Prof.Dr. Mustafa ACAR
Bu ülke devleti ele geçirme kavgasının hiç bitmediği, her devirde hemen her siyasi görüşün devleti ele geçirmek için ölümüne mücadele verdiği bir ülkedir. Bu ülkede her kesim devleti ele geçirmeye âdeta yeminlidir. Kimi açıktan, siyasi parti kurarak, kamusal alanda yasal yollardan mücadele ederek devleti ele geçirmeye çalışır; kimileri de kamusal alanda kimliğini ve niyetini belli etmeden, örtük, “takiyyeci” yöntemlerle devleti ele geçirmeye çalışır. Her birine sorsanız bu ölümüne devleti ele geçirme çabası neden, derdiniz nedir diye, alacağınız cevap farklılaşacaktır. Bu yazıda Türkiye’de bitip tükenmek bilmeyen devleti ele geçirme kavgasının tarihsel yansımaları, siyasi ve ekonomik nedenleri irdelenmekte, bu kavganın sona erdirilebilmesi için şu basit formül önerilmektedir: devleti kutsamak ile anarşizm arasında doğru yerde durmak: sınırlı, şeffaf, hesap verebilir devlet.
Devlet nedir? Devlet esas itibariyle bir siyasi teşkilatlanma biçimidir. Sınırları belirli bir coğrafya üzerinde yaşayan bir insan topluluğunun (millet) kurduğu, can güvenliği sağlamak ve adalet dağıtmakla görevli, şiddet kullanma tekeline sahip siyasi teşkilattır. Devletin varlık nedeni, kapsamı, gücü ve yetkisinin sınırları konusunda tarih boyunca ileri sürülen görüşler ve ortaya çıkan uygulamalar dikkate alınarak başlıca üç devlet anlayışından söz etmek mümkündür: 1) Ejderha devlet, 2) Anarşizm, 3) Sınırlı devlet.
Ejderha devlet, yetkileri sınırsız, deyim yerindeyse gücü her şeye yeten, “kadir-i mutlak” devlettir (Hobbs, [1651], 2026). Ejderha devletin “astığı astık, kestiği kestik”tir. Kendi doğruları, doğru yaşam tarzı ve resmi bir dini veya ideolojisi vardır; vatandaşlara bunları dayatmakta bir sakınca görmez. Kendince yanlış gördüğü din, mezhep, düşünce veya ideolojileri yasaklar, kendi kalıbına uymayanları hapse atar, kamusal imkânlardan mahrum bırakır. Vatandaşın her alanda hayatına burnunu sokmakta bir sakınca görmeyen ejderha devlet, iktisadi bağlamda piyasaya müdahale eder, fiyatları sabitler, kimin parasını nereye harcayacağına ya da nereye yatırım yapacağına karar verir. Milletin efendisidir, ondan kayıtsız şartsız itaat bekler. Millet itaat etmezse, dayatılan doğrulara uymazsa, çizgi dışına çıkarsa acımasız bir şekilde cezalandırılır.
Anarşizm, bunun aksine, ejderha devletin tam zıddı, devletin yokluğudur; merkezi bir siyasi otoritenin olmaması durumudur. Bireysel iradenin özerkliğini ve bireysel özgürlüğü kısıtlayan her türlü otoriteye karşı çıkan bir siyasi felsefe olarak anarşizm, her türlü otoriteyi, hiyerarşi ve tahakküm biçimini reddeder, ki buna devlet de dâhildir (Arvon, 2014). Anarşist anlayışa göre devlet esasen bütün kötülüklerin kaynağıdır, silah kullanma tekeline sahip organize siyasi güç yalnızca zulüm, baskı ve soygun üretir. “Devletin bastığı yerde ot bitmez” diye düşünen bu anlayışa göre en iyisi organize siyasi gücün hiç olmaması, devletin ortadan kaldırılmasıdır.
Üçüncü alternatif olan sınırlı devlet anlayışı devletin gücü ve yetkilerinin anayasa ve yasalarla sınırlandırılmasını, devletin her şeye karışmamasını, yalnızca üstüne vazife olan, bireylerin ve sivil toplumun gücünü aşan, toplumun ortak menfaatine olan işlerle uğraşmasını, halkına hizmet etmesini öngörür. Bu bağlamda devletin temel işlevleri arasında özellikle üçü çok önemlidir: iç güvenlik, dış güvenlik, adalet. Bu anlayışın savunucusu Klasik liberal iktisat geleneğine öncülük eden düşünürlere göre devlet can güvenliğini sağlamalı, adaleti tesis etmeli, ama piyasaya müdahale etmemeli, fiyatları sabitlememeli, piyasa arz ve talep dinamiklerine göre serbestçe işlemeli, fiyatlar arz ve talep tarafından belirlenmelidir (Smith, [1776], 2025).
