Abraham 2.0 ve Yeni Orta Doğu Tasarımı

Tam boy görmek için tıklayın.

(Ağ Temelli Bölgesel Düzenin İnşası ve Türkiye’nin Konumu)

 

Galip TÜRKMEN

Giriş

ABD Başkanı Donald Trump’ın Mayıs 2026’da yaptığı ve İran ile muhtemel bir anlaşmanın Türkiye, Suudi Arabistan, Katar, Ürdün ve Pakistan’ın eş zamanlı olarak Abraham Anlaşmaları çerçevesine dahil olmaları gerektiği,(1) daha sonra hatta buna İran’ın da dahil olabileceği yönündeki açıklamaları, Orta Doğu’daki güvenlik mimarisinin yeni bir evreye girmiş olabileceğine işaret etmektedir.

Bu açıklamalar, Abraham Sürecinin artık yalnızca İsrail ile bazı Arap devletleri arasındaki diplomatik normalleşme girişimi olarak değerlendirilemeyeceğini göstermektedir. Süreç giderek daha geniş bir güvenlik, ekonomi ve teknoloji koordinasyon sistemine dönüşmekte; ABD’nin stratejik öncelikleri, İran’ın konumu, Türkiye’nin bölgesel rolü ve İsrail’in güvenlik perspektifiyle doğrudan bağlantılı hale gelmektedir.

Bu çalışma, Abraham Sürecini statik bir anlaşma olarak değil, ABD’nin küresel güç konsolidasyonu stratejisinin bölgesel ayağını oluşturan ağ temelli bir düzen inşa süreci olarak ele almaktadır.

Bu çalışmada “Abraham 2.0” kavramı, Abraham Anlaşmalarının ilk dönem diplomatik normalleşme mantığını aşarak güvenlik, teknoloji, enerji ve jeoekonomik bağlantıları içeren çok katmanlı bölgesel ağ mimarisine dönüşmesi halinde alacağı formu ifade etmektedir.

  1. Abraham Anlaşmaları 1.0 Nedir?

Adını İslam, Hristiyanlık ve Yahudiliğin ortak değeri olan Hz İbrahim’den alan süreç (Abraham Anlaşmaları) ABD ara buluculuğunda ilk aşamada İsrail ile bazı Arap ülkeleri arasındaki diplomatik normalleşme olarak ortaya çıkmıştır. 2020 yılında İsrail ile Birleşik Arap Emirlikleri, Bahreyn, Fas ve Sudan arasında ABD nezaretinde imzalanan Abraham Anlaşmalarına 2025 yılında Kazakistan da katılmıştır.

Projenin jeoekonomik altyapısını oluşturacak olan IMEC (Hindistan-Orta Doğu-Avrupa Ekonomik Koridoru), Asya, Orta Doğu ve Avrupa arasında kesintisiz ticaret, enerji ve veri akışını sağlamak amacıyla planlanan ABD destekli stratejik girişim olarak Eylül 2023’teki G20 Zirvesinde duyuruldu. Çin’in Kuşak ve Yol Girişimine alternatif olarak tasarlanmıştı.

Hamas’ın İsrail’e yönelik 7 Ekim 2023 tarihli Aksa Tufanı operasyonu ve İsrail karşı saldırıları Abraham anlaşmalarının etkinliğini sınırlamış, yeni katılımları da engellemişti. İsrail’in Hamas’a yönelik operasyonları, Hizbullah’a (Lübnan) ve İran’a yönelik saldırıları Abraham 1.0 sürecinin jeoekonomik boyutu olan IMEC projesini gündemden düşürmüştür.

Kazakistan’ın bu sürece katılımı, yalnızca yeni bir ülkenin mevcut bir diplomatik çerçeveye eklenmesi olarak değil, sürecin niteliğinde meydana gelen radikal bir dönüşümün işareti olarak değerlendirilmelidir. Çünkü Kazakistan ne bir Arap ülkesidir ne de İsrail ile ilişkilerini normalleştirmeye ihtiyaç duyan bir aktördür; zira Astana, Tel Aviv ile uzun süredir düzenli diplomatik ilişkilere sahiptir. İran ile sınırı olmayan Kazakistan’ın, sorunu da yoktur. Bu nedenle Kazakistan’ın katılımı, Abraham sürecinin klasik ‘Arap-İsrail normalleşmesi’ mantığını yapısal olarak aşarak güvenlik, teknoloji, enerji, ticaret ve jeostratejik bağlantıları kapsayan daha geniş bir bölgesel ağ mimarisine evrilmeye başladığını göstermektedir. Özellikle Rusya ile Çin arasında yer alan stratejik bir Türkistan devletinin sürece dahil olması, mimarinin coğrafi ve siyasi kapsamının Orta Doğu’nun ötesine taşındığının en somut kanıtıdır. Bu yönüyle Kazakistan’ın katılımı, Abraham 1.0’dan Abraham 2.0’a geçişin ilk somut göstergesi ve “eşik” olarak değerlendirilebilir.

