Galip TÜRKMEN
İki ateş yanıyor dünyanın iki ucunda.
Biri kuzey rüzgarıyla büyüyor,
öteki çölün sıcak nefesiyle.
Bir uçta Siyon’un savaş borusu üfleniyor;
Yahudi ve Evanjelik Siyonistlerin estirdiği rüzgarla.
Diğer uçta Şiiliğin kadim öfkesiyle
Hürmüz, Hürmüz’ü yakıyor,
kendi kendini yutarak, dünyaya alev salıyor.
Dünya, sanki aynı yangınla iki ucundan yanmakta.
Ve her yangında olduğu gibi
alevlerin ortasında yine halk kalmakta.
İran’da insanlar
susuz bırakılmış bir çiçek gibi soluyor.
Ne yana baksalar duman.
Ne yana dönseler kül.
İsrail’de korku
sığınakların betonuna sinmiş bir rutubet gibi.
Amerika’da görünmeyen başka bir ateş var:
Sessizce büyüyen borçlar,
halkın omuzlarına yüklenen,
sessizliğe ceza kesen bir lanet gibi.
Gökyüzü artık rahmet taşımıyor.
Gökyüzü artık bir cephanelik.
Füzeler düşüyor; çocukların defterlerine,
oyun bahçelerine, uykuya dalmış mahallelere.
Füzeler düşüyor; tum, tam, trump…
Mekanik bir tempo tutuyor ölüm.
İnsanlar ölüyor, feryatlar yükseliyor: “Aman ey!”
Ve yukarıdan, belki de vicdanın en derininden
bir nida yankılanıyor, : “Utan yahu!”
Füzelere yalnızca barut doldurulmuyor.
Onlara korku konuyor.
Öfke yükleniyor.
Aşağılanmışlık dolduruluyor.
Nefret depoları doldukça
namlular daha yükseğe doğruluyor.
Ve meydanlarda bir koro yükseliyor.
İnsan sesi değil bu.
Karanlık bir ilahi: “Öldür!”
En korkuncu da şu:
O koroya kurbanlar da katılıyor.
İnsanlık, kendi celladının bestelediği senfoniye tempo tutuyor.
Ve senfoninin yankısı şehir şehir dolaşıyor.
Öldür! Öldür! Öldür!
Gazze’de zulüm zirve yapıyor.
Şehir harabeye dönmüş;
taşları bile ağıt yakıyor.
Tahran, liderine ve kızlarına ağlıyor.
Uzak bir şehrin sokaklarında yankılanan bir yas gibi
sessiz ama ağır.
Beyrut semalarında ölüm
dalga dalga aşağı iniyor.
Ve Siyon’un oğullarıyla kızları
sığınakların dar betonunda
korku içinde titriyor.
Çünkü savaşın dili aynıdır:
Bir yerde ağıt olur,
başka bir yerde korku.
Ama sonunda
her iki tarafta da
en ağır yükü yine çocuklar taşır.
Aynı eski kelamdan doğdular.
Aynı göğe baktılar.
Biri Mesih dedi.
Biri Mehdi.
Aynı rüya.
Aynı bekleyiş.
Aynı söz dökülüyor dudaklarından:
“Gel artık.”
Fakat beklerken, yeryüzünü kana buladılar.
Bir ötekini Golyat görüyor,
Diğeri Ehrimen diye vuruyor.
Bir kayık düşünün.
Demirden yapılmış.
Sessizce ilerliyor kan denizinde.
İçinde kimse yok.
Ne bir insan.
Ne bir melek.
Sadece bir isim var.
Sadece boş bir vaat.
Ve yüzyıllardır ertelenmiş bir buluşmanın hayaleti.
O hayalin ağırlığı altında çocuklar ölüyor.
Anneler saçlarını yoluyor.
Babalar toprağa bakıp susuyor.
Ve tarih…
tarih bütün bunları
acı bir tebessümle izliyor.
Biliyor;
çünkü insan,
kendi yarattığı hayaletler uğruna
çocuklarını boğazlayan tek varlık.
Gelmeyecek bir “gelecek” için
bugünü öldürüyor.
Oysa ne Mesih ne Mehdi
kanda yüzen bir kayıkla gelmek isterdi.
Gelecek olsalar bile
nefret senfonisinin çalındığı bir dünyayı
görünce yarı yoldan dönerdi.
Ve yine her zaman olduğu gibi
ateşin ortasında kalan
ne krallar oldu
ne de ideolojiler.
Yanan yine halk oluyor
Kimsenin duymadığı bir çığlıkla.
Sessizce ocakları yanıyor,
Sessizce hayatları sönüyor.
Bu da geçer elbet,
Bu çılgın senfoni de biter.
Sağduyu galip gelir
Umutlar yeşerir elbet.