Bu satırların yazarına göre birinci görüş ifrat, ikinci görüş tefrit, üçüncü görüş orta yoldur. Her konuda ifrat ve tefritten kaçınmak, aşırılıklardan uzak durmak ve orta yol üzere olmak hem akıl ve mantığın gereği, hem Hz. Peygamberin (as) tavsiyesidir. Her ne sebeple olursa olsun devleti kutsamak, “la-yüs’el” kılmak, sorgulanamaz ve yargılanamaz bir konuma oturtmak da, tam tersine toplumda düzeni ve can güvenliğini sağlayıp adalet dağıtacak bir merkezi otoritenin hiç olmaması durumu da son derece sakıncalı, istenmeyen sonuçlar yaratan, tehlikeli durumlardır.
Türk toplumu görülebildiği kadarıyla tarih boyunca yukarıda sözü edilen üç anlayıştan daima birincisine yakın olmuştur. Devlet bazen dini nedenlerle, bazen siyasi nedenlerle, bazen ideolojik nedenlerle, bazen de kültürel nedenlerle kutsallaştırılmış, baş tacı edilmiş, layüs’el bir konuma oturtulmuştur. Han, Hakan, Kağan, Başbuğ, Padişah, Cumhurbaşkanı, MGK, vb. kısaca devleti temsil eden siyasi otorite her türlü sorgulama, denetleme ve yargılamanın üzerinde görülmüş, milletten bu otoriteye kayıtsız şartsız itaat etmesi beklenmiştir. Devletin millete hizmetinden ziyade, milletin devlete hizmeti öngörülmüş, devlet ve vatan için canımızı feda etmemiz telkin edilmiştir. Bu anlayışa göre devlet millet için değil, millet devlet için vardır.
Ancak, iktisadın evrensel yasasıdır: her şeyin bir bedeli vardır, hiçbir şey bedava değildir (Acar, 2025a). Devleti kutsamanın, aşırı yüceltmenin, her türlü denetimin üstünde görmenin, milleti devlete feda etmenin de bir bedeli vardır. Lawrence Reed’in son derece veciz ifadesiyle, “size istediğiniz her şeyi verebilecek kadar büyük olan bir devlet, istediğinde her şeyinizi de alır” (Reed, 2003 ve 2008). Devleti olması gerektiğinden daha yüksek bir konuma oturtmanın, ona toplumu terbiye etme ve doğrular dayatma yetkisi vermenin, devletin kalıplarına uymayanı cezalandırmayı, uyanları ise kamusal imkânlarla zengin etmeyi teamül haline getirmenin üç büyük tehlike doğurması kaçınılmazdır: 1) Bitmek bilmeyen bir devleti ele geçirme kavgası, 2) Hukukun araçsallaştırılması ve iktidarı tahkim aracı olarak kullanılması, 3) Güç zehirlenmesi, yozlaşma, yolsuzluk.
Osmanlı’nın son döneminden bu güne bir asrı aşkın bir zamandır yaşadığımız sarsıntılar, darbeler, darbe girişimleri ve travmalara bu gözle bakıldığında ortaya çok manidar bir tablo çıkmaktadır. Bu sarsıntıların bir kısmını satır başları halinde hatırlatmakta yarar olabilir:
1908’de II. Meşrutiyet devrimini gerçekleştirmek için Manastır’da dağa çıkan, Bulgar ve Sırp çetelerle işbirliği yaparak 31 Mart ayaklanmasını bastırma bahanesiyle Selanik’ten getirdikleri Hareket Ordusu ile imparatorluğun başkentini istila eden, II. Abdülhamid’i tahttan indirip Selanik’e sürgüne gönderen, Yıldız Sarayını yağmalayan, Ermeni tehcirinin sorumlusu, imparatorluğu gereksiz ve zamansız bir şekilde I. Dünya Savaşı’na sokup bir imparatorluğu kendi elleriyle batıran İttihatçılar, sözde devleti kurtarmaya çalışıyorlardı. Esasen İttihat ve Terakki’nin hikâyesi, vatanseverlik duygularının cehalet, çarpık zihniyet ve hırsla birleştiğinde devleti kurtarma davasının bir topluma neye mal olacağının ibretlik hikâyesidir.[1]
Tek Parti Rejimi döneminde yaşanan sarsıntılar, yasaklar, toplumun sosyolojik-dini-kültürel dokusuyla uyuşmayan ceberrut uygulamalar (İstiklal Mahkemeleri, Terakkiperver Cumhuriyet Fırkası’nın kapatılması, Takriri Sükûn, Serbest Cumhuriyet Fırkası’nın kapatılması, İstiklal Marşının yazarı milli şair M. Akif’in gönüllü sürgüne mecbur edilmesi, tekke ve zaviyelerin kapatılması, tepeden inmeci modernleşme uygulamaları, vb.) hep devleti kurtarma, onu istenmeyen unsurlara, gericilere, işbirlikçi ve hainlere kaptırmama amacıyla yapılıyordu.[2]
27 Mayıs 1960 darbesi, 12 Mart 1971 muhtırası, 12 Eylül 1980 darbesi, 28 Şubat postmodern darbesi, 27 Nisan 2007 elektronik muhtırası, 15 Temmuz 2016 darbe girişimi, vb. son 60-70 yıllık tarihimizde meydana gelen bütün darbeler ve darbe girişimlerinde darbecilerin en başta gelen gerekçesi devleti kurtarmak, onu irtica tehlikesinden korumak, devletin istenmeyen unsurlar tarafından ele geçirilmesini önlemektir.