ABD Başkanı Donald Trump’ın 25 Mayıs 2026 tarihinde yaptığı, İran’la yapılacak muhtemel bir anlaşmanın ön şartı olarak Türkiye, Suudi Arabistan, Katar, Ürdün ve Pakistan’ın eş zamanlı olarak Abraham Anlaşmalarına katılması gerektiği yönündeki açıklaması, Orta Doğu jeopolitiğinde yeni bir kırılma noktasına işaret etmektedir. Trump’ın “Ya herkes için harika bir anlaşma olacak ya da hiç anlaşma olmayacak, savaşa geri döneceğiz” şeklindeki sert söylemi ve Türkiye Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan dahil bölge liderleriyle yürüttüğü telefon diplomasisi, uluslararası ilişkiler gündemine bomba gibi düşmüştür. Trump’ın bu çıkışı büyük bir sürpriz oldu; çünkü öncesinde ne diplomatik kanallarda ne de uluslararası kurumsal raporlarda bu düzeyde bir genişleme tartışılmıştı.

Bu dönüşüm çabası, basit bir karşılıklı  ilişki normalleşmesi olmadığı gibi klasik ittifak sistemlerinden farklı olarak çok sayıda aktörün yatay bağlarla birbirine bağlandığı esnek bir ağ mimarisinin inşa edilmek istendiğini düşündürmektedir.

Bu nedenle Abraham 2.0, bir normalleşme anlaşmasından ziyade bir bölgesel düzen tasarımı olarak okunmalıdır.

  1. Peki Bu ABD Açısından Ne İfade Etmektedir?

Trump döneminin 2017 ve 2025 Ulusal Güvenlik Stratejisi ile belirginleşen yaklaşım, büyük güç rekabetini merkeze almıştır. Bu çerçevede ABD’nin ana rakibi Çin olarak tanımlanmış; Rusya ise bölgesel meydan okuma aktörü olarak konumlandırılmıştır. Kuzey Kore ve İran haydut devletler olarak ilan edilmiştir.

Bu yeni stratejik ortamda ABD’nin karşı karşıya olduğu temel sorun şudur: Küresel düzeyde aynı anda her bölgede yoğun hegemonik varlık sürdürülememektedir. Bu nedenle ABD, bir “çekilme” değil, güç konsolidasyonu sürecine girmiştir. Bu konsolidasyonun temel özellikleri şunlardır:

  • Stratejik önceliğin Çin’e kaydırılması
  • Avrupa’da NATO üzerinden yük paylaşımı
  • Orta Doğu’da yerel ortaklar üzerinden güvenlik üretimi
  • Doğrudan askeri müdahalenin azaltılması

Bu yapı, ABD’nin küresel sistemdeki rolünü “doğrudan müdahale eden hegemon”dan “ağ yöneten stratejik merkez”e dönüştürmektedir.

Bu stratejinin temel amacı tamamen çekilmek değil; bölgesel düzenin tamamen çökmesini engelleyerek, enerji yollarını güvence altına almak, İran’ı dengelemek ve Çin ile Rusya gibi rakip aktörlerin etkisini sınırlamaktır.

2025 sonrasında şekillenen stratejik yaklaşım, Amerikan kaynaklarının öncelikle Çin kaynaklı sistemik rekabete tahsis edilmesini öngörmektedir. Bu çerçevede Washington, küresel etkisini azaltmadan maliyetlerini düşürecek yeni yöntemler geliştirmeye çalışmaktadır. Amaç bölgeden çekilmek değil, daha düşük maliyetle ve daha sürdürülebilir biçimde düzen üretmektir.

Bu nedenle ABD doğrudan hegemonik kontrol yerine yük paylaşımı, yerel ortaklar aracılığıyla güvenlik üretimi, ağ temelli koordinasyon, Deniz aşırı dengeleme (Offshore balancing) bölgesel güçlerin sisteme entegre edilmesi gibi stratejilere yönelmektedir.

Bu yaklaşım, Irak ve Afganistan deneyimlerinin ardından ortaya çıkan maliyet duyarlılığı ile de (içeride yüksek borç, dışarıda sürdürülemez yükümlülükler) uyumludur. Washington artık bölgesel düzeni doğrudan askeri varlıkla sürdürmekten ziyade, yerel ortakların birbirleriyle bağlantılı olduğu ve ABD’nin dışarıdan yönlendirdiği çok katmanlı ağlar üzerinden yönetmeye çalışmaktadır.

