kuşatma, surların arasında kalan halkı zorlamaya başladı, şehirde kıtlık baş gösterdi. Beklenen yardımların bir türlü gelmemesi İmparator Konstantin’i umutsuzluğa düşürdü. Bizans İmparatoru bir taraftan kıtlıkla uğraşırken bir taraftan da durmak bilmeyen Osmanlı toplarına karşı surları korumaya çalışıyordu.
Mücadele yeraltında da sürdü
Denizde ve karada kıyasıya süren mücadele bir süre sonra yerin altına da sıçradı. Osmanlı lağımcıları surları yeraltından aşmak için tünel kazdılar. Bunu fark eden Bizans birlikleri hemen kendi tünellerini açtılar. İki tünel birleşince bir de yeraltında çarpışma başladı. Bizans askerlerinin tünelde çıkardığı yangında her iki taraf ağır kayıplar verdi. Ancak Osmanlıların tünel kazması İmparator Konstantin’i daha da endişelendirdi. Şehrin dört bir yanında Osmanlıların açtığı tüneller keşfedildi. Bu tünellerin kimi ateşe verildi, kimine kızgın yağ döküldü, kimi ise kapatıldı.[107]
Gelgelelim gün geçtikçe Bizans’ın mâneviyâtı bozuluyor, ümidi kalmıyordu. 7 ve 12 Mayıs’ta Türkler iki hücum yaptı. Muvaffak olamadı.[108] Zira 7 ve 12 Mayıs’taki ani saldırılar, Bizanslılar tarafından başarı ile geri püskürtüldü. Bunun üzerine Türkler güçlü bir yürür kule inşa ettiler ve buraya yerleştirilen birlikler, Edirnekapı’da tehdit altındaki noktada açılan hendekleri toprakla doldurmayı başardılar. Derhal Galata’dan İstanbul’a kadar bir köprü kuruldu ve bu sayede sadece top atışları için çok iyi bir yer edinmekle kalmayıp, dikkati kara tarafındaki çalışmalardan başka bir yöne çekmek için iyi bir fırsat yaratılmış oldu.[109]
Kharlslos Kapısı’na karşı Osmanlı ordusundaki Sırp madencilerin gerçekleştirdikleri ilk lağımlama teşebbüsünden zemin uygun olmadığı için vazgeçilir. İkinci teşebbüsün hedefi Kaligaria Kapısı ile bitişik surlardı. Açılan lağım 16 Mayıs’ta tamamlanan bir karşı lağımla tahrip edilir; Blakhernai’deki diğer lağımlar 25 Mayıs’ta etkisiz hâle getirilir (toplam 14 lağım).[110]
26 Mayıs günü gece geç saatlere kadar, Türk ordugâhında, özellikle de sultanın bizzat karargâhını kurduğu Topkapı önlerinde büyük ateşler görüldü. Aynı zamanda öyle büyük bir gürültü koptu ki, Bizanslılar “gökyüzünün çökeceğini” düşünmeye başladılar.[111]
Fâtih ileri gelen bütün ümerayı toplayarak divan kurdu. Bütün komutanlara muhtelif cephelerden yapacağı hücumları anlattı.[112]
28 Mayıs’ta daha müthiş bir surette faaliyete geçen toplar eskisinden daha yoğun ateş etmeye başladı ve Türk münadiler, herkesin kendisine tahsis edilen yerde ertesi sabah yapılacak büyük saldırıya hazır olmalarını haber verdi.[113]
Türk ordusunda müthiş bir faaliyet vardı. İstanbul, surların arkasına sinmiş bir hálde korku ile bu faaliyeti seyrediyordu.[114]
II. Mehmed, bunun üzerine emirlerinin zamanında yerine getirilip getirilmediğini denetlemek üzere atı ile bizzat Türk safları arasında gezindi. Tüm bu hazırlıklar şehirden de fark edildi ve kutsal eşyaları, mukaddes imparator mezarlarını ve değerli sanat eserlerini barındıran tüm kilise ve manastırlarda, sanki Hristiyan İstanbul’un son gününe hazırlık yapar gibi çanlar çalmaya başladı.
Şafak sökmeden üç saat önce Türk karargâhlarında hareket başladı. Demir değnekler ve kırbaçlarla harekete geçirilen Hristiyan yardımcı birliklerin görevi, Topkapı’da fıçılar, çuvallar vs. gibi dolgulardan oluşan harap olmuş surlara merdivenleri dayamaktı. Bunlar kitleler halinde öldüler, ama asıl orduya büyük bir hizmette bulundular. Yerlerine çok kolaylıkla başkaları konulabileceği için bu insanlar hiçbir Osmanlı komutanı tarafından fazla önemsenmezdi.[115]
6 Nisan’dan 29 Mayıs’a kadar elli iki gündür muhasara edilmekteydi. 29 Mayıs’ta sabahleyin erkenden Türk ordusu harekete geçti. Askerlerimiz, surlara merdiven dayayarak kahramanca dövüşmeye başladı.[116]
Merdivenler surlara dayandıktan sonra ise II. Mehmed’in ve her iki beylerbeyinin komutası altındaki yeniçeriler, sultanın da bulunduğu Topkapı ile Silivri Kapı ve Eğrikapı’da (Tedaldi) harekete geçtiler: Bu seçkin ve zafere aşina birlikler demir gibi disiplinleri içinde ya yenecekler ya da öleceklerdi[117]
Merdivenden düşen gazilerin yerini hemen başkaları alıyordu. İstanbul her taraftan hücuma uğramıştı.[118]
Askerî birliklerin arasında, Hristiyanlar tarafından vurulup, yere düşene kadar özellikle Ulubatlı Hasan isimli dev cüsseli bir yiğit vardı ki, heyecandan yerinde duramıyordu. Bir gün önceden komutanlarına yalvarmış, en ön saflarda vuruşan birlikte yer almak için çok dil dökmüştü.
Ulubatlı Hasan adlı bu yiğit Bursa Karacabey’deki Ulubat gölünün kuzeybatı kıyısının yakınında bulunan Ulubat köyünde dünyaya gelmişti. Yiğitler yiğidiydi. At yarışlarında, ok atmada, güreşte birinciydi. Daha sırtını yere getiren çıkmamıştı. Öyle ki çoğu defa iki kişiyle birden güreşir, ikisini de yenerdi. Ulubatlı Hasan’ın gönlü Allah için cihad etme aşkıyla yanıp kavrulmaktaydı “İla’yi kelimetullah” uğruna can vermek en büyük emeliydi.