Bugünlerde CHP’ye yönelik mutlak butlan kararı, bölgemizde ve dünyada meydana gelen jeostratejik gelişmeler karşısında devlet aklının CHP’ye yeni bir şekil vermeye çalıştığına dair tartışmalar yine son tahlilde devleti kurtarmak, iç ve dış düşmanlara karşı devleti korumak ve istenmeyen unsurların eline geçmesini önleme çabasıyla ilgilidir.
Oysa bütün bunların bu ülkeye, bu topluma, bu memlekete, bu millete neye mal olduğu kelimelerin ifade etmekte kifayetsiz kalacağı kadar büyük, sarsıcı ve yıpratıcıdır. Devleti kurtarmak gayesiyle yola çıkmış olan İttihatçılar bırakın hürriyet getirmeyi ve devleti kurtarmayı, bugün bile sırtımızın kamburu vicdanları sızlatan despotluk ve ceberrutluklara imza atarak koca bir imparatorluğu batırmışlardır. Cumhuriyet tarihi boyunca hiçbir zaman gerçek anlamda bir çoğulcu demokrasi, düşünce özgürlüğü ve hukuk devletiyle tanışmamamızın en büyük müsebbibi iktidar elitlerinin ve kendini devletin gerçek sahibi olarak gören derin ve karanlık güçlerin devleti kutsama ve kurtarma anlayışının sonucudur. Bugün iktidarın hukuk devletiyle bağdaştırılması imkânsız birçok uygulamasının gerek siyasi otorite, gerekse halk nezdindeki meşrulaştırıcı gerekçelerinin en güçlüsü Tek Parti Rejimi ve 28 Şubat Sürecinde dindar-muhafazakar toplum kesimlerine yaşatılan eziyet, baskı ve mağduriyetlerdir. Bu kavga ne yazık ki güç zehirlenmesine, hukuku bir kenara itmeye ve onu bir iktidarı tahkim aracı olarak görmeye zemin hazırlamaktadır. Hukuk Devleti Endeksinde 143 ülke arasında 118.,[3] Ekonomik Özgürlük Endeksinde 176 ülke arasında 117.,[4] Yolsuzluk Algısı Endeksinde 182 ülke arasında 124.[5] sırada bulunmak bu açıdan üzücü, ama hiç şaşırtıcı değildir.
Toparlamak gerekirse, Türkiye’de yaşadığımız bitip tükenmek bilmeyen devleti ele geçirme kavgalarının, hukuku araçsallaştırmaların ve devleti ele geçirenlerin iktidarı bir daha asla bırakmama eğilimine girmelerinin temelinde yatan en önemli belirleyici son tahlilde devletin aşırı yüceltilmesi, kutsanması, güçlü denetleme mekanizmalarına tabi tutulmaması ve layüs’el kılınmasıdır (Acar, 2025b). Türkiye’de devleti ele geçiren üç önemli imkânı ele geçirmiş olmaktadır: 1) Devletin dayağını yemekten kurtulmak, 2) Kendi doğrularını ve hayat tarzını başkalarına da dayatmak, uymayanı tokatlamak, 3) Kamusal imkânlarla yandaşlarını zengin etmek. Bu durumda devlet ötekilere bırakılamayacak kadar önemli hale gelmekte, bu uğurda her şey göze alınmakta, kavgada yumruk sayılmamaktadır. Peki, çaresi nedir?