Bu bağlamda Abraham 2.0 yalnızca bir normalleşme süreci değil; ABD’nin küresel güç konsolidasyonu stratejisinin Orta Doğu’daki uygulama araçlarından biri olarak değerlendirilebilir. Ağ genişledikçe amaç yalnızca İran kaynaklı riskleri dengelemek değil, aynı zamanda Türkiye, İsrail, Suudi Arabistan, Mısır ve ileride İran gibi bölgesel güç merkezlerini ortak bir koordinasyon sistemi içerisinde tutarak bölgesel rekabeti yönetilebilir hale getirmektir.

  1. Güç Konsolidasyonu ve Rekabet Yönetimi: Avrupa’dan Ortadoğu’ya

Soğuk Savaş sonrasında ABD’nin Avrupa stratejisinin temel unsurlarından biri, Almanya ve Fransa gibi kıtanın başlıca güç merkezlerini ortak kurumsal yapılar içinde tutarak rekabeti yönetilebilir hale getirmek olmuştur. Avrupa Birliği ve NATO, yalnızca dış tehditlere karşı oluşturulmuş yapılar değil, aynı zamanda Avrupa içindeki güç dağılımını istikrarlı biçimde düzenleyen mekanizma işlevi de görmüştür.

Bu perspektiften bakıldığında Abraham 2.0, yalnızca İran kaynaklı tehditlere cevap veren bir güvenlik platformu olarak değil, geleceğin bölgesel güç ilişkilerini yönetmeye yönelik bir ağ mimarisi inşa etme çabası olarak da okunabilir.

Washington açısından uzun vadeli mesele yalnızca İran’ın davranışları değildir. İran’ın bölgesel sisteme kısmen entegre olduğu veya tehdit seviyesinin azaldığı bir senaryoda dahi Orta Doğu’da önemli güç merkezleri varlığını sürdürecektir. Özellikle Türkiye ve İran, nüfusları, askeri kapasiteleri, jeopolitik konumları ve tarihsel devlet gelenekleri nedeniyle bölgenin iki doğal güç kutbu olmaya devam etmektedir.

Bu nedenle Abraham 2.0’ın daha derin işlevlerinden biri, ileride ortaya çıkabilecek Türkiye–İran rekabetini kontrolsüz bir jeopolitik mücadeleye dönüşmeden yönetebilecek çok taraflı bağlantılar üretmek olabilir. Bu yaklaşımda amaç rekabeti ortadan kaldırmak değil, onu ağ içi kurallarla sınırlandırmak ve sistemik istikrara zarar vermeyecek biçimde yönlendirmektir.

Bu açıdan Abraham 2.0’ın uzun vadeli mantığı, Avrupa’da Almanya ve Fransa’nın kurumsal entegrasyon yoluyla aynı sistem içinde tutulmasına benzer şekilde, Orta Doğu’nun başlıca güç merkezlerini ortak güvenlik, ekonomi ve teknoloji ağları içerisinde birbirine bağlamak olarak değerlendirilebilir.

  1. Tehdit Yapısının Dönüşümü: İran’dan Çoklu Risk Yönetimine

Abraham Süreci’nin ilk motoru İran merkezli tehdit algısıydı. İsrail ve Körfez ülkeleri arasındaki yakınlaşmanın önemli bölümü İran’ın füze kapasitesi, bölgesel vekil ağları, nükleer programı üzerine kurulmuştur.

Ancak Abraham 2.0’ın mantığı yalnızca İran karşıtlığıyla açıklanamaz. ABD açısından İran’ın tamamen ortadan kaldırılması değil, yönetilebilir ve öngörülebilir bir aktöre dönüştürülmesi daha rasyonel görünmektedir. Almanya gibi önce yıkılıp sonra inşa edilen bir İran; Rusya ve Çin ekseninden kopacaktır. Abraham 2.0 düzeninde Türkiye’yi dengeleyecek bir konumda tutulması ABD açısından kilit önemde olacaktır. Avrupa Birliği içinde Fransa’ya karşı Almanya’nın konum ve işlevi gibi düşünülebilir.