Büyük hücumun yapılacağı gün en ön safta vuruşacağı için çocuklar gibi seviniyordu. Otuz tane gözüpek yeniçeri seçmişti. Hep birlikte aynı noktaya hücum edeceklerdi.
Nihayet beklenilen an gelip çatmıştı. Mehter “hücum” havası çalınca Ulubatlı Hasan ve arkadaşları “Allah Allah” sesleriyle ileri atılmışlardı. Ulubatlı’nın bir elinde sancak, diğer elinde kalkan vardı. Sura dayanan merdivenlerden süratle tırmanıyordu. Atılan oklara, taşlara, üzerlerine dökülen kızgın yağlara kalkanını siper ediyordu. Nihayet surların üzerine varmayı başarmıştı. O anda kalkanını fırlatıp atmış, uzun palasını çekmiş, arslanlar gibi vuruşmaya başlamıştı. Önüne çıkan düşman askerlerine vuruyor, vuruyordu. Yahya Kemal’in tasvir ettiği gibiydi manzara. Şöyle demektedir şair:
Vur pençei Alî’deki şemşîr aşkına
Gülbangi asmanı tutan pir aşkına
Ey leşkeri müfettihü’lebvâb vur bugün
Fethî mübîni zâmin o tebşir aşkına
Vur deyri küfrün üstüne rekzî hilâl içün
Gelmiş bu şehsüvârı cihangir aşkına
Düşsün çelengi Rûm’un eğilsün serî Firenk
Vur Türk’ü gönderen yedi takdir aşkına
Son savletinle vur ki açılsın bu sûrlar
Fecri hücum içindeki Tekbîr aşkına
Ulubatlı’nın şimşek gibi çakan kılıcından ürken düşman askerleri uzaktan ok yağdırmaya başlamışlardı. Oklar peş peşe Hasan’ın vücuduna saplanıyordu.[119]
Bombardımanın yarattığı dumanlar etraflarını çevreliyor ve kuşatma altında olanların, ilerleyen yeniçerileri görmelerini engelliyordu.[120]
Sonuç itibariyle Türk ordusu içinde Ulubadlı Hasan kalenin üstüne çıkmaya muvaffak oldu. Aldığı yaralarla kale duvarlarından aşağı yuvarlandı.[121]
Bu karar gününde de asıl komuta yine 29 Ocak 1453’te 700 kişilik özel ordusuyla birlikte şehri savunmak için Konstantinopolis’e gelen ve imparatorun Edirnekapı bölgesinde görevlendirdiği Giustiniani’de idi. Yerli ve yabancı nüfuzlu kişilerle etrafı sarılmış imparatorun kendisi ise görünmüyordu. O, kutsal varlığını korumak zorunda idi ve çatışmaya giremezdi. Ama ölüme hazırlıklıydı ve Ayasofya’da Kutsal Takdis Merasimi’ni tamamlamıştı. Giustiniani, bir mermi ile göğsünden öldürücü bir yara aldı ve adamları tarafından gemisine götürüldü. Bu durum, savunma mevzilerinin seyrekleşmesine yol açmıştır.
Giovanni Giustiniani Longo’nun yaralanması, şehrin alınmasında önemli bir kırılma anı olmuş; yeni gelişen durumu fark eden ve iyi değerlendiren Fatih Sultan Mehmed, askerlerini daha da yüreklendirerek surları büyük bir süratle aşmalarını ve çeşitli kollardan şehre girmelerini sağlamıştır.[122]
Bu yüzden müdafaacıların saflarında büyük bir boşluk açıldı ve genel bir karmaşa meydana geldi. Hiç kimse, ortadan kaybolan komutanın yerine geçmeye cesaret edemedi. Topların kulak yırtıcı sesi ve yeniçerilerin sinir bozucu naraları altında hiçbir emir duyulmadı. Bir kez geri püskürtülen Türkler, alçak dış surlarla birkaç yerinden büyük hasar almış, yüksek iç surlar arasındaki boşluğu derhal doldurdular. Bazıları, surlara çabucak dayanan merdivenlere çıkarak Giustiniani’nin kısa bir süre önce yaralandığı, terk edilmiş burçlara çıkmayı başardılar. Aynı anda, genelde Cenevizlilerin hendekleri ve dış surları savunmak için surların arasından çıktıkları küçük kapı işgal edildi ve birçok yeniçeri bu kapıdan geçerek, şehre girdi.[123]
Bu süreç içerisinde Cenevizli Protostrator’u kıskanmalarına rağmen başlarında balyosları bulunan Venedikliler var güçleriyle savaştılar. Bizanslı birliklerin başında bu arada Osmanlı şehzâdesi Orhan da belirdi. Dış surların önünde sabahın ilk ışıklarına kadar çatışmalar devam etti. Osmanlı kanı taşıyan Şehzade Orhan, Fatih’in İstanbul’u kuşattığında 600 askeriyle birlikte İstanbul surlarını savunma görevindeyken, şehir düştükten sonra, keşiş kılığına girmiş bir vaziyette şehirden kaçmaya çalışırken yakalandı ve çocuklarıyla birlikte idam edilerek hayatına son verildi. O, kimilerine göre hain bir şehzade, kimilerine göre ise geleceğini seçemeyen zavallı bir kader kurbanıydı…[124]
Biraz sonra müdafaası iyice zayıflamış olan Topkapı da zaptedilmiş, asker buradan da içeri girmişti. Türk ordusu şehri istilâya başladı. İmparator bu kargaşalık esnasında maktül düşmüştü.
Asırlardan beri birçok hücumlara mukavemet eden İstanbul nihayet Türk gücü karşısında dayanamamıştı. Türk kuvvetleri İstanbul sokaklarına yayılmaya başladı. Liman daha Bizanslıların elinde bulunuyordu. Fakat bütün İstanbul zaptedildikten sonra limanda mukavemetin hükmü yoktu.[125]
Nitekim Marmara Denizi’ndeki büyük filonun denizcileri karaya çıktılar. Onları, Haliç’e indirilmiş olan gemilerin mürettebatları takip etti.
Çatışmalar devam ederken, şehre girmiş olan yeniçeriler, genelde ahşap evlerin bulunduğu dar sokaklardan geçerek merkeze; dikilitaşların bulunduğu Hipodrom’a ve mukaddes Ayasofya Kilisesi’ne doğru ilerlemeye başladılar.[126]
FETHİN ORTAYA ÇIKARDIĞI NETİCELER
Fatih Sultan Mehmed’in İstanbul’u alması Devlet-i Aliyye için gerçek bir sıçrama tahtası olurken Türklerin de bir daha asla ayrılmamak üzere İstanbul’da sağladıkları hakimiyetin de anahtarı oldu.