Çaresi teorik olarak basit, ama hayata geçirmesi zor bir zihniyet değişimi ve ona uygun siyasi-ekonomik reformlardır. Devleti kutsamaktan, milletin efendisi olarak görmekten, her türlü hukuksuzluğu “devletin bekası” ve “devletin âli menfaatleri” gibi muğlak kavramlarla meşrulaştırmaktan vazgeçmemiz gerekmektedir. Sağcımızın da solcumuzun da, dindarımızın da sekülerimizin de, milliyetçimizin de sosyalistimizin de bu anlamda kendini esaslı bir şekilde sorgulaması ve özeleştiri yapması elzemdir. Devletin fonksiyonlarını iç güvenlik, dış güvenlik ve adaletle, bir de büyük altyapı projeleriyle sınırlandırmak, piyasaya ve bireylerin özel hayatına müdahalesinin kapılarını kapatmak, devleti denetleyen kurumları güçlendirmek, tarafsız ve bağımsız yargıya dayalı hukuk devletini tesis etmek durumundayız. Kimseye hayat tarzı ve doğrular dayatmayan, temel bireysel hak ve özgürlüklere sonuna kadar saygılı, yandaşlarını kamusal imkânlarla zengin etme imkânı olmayan, gerektiğinde sorgulanıp yargılanabilen bir devlet başımızın tacıdır. Sınırlı, şeffaf, hesap verebilir devlet, ideal devlettir.
Kaynaklar
Acar, M. (2025a). İktisadın Evrensel Yasaları ve Kadim Sorunları. 2. bs. Konya: Literatürk Academia.
Acar, M. (2025b). Sınırsız Devletin ve Devleti Ele Geçirme Kavgasının Perişan Ettiği Türkiye. Fikir Coğrafyası, 25 Mart 2025, https://fikircografyasi.com/makale/sinirsiz-devletin-ve-devleti-ele-gecirme-kavgasinin-perisan-ettigi-turkiye
Ahmad, F. (2006). Modern Türkiye’nin Oluşumu. Çev. Y. Alogan, 5. bs. İstanbul: Kaynak Yayınları.
Ahmad, F. (2004). İttihat ve Terakki 1908-1914. Çev. N. Yavuz, 4. bs. İstanbul: Kaynak Yayınları.
Arvon, H. (2014). Anarşizm. Çev. A. Kotil. 3. Bs. İstanbul: İletişim Yayınları.
Düzel, N. (2011). Korkusuz Tarih. İstanbul: Alkım Yayınevi.
Gören, Y. (2025). Enver ve M. Kemal’in Kitabı (1908-1938). 3 Cilt. 2. Bs. İstanbul: İslambol Yayınları.
Hobbs, T. ([1651], 2026). Leviathan. Çev. S. Lim. 28. Bs. İstanbul: Yapı Kredi Yayınları.
Koçak, C. (2015). Geçmişiniz İtinayla Temizlenir. İstanbul: İletişim Yayınları.
Reed, L.W. (2003). Seven Principles of Sound Public Policy: A Blueprint for Responsible Government. Jackson, Müslüman: Mississippi Policy Institute. [Türkçesi: Sağlam Kamu Politikasının Yedi İlkesi, Çev. M. Acar, Liberal Düşünce, Kış 2008, 13(49): 157-166.
Smith, A. ([1776], 2025). Milletlerin Zenginliği. Çev. M. Acar. Konya: NEU PRESS.
Tunçay, M. (2005a). Eleştirel Tarih Yazıları. Ankara: Liberte Yayınları.
Tunçay, M. (2005b). Türkiye Cumhuriyeti’nde Tek Parti Yönetiminin Kurulması 1923-1931. Ankara: Yurt Yayınları.
Zürcher Eric J. (2011). Milli Mücadelede İttihatçılık. Çev. N. Salihoğlu, 7. Bs., İstanbul: İletişim Yayınları.
Kaynaklar:
[1] Tarihimizin bugün bile henüz yeterince aydınlatılmamış, tartışılmamış, kazananların gözüyle yazılmış bu en karanlık bölümlerinden biri hakkında daha fazla bilgi için bkz. Zürcher (2011), Ahmad (2004), Gören (2025).
[2] Osmanlıdan Cumhuriyete geçiş ve erken dönem uygulamaları konusunda daha geniş bir tartışma için bkz. Tunçay (2005a ve 2005b), Ahmad (2006), Düzel (2011), Gören (2025), Koçak (2015).
[3] https://bianet.org/haber/hukuk-ustunlugu-endeksi-turkiye-10-yilda-38-sira-geriledi-313055
[4] https://economicfreedom.heritage.org/pages/country-pages/turkey
[5] https://www.dw.com/tr/yolsuzluk-alg%C4%B1-endeksi-t%C3%BCrkiye-17-basamak-d%C3%BC%C5%9Ft%C3%BC/a-75888048
—————————————–
Kaynak:
https://www.akademikakil.com/devleti-kutsamak-ile-anarsizm-arasinda-dogru-yerde-durmak-sinirli-seffaf-hesap-verebilir-devlet/mustafaacar/
