Ankara