Osmanlılar bu fetihle devlet aşamasından imparatorluk aşamasına doğru terfi ederken Osmanlı Devleti’nin kuruluş dönemi sona erdi ve yükselme dönemine geçildi.
İstanbul’un alınmasıyla Hz. Muhammed’in fethi muştulayan hadis-i şerifi gerçekleştiği için Osmanlı’nın İslam dünyasındaki saygınlığı da arttı.
Fethin siyasi kazançları bir yana önemli ekonomik kazançları da oldu. Karadeniz’i Akdeniz’e bağlayan ticaret yolları Osmanlı’nın eline geçti. Bunun yanı sıra İpekyolu’nun Avrupa’ya ulaşan kolu Osmanlı himayesine girdi.[127]
SÖZÜN ÖZÜ
29 Mayıs 1453’te İstanbul’un fethedilmesi Türklerin İstanbul’da ilk defa egemenlik kurduğu tarih değildir. Bu tarih, Türklerin İstanbul’a bir daha asla geri ayrılmamak ve ebediyen yaşamak üzere hakimiyet mührünü vurduğu tarihtir. İstanbul’daki Türk varlığının 1453’ten daha eski oluşu bu fethin ihtişamından ve sahip olduğu destansı önemden zinhar bir şey kaybettirmeyecektir. Tam aksine 1453’teki kutlu fetih, Türklerin bu şehre son defa egemenlik mührünü vuruşunu ve ebediyen bu şehrin ev sahibi olduğunu kılıcının hakkıyla ortaya koyduğu şanlı bir zaferdir.
Kaynakça:
16.Asırda Yazılmış Gerekçe Anonim Osmanlı Tarihi (1373-1512), (haz. Şerif Baştav), Ankara Üniversitesi Dil ve Tarih Coğrafya Fakültesi yay. Ankara 1973
Ahmet CAFEROĞLU, Eski Uygur Sözlüğü, İstanbul, 1968
Ahmet GÖKBEL, Kıpçak Türkleri (Siyasi ve Dini Tarihi), Ötüken, İstanbul 2000
Ahmet Refik, Türklerin İstanbulu Muhasaraları, İstanbul 1932
Ahmet TAŞAĞIL, Gök-Türkler, TTK yay., Ankara, 1998
Akdes Nimet KURAT, IV.-XVIII. Yüzyıllarda Karadeniz Kuzeyindeki Türk Kavimleri ve Devletleri, 2. Baskı, Murat Kitabevi Yayınları, Ankara 1992
Aleksandar UZELAC, Konstantinopolis Latin İmparatorluğu’ndaki Kumanlar Cumans in the Latin Empire of Costantinople, Oğuz-Türkmen Araştırmaları Dergisi (OTAD), Çev. Ebru Emine OĞUZ, Cilt: 3, Sayı: 1, Haziran 2019
Aleksandr Aleksandroviç VASİLYEV, Bizans İmparatorluğu Tarihi I, (Çev. Arif Müfid MANSEL), Ankara, 1943
Ali AHMETBEYOĞLU, Avrupa Hun imparatorluğu, Ankara: Türk Tarih Kurumu Basımevi.: 33, 2001
Annie PRALONG, Bizans: Yapılar, Meydanlar, Yaşamlar, Kitap Yayınevi, İstanbul, 2016
Anonim Osmanlı Kroniği, (haz. Necdet Öztürk). Türk Dünyası Araştırmaları vakfı. İstanbul 2000
Anonim Tevârih-i Al-i Osman, (F. Giese neşri. haz. Nimet Azamat), Marmara Üniversitesi, Edebiyat Fakültesi yay. İstanbul 1992
Arif Cengiz ERMAN, Traklar (Türkler) Hintlilerden sonra dünyadaki en kalabalık topluluktu., Söz Gazetesi, 15 Aralık 2025, https://sozgazetesi.org.tr/tuerk-duenyasi/traklar-turkler-hintlilerden-sonra-dunyadaki-en-kalabalik-topluluktu/, erişim tarihi: 04.02.2026
Auguste BAİLLY, Bizans Tarihi, (Çev. Haluk Şaman), C.I. İstanbul, 2006
Charles Macy BRAND, “The Turkish Element in Byzantium, Eleventh-Twelfth Centuries”, Dumbarton Oaks Papers, 1989
David NİCOLLE, İstanbul’un Fethi 1453, Çev. Hamide Koyukan, Türkiye İş Bankası Kültür Yayınları, İstanbul, 2018
Emıl HERAK, “Avarlar: Etnik Yaradılış Tarihlerine Bir Bakış”, Türkler Ansiklopedisi, C. II., Yeni Türkiye Yay., Ankara, 2002
Emre YÜKSELEN, Osmanlı’nın Bizanslı Şehzadesi: Şehzade Halil, 5 Haziran 2024, Aykırı Gazetesi, https://www.aykiri.com.tr/yazarlar/emre-yukselen/osmanli-nin-bizansli-sehzadesi-sehzade-halil/617/, erişim tarihi: 20.01.2026
Enes Taha ERSEN, Bizans ordusunun paralı Türk askerleri, 21 Mart 2018, Enson Haber, https://www.ensonhaber.com/tarih-haberleri/bizans-ordusunun-parali-turk-askerleri, erişim tarihi: 04.02.2026
Eroğlu, Haldun. “Osmanlıların 1453 Öncesi İstanbul Kuşatmaları”. Tarih Araştırmaları Dergisi 23, (Mayıs 2004)
Erol KÜRKÇÜOĞLU, Türklerin Siyasi Tarihi, Bilge Yayıncılık, İstanbul, 2020
Evren DEDE, Trakya adı nereden geliyor?, Azınlıkça, 9 Mart 2023, https://azinlikca1.net/yasam/item/67716-trakya-adi-nereden-geliyor, erişim tarihi: 05.01.2026
Fahri SARRAFOĞLU (İstanbul Seyyahı), ‘‘Bu Camide bir devrin hikayesi yatıyor’’, 20 Ocak 2025, İstanbul’un Sırları, https://www.istanbulunsirlari.net/2025/01/20/bu-camide-bir-devrin-hikayesi-yatiyor/, erişim tarihi: 20.01.2026
Fatma ÇAPAN, Balkanlar’da Bizans Türk İlişkileri (IV. X. Yüzyıllar), Fırat Üniversitesi Sosyal Bilimler Enstitüsü Tarih Ana Bilim Dalı, Doktora Tezi, Elazığ, 2013
George AKROPOLİTES: The History, Edited and Translated by Ruth Macrides, Oxford, Oxford University Press, 2007.
