Yahya Kemal’in “Çocukluğum, Gençliğim, Siyasi ve Edebi Hatıralarım” Kitabında Arnavutlar   

Yahya Kemal BEYATLI’nın; “Çocukluğum, Gençliğim, Siyâsî ve Edebî Hatıralarım” kitabını okuyorum. Kitap akıcı bir dil kullanılsa da yazıldığı devirdeki bazı kelimelerin (Dilimizde oynanan oyunlar sayesinde) telaffuzu ve anlamı okuyucuyu yorabilir. Okurken kolaylık olsun diye ve aslına sadık kalınarak sahife sonlarına manası bilinmeyen kelimeleri açıklayan, manayı gösteren açıklamalar, lügatçeler eklenmiş. Bu da okumada kolaylık sağladığı gibi okuyucuda kelime hazinesini zenginleştirecek imkân sağlaması bakımından çok önemli.

Yahya Kemal BEYATLI; Türk şiirinin şah damarıdır. “Ak tolgalı beylerbeyi haykırdı ilerle, Bir yaz günü geçtik Tuna’dan kafilelerle” şiirini ilk gençlik yıllarımda ezberlemiştim. Şiiri her okuyuşumda nasılda heyecanlanırdım. Şiirimizin “Şah damarı” desem de şiirden başka yaşadığı zamana ışık tutacak hatıralarını da yazmıştır. İşte “Çocukluğum, Gençliğimi Siyâsî ve Edebİ Hatıralarım” kitabı bunlardan birisi, belki de en güzeli.

Biz bu yazımızda “Çocukluğum, Gençliğim” bölümünde dikkat çeken kısımları alarak yorumlamaya, bugünkü olaylarla mukayese yapmaya çalıştık. Kitabın takdim yazsında geçen şu cümle çok önemli: “Bu kitabın her sahîfesî, Yahyâ Kemal’in elyazısıyle elimizdedir. (10)” cümlesi kitabın orijinalliği bakımından çok önemlidir.  Biz bu yazımızda sadece birinci bölümde geçen bazı hatıralar üzerinde duracağız. İleriki zamanlarda Tanrı Teâla nasip ederse diğer bölümlerle de ilgili görüşlerimizi yazacağız elbette.

Yahya Kemal diyor ki:

“Padişah hanedanına ait bir türbe olduğu, mermerlerin zenginliğinden ve duvarların metinliğinden derhal anlaşılır. Türbenin içinde yan yana iki mükemmel lâhit vardır. Biri kadın, biri de erkek lâhdidir. Kadına ait olan Sultan Bâyezîd-i Velî’nin Üsküp’te ölen kızı Beyhan Sultan’ındır, erkeğe ait olan da onun kocasınındır.”(26)

“Üsküplüler Beyhan Sultan ismini unutarak Beyan Baba şekline koymuşlar ve türbeyi o namda bir evliyaya ait zannetmişler. Belki de asırların kesafeti ve halkın cehaleti, sonradan bu şekli vücuda getirmiş. Biz çocukluğumuzda Beyan Baba’yı, beyan kelimesinin telkini ile kendisine başvuranlara meçhulü ile istikbali haber veren bir veli gibi tahayyül ederdik. Bâyezîd’i Veli’nin kızının uğradığı bu tenasühten (değişiklikten) bahsederken bu istitrada(açıklamayı) lüzum gördüm: Otuz dokuz sene sonra, yani geçen sene Üsküp’e gittim, Sultan Murat Camii’ni ziyaret ettim; ziyarette yanımda bulunan Kemal Bey’le beraber caminin arka tarafında bulunan Beyan Baba Türbesi’ne yaklaştık. Kapının, binanın içindeki lâhitlerin güzelliği gözlerimi kamaştırdı. Biz tenha türbeyi ziyaret ederken türbeye mülâsık (bitişik) küçük bir odadan, türbedar olan Hintli bir fakir çıktı; şapkalı olduğumuz için mütevahhiş (ürkek, korkak, çekingen) duruyordu. Ah, tarihin garabetleri, Bâyezid-i Velî’nin kızının türbesi, türbedar Hintli bir derviş, Sırbistan altında bir Üsküp… İnsan kendini bir masal içinde sanır. Hintli dervişe Türkçe sordum: Bu kimin türbesidir? Hintli biraz durdu, bir kuş sedası çıkararak: “Baba… Arnavut Baba…” dedi. Türkçe bilmiyordu. Belki nerede bulunduğunu da bilmiyordu: Kendisini Arnavutluk’ta ve Arnavut bir babanın türbedarı olmuş zannediyordu. Galiba kafasında bu Arnavut kelimesi, birçok avam kafalarında olduğu gibi, sağlam Müslüman mânâsına gelen bir sıfattı. Maamâfih Üsküp’ün Arnavutluk olduğuna dair hâiz olduğu mâlûmâtı çok garip bulmadım. Bu Hintli, malumatı şüphesiz ki İstanbul Türklerinden almıştı! Hintliye bir daha sordum: “Bu babanın adı nedir bilmez misin?” Bir daha tekrar etti. “Arnavut Baba…” dedi. Türkçe bilmiyordu. Belki nerede bulunduğunu da bilmiyordu. Kendisini Arnavutluk’ta ve Arnavut bir babanın türbedarı olmuş zannediyordu. (26, 27)” “Menşeini(ülkesini) sorduk “Haydarâbâd” (Hindistan’da bir şehir) dedi. Zavallı Beyhan Sultan ya İstanbul’da ya da Edirne’de belki de Sivas’ta doğmuş olan bu Türk kızı mimarînin kuvveti sayesinde hâlâ yaşıyordu. Lakin kâh Beyan Baba, kâh Arnavut Baba olarak. Kim bilir, bir gün de İsveti Nikola şekline girecektir. (27)

