Sistemik Körlükten Kolektif Akla: 21. Yüzyılda Hukuk, Demokrasi ve Adil Bölüşümün Zorunluluğu

İnsanlık tarihi, bireysel çıkar ile kolektif hayatta kalma arzusu arasındaki gerilimle şekillenmiştir. Aydınlanma Çağı’ndan bu yana inşa edilen demokratik kurumlar, hukukun üstünlüğü ve mülkiyet güvencesi gibi kavramlar, bu gerilimi rasyonel bir düzlemde yönetmek amacıyla tasarlanmıştır. Ancak 21. yüzyılda küreselleşme ve bilişim teknolojilerinin kontrolsüz yaygınlaşması, insan refahını ve mutluluğunu kalıcı kılmak yerine, tam tersine bu kazanımların altını oyan bir sistemik çürüme evresini tetiklemiştir. Bugün karşı karşıya olduğumuz en büyük tehdit; güç sahibi dar bir çevrenin kısa vadeli ve bencil çıkarları uğruna, insanlığın uzun vadeli varoluşsal çıkarlarının feda edilmesidir.

  1. “Zihinsel Çaba” yerine “güdüsel davranma” eğiliminin ikame edilmesi; “Sistem 1” Siyaseti

Demokrasinin teorik temeli; müzakere edebilen, alternatifleri tartan ve uzun vadeli ortak çıkarı gözeterek karar alan “rasyonel vatandaş” varsayımına dayanır. Bu yapıyı ve günümüz siyasetinde neden çöktüğünü anlayabilmek için, öncelikle Nobel ödüllü psikolog Daniel Kahneman’ın insan zihninin işleyişine dair ortaya koyduğu Sistem 1 ve Sistem 2modelini yakından incelemek gerekir[i]. Kahneman’a göre insan beyni, bilgiyi işlerken ve karar alırken iki farklı mekanizma kullanır:

  • Sistem 1 (Hızlı ve Sezgisel Otopilot): Bilinç dışı çalışır, neredeyse hiçbir zihinsel çaba gerektirmez ve milisaniyeler içinde refleksif tepkiler üretir. Evrimsel olarak hayatta kalmamızı sağlayan bu sistem; birinin yüzündeki öfkeyi anında sezmek, ani bir tehlike karşısında irkilmek veya “2+2″nin cevabını düşünmeden vermek gibi eylemleri yönetir. Duygusal, kalıplara dayalı, hikayeleri verilerden daha çok seven ve manipülasyona en açık parçamızdır.
  • Sistem 2 (Yavaş ve Analitik Denetleyici): Bilinçli bir odaklanma, yoğun dikkat ve yüksek zihinsel enerji gerektirir. “17 x 24” işleminin sonucunu bulmaya çalışırken, uzun vadeli bir bütçe planı yaparken veya bir yasa metninin mantık hatalarını ararken devreye girer. Zihnimizin eleştirel, şüpheci, sorgulayan ve “rasyonel” olan merkezidir.

Kahneman’ın en hayati tespiti, Sistem 2’nin doğası gereği “tembel” olmasıdır. Beyin, aşırı glikoz ve enerji harcamamak için kararları mümkün olduğunca Sistem 1’in getirdiği hızlı, zahmetsiz ve sezgisel kestirmelere (heuristics) bırakma eğilimindedir.

İşte bu zihinsel mimari üzerinden bakıldığında, klasik demokrasi tam anlamıyla bir Sistem 2 rejimidir. Çünkü sağlıklı bir demokratik süreç; sabır, derinlemesine analiz, farklı görüşleri dinleme eforu ve uzun vadeli toplumsal faydayı hesaplamayı şart koşar. Devlet mekanizmasındaki güçler ayrılığı, bağımsız yargı ve denge-denetim mekanizmaları da aslında devletin “Sistem 2″sini temsil eder; fevri, popülist ve anlık duygusal kararlarını engelleyen kurumsal frenlerdir.