Geza FEHER, Bulgar Türkleri Tarihi, Türk Tarih Kurumu, Ankara, 1999
Giovanni Giustiniani LONGO, Giovanni-Guglielmo ve Georgios Leveniotis, Academia, 2012, https://www.academia.edu/17752320/Giustiniani_Longo_Giovanni_Guglielmo_%CE%99%CF%89%CE%AC%CE%BD%CE%BD%CE%B7%CF%82_%CE%99%CE%BF%CF%85%CF%83%CF%84%CE%B9%CE%BD%CE%B9%CE%AC%CE%BD%CE%B7%CF%82_, Erişim Tarihi: 04.02.2026
Gyula MORAVSCIK, “Türklüğün tetkiki bakımından Bizantinolojinin ehemmiyeti”, İkinci Türk Tarih Kongresi, 20-25 Eylül 1937, İstanbul, 1943
Hasan BAHAR, Roma ve Bizans Tarihi, Kömen Yayınları, Konya, 2011
Hatice ORUÇ, Ankara Üniversitesi, Bizans ve Türkler Dersi 4. Hafta: Erken Bizans Dönemi: Bizans-Türk İlişkileri, 2020, https://acikders.ankara.edu.tr/course/section.php?id=82294, erişim tarihi: 20.01.2026
Hayrettin İhsan ERKOÇ, “1453’ten Önce İstanbul’da Türk Varlığı”, Türk Kültürünü Araştırma Enstitüsü, Ankara 2009
Hayrettin İhsan ERKOÇ, 1453’ten Önce İstanbul’da Türk Varlığı, Türk Kültürünü Araştırma Enstitüsü, Ankara 2009
Hülya AYHAN, Bizans İmparatoriçesi Türk-Kıpçak Çiçek Hatun, 10 Ocak 2024, Dikgazete, https://www.dikgazete.com/yazi/bizans-imparatoricesi-turk-kipcak-cicek-hatun-6428.html, erişim tarihi: 20.01.2026
Hüseyin Namık ORKUN, Türk Tarihi 4. cilt, Akba Yayınları, 1946, İstanbul
Hüseyin Namık ORKUN, Türk Tarihinin Bizans Kaynakları, Ankara, 1938
Idem, “Yazijioghlu Ali on the Christian Turks of the Dobruja” BSOAS, Vol. XIV/3, 1952, s. 639-668; Idem, “La descendance chrétienne de la dynastie Seldjouk en Macédoine”, Echos d’Orient, 30 (1934)
Ioannes KİNNAMOS, Historia, Türkçe çev. Işın Demirkent, Ioannes Kinnamos’un Historia’sı (1118-1176), Ankara 2001
Ionnas Zonaras, Tarihlerin Özeti, Çev. Bilge Umar, Arkeoloji ve Sanat Yay., İstanbul 2008
İbrahim KAFESOĞLU, “Bulgarların Kökeni”, Türk Kültürünü Araştırma Enstitüsü, Ankara, 1985
İkinci Türk Tarih Kongresi – İstanbul – 20-25 Eylül 1937 – Kongrenin Çalışmaları, Kongreye Sunulan Tebliğler, 483-498, c. II: sayı 66
İsmail MANGALTEPE, ‘’VI.Yüzyılın İkinci Yarısında Avar- Bizans Münasebetleri’’, (Prof.Dr. Işın Demirkent Anısına), Dünya Yay., İstanbul, 2008
İstanbul’un fethinin gerçek hikayesi, 29 Mayıs 2020, https://www.ekovitrin.com/istanbulun-fethinin-gercek-hikayesi, erişim tarihi: 20.01.2026
Kâmil SU, Yıldırım Bayezit, Milli Eğitim Basımevi, İstanbul 1990.
Marc MADRİGAL, “Hristiyan Türkler”, Kitab-ı Mukaddes Şirketi, 2017, İstanbul
Muharrem Taner Tarhan, Ön Asya Dünyasında İlk Türkler: Kimmerler ve İskitler, Yeniden Ergenekon, 1 Nisan 2014, https://yenidenergenekon.com/755-on-asya-dunyasinda-ilk-turkler-kimmerler-ve-iskitler/, erişim tarihi: 04.02.2026
Murad ADJİ, Saklanan Türk Tarihi, Kaynak Yayınları, İstanbul, 2016
Mustafa ERGÜN, 31.12.2025, Kırmızılar, https://www.kirmizilar.com/traklar/, Erişim Tarihi: 05.01.2026
Netayicü’l-Vukuat, der. Neşet Çağatay, c. I-II, 1987
Nicolae JORGA, Osmanlı İmparatorluğu Tarihi 2 (1451-1538), çev. Nilüfer Epçeli, çev. kon. Kemal Beydilli, Yeditepe Yayınevi, İstanbul, 2009
Paul WİTTEK, “Les Gagauozes=Les gens de Kaykaus, Rocznik Orientalsityczny, Vol. XVII. (1951-1952)
Pavel PAVLOV T”rnovskite tsaritsi [The Empresses of Tarnovo]. Veliko T’rnovo, DAR–RKh. 2006. 87 p. (In Bulgarian)
Procopius Caesarensis, Bizans’ın Gizli Tarihi, (Çev. Orhan Duru), Türkiye İş Bankası Kültür Yayınları, İstanbul, 2001
Rafet ULUTÜRK, Tarihsel Bir Başkaldırı; Traklar Helen Değil, Öz Be Öz Türk’tür!, BULTÜRK, https://bulturk.org.tr/v2/tarihsel-bir-baskaldiri-traklar-helen-degil-oz-be-oz-turktur/, Erişim Tarihi: 20.01.2026
Rustam ŞUKUROV, 15 Ağustos 2023, Bizans ve Türkler: Uygarlıkların Çöküşü ve Yükselişi, Ders 4: Polovtsiyalılar, https://qalam.global/en/articles/byzantium-and-the-turks-the-fall-and-rise-of-civilizations-en-4, erişim tarihi: 05.01.2026
Rüstem ŞUKUROV, Yakuplar: Bizans Hizmetindeki Türk Soyu (Moskova), Çeviren: Prof. Dr. Ayşe Dietrich, Osmanlı Tarihi Araştırma ve Uygulama Merkezi Dergisi: OTAM, 2007
Selçuklulara Kazık Atıp Karşılığında da Bizans İmparatoru’ndan Dukalık Koparan Elçi: Siyavuş, Ekşi Şeyler, 17 Temmuz 2023, https://eksiseyler.com/selcuklulara-kazik-atip-karsiliginda-da-bizans-imparatorundan-dukalik-koparan-elci-siyavus, Erişim Tarihi: 04.02.2026
Sevda Alievna SULEYMANOVA, ‘’Kafkasya ve Avarlar’’, Türkler Ansiklopedisi, C. II., Yeni Türkiye Yay., Ankara, 2002
Sinodik Tsarya BORİLA [The Book of Boril]. Popruzhenko M.G. (ed.). Sofia, BAN, 1928. 96 + clxxix p. (In Bulgarian)
Tevarih-i Al-i Osman, (haz. Necdet Öztürk), Marmara Üniversitesi Edebiyat Fakiltesi yay. İstanbul 1991, s. 112.