  1. Avrupa Birliği Modeli İle Karşılaştırma

Abraham 2.0’ın geleceğini anlamak için erken dönem Avrupa entegrasyonu ile karşılaştırma yapmak öğretici olacaktır. Avrupa entegrasyonu başlangıçta doğrudan siyasi birlik projesi olarak ortaya çıkmamıştır. Süreç, savaşın tekrarını önlemek amacıyla ekonomik ve işlevsel iş birliği alanları yaratmayı hedefleyen Avrupa Kömür ve Çelik Topluluğu ile başlamış, daha sonra ekonomik karşılıklı bağımlılık zamanla daha derin kurumsal yapılara dönüşmüştür. Nihayetinde bu süreç Avrupa Birliği gibi güçlü hukuki ve kurumsal yapılara evrilmiştir.

Bu açıdan bakıldığında Abraham Süreci de ilk aşamada güvenlik, teknoloji, enerji ve ticaret alanlarında işlevsel bağlantılar oluşturarak ilerlemektedir. ABraham Anlaşmaları süreci, daha çok AB düşünce kurumları ve aydınları arasında AB’nin kuruluş aşamasına benzetilmektedir.

Ancak AB büyük bir savaş yıkımının ardından, ABD’nin hegemon olarak tarih sahnesine çıktığı bir zaman diliminde geliştirilmiştir. Öncelikli amacı Avrupa içinde barışı kalıcı kılmak olmuştur. Sovyetler Birliğine karşı denge unsuru bir “Birlik” olarak güçlendirilmiştir. Soğuk Savaş sonrası ABD hegemonyası kurumsal entegrasyon üzerinden şekillenmiştir. Avrupa Birliği modeli bu dönemin en önemli ürünüdür.

2001 sonrası Irak, Afganistan ve Büyük Orta Doğu Projesi deneyimleri, doğrudan müdahale kapasitesinin maliyet sınırlarını ortaya koymuştur. Abraham 2.0 ise ABD’yi konsolidasyona zorlayacak şekilde hegemonik gücünün sınırına ulaştığı, çok kutuplu bir dünya düzenine gidildiği bir zaman diliminde inşa edilmektedir.

Bu durum ABD’yi doğrudan dönüşümden dolaylı yönlendirmeye, kurumsal yapılar yerine ağ sistemlerine yöneltmiştir. Abraham 2.0 bu dönüşümün Orta Doğu’daki karşılığıdır.

  1. Büyük Bölgesel Güçlerin Konumu

Abraham 1.0 büyük ölçüde Körfez ülkeleri ile İsrail arasındaki güvenlik yakınlaşmasına dayanıyordu. Abraham 2.0 ise daha büyük bölgesel aktörlerin sisteme dahil edilmesini gerektirmektedir.

Türkiye, Mısır, Pakistan ve belirli ölçüde İran gibi ülkeler; büyük nüfus, konvansiyonel askeri güç, stratejik derinlik, bölgesel etki üretme kapasitesi sayesinde Körfez ülkelerinden farklı bir kategori oluşturmaktadır. Bu ülkeler güvenlik tüketicisi değil, belirli ölçüde güvenlik üreticisi aktörlerdir. Bu nedenle İran merkezli tehdit söylemi, Körfez ülkelerinde olduğu ölçüde bu aktörlerde entegrasyon üretmemektedir. ABD’nin bu ülkelere yaklaşımı Körfez ülkelerine yaklaşımından farklı olacaktır.

  1. Türkiye’nin Stratejik Konumu

Yeni mimari açısından en kritik aktörlerden biri Türkiye’dir. Türkiye, NATO üyeliği, savunma sanayii kapasitesi, İHA/SİHA teknolojileri, enerji koridorları üzerindeki konumu, bölgesel istihbarat, diplomatik ve kültürel ağı sayesinde sistem dışında bırakılması zor bir aktördür.

Ancak Türkiye’nin pozisyonu Körfez ülkelerinden farklıdır. BAE veya Bahreyn için Abraham Anlaşmaları esas olarak bir güvenlik problemi iken, Türkiye açısından aynı zamanda bir meşruiyet problemidir. Ankara’nın hareket alanı yalnızca devlet çıkarlarıyla değil Filistin meselesi,  Arap kamuoyu, bölgesel yumuşak güç, toplumsal algılar tarafından da şekillenmektedir.

Bu nedenle Türkiye’nin sisteme katılımı ancak seçici, esnek ve çok katmanlı bir model çerçevesinde mümkün olabilir.

  1. İsrail’in Değişen Konumu

Abraham 1.0’da İsrail sistemin tartışmasız merkezi düğümüydü. Ancak süreç Türkiye, Suudi Arabistan, Mısır ve Pakistan gibi daha büyük aktörleri içermeye başladıkça sistem çok merkezli hale gelmektedir. Bu durum İsrail’in konumunu belirsizleştirmektedir. Sistem genişledikçe İsrail’in göreli merkeziliği azalacaktır.