“Üsküp o kadar eski ve o kadar Türk’tü ki İstanbul’dan ve Selanik’ten gelen yeni kelimeleri, yeni eşyayı, hatta yeni şarkıları alafranga telakki ederdi. Balık suyu idrak etmediği gibi Üsküp de Türklüğü idrak etmiyordu. Bütün Türk şehirleri gibi kendine Müslüman diyordu. Mamafih yanında Arnavutlar vardı. Arnavutlar Rumeli’nin son senelerinde yâr ü ağyârca itibarda idiler. Sultan Abdülhamit Arnavutları seviyordu, nazlarını çekiyordu, hatırlarını sayıyordu. O zaman milletin bu gözde oğulları Üsküp’te gerek hükümetten gerekse halktan, Avrupalıların gördüğü imtiyazlı muameleyi görürlerdi; İstanbullular alafrangaya özendikleri gibi, Üsküplüler de Arnavutluğa özenmeye başladılar.; bu dağlı kavmin siyasî itibarından başka kisvesi, silahı, lehçesi de cazibeliydi. Cahil İstanbullu da Üsküp’ü Arnavut şehri zannediyordu, hâlâ öyle zannedenler vardır. Bu tuhaf fıkra bu bahsi güzel tenvir aydınlatır, açıklar) eder: Bundan yirmi sene evvel Üsküp halkı Belediye Reisini, Vali Hâfız Mehmet Paşa’yı istememek daiyesiyle (şiddetli arzu, hırs) bir ihtilâl çıkarmış. Mithat Paşa’nın ihtilâlci hocalarından İdris Hoca’nın peşine takılarak Sultan Murat Camii’ne kapatmıştı; Yıldız bu ihtilâlden ürkmüş, Üsküp’ü Arnavutluğun merkezi sandığı için, sonraları sadrazam olan Hakkı Bey’i, Mahmut Esat Efendi’yi ve daha birkaç Babıâli siyasîsini hey’et halinde göndermişti. Hakkı Bey Üsküp’e gelmiş, padişah namına eşrafı davet etmiş ki bu eşraf Türkçe konuşuyor da Arnavutça bilmiyor, isyan çizmeden yukarıya çıkmıyor; Üsküplülerin Arnavut olmadıklarını farkına varmış ve derhal hiddetlenmiş: “Biz de sizi Arnavut zannediyorduk çıkınız buradan!” diye kovmuş. Üsküplüler Arnavut olmadıklarına yanıyorlardı. Avusturya gibi bazı devletler Üsküp’ü Arnavut görmek ve göstermek menfaatdardılar (yarar görme) zaten biz de öyle biliyorduk. Her büyük şehrimizde olduğu gibi burada da leylî (gece yatılı) ve nehârî (gündüzlü), bir idadî mektebi vardı. Bu mektepte Arnavutlar, Karadağlılar meccani (parasız, ücretsiz, bedava) tahsil görürlerdi. Bir Türk’ün ücretle bile yerleşmesi güç olurdu. Arnavutlar, bugünkü felaketlerini hazırlayan ve Kanunî devrinde Üsküplülere, kendilerinin tortusu bir unsur nazarıyla bakarlardı.