Tevârih-i Âl-i Osman, IV. Defter (haz. Koji Imızawa). TTK yay. Ankara, 2000
Ulubatlı Hasan, 6 Nisan 2005, Yeni Mesaj, https://www.yenimesaj.com.tr/ulubatli-hasan-H1109990.htm, erişim tarihi: 20.01.2026
Umay Türkeş GÜNAY, Türklerin Tarihi, Akçağ Yayınları, Ankara, 2007
Umut ÜREN, ‘’Büyük Bulgar Devleti’’, Doğu Avrupa Türk Tarihi, Kitabevi, İstanbul 2013
Vitalien LAURENT, Une famille turque au service de Byzance. Les Mélikes, BZ, (1956). Bd. 49.; 64-1965
Dipnotlar:
[1] Mustafa Ergün, 31.12.2025, Kırmızılar, https://www.kirmizilar.com/traklar/, Erişim Tarihi: 05.01.2026
[2] Mustafa Ergün, 31.12.2025, Kırmızılar, https://www.kirmizilar.com/traklar/, Erişim Tarihi: 05.01.2026
[3] Evren Dede, Trakya adı nereden geliyor?, Azınlıkça, 9 Mart 2023, https://azinlikca1.net/yasam/item/67716-trakya-adi-nereden-geliyor, Erişim Tarihi: 05.01.2026
[4] Mustafa Ergün, 31.12.2025, Kırmızılar, https://www.kirmizilar.com/traklar/, Erişim Tarihi: 05.01.2026
[5] Murad Adji, Türklerin Saklı Tarihi, Kaynak Yayınları, İstanbul, 2016
[6] Mustafa Ergün, Kırmızılar, https://www.kirmizilar.com/traklar/, Erişim Tarihi: 05.01.2026
[7] Rafet ULUTÜRK, Tarihsel Bir Başkaldırı Traklar Helen Değil, Öz Be Öz Türk’tür!, 15 Ocak 2026, BULTÜRK, https://bulturk.org.tr/v2/tarihsel-bir-baskaldiri-traklar-helen-degil-oz-be-oz-turktur/, Erişim Tarihi: 20.01.2026
[8] Muharrem Taner Tarhan, Ön Asya Dünyasında İlk Türkler: Kimmerler ve İskitler, Yeniden Ergenekon, 1 Nisan 2014, https://yenidenergenekon.com/755-on-asya-dunyasinda-ilk-turkler-kimmerler-ve-iskitler/, erişim tarihi: 04.02.2026
[9] Arif Cengiz Erman, Traklar (Türkler) Hintlilerden sonra dünyadaki en kalabalık topluluktu., Söz Gazetesi, 15 Aralık 2025, https://sozgazetesi.org.tr/tuerk-duenyasi/traklar-turkler-hintlilerden-sonra-dunyadaki-en-kalabalik-topluluktu/, erişim tarihi: 04.02.2026
[10] Rafet ULUTÜRK, Tarihsel Bir Başkaldırı Traklar Helen Değil, Öz Be Öz Türk’tür!, 15 Ocak 2026, BULTÜRK, https://bulturk.org.tr/v2/tarihsel-bir-baskaldiri-traklar-helen-degil-oz-be-oz-turktur/, Erişim Tarihi: 20.01.2026
[11] Procopius Caesarensis, Bizans’ın Gizli Tarihi, (Çev. Orhan Duru), Türkiye İş Bankası Kültür Yayınları, İstanbul, 2001, s. 14
[12] Auguste Bailly, Bizans Tarihi, (Çev. Haluk Şaman), İstanbul, 2006, C.I., s. 10
[13] Ahmet Taşağıl, Gök-Türkler, TTK yay., Ankara, 1998, s. 18
[14] Erol Kürkçüoğlu, Türklerin Siyasi Tarihi, Bilge Yayıncılık, İstanbul, 2020, s. 195
[15] Sevda Alievna Suleymanova, ‘’Kafkasya ve Avarlar’’, Türkler Ansiklopedisi, C. II., Yeni Türkiye Yay., Ankara, 2002, s. 152
[16] Emıl Herak, ‘’Avarlar:Etnik Yaradılış Tarihlerine Bir Bakış’’, Türkler Ansiklopedisi, C. II., Yeni Türkiye Yay., Ankara, 2002, s. 644
[17] Fatma Çapan, Balkanlar’da Bizans Türk İlişkileri (IV. X. Yüzyıllar), Fırat Üniversitesi Sosyal Bilimler Enstitüsü Tarih Ana Bilim Dalı, Doktora Tezi, Elazığ, 2013, s. 93-95
[18] İsmail Mangaltepe, ‘’VI.Yüzyılın İkinci Yarısında Avar-Bizans Münasebetleri’’, (Prof.Dr. Işın Demirkent Anısına), Dünya Yay., İstanbul, 2008, s. 3
[19] Kürkçüoğlu, a.g.e., s. 198
[20] Kürkçüoğlu, a.g.e., s. 198
[21] Hasan Bahar, Roma ve Bizans Tarihi, Kömen Yayınları, Konya, 2011, s. 128-129
[22] Kürkçüoğlu, a.g.e. s. 199
[23] Kafesoğlu, a.g.e., s. 154
[24] Mangaltepe, a.g.e., s. 12-13
[25] Hüseyin Namık Orkun, Türk Tarihinin Bizans Kaynakları, Ankara, 1938, s. 177-178
[26] Hayrettin İhsan Erkoç, “1453’ten Önce İstanbul’da Türk Varlığı”, Türk Kültürünü Araştırma Enstitüsü, Ankara 2009, s. 55
[27] AHMETBEYOĞLU, Ali, (2001), Avrupa Hun imparatorluğu, Ankara: Türk Tarih Kurumu Basımevi.: 33, 39-40
[28] Ahmetbeyoğlu, a.g.e., s. 10
[29] Procopius Caesarensis,, a.g.e., s. 127
[30] İbrahim Kafesoğlu, “Bulgarların Kökeni”, Türk Kültürünü Araştırma Enstitüsü, Ankara, 1985, s.1
[31] Ahmet Caferoğlu, Eski Uygur Sözlüğü, İstanbul, 1968, s.52
[32] Geza Feher, Bulgar Türkleri Tarihi, Türk Tarih Kurumu, Ankara, 1999, s. 27
[33] Umut Üren, ‘’Büyük Bulgar Devleti’’, Doğu Avrupa Türk Tarihi, Kitabevi, İstanbul 2013, s. 256
[34] Umay Türkeş Günay, Türklerin Tarihi, Akçağ Yayınları, Ankara, 2007, s. 120
[35] Umay Türkeş Günay, a.g.e., s. 120.
