1883 Prag doğumlu Franz Kafka baba tarafından Çek asıllı Yahudi, anne tarafından Alman Yahudisidir. Babası sonradan zenginleşmiş bir tüccardı. Annesi de varlıklı bir burjuva ailesinden geliyordu. Franz Kafka 1924 yılında 41 yaşındayken veremden ölmüştür. Slav, Alman ve Yahudi kültürlerinden beslenmiş veya bu kültürler arasında sıkışmış bir karakterdir. Hukuk alanında doktora yapmıştır. Mezun olduktan sonra Prag ceza ve asliye hukuk mahkemelerinde bir yıl stajyerlik yaptı. Stajın ardından bir sigorta şirketinde istemeyerek çalışmıştır. Hukuk eğitimi ona Dava [Der Proceß] adlı romanını yazdırmıştır. Kafka bu romanında mahkeme, suç, masumiyet ve günahkârlık kavramlarını sorguluyor. Yargının insan hayatını sınırlamasını veya kuşatmasını, mahkeme karşısında bireyin çaresizliğini veya sorumluluğunu irdeliyor. Esas itibarıyla mahkeme hayatın kendisidir. Yaşamak bir özgürleşme çabası olmakla birlikte aynı zamanda özgürlüğün yitirilişidir. Kurumların gücü karşısında birey savunmasızdır. Birey tek başınadır ve kurumlar ise tanrısal güce sahiptir. Kafka’yı (yani insanı) hangi güç hangi yetkiyle yargılamaktadır? Bu yetki toplumsal uzlaşıdan geliyorsa, şu hâlde birey söz konusu toplumun bir kölesi midir?
Wolfgang von Goethe’nin Faust adlı meşhur karakteri bezgin ve yılgın bir kimsedir. Hayattan zevk almıyor. Varoluş sıkıntısının girdabına kapılmış olduğu söylenebilir. Kafka da sanki böyledir. Faust şöyle bir yakınmada bulunmuştur: “Hem sanatımı hem de kuvvetimi arttırayım diye, beni bir hiçliğe gönderiyorsun.”[1] Faust bunu Mefisto’ya söylemektedir. Mefisto, kötülüğü temsil eden şeytanî bir varlıktır, insanları kandırıp ayartarak kendi varoluşunu sürdürebilmektedir. Mefisto’nun esas itibarıyla, dışımızdaki bir varlık olmaktan çok içimizdeki kötülük potansiyelinin tezahür etmiş bir görüntüsü olduğunu hatırlatmaya bile gerek yok. Kendimizi hiçlik bataklığına sürükleyen yine kendimiz oluyoruz. Fakat tabii ki etrafımızda dolaşan pek çok kişinin ayartması ve katkısıyla hiçlik bataklığına saplanıyoruz. Bunu tek başımıza yapmaya gücümüz yetmeyebilir. Hep birlikte kaynaşarak birbirimizin kuyusunu kazıyoruz. Mefisto hepimizin içindeki müşterek iblistir. Mefisto bu hâliyle bireysel varlık değildir, o bir prensiptir, yaşama sevincimizi veya hayat enerjimizi soğurup tüketen karanlık ilkedir.