Abraham 2.0 mimarisinin görünmeyen başka bir gerilimi de ABD ile İsrail arasındaki İran yaklaşımıdır. İsrail açısından İran varoluşsal tehdit, kalıcı biçimde zayıflatılması gereken rakip olarak görülmektedir. ABD açısından ise İran bölgesel risk üreticisi, kontrol altında tutulması gereken aktör konumundadır.

Dolayısıyla İsrail tehdidin ortadan kaldırılmasını, ABD ise tehdidin yönetilmesini hedeflemektedir. Bu farklılık Abraham 2.0’ın en önemli yapısal gerilimlerinden biridir. İsrail’in konumu değişecektir ve bunun bölgeye yansıması olacaktır.

 

  1. Filistin Meselesi ve Meşruiyet Sınırı

Filistin meselesi Abraham mimarisinin kurucu motoru değildir. Ancak sistemin meşruiyet sınırını belirlemektedir. Özellikle Türkiye, Pakistan, Arap kamuoyu, bölgesel toplumsal hareketler açısından Filistin hâlâ temel referans noktalarından biridir. Bu nedenle Filistin sorunu çözülmeden atılacak her adım toplumsal meşruiyet tabanına çarpacaktır.

Filistin meselesi ağın dışındaki bir sorun değil, ağın dayanıklılığını test eden temel stres unsurudur. Nitekim Trump’ın çağrısına Pakistan, Filistin meselesi üzerinden ilk olumsuz cevabı vermiştir. Türkiye Dışişleri Bakanı Hakan Fidan ise ilerlemenin Filistin meselesinin halline bağlı olduğunu,  Filistin sorunu çözüldüğü takdirde, İsrail’in güvenliğinin de bölge ülkelerinin güvencesi altına gireceğini açıklamıştır. (2)

  1. Filistin Dışındaki Belirsizlikler

ABD’nin Orta Doğu’da şekillendirmeye çalıştığı konsolidasyon mimarisi, teorik olarak tutarlı bir yönelim arz etse de, pratikte doğrusal ve tek yönlü bir tasarım olarak işleyemez. Bu nedenle Abraham 2.0 gibi ağ temelli yapılar, yalnızca ABD’nin stratejik tercihleriyle değil, aynı zamanda çok katmanlı bir etkileşim alanı içinde şekillenen dinamik süreçler olarak değerlendirilmelidir.

Bu çerçevede üç temel belirsizlik alanı öne çıkmaktadır.

İlk olarak, bölgesel güçlerin tepkisi belirleyicidir. Türkiye, İran, Suudi Arabistan ve Mısır gibi aktörler yalnızca sistemin pasif bileşenleri değil, aynı zamanda kendi çıkarlarını korumaya çalışan bağımsız güç merkezleridir. Bu nedenle ABD tarafından teşvik edilen herhangi bir ağ mimarisi, bu aktörlerin çıkarlarıyla örtüştüğü ölçüde genişleyebilir; aksi durumda parçalı ve asimetrik bir yapıya dönüşme riski taşır.

İkinci olarak, küresel rekabet dinamiği önemlidir. Rusya ve Çin, ABD’nin bölgesel ağ inşası girişimlerini yalnızca dış gözlemci olarak değil, alternatif etki alanları oluşturan ve mevcut yapıları dengelemeye çalışan karşı-aktörler olarak şekillendirmektedir. Bu durum, Abraham 2.0 benzeri oluşumların yalnızca bölgesel değil, aynı zamanda küresel rekabetin bir uzantısı olduğunu göstermektedir. Dolayısıyla Orta Doğu’daki ağ mimarisi, daha geniş bir jeopolitik rekabetin yerel tezahürü niteliği taşımaktadır.

Üçüncü olarak, ABD’nin kendi iç stratejik yönelimi bu sürecin temel değişkenlerinden biridir. Amerikan dış politikası tek çizgili ve sabit bir strateji üretmekten ziyade, dönemsel olarak değişen liberal ve realist yaklaşımlar arasında salınım göstermektedir. Liberal dönemde kurumsal entegrasyon ve ağ temelli işbirliği öne çıkarken, realist dönemlerde güç dengesi, caydırıcılık ve seçici angajman stratejileri daha belirgin hale gelmektedir.

Bu “salınımlı stratejik davranış” Abraham 2.0’ın kaderini doğrudan etkileyecektir. Çünkü ağ temelli düzenlerin sürdürülebilirliği, yalnızca yapısal tasarıma değil, aynı zamanda tasarımcı aktörün süreklilik arz eden politika tutarlılığına da bağlıdır.