[36] Geza Feher, a.g.e., s. 48-49
[37] Geza Feher, a.g.e., s. 49
[38] Kafesoğlu, a.g.m., s. 103
[39] Aleksandr Aleksandroviç Vasilyev, Bizans İmparatorluğu Tarihi I, (Çev. Arif Müfid MANSEL), Ankara, 1943, s.278
[40] Ankara Üniversitesi, Hatice ORUÇ, Bizans ve Türkler Dersi 4. Hafta: Erken Bizans Dönemi: Bizans-Türk İlişkileri, 2020, https://acikders.ankara.edu.tr/course/section.php?id=82294, Erişim Tarihi: 20.01.2026
[41] Hülya Ayhan, Bizans İmparatoriçesi Türk-Kıpçak Çiçek Hatun, 10 Ocak 2024, Dikgazete, https://www.dikgazete.com/yazi/bizans-imparatoricesi-turk-kipcak-cicek-hatun-6428.html, Erişim Tarihi: 20.01.2026
[42] Selçuklulara Kazık Atıp Karşılığında da Bizans İmparatoru’ndan Dukalık Koparan Elçi: Siyavuş, Ekşi Şeyler, 17 Temmuz 2023, https://eksiseyler.com/selcuklulara-kazik-atip-karsiliginda-da-bizans-imparatorundan-dukalik-koparan-elci-siyavus, erişim tarihi: 04.02.2026
[43] Kaynak: bkz. Michel Balivet, 2007; Birinci Haçlı Seferi vakanüvislerinden Bartolfus de Nangeio’nun sefere ilişkin notlarından; Annie Pralong, Bizans: Yapılar, Meydanlar, Yaşamlar, Kitap Yayınevi, İstanbul, 2016, s. 285-301
[44] Annie Pralong, a.g.e., s. 285-301
[45] Rustam Şukurov, 15 Ağustos 2023, BİZANS VE TÜRKLER: UYGARLIKLARIN ÇÖKÜŞÜ VE YÜKSELİŞİ, Ders 4: Polovtsiyalılar, https://qalam.global/en/articles/byzantium-and-the-turks-the-fall-and-rise-of-civilizations-en-4, Erişim Tarihi: 05.01.2026
[46] Erdal ÇOBAN, Orta Çağ’da Kumanlar ve Macarlar, Nobel Yayın Dağıtım, Ankara, 2014. s. 24, 25
[47] Mualla Uydu YÜCEL, İlk Rus Yıllıklarına Göre Türkler, Türk Tarih Kurumu Yayınları, Ankara, 2007, s. 297
[48] Rustam Şukurov, 15 Ağustos 2023, BİZANS VE TÜRKLER: UYGARLIKLARIN ÇÖKÜŞÜ VE YÜKSELİŞİ, Ders 4: Polovtsiyalılar, https://qalam.global/en/articles/byzantium-and-the-turks-the-fall-and-rise-of-civilizations-en-4, Erişim Tarihi: 05.01.2026
[49] Ionnas Zonaras, Tarihlerin Özeti, Çev. Bilge Umar, Arkeoloji ve Sanat Yay., İstanbul, 2008, s. 170
[50] Rustam Şukurov, 15 Ağustos 2023, BİZANS VE TÜRKLER: UYGARLIKLARIN ÇÖKÜŞÜ VE YÜKSELİŞİ, Ders 4: Polovtsiyalılar, https://qalam.global/en/articles/byzantium-and-the-turks-the-fall-and-rise-of-civilizations-en-4, Erişim Tarihi: 05.01.2026
[51] Enes Taha ERSEN, Bizans ordusunun paralı Türk askerleri, 21 Mart 2018, Enson Haber, https://www.ensonhaber.com/tarih-haberleri/bizans-ordusunun-parali-turk-askerleri, erişim tarihi: 04.02.2026
[52] Ioannes Kinnamos, Historia, Türkçe çev. Işın Demirkent, Ioannes Kinnamos’un Historia’sı (1118-1176), Ankara 2001, s. 8, 9
[53] Enes Taha ERSEN, Bizans ordusunun paralı Türk askerleri, 21 Mart 2018, Enson Haber, https://www.ensonhaber.com/tarih-haberleri/bizans-ordusunun-parali-turk-askerleri, erişim tarihi: 04.02.2026
[54] Rustam Şukurov, 15 Ağustos 2023, BİZANS VE TÜRKLER: UYGARLIKLARIN ÇÖKÜŞÜ VE YÜKSELİŞİ, Ders 4: Polovtsiyalılar, https://qalam.global/en/articles/byzantium-and-the-turks-the-fall-and-rise-of-civilizations-en-4, Erişim Tarihi: 05.01.2026
[55] Rustam Şukurov, 15 Ağustos 2023, BİZANS VE TÜRKLER: UYGARLIKLARIN ÇÖKÜŞÜ VE YÜKSELİŞİ, Ders 4: Polovtsiyalılar, https://qalam.global/en/articles/byzantium-and-the-turks-the-fall-and-rise-of-civilizations-en-4, Erişim Tarihi: 05.01.2026
[56] Rustam Şukurov, 15 Ağustos 2023, BİZANS VE TÜRKLER: UYGARLIKLARIN ÇÖKÜŞÜ VE YÜKSELİŞİ, Ders 4: Polovtsiyalılar, https://qalam.global/en/articles/byzantium-and-the-turks-the-fall-and-rise-of-civilizations-en-4, Erişim Tarihi: 05.01.2026
[57] Aleksandar UZELAC-Konstantinopolis Latin İmparatorluğu’ndaki Kumanlar Cumans in the Latin Empire of Costantinople, Oğuz-Türkmen Araştırmaları Dergisi (OTAD), Çev. Ebru Emine OĞUZ, Cilt: 3, Sayı: 1, Haziran 2019, s. 268-290.