Kafka modern hayatı sorguluyor. Toplumsal yasaların ve modern hayatın dayatmaları biz insanları hürriyetten alıkoymaktadır. Fakat hürriyetin ne olup ne olmadığı da belirsizdir. Dava romanı tutuklanma bölümüyle başlar. Romanın ilk cümlesi şöyledir: “Biri Josef K.’ya iftira etmiş olmalıydı, çünkü kötü bir şey yapmamış olmasına karşın bir sabah tutuklandı.”[2] Josef K. adındaki roman karakteri hem Kafka’nın kendisidir hem de Kafka’nın temsil ettiği modern bireydir. Slav, Alman ve Yahudi kültürleri arasında sıkışmış bulunan Kafka aynı zamanda modern hayat tarafından da kuşatılmıştır. Kötü bir şey yapmamış olmasına karşın tutuklanmış bulunması kaotik bir durumdur. Kötü bir şey yapmış olması şart değildir, birey ve insan olması yeterlidir. Bu itibarla yaşamak zaten başlı başına suçtur. Kaldı ki roman karakteri Josef K. kötü bir şey yapmadığını düşünürken bile kötü bir şey yapmış olmaktadır. Belki de kötü bir şey yapmıştır fakat yaptığı şeyin kötü olduğunun bilincinde değildir. Bilinçsizlik durumu zaten başlı başına suçtur. Mahkemenin göreviyse suç bulmak, ortada suç yoksa suç icat etmektir. Aksi takdirde, ortada suç yoksa, mahkeme işlevini yitirir. Suç ve suçlu olmalıdır ki mahkeme varlığını sürdürebilsin. Mefisto’nun da insanları kandırıp ayartarak kendi varoluşunu sürdürebildiğini belirtmiştik zaten. Bu, paradokstur. Mahkeme suçlayarak veya suç icat ederek, Mefisto suça teşvik ederek var kalabilmektedir. Mahkemenin suçlamadığını, yargılamakla yetindiğini düşünebiliriz, fakat bu yanıltıcıdır çünkü yargılamak dolaylı yoldan suçlamaktır. Kişi aslında kendisini suçluyor. Ne demek, kötü bir şey yapmamış olmasına karşın bir sabah tutuklanmak? Kötü bir şey yapmadıysan hayatta hiçbir şey yapmamışsın demektir! Hiçbir şey yapmamak zaten suçtur. Bahis konusu bu mahkeme aslında iki boyutludur; devletin veya toplumsal sözleşmenin otoriter mahkemesi birinci boyuttur; kişinin iç dünyasındaki vicdan dediğimiz ikinci mahkeme gölge mahkemedir.
Şato [Das Schloß] adlı romanında Kafka toplumsal kurumların tahakküm gücünü irdeliyor. Buradaki şato hem devlettir, hem yasalardır, hem bürokrasidir, hem burjuvazidir, hem de zenginlerdir. Şato bir tepenin zirvesindedir. Tanrı gibi yüksektedir ve Tanrı gibi ulaşılmazdır. Şato’nun varlığı ve yokluğu bulanıktır. Devlet de böyledir. Devlet ulaşılmaz bir güçtür, orası zirvedir. Şato’da oturanlar bizim hayatlarımıza karmaşık bir yetkiler zinciriyle müdahalede bulunurlar. Şato’dakiler hangi yetkiyle biz insanları yönetmektedirler işte burası muallâktır. Şato’dakilerin kulları olmamızın sebebi açık değildir. Modern hayatın içindeki özgürlüğümüz bir yanılsamadır. Kendimizi aydınlanmış ve hatta özgür sanmaktayızdır fakat şu despot Şato neden hayatlarımıza koca burnunu sokmaktadır? Şato adlı romanın ilk paragrafını okuyalım: “K. vardığında akşamın geç saatiydi. Köy kara gömülüydü. Etrafı sis ve karanlık sardığından şatonun bulunduğu tepe görünmüyordu; en cılız bir ışık pırıltısı dahi seçilmiyordu şatodan. K., ana yolu köye bağlayan tahta köprünün üzerinde uzun süre durup yukarıdaki aldatıcı boşluğa doğru baktı.”[3]
Görüldüğü üzere bu romandaki karakter de K.’dır. Kuşatılmışlık içerisinde K. herhangi birisidir, onun kimliği önemsizdir. Devlet, mahkeme ve toplum gibi devasa kurumların ortasındaki K. bir hiçtir. Şato adlı romanın ilk paragrafında akşamın geç saati olduğu belirtiliyor. Çünkü hayat bir karanlıktır, bir kaostur, yani bir karmaşadır. Vakit geçtir çünkü biz insanlar daima gecikmişizdir. Hiçbir şey erken değildir. Gecikmişlik esastır. Köy kara gömülüdür çünkü biz insanlar mütehakkim kurumların bataklığına saplanmışızdır. Etrafı sis ve karanlık sardığından ötürü şatonun bulunduğu tepe görünmüyor. Tepe zirvedir. Biz insanları yöneten kurumsal güçlerin kalesidir. Şato’yu (gücü) asla göremeyiz fakat güç vardır ve kendisini bir şekilde hissettirir. Şato’dan en cılız bir ışık parıltısı bile seçilemez çünkü insanlık için umut yoktur ve Şato muazzam gücünü görünmezlikten almaktadır. Biz insanlar gerçek hayatta devleti yöneten birtakım insanları görüyoruz ama devletin kendisini göremiyoruz. Görünmezlik sihirli güçtür. Şato bir büyücünün mağarası gibidir. Ana yolu köye bağlayan tahta köprü ise teolojik boyuttan sırat köprüsünü çağrıştırıyor. Hayatla ölüm veya fânilik ile sonsuzluk arasındaki köprüdür.