Bu nedenle Abraham 2.0, sabit bir kurumsal proje olarak değil, ABD’nin değişken küresel öncelikleri, bölgesel güçlerin çıkarları ve Rusya–Çin rekabetinin oluşturduğu dış baskı alanı içinde sürekli yeniden şekillenen dinamik bir sistem olarak değerlendirilmelidir.

  1. Hegemonik Döngü ve Kurumsal Düzenlerden Ağ Düzenlerine Geçiş

Abraham 2.0 tartışmasını anlamlandırmak için, uluslararası sistemde ABD merkezli hegemonik düzenin tarihsel evrimi iki farklı faz üzerinden okunabilir: kurumsal konsolidasyon fazı ve ağ temelli yeniden düzenleme fazı.

İkinci Dünya Savaşı sonrası ortaya çıkan düzen, ABD’nin askeri ve ekonomik üstünlüğünün “kurumsal mimari” yoluyla kalıcılaştırılması üzerine inşa edilmiştir. Bu dönemde oluşturulan Avrupa bütünleşme süreci, yalnızca bölgesel bir barış projesi değil, aynı zamanda Sovyetler Birliği karşı denge düzenidir. Avrupa Birliği bu çerçevede, yalnızca bölgesel ekonomik entegrasyon değil, aynı zamanda ABD hegemonyasının zafer sonrası dönemde kurumsallaştırıldığı bir düzenleme alanı olarak okunabilir.

Buna karşılık 2001 sonrası dönem, ABD’nin doğrudan askeri müdahale ve rejim dönüşümü stratejilerinin sınırlarına ulaştığı bir evreyi temsil etmektedir. Afganistan ve Irak savaşları, deneyimleri, hegemonik gücün “dönüştürücü kapasitesinin” maliyet, meşruiyet ve sürdürülebilirlik açısından sınırlandığını ortaya koymuştur.

Bu bağlamda ortaya çıkan sonuç, ABD’nin artık sistem kuran ve dönüştüren bir aktörden ziyade, mevcut güç dağılımını optimize eden ve maliyetleri dağıtan bir hegemonik yönetim biçimine yönelmesidir. Bu yeni aşama, doğrudan kurumsal entegrasyon yerine, esnek bağlantılar, yerel ortaklıklar ve dağıtık güvenlik mekanizmaları üzerinden işleyen bir “ağ temelli düzen” karakteri taşımak durumundadır.

Büyük Orta Doğu Projesi gibi girişimler, bu dönemin geniş ölçekli dönüşüm projeleri olarak ortaya çıkmış; ancak sonuçları, bölgesel istikrar üretmekten ziyade parçalı ve asimetrik güç yapılarının oluşumuna yol açmıştır. Bu durum, ABD’nin hegemonik kapasitesinin mutlak dönüşüm yerine sınırlı yönlendirme ve dolaylı dengeleme eksenine kaymasının sebepleridir.

Bu çerçevede Avrupa entegrasyonu modeli ile Abraham süreci arasındaki temel ayrım belirginleşmektedir. Avrupa modeli, hegemonik zafer sonrası dönemde “kurumsal çıpa” üretirken; Abraham süreci ve benzeri yapılar, hegemonik konsolidasyon ve maliyet optimizasyonu döneminde “ağ çıpası” üretmektedir. İlk model hukuk, norm ve ulusüstü kurumlar üzerinden kalıcı entegrasyon yaratırken; ikinci model güvenlik, ekonomi ve teknoloji bağlantıları üzerinden esnek ve çok merkezli bir koordinasyon alanı oluşturmaktadır.

Bu nedenle ABD hegemonyasının tarihsel evrimi, basit bir genişleme–çekilme döngüsü değil; kurumsal entegrasyondan ağ temelli yönetişime geçiş şeklinde okunabilir. Abraham 2.0 bu dönüşümün Ortadoğu’daki karşılığı olarak, bölgesel güç merkezlerini ortadan kaldırmadan birbirine bağlayan ve rekabeti sistem içinde yönetilebilir hale getirmeyi amaçlayan bir düzen tasarımı olarak ortaya çıkmaktadır.