[58] George Akropolites: The History, Edited and Translated by Ruth Macrides, Oxford, Oxford University Press, 2007: p. 140 – 141; Pavel Pavlov T”rnovskite tsaritsi [The Empresses of Tarnovo]. Veliko T’rnovo, DAR–RKh. 2006. 87 p. (In Bulgarian) : 2006: 12 -13; Sinodik tsarya Borila [The Book of Boril]. Popruzhenko M.G. (ed.). Sofia, BAN, 1928. 96 + clxxix p. (In Bulgarian): 88
[59] Rustam Şukurov, 15 Ağustos 2023, BİZANS VE TÜRKLER: UYGARLIKLARIN ÇÖKÜŞÜ VE YÜKSELİŞİ, Ders 4: Polovtsiyalılar, https://qalam.global/en/articles/byzantium-and-the-turks-the-fall-and-rise-of-civilizations-en-4, Erişim Tarihi: 05.01.2026
[60] Ahmet Gökbel, Kıpçak Türkleri (Siyasi ve Dini Tarihi), Ötüken, İstanbul 2000, s. 44
[61] Akdes Nimet Kurat, IV.-XVIII. Yüzyıllarda Karadeniz Kuzeyindeki Türk Kavimleri ve Devletleri, 2. Baskı, Murat Kitabevi Yayınları, Ankara 1992, s. 64
[62] Rustam Şukurov, 15 Ağustos 2023, BİZANS VE TÜRKLER: UYGARLIKLARIN ÇÖKÜŞÜ VE YÜKSELİŞİ, Ders 4: Polovtsiyalılar, https://qalam.global/en/articles/byzantium-and-the-turks-the-fall-and-rise-of-civilizations-en-4, Erişim Tarihi: 05.01.2026
[63] Rustam Şukurov, 15 Ağustos 2023, BİZANS VE TÜRKLER: UYGARLIKLARIN ÇÖKÜŞÜ VE YÜKSELİŞİ, Ders 4: Polovtsiyalılar, https://qalam.global/en/articles/byzantium-and-the-turks-the-fall-and-rise-of-civilizations-en-4, Erişim Tarihi: 05.01.2026
[64] Rustam Şukurov, 15 Ağustos 2023, BİZANS VE TÜRKLER: UYGARLIKLARIN ÇÖKÜŞÜ VE YÜKSELİŞİ, Ders 4: Polovtsiyalılar, https://qalam.global/en/articles/byzantium-and-the-turks-the-fall-and-rise-of-civilizations-en-4, Erişim Tarihi: 05.01.2026
[65] Hayrettin İhsan ERKOÇ, 1453’ten Önce İstanbul’da Türk Varlığı, Türk Kültürünü Araştırma Enstitüsü, , Ankara 2009, s. 62
[66] Charles Macy BRAND, (1989), “The Turkish Element in Byzantium, Eleventh-Twelfth Centuries”, Dumbarton Oaks Papers, 43, page 2; Gyula MORAVSCIK, (1943), “Türklüğün tetkiki bakımından Bizantinolojinin ehemmiyeti”, İkinci Türk Tarih Kongresi – İstanbul – 20-25 Eylül 1937 – Kongrenin Çalışmaları, Kongreye Sunulan Tebliğler, 483-498, c. II: sayı 66
[67] 1453’TEN ÖNCE İSTANBUL’DA TÜRK VARLIĞI, Türk Kültürünü Araştırma Enstitüsü, Hayrettin İhsan ERKOÇ, Ankara 2009, s. 63
[68] Vitalien Laurent, Une famille turque au service de Byzance. Les Mélikes, BZ, (1956). Bd. 49. s .349-368; 64-1965); Paul Wittek, “Les Gagauozes=Les gens de Kaykaus, Rocznik Orientalsityczny, Vol. XVII. (1951-1952), s.12-24; Idem, “Yazijioghlu Ali on the Christian Turks of the Dobruja” BSOAS, Vol. XIV/3, 1952, s. 639-668; Idem, “La descendance chrétienne de la dynastie Seldjouk en Macédoine”, Echos d’Orient, 30 (1934) s. 409-412
[69] Rustam Şukurov, Yakuplar: Bizans Hizmetindeki Türk Soyu (Moskova), Çeviren: Prof. Dr. Ayşe Dietrich, Osmanlı Tarihi Araştırma ve Uygulama Merkezi Dergisi: OTAM, 2007,(21):221-243
[70] Marc Madrigal, ‘‘Hristiyan Türkler’’, Kitab-ı Mukaddes Şirketi, 2017, İstanbul, s. 15, 16
[71] Emre Yükselen, Osmanlı’nın Bizanslı Şehzadesi: Şehzade Halil, 5 Haziran 2024, Aykırı Gazetesi, https://www.aykiri.com.tr/yazarlar/emre-yukselen/osmanli-nin-bizansli-sehzadesi-sehzade-halil/617/, Erişim Tarihi: 20.01.2026
[72] Emre Yükselen, Osmanlı’nın Bizanslı Şehzadesi: Şehzade Halil, 5 Haziran 2024, Aykırı Gazetesi, https://www.aykiri.com.tr/yazarlar/emre-yukselen/osmanli-nin-bizansli-sehzadesi-sehzade-halil/617/, Erişim Tarihi: 20.01.2026
[73] Anonim Osmanlı Kroniği, (haz. Necdet Öztürk). Türk Dünyası Araştırmaları vakfı. İstanbul 2000. s. 35
[74] İbn Kemal, Tevârih-i Âl-i Osman, IV. Defter (haz. Koji Imızawa). TTK yay. Ankara 2000, s. 233
[75] Eroğlu, Haldun. “Osmanlıların 1453 Öncesi İstanbul Kuşatmaları”. Tarih Araştırmaları Dergisi 23, sy. 95 (Mayıs 2004): 89-101
[76] 16. Asırda Yazılmış Gerekçe Anonim Osmanlı Tarihi (1373-1512), (haz. Şerif Baştav), Ankara Üniversitesi Dil ve Tarih Coğrafya Fakültesi yay. Ankara 1973, s. 101 vd.