Arnavutluğun ikbali Arnavut milliyet nazariyesini doğurdu: Yeni Arnavut elifbası, siyah kartallı bayrak, büyük Arnavut devletinin hudutları alttan alta fikirlere yerleşiyordu. Bu heves yalnız Arnavutlara değil, Kosova’da beş asırdan beri yerleşmiş fâtih Türklerin çocuklarını da sardı.(55, 56, 57)”

“Eski Türk beylerinin, ağalarının, esnafın çocukları BAŞKIM kulüplerine yazıldılar, kendi kanlarına sövmenin lezzetini aldılar.(57)

“Rumeli faciasından sonra Türk devletinin çekilişine yâr ağladı, hatta zaman zaman ağyar da tesadüf ediyor; bunu hep biliyoruz.(57, 58)

“Devlet Rumeli’ye hâkimken Türk’ün esâmesi okunmazdı. Bilhassa Arnavut kardeşlerimizin millî faziletleri dillerde destandı. İslam’da asîl unsur varsa Arnavut’tu. Arnavut cesurdu, hürdü, azimkârdı, Nûh der peygamber demezdi, cinsi, dîni, millî izzet-i nefsi, hakkı uğrunda pervasızca can verirdi.

Türk hâkimiyeti devrinde Arnavut’un bütün bu destan olan meziyetlerine sonraları Avrupalılar da daha ziyade ‘revnak’(göz alıcı, parlak)) verdiler, dediler ki: Arnavut Asya’dan değil Avrupa’dandır, Tûranlı değil Arya’dır, Türkü Avrupa’da tutan Arnavut’dur. Avrupalılar böyle bir sıfatla Arnavutları pohpohladılar. Sarayın gözdesi, milletin gözbebeği olan Arnavutlar medeniyetin bu iltifatlarıyla da mest oldular” (58).

Türk idaresi zamanında BAŞKIM ceryanı (birleşme, birlik olma) türedi. Kosova’nın, Manastır’ın nasıl Türk olup da Türklüğünü unutan unsurlardan nice kimse kendilerini BAŞKIM ceryanına bıraktılar. Sonra Rumeli parçalandı. Müslümanlar mahkûm vaziyete düştüler. (58) (Arnavut birliği, Arnavutları birleştirme gibi)

Türkler hâkimiyetleri zamanındaki tevazulu vaziyetlerini mahkûmiyetlerinde de muhafaza ettiler, yalnız devrin değişişi Arnavutları pek ziyade söndürdü. Sırp hâkimiyeti altında yaşayabilmek için bir cemaat tesânüdü (birliği, dayanışması) göstermek lazım geliyordu. Arnavut kardeşlerimiz yazık ki bu kadarcık bir tesânüdü bile göstermediler. Son intihâbta (seçme seçilme seçim veya tercih) iyi bir mihenktir. Türkler kırbaç, sopa, dipçik altında kalan en ücra köylerde bile azimlerinden şaşmadılar, reylerini yine Müslüman kutusuna attılar. Arnavutlar bilâkis dağıldılar., hâkimlerinin millî rekabeti karşısında derlenip toplanamadılar., son çareleri olan reylerini millî muarızları olan fırkalara verdiler. Bu küçük bir misal. Lakin böyle küçük misaller çok. Zaman geçtikçe meydana çıkıyor ki o tumturaktan, alâyişten, böbürlenmekten azade yaşayan Türk milliyeti demirden bir kitleymiş. Türk memleketinin asıl sırrı Türk’teymiş. Arnavut’u, Çerkez’i, Kürt’ü; hâkim ve metin bir millet kitlesi eden Türk mayasıymış. Bugün Rumeli’de bilfiil meydana çıkan netice isabet etti ki Türk, bu devletin Müslüman unsurlarını birleştirmek için Allah tarafından mevhibe (bağışlanan, armağan edilen, ihsan, lütuf) imiş. O giderse Arnavutlar, Kürtler, Çerkezler çil yavrusuna dönerlermiş. Bugün Arnavutlar ne bir ordu ne bir müessese ne de bir idare şebekesi getirebiliyorlar. Bir zamanlar Türk idaresinde ferdî kabiliyetle o kadar büyük adamlar yetiştiren bu unsur, kendi başına kalınca şaşırdı.”(59, 60)

“On üç senede Türk’ün büyük bir millet olduğunu anladık, zaman geçtikçe daha ziyade anlayacağız zannediyorum. Uyandık, lakin karanlıkta uyandık.” dedi.(60)

…..

Şimdi alıntılarla ilgili anladığımızı ve kendi şahsi görüşlerimizi yazmanın zamanı geldi. Daha fazla alıntı yapıp okuyucuyu sıkmak istemiyorum.

Anladığım kadarıyla Yahya Kemal, İstanbullulara Üsküp’ün bir Arnavut şehri olarak zannedilmesine sinirlenmiştir, kızgındır, öfkelidir. Hatta çıkan isyanda isyancıların Türk olduklarının anlaşılması üzerine: “Biz de sizi Arnavut zannediyorduk, çıkınız buradan” diyerek kovulmalarına da çok çok sinirlenmiştir. Devletin tebâsına, hem de devletin asli ve kurucu unsuru olan Türklere karşı bu davranışın yapılması yabancılaşmanın hangi boyutta olduğunu göstermesi bakımından çok önemlidir. Devleti idare edenlerin devleti ayakta tutan asli unsuru tanıyamaması çok üzücüdür. Bu tanıyamama “yabancılaşmanın” boyutlarını gösterdiği gibi Osmanlı Türk Devletini kimlerin yönettiği, kimlerin devletin idaresini eline geçirdiği bakımından da çok önemlidir.

Devletin asli unsurunun çocukları okullara yazılamazken Türk’ten gayri unsurların çocuklarının okutulması (hem de parasız ve yatılı), Türk unsurların da “keşke bizde Arnavut olsaydık” diye hayıflanmaları yabana atılacak bir durum değildir. Devleti ayakta tutabilmek için canla başla mücadele eden, savaş meydanlarında kanını akıtıp yerine göre canını veren insanların çocuklarının okullara alınmaması; “Sen gaza ehlisin, sen okuyup ne yapacaksın, devleti senin yerine biz yönetiyoruz” demek gibi bir şey getiriyor insanın aklına. Bugün de parası olanın çocuğu en üst kademedeki bir okulda okurken, gariban vatandaşın çocukları ancak en alt kademedeki memurluk kazanacak şekilde okuyabilmektedir. Bugün de dağlarda teröre karşı çoğu zaman parası olmadığı için okuyamayan insanlarımızın çocukları en önde canla başla mücadele etmektedir.

“Arnavut Baba Türbesi” şekline gelen bir padişah kızının türbesinin “Beyhan Sultan Türbesi’nin “Beyan Baba” ardından “Arnavut Baba”ya dönüşmesi ve devleti idare edenlerin ve ilin valisinin bundan haberdar olmaması mümkün mü? Eğer bunu bilerek yapmışlarsa ihanet değil mi? Başka açıdan bakacak olursak Osmanlı Türk kimliğini Balkanlardan silmek anlamına gelmiyor mu? Beyhan Sultan’ın türbesi Balkanlardaki Osmanlı Türk Mührü değil mi?

“Arnavutluğun ikbâli gitgide Arnavut milliyet nazariyesini doğurdu: yeni Arnavut elifbâsı(alfabe), siyah kartallı bayrak, büyük Arnavut devletinin hududları alttan alta fikirlere yerleşiyordu. Bu heves yalnız Arnavutları değil, Kosova’da beş asırdan beri yerleşmiş fâtih Türklerin çocuklarını da sardı”. Buradan anlaşılıyor ki, Balkanlardaki çözülme bizzat devleti idare edenlerin marifetleriyle başlamış; “ayrı bayrak, ayrı alfabe, devletin hudutlarının zihinlerde çizilmesi” gibi faaliyetlerin hoşgörü sınırları içinde görülmesi, Balkanların çözülmesine ardından da Büyük Balkan bozgununu getirmiş ve Balkanlar elimizden çıkmıştır.

(Burada bir hususu da hemen belirtmeliyim. Bugün Türkiye’mde oynanan oyun da aynı değil mi? Kürdistan haritası çizilmiyor mu? Kürdistan bayrağı açılmıyor mu? Batı batı diye göklere çıkardığımız Avrupa devletleri, Amerika Birleşik Devletleri de bunları körüklemiyor mu? Terör örgütleri “pohpohlanmıyor” mu? Bazen el altından, bazen de aleni olarak her türlü yardım yapılmıyor mu? Dünün BAŞKIM teşkilatı gibi bugün, ardından “İngiliz Muhipleri”, “Tealli-i İslam” vb. cemiyetler İstiklal harbine karşı gelmediler mi? Bugün de değişik ad altında teşkilatlar kurulmuyor mu? Ne dersiniz dün balkanlarda oynanan oyun bugün Türkiye’mde oynanıyor ve buna ülkeyi yönetenler oy kaygısı ile seslerini çıkaramıyor. Yazık çok yazık.)

Yorumları daha da çok uzatabiliriz ama konunun uzmanı tarihçilerimiz bunun muhasebesini yapmışlardır ve yapmaya da devam edeceklerdir elbette. Bize düşen görev bu yorumları okuyup ders çıkarmak ve bu dersleri gelecek kuşaklara aktarmaktır elbette.

Ne dersiniz “tarih tekerrürden ibarettir” denirken gerçekten tarih yeniden tekerrür mü ediyor yoksa.

02.04.2026 / Osmaniye

Musa SERİN

Emekli Öğretmen

Yazar
Musa SERİN

Bu websitesinde farkı kaynaklardan derlenen içerikler yayınlanmakta olup tüm hakları sahiplerinindir. Sitedeki içerikler atıf gösterilerek kaynak olarak kullanlabilir. Yazıların yasal sorumluluğu yazara aittir. Tüm Hakları Saklıdır. Kırmızlar® 2010 - 2026

medyagen