Ancak günümüz siyaset ve iletişim ekosistemi, kitleleri sürekli olarak Sistem 1 (otopilot) refleksleri içinde tutmak üzere kasıtlı olarak tasarlanmıştır. Güçlü liderler ve çıkar çevreleri; yapay zeka algoritmalarının veri analitiği gücünü arkalarına alarak korku, aciliyet, öfke ve kabilecilik dürtülerini (Sistem 1’in evrimsel zaaflarını) durmaksızın manipüle etmektedir.

“Ülke elden gidiyor” veya “istikrarsızlık” tehdidiyle üretilen kriz dalgaları, toplumların kutuplaşmasına ve kendilerini sınırlayan hukuki/kurumsal bağları zayıflatan otoriter uygulamaları kanıksamasına yol açmaktadır. Kitleler, anlık güvenlik vaadi uğruna uzun vadeli hak, özgürlük ve rasyonel denetim mekanizmalarını feda etmeye razı edilmektedir.

  1. Aracı Kurumların Tasfiyesi ve Ekonomik Uçurum

Sistem 1 manipülasyonlarının bu denli başarılı olmasının arkasında, küreselleşmenin yarattığı sosyo-ekonomik tahribat yatmaktadır. Küresel emek arzının kontrolsüz artışı ve otomasyon, başta sendikalar olmak üzere demokrasinin en güçlü kaleleri olan mesleki teşekkülleri ve sivil toplumu zayıflatmıştır.

Bu zayıflama, iki büyük felaketi beraberinde getirmiştir:

  • Bireyin Atomizasyonu: Devlet/sermaye gücü ile birey arasındaki tampon bölgeler (aracı kurumlar) yok olduğunda, yalnız, güvencesiz, işsiz ve sosyal yardıma bağımlı hale gelmiş kitleler ortaya çıkmıştır. Bu durum, bireyi çıkar çevrelerinin amaçları doğrultusunda yönlendirilmeyle karşı karşıya bırakmıştır.
  • Toplam Talep Krizi: Dünya servetinin büyük kısmının dar bir oligarşik çevrenin elinde toplanması, alt ve orta sınıfın alım gücünü yok etmiştir. Varlıklı kesimlerin ürettiği teknoloji ve ürünleri satın alacak bir kitle kalmadığında, sistem yapısal bir eksik tüketim (underconsumption) krizine sürüklenmektedir. Adil bir gelir dağılımı olmaksızın piyasa ekonomisinin dahi sürdürülebilmesi imkansızdır.
  1. Tiranlığın Bumerang Etkisi ve Mülkiyet İllüzyonu

Aydınlanma sonrasında burjuvazinin demokrasiyi ve hukukun üstünlüğünü savunmasının sebebi ahlaki bir lütuftan ziyade, araçsal bir rasyonellikti: Monarkın keyfiyetine karşı mülkiyetini güvence altına almak. Bugün ise burjuvazinin yerini alan küresel finans ve tekno-oligarşi, ulus-devletler üstü bir hareket alanına sahip oldukları yanılsamasıyla hukuki kısıtlamaları birer ayak bağı olarak görmektedir.

Oysa hukukun, tarafsız yargının ve denge-denetim mekanizmalarının tasfiye edildiği bir “tiranlık” düzeninde, en çok kaybedecek olanlar yine bu ayrıcalıklı kesimlerdir. “Sistem 2″yi devre dışı bırakarak kitleleri istikrarsızlık ve korkuyla yöneten güçlü liderler, ilk aşamada statükoyu korumak isteyen varlıklı çevreler tarafından desteklenebilir. Ancak tarihsel tecrübe (özellikle Roma’nın çöküşünden modern otokrasilere kadar) göstermiştir ki: Hukukun olmadığı yerde mülkiyet, mülkiyetin olmadığı yerde ise özgürlük olamaz. Hukuk, adalet ve adil bölüşüm; sadece zayıfları koruyan birer ahlaki lütuf değil, güçlülerin de varlığını sürdürebilmesi için yegâne yapısal güvencedir.