[77] haz. Şerif Baştav, a.g.e., s. 101 vd.
[78] Ahmet Refik, Türklerin İstanbulu Muhasaraları, İstanbul 1932, s. 18-19, Kamil Su, Yıldırım Bayezit, Milli Eğitim Basımevi, İstanbul 1990. s. 15-16
[79] Eroğlu, Haldun, a.g.e., sy. 95
[80] Tevarih-i AI-i Osman, (haz. Necdet Öztürk), Marmara Üniversitesi Edebiyat Fakiltesi yay. İstanbul 1991, s. 112.
[81] Eroğlu, Haldun, a.g.e., sy. 95, 96
[82] Anonim Osmanlı Kroniği, s.35, Anonim Tevârih-i AI-i Osman, (F. Giese neşri. haz. Nimet Azamat), Marmara Üniversitesi, Edebiyat Fakültesi yay. İstanbul 1992. s. 31 . Netayicü’l-Vukuat, der. Neşet Çağatay, c. I-II, 1987, s. 10
[83] Eroğlu, Haldun, a.g.e., sy. 96
[84] Eroğlu, Haldun, a.g.e., sy. 96
[85] haz. Şerif Baştav, a.g.e., s. 102
[86] İstanbul’a yerleştirilen Türkler burada birkaç yıl kaldıktan sonra Timur’un Anadolu’ya gelmesi sonucunda İstanbul’dan göçürüldüler. Bkz. İbn Kemal, c. IV, s. 289
[87] Neşri, c. l, s. 351, İbn Kemal, c. IV, s. 285-291
[88] Eroğlu, Haldun, a.g.e., sy. 97
[89] haz. Şerif Baştav, a.g.e., s. 110
[90] Ahmet Refik, a.g.e., s. 25-28.
[91] Eroğlu, Haldun, a.g.e., sy. 98
[92] haz. Şerif Baştav, a.g.e., s. 120
[93] haz. Şerif Baştav, a.g.e., s. 120
[94] Ahmet Refik, a.g.e., s. 32-38
[95] Ahmet Refik, aynı yer.
[96] Eroğlu, Haldun, a.g.e., sy. 99, 100
[97] Hüseyin Namık Orkun-Türk Tarihi 4.cilt, Akba Yayınları, 1946, İstanbul, s. 181, 182
[98] Jorga, çev. Epçeli, çev. kon. Beydilli, 2009, c. II., s. 38
[99] Orkun, 1946, c. IV., s. 182
[100] Jorga, çev. Epçeli, çev. kon. Beydilli, 2009, c. II., s. 38
[101] Orkun, 1946, c. IV., s. 182
[102] Jorga, çev. Epçeli, çev. kon. Beydilli, 2009, c. II., s. 38
[103] Orkun, 1946, s. IV., s. 182
[104] Jorga, çev. Epçeli, çev. kon. Beydilli, 2009, c. II., s. 38
[105] Orkun, 1946, s. IV., s. 182, 183
[106] Jorga, çev. Epçeli, çev. kon. Beydilli, 2009, c. II., s. 38, 39
[107] İstanbul’un fethinin gerçek hikayesi, 29 Mayıs 2020, https://www.ekovitrin.com/istanbulun-fethinin-gercek-hikayesi, Erişim Tarihi: 20.01.2026
[108] Orkun, 1946, s. IV., s. 183
[109] Jorga, çev. Epçeli, çev. kon. Beydilli, 2009, c. II., s. 42
[110] David Nicolle, İstanbul’un Fethi 1453, Çev. Hamide Koyukan, Türkiye İş Bankası Kültür Yayınları, İstanbul, 2018, s. 59
[111] Jorga, çev. Epçeli, çev. kon. Beydilli, 2009, c. II., s. 42
[112] Orkun, 1946, c. IV., s. 183
[113] Jorga, çev. Epçeli, çev. kon. Beydilli, 2009, c. II., s. 42
[114] Orkun, 1946, c. IV., s. 183
[115] Jorga, çev. Epçeli, çev. kon. Beydilli, 2009, c. II., s. 42
[116] Orkun, 1946, c. IV., s. 183
[117] Nicolae Jorga-Osmanlı İmparatorluğu Tarihi 2 (1451-1538), çev. Nilüfer Epçeli, çev. kon. Kemal Beydilli, Yeditepe Yayınevi, İstanbul, 2009, Sf. 42
[118] Orkun, 1946, c. IV., s. 183
[119] Ulubatlı Hasan, 6 Nisan 2005, Yeni Mesaj, https://www.yenimesaj.com.tr/ulubatli-hasan-H1109990.htm, Erişim Tarihi: 20.01.2026
[120] Jorga, çev. Epçeli, çev. kon. Beydilli, 2009, c. II., s. 43
[121] Orkun, 1946, c. IV., s. 183
[122] Giovanni Giustiniani Longo, Giovanni-Guglielmo ve Georgios Leveniotis, Academia, 2012, https://www.academia.edu/17752320/Giustiniani_Longo_Giovanni_Guglielmo_%CE%99%CF%89%CE%AC%CE%BD%CE%BD%CE%B7%CF%82_%CE%99%CE%BF%CF%85%CF%83%CF%84%CE%B9%CE%BD%CE%B9%CE%AC%CE%BD%CE%B7%CF%82_, Erişim Tarihi: 04.02.2026
[123] Jorga, çev. Epçeli, çev. kon. Beydilli, 2009, c. II., s. 43
[124] Fahri Sarrafoğlu(İstanbul Seyyahı), ‘‘Bu Camide bir devrin hikayesi yatıyor’’, 20 Ocak 2025, İstanbul’un Sırları, https://www.istanbulunsirlari.net/2025/01/20/bu-camide-bir-devrin-hikayesi-yatiyor/, Erişim Tarihi: 20.01.2026
[125] Orkun, 1946, c. IV., s. 183, 184
[126] Jorga, çev. Epçeli, çev. kon. Beydilli, 2009, c. II., s. 43, 44
[127] İstanbul’un fethinin gerçek hikayesi, 29 Mayıs 2020, https://www.ekovitrin.com/istanbulun-fethinin-gercek-hikayesi, Erişim Tarihi: 20.01.2026