  1. Tom Barrack’ın Açıklamaları ve Tasarımın Resmi Boyutu

Trump yönetimi 31 Mayıs 2026’da Türkiye Büyükelçisi Tom Barrack’ı Suriye ve Irak Özel Temsilcisi olarak da görevlendirmiştir. Barrack’ın 1 Haziran tarihli “On yıllardır Levant ve Anadolu üzerine çalışanların geleneklerinden süzülen bir gerçek vardır: Irak, Suriye ve Türkiye; Orta Doğu’da kalıcı herhangi bir istikrarın üzerinde yükselmesi gereken stratejik denge noktasıdır (strategic fulcrum). Başkan Trump tarafından üstlenilen bu hayati misyon, bölgenin kendi çeşitliliğini ‘düzen ve karşılıklı çıkar’ üzerine kurulu uyumlu bir kumaşa dokuyarak, kendi refahına rehberlik etmesini amaçlamaktadır. Bu üç ulusu dengelemek; kabile, din veya mezhep farklarını aşan tek bir tutarlı Amerikan temas noktası ve kaldıracı gerektirmektedir.”

açıklaması (3), ile 2 Haziran tarihli;

“Çatışmanın kılıcında, uzlaşma sıklıkla ortaya çıkar. 7 Ekim 2023’ün arifesinde, Orta Doğu yeni bir stratejik hizalanmanın eşiğindeydi — komşular arasında güvenlik ve paylaşılan refah vaat eden bir hizalanma. Ancak o günün vahşetlerinin ardından, bölgenin kuralları temelden değişti ve güç dengesini yeniden şekillendiren kararlı bir yanıt zorunlu kılındı. Şimdi geçmişteki kırgınlıkları tarihe gömmeliyiz ve kendimizi geleceğe dair net, tanımlanabilir beklentilere demirleyip sabitlemeliyiz. @POTUS önderliğindeki İslami Devrim Muhafızları Kolordusu ve vekillerinin yeniden konumlandırılması, bu tarihi yakınlaşmanın gerçekleşmesi için alan yarattı. POTUS’un gücü ve sabrı, nihai istikrar için stratejik bir iksir olmayı sürdürüyor. Başkan Trump, bölgenin liderlerini dengeye doğru yönlendiren Kuzey Yıldızı işlevi görüyor. Onun vizyonunun arkasında kararlılıkla duruyoruz ve bunun bir süreç olduğunu, bir olay olmadığını anlıyoruz.”

 

şeklindeki açıklaması (4) birlikte değerlendirildiğinde; açıklamalar Abraham 2.0 tasarımıyla örülen ağın operasyonel karakterini yansıtmaktadır. Washington; Türkiye, Irak ve Suriye dosyalarını tek bir stratejik denklemde birleştirerek, doğrudan müdahale yerine aktörler arasında “denge kurarak yönlendirme” çabalarını resmi politika haline getirmiştir. Barrack’ın Haziran 2026 başında yaptığı bu kuramsal açıklamalar, bu çalışmanın ana tezinin resmi kanaldan doğrulanmasıdır.

Büyükelçinin bu ifadeleri, ABD’nin artık bölgeyi parçalı bir kriz alanı değil, tek bir ağ birimi olarak kodladığını kanıtlamaktadır. ABD, Trump’ın liderliğini bir “Kuzey Yıldızı” (yön belirleyici ağ çıpası) olarak sunarken, bölge aktörlerini yapısal bir hizalanmaya zorlamaktadır. Barrack, İran ve vekillerinin alandan geriletilmesini, bu yeni pazar ve güvenlik ağının kurulabilmesi için hegemon tarafından “yaratılmış bir alan” olarak sunmaktadır. Bu durum, Türkiye’nin ağ içindeki merkezi düğüm rolünün yalnızca ekonomik değil, aynı zamanda bölgesel düzenin sürdürülebilirliği açısından bir “stratejik çıpa” olarak görüldüğünün en sıcak kanıtıdır. Açıklamalarda “denge” vurgulansa da “mimari” mantığı öne çıkmaktadır.

SONUÇ

Abraham Süreci, başlangıçta İsrail ile bazı Arap ülkeleri arasında diplomatik normalleşme girişimi olarak ortaya çıkmış olsa da, giderek ABD’nin değişen küresel stratejik öncelikleriyle uyumlu biçimde daha geniş bir bölgesel düzen tasarımına evrilmektedir. Bu dönüşüm, klasik ittifak mantığından farklı olarak güvenlik, ekonomi, teknoloji, enerji ve jeoekonomik bağlantıları aynı çatı altında birleştiren ağ temelli bir koordinasyon mimarisine işaret etmektedir.

Bu bağlamda Abraham 2.0, yalnızca İran merkezli tehdit algısına dayanan bir güvenlik platformu olarak değil, ABD’nin küresel güç konsolidasyonu stratejisinin Orta Doğu’daki bölgesel ayağı olarak okunabilir. Washington açısından temel mesele artık yalnızca İran’ın çevrelenmesi değil; Çin odaklı küresel rekabet koşullarında bölgesel güvenlik maliyetlerini müttefiklerine dağıtırken, Orta Doğu’daki başlıca güç merkezlerini yönetilebilir bir ağ düzeni içerisinde tutabilmektir.

Bu çerçevede Abraham 2.0’ın temel işlevi İran’ı çevrelemekten çok; Türkiye, İran, İsrail, Suudi Arabistan, Mısır ve diğer bölgesel aktörler arasındaki rekabeti sistem dışına taşmadan yönetilebilir bir ağ düzeni içine yerleştirmek olabilir. Avrupa’da bu işlev tarihsel olarak NATO ve Avrupa entegrasyonu aracılığıyla gerçekleştirilmişti. Orta Doğu’da ise benzer bir amaç, daha esnek, daha çok merkezli ve daha düşük maliyetli ağ mekanizmaları üzerinden hayata geçirilmeye çalışılmaktadır. ABD’nin Ankara Büyükelçisi Tom Barrack’ın açıklamaları bu durumun ilanı olmuştur.

Ancak gücünün sınırında, konsolidasyon sürecini yönetmekte zorlanan ABD’nin, ağ temelli de olsa, bölgesel mimari oluşturma şansı zayıf görülmektedir. Orta Doğu’da kaybettiği vakit Çin’e büyük avantaj olarak yazılmaktadır. Diğer yandan müttefikleriyle dalgalı ilişkileri küresel hegemonyasını giderek zorlaştırmaktadır.

Abraham 2.0 süreci Türkiye açısından fırsatlar kadar riskler de taşımaktadır. Oluşumda yer alması, belirli alanlarda Türkiye’nin bölgesel etkisini artırabilecek imkanlar sunarken, uzun vadede bağımsız bölgesel ve küresel güç olma hedefleriyle çelişebilecektir. Türkiye’nin önündeki seçenekler yalnızca Abraham 2.0 benzeri dış kaynaklı ağ mimarilerine katılmak veya bunların dışında kalmak şeklinde ikili bir tercihe indirgenemez. Ankara, Türk Devletleri Teşkilatı, Kalkınma Yolu Projesi, enerji koridorları, savunma sanayii iş birlikleri ve çok yönlü diplomatik ilişkileri aracılığıyla kendi bölgesel bağlantı ağlarını geliştirme kapasitesine de sahiptir. Bu nedenle Türkiye açısından temel mesele, mevcut ağlara eklemlenmekten ziyade, oluşacak bölgesel mimaride kurucu düğümlerden biri olup olamayacağı ve kendi bağımsız stratejilerini hangi ölçüde uygulayabileceğidir.

 İran, ABD’nin Afganistan, Irak ve Büyük Orta Doğu Projesi kapsamındaki müdahaleleri sonrasında ortaya çıkan güç boşluklarını vekil aktörler aracılığıyla doldurmayı dış politikasının merkezine yerleştirmiş ve belirli ölçüde başarılı olmuştur. Ancak bu strateji zamanla İran’ın güvenlik maliyetlerini artırmış, bölgesel rekabetlerin doğrudan tarafı haline gelmesine yol açmıştır. Bu nedenle ABD’nin konsolidasyon sürecinde ortaya çıkabilecek güç boşluklarının doldurulması konusunda Türkiye’nin ihtiyatlı davranması ve kısa vadeli kazanımlarla uzun vadeli stratejik maliyetler arasındaki dengeyi dikkatle kurması önem taşımaktadır. Akademi camiası, politika oluşturucular ve entelektüel çevreler, ABD konsolidasyonu sonrasında şekillenebilecek bölgesel güç dengeleri üzerinde daha yoğun çalışmalar yürütmelidir.

Bakınız:

  1. Trump’ın açıklaması için: https://www.bbc.com/turkce/articles/crrppdpdr0xo
  2. Hakan Fidan’ın açıklaması için: https://www.hurriyet.com.tr/dunya/fidandan-trumpa-israil-yaniti-once-1967-sinirlari-ve-iki-devletli-cozum-43188547

3)  Barrack’ın 1 haziran açıklaması için:

https://x.com/USAMBTurkiye/status/2061517384439971908?s=20

4) Barrack’ın 2 Haziran açıklaması için : https://x.com/USAMBTurkiye/status/2

061834277592154298?s=20

Yazar
Galip TÜRKMEN

Bu websitesinde farkı kaynaklardan derlenen içerikler yayınlanmakta olup tüm hakları sahiplerinindir. Sitedeki içerikler atıf gösterilerek kaynak olarak kullanlabilir. Yazıların yasal sorumluluğu yazara aittir. Tüm Hakları Saklıdır. Kırmızlar® 2010 - 2026

medyagen