Mevcut Kırılgan Döngü (Kısa Vadeli Çıkar)Sürdürülebilir Düzen (Kolektif Rasyonellik)
Ahlaki Yapı: İlkesizliğin “kurnazlık”, ilkeli olmanın “enayilik” sayılması (Anomi).Ahlaki Yapı: Rasyonel düşünce kültürüne ve kurumsal güvene dayalı toplumsal sözleşme.
Güç Mekanizması: Güçler ayrılığının tasfiyesi, tiranın iki dudağı arası keyfiyet.Güç Mekanizması: Etkin bağımsız yargı, tiranlığı engelleyen güçlü denge-denetim.
Sonuç: Mülkiyet güvencesinin yok olması, öngörülemezlik ve sistemik çöküş.Sonuç: İnsan onurunun korunması, öngörülebilir piyasalar ve toplumsal barış.

Kuralsızlığın norm haline geldiği bir düzende, bireyin -özellikle de varlıklı kesimlerin- huzur ve refahı mutlak bir risk altındadır. Hukukun olmadığı yerde gerçek anlamda mülkiyetten bahsedilemez; sadece gücü elinde tutanın geçici izninden bahsedilebilir. Kurumsal denetimin tamamen tasfiye edildiği bir düzende, tiranın lütfuyla zenginleşen elitler, aynı tiranın bir sonraki öfke veya ihtiyaç nöbetinde mülksüzleştirilecek ilk hedeflere dönüşürler. Güçler ayrılığı ve tarafsız yargı, bu yönüyle en tepedekiler için de bir “can ve mal güvenliği” sigortasıdır.

  1. İnsanlığın Müşterek Zenginliklerinin Küresel Trajedisi ve Sonuç

Bu sistemik körlüğün en somut örneği ekolojik ve teknolojik yağmadır. Yağmur ormanlarının katledilmesi, birilerine kısa vadede muazzam bir finansal kâr (kurnazlık) sağlayabilir. Ancak ortaya çıkan küresel ısınma ve kuraklık, sadece o bölgedeki yoksulları değil, ormanı katleden elitleri de aynı kaçınılmaz sonla yüzleştirecektir. Kısa vadeli grup çıkarlarının insanlığın uzun vadeli çıkarlarının önüne geçmesi, kendi bindiği dalı kesen trajik bir otomatın çalışmasıdır.

İnsanlığın önümüzdeki dönemdeki en önemli şiarı, bu intihar döngüsünden çıkıp kolektif aklı ve insan onurunu yeniden merkeze almak olmalıdır. Bunun yolu ise çift katmanlı bir mimariden geçer:

4.1. Ulus-Devletlerin Sosyal ve Rasyonel Temelde Yeniden Güçlendirilmesi:

Küresel güç odaklarının ve kontrolsüz teknolojik dalgaların yarattığı bu tahribat karşısında, ulus-devlet yapısının bilinçli olarak zayıflatılması krizin merkezinde yer almaktadır. Bu noktada, öncelikle ulus-devlet mekanizmasının ne olduğunu ve neden hayati bir öneme sahip olduğunu doğru tanımlamak gerekir:

Ulus-Devlet Nedir ve Neden Önemlidir?

Ulus-devlet; meşruiyetini belli bir toprak parçası (vatan) üzerinde yaşayan, ortak değerler, tarih ve gelecek ideali etrafında bütünleşmiş bir halkın (ulus) egemenliğinden alan siyasi yapıdır. Temel unsurları; sınırları belirlenmiş bir ülke, bu ülkede kenetlenmiş bir nüfus ve bağımsız bir egemenliktir.

Ulus-devletin asıl önemi, kamusal hak ve yükümlülüklerin vatandaşlar arasında adilce paylaştırılmasında yegâne meşru araç olmasıdır. Bu yapı; kamusal hak ve yükümlülüklerin dağıtımında zümre, sınıf veya etnik ayrıcalıkları değil; vatandaşlık bağı, liyakat, kamusal ihtiyaçlar, toplumun imkan ve kabiliyetleri ile hakkaniyeti esas alır. Herhangi bir kişiye ya da sermaye odağına, hukuk ve ahlakın tasvip etmediği şekilde ayrıcalık tanınması, ulus-devlet ilkesinin felsefi özüyle doğrudan çelişir.

Vatandaşların ortak değerler etrafında bütünleşerek güçlü bir “birlikte yaşama iradesi” oluşturabilmesi; ancak hukukun üstün kılınması, liyakate önem verilmesi, ayrıcalıkların reddedilmesi, gelirin adil dağılması ve bireysel/grup çıkarlarının toplumsal çıkarların önüne geçmemesi ile mümkündür. Dolayısıyla ilk adım; içeride adil gelir dağılımını sağlayan, bağımsız yargı ve güçlü sivil toplumla denge-denetim mekanizmaları sayesinde otopilottan çıkan, vatandaşını rasyonel kararlar verebilecek bir düşün düzeyine ulaştıran demokratik ulus-devlet yapısının sosyal ve rasyonel temelde yeniden tahkim edilmesidir. Bu doğrultuda; gelirin adil bölüşümü, hukukun üstünlüğü, denge-denetim mekanizmaları ve rasyonel düşünce kültürünün inşası vazgeçilmezdir. İçeride (Sosyal ve Rasyonel Ulus-Devlet): Küreselleşmenin atomize ettiği, sivil toplumdan kopardığı bireyi yeniden ayağa kaldıracak; işleyen bir denge-denetim mekanizmasına sahip, vatandaşına güvenli bir gelir ve rasyonel bir düşünce kültürü sunan güçlü bir sosyal hukuk devleti bu tahkimatın temel taşıdır.

4.2. Adil Bir Küresel Düzenin İnşası: Uluslararası alanda, küresel kaynakların hakkaniyetli dağıtımını esas alan, vahşi güç asimetrilerini törpüleyen makul bir hukuk mimarisinin kurulmasıdır. Dışarıda (Hakkaniyetli Küresel Düzen): Ulus-devletlerin birer vahşi rekabet cephesi olmasını engelleyen, küresel kaynakların (veri, enerji, hammadde) hakkaniyetli dağıtımını esas alan yeni bir uluslararası mutabakat bu düzenin ta kendisidir.

Adalet, hukuk ve hakkaniyetli bölüşüm; ütopik birer temenni değil, insanlığın kendi yarattığı devasa güç altında ezilip yok olmasını engelleyecek asgari teknik şartnamedir. İnsanlık bu sistemi kuramadığı takdirde, kendi yarattığı yozlaşmanın içinde kendi sonunu hazırlamış olacaktır.

Mustafa TEZEL

[i] KAHNEMAN, Daniel. Fast and slow thinking. Allen Lane and Penguin Books, New York, 2011, 2. (KAHNEMAN, Daniel; DENIZTEKIN, Filiz Nayır. Hızlı ve yavaş düşünme. Varlık, 2015.)

Yazar
Mustafa TEZEL

İstanbul Üniversitesi İktisat Fakültesi Maliye Bölümü'nden mezun olan Mustafa TEZEL, yüksek lisansını Gazi Üniversitesi Sosyal Bilimler Enstitüsü Maliye Bölümünde yapmıştır. Çalışma hayatına bir kamu bankasında müfettiş yard... devamı

Bu websitesinde farkı kaynaklardan derlenen içerikler yayınlanmakta olup tüm hakları sahiplerinindir. Sitedeki içerikler atıf gösterilerek kaynak olarak kullanlabilir. Yazıların yasal sorumluluğu yazara aittir. Tüm Hakları Saklıdır. Kırmızlar® 2010 - 2026

medyagen