Franz Kafka, Dönüşüm [Die Verwandlung] adlı romanında insanın şehir hayatı içerisindeki sıkışmışlığını ve yalnızlığını irdeliyor. Gregor Samsa adındaki roman karakteri bir sabah bunaltıcı rüyalardan uyandığında kendisini yatağında dev bir böceğe dönüşmüş olarak buluyor ve “Ne olmuş bana böyle?”[4] diye soruyor kendisine. Dava romanındaki K.’nın bir sabah tutuklanması gibi, Dönüşüm romanındaki Gregor Samsa da bir sabah uyandığında kendisini böceğe dönüşmüş olarak buluyor. Arada fark yoktur. Ha böceğe dönüşmüşsündür ha tutuklanmışsındır. René Girard yeraltı insanından söz eder. Yeraltı, bizim öteki benliğimizin sığındığı mekândır. Diyebiliriz ki, kendimizi kendimizden sakladığımız yerdir. Kendimizi, başkalarından önce kendimizden saklamaya meyilliyizdir. Öteki benliğimiz rahatsız edicidir, bizim gölgemizdir, yukarıdayken maskeler takınıyoruz, yeraltındaki eş-benliğimiz çıplaktır. Bu çıplaklık ürkütücüdür. Cesaret bulabilseydik aynaya bakardık. Gelgelelim aynaya baktığımızda ürkütücü yüzümüzü göreceğiz. Yeraltı, bilincimizin dışıdır. Kim bilir, belki de dışarıdaki (yeraltındaki) bilinç hakiki şuurdur. René Girard şöyle der: “Yeraltı kahramanı melekliğe soyunduktan sonra hayvana dönüşür. İkiye bölünmeler çoğalır.”[5] İşte buradaki hayvan Mefisto’dur ve bizim ikinci benliğimizdir. Gölge, öteki benlik, eş-benlik veya bilinç dışı fark etmiyor. İkiye bölünmeler çoğalıyor. Bu çokluklar kendi tekliğimizin hayvanî, şeytanî, beşerî görüntülerinden ibarettir.
“Ne olmuş bana böyle?” Bu aslında bunaltıcı hayat gailesi içerisinde hepimizin kendimize yönelttiğimiz sorudur. Hayat bir rüyadır dememizin nedeni de budur. Kim bilir belki de öldüğümüzde kendimize bu soruyu tekrar yönelteceğiz: “Ne oldu bize böyle?” Gregor Samsa roman kurgusunda bir pazarlamacıdır. Kafka da zaten gönülsüz sigortacı idi. Ekmeğimizi kazanmak için çalışmak zorundayızdır. Gregor Samsa bir sabah uyandığında kendisini bir böceğe dönüşmüş olarak buluyor. Gerçek hayatın içinde hepimiz birer böceğizdir. Devlet, toplum, çalıştığımız şirket ve diğer bütün kurumlar bizi böcek gibi eziyor. Bütün kurumlar bizlere böcekmişiz gibi davranıyor. K. bir hiçtir demiştik nitekim. Kurumların gücü karşısında bireyin hükmü yoktur. Varmış gibi görünür ama en cılız bir ışık pırıltısı dahi seçemeyiz. Kuşatılmışlığımız ve çaresizliğimiz yetmiyormuş gibi, bir de üstelik mahkeme tarafından yargılanırız. Bizler sanık sandalyesinde bir böceğizdir. Avukat ise sistemin tâyin ettiği göstermelik kurtarıcımızdır. Kafka, Yasalar Sorunu Üzerine adlı hikâyesinde şöyle der: “Yasalarımız bilinmez herkesçe, bizi yöneten o küçük soylular grubunun elinde bir sırdır.”[6]
Şato’nun ulaşılmazlığı veya görünmezliği burada da karşımıza çıkıyor. Biz insanları âdeta sırlar yönetmektedir. Bizi yönetenlerse küçük soylular grubudur. Biz yönetilenler çok kalabalığızdır ama yönetenlerin elinde bir oyuncak, bir böceğizdir. Küçük azınlığın tahakkümü altındayız. Kurumların dayattığı sır dolu yasaların kölesiyizdir. Kafka, Amerika adlı romanında Karl Rossmann adındaki karakterin macerasını anlatıyor. Karl Rossmann modern hayatın zirvesini temsil eden Amerika’ya kendi isteği dışında gönderilmiştir. Çünkü suç işlemiştir. Onun suçu bir hizmetçi kızı gebe bırakmaktır. Karl Rossmann’ı kendi ailesi cezalandırıp Amerika’ya yolluyor. Karl Rossmann yolculuğun bitiminde New York Limanı’na vardığında meşhur özgürlük heykelini görüyor: “Karl Rossmann, artık yavaşlamakta olan gemide New York Limanı’na girerken, çoktandır gözlediği özgürlük heykelini birdenbire sanki güçlenen güneş ışığında gördü. Kılıç taşıyan kolu sanki yeniden yükseliyor ve gövdesinin etrafında özgür rüzgârlar esiyordu.”[7] Şato’dan seçilemeyen en cılız ışık pırıltısı New York Limanı’ndaki özgürlük heykelinde birdenbire güçleniyor. Limandaki özgürlük heykelinin kolu sanki yeniden yükseliyor ve özgürlük rüzgârları estiriyor. Karl Rossmann’ın bu aldatıcı zannı apaçık bir şekilde Franz Kafka’nın hürriyet arayışıdır. Ne var ki Kafka henüz kırk bir yaşındayken ölerek hayat zindanından kurtulacak ve ölüm dediğimiz özgürlüğe yelken açacaktır.
Roger Garaudy bir çalışmasında Kafka’yı ameliyat masasına yatırıyor. Gerçekçilik Açısından Kafka isimli bu çalışmaya göre Kafka sürekli bir gerilim, bunaltı ve korku içinde yaşamıştır. Garaudy, Kafka’nın özgürlüğü kurtarmak peşinde olduğunu söylüyor. Fakat bu dışsal özgürlük değildir. Kendine özgürlüktür. Saf özgürlüğü kurtarma çabasıdır. Herhâlde mutlak veya sonsuz varoluş emelidir. Kafka hastadır, mutsuzdur ve görünen o ki umutsuzdur. “Kafka bizi yabancılaşmanın sınırlarına kadar getirdi,” diyor Garaudy ve ekliyor: “Yorulmak bilmeden saldırdı bu sınırlara ama aşmayı beceremedi hiçbir zaman.”[8] Demek ki umutsuz Kafka aynı zamanda inatçıdır. Son sözü Kafka’ya bırakalım:
Kapıdan beni durdurup sordu: “Bey nereye gidiyor?”
“Bilmem,” dedim, “buradan uzağa işte, buradan uzağa, hep uzağa buradan, ancak böylelikle hedefime ulaşabilirim.”[9]
Dipnotlar
[1] Yohan Wolfgang Goethe, Faust, sayfa 190, [Almancadan çeviren: Ord. Prof. Dr. Sadi Irmak], İstanbul Kitabevi 1973.
[2] Franz Kafka, Dava, sayfa 17, [Almancadan çeviren: Ahmet Cemal], Can Yayınları, İstanbul 2005.
[3] Franz Kafka, Şato, sayfa 7, [Almancadan çeviren: Şükrü Çorlu], İthaki Yayınları, İstanbul 2006.
[4] Franz Kafka, Dönüşüm, sayfa 13, [Almancadan çeviren: Ahmet Cemal], Can Yayınları, İstanbul 2005.
[5] René Girard, Yeraltı İnsanı Dostoyevski, sayfa 35, [Fransızcadan çeviren: Orçun Türkay], Everest Yayınları, İstanbul 2014.
[6] Franz Kafka, Bir Savaşın Tasviri, sayfa 100, [Almancadan çeviren: Kâmuran Şipal], Cem Yayınevi, İstanbul 1967.
[7] Franz Kafka, Amerika, sayfa 9, [Almancadan çeviren: Ayça Sabuncuoğlu], Can Yayınları, İstanbul 2009.
[8] Roger Garaudy, Gerçekçilik Açısından Kafka, sayfa 91, Hür Yayınevi, İstanbul 1965.
[9] Franz Kafka, Bir Savaşın Tasviri, sayfa 123, [Almancadan çeviren: Kâmuran Şipal], Cem Yayınevi, İstanbul 1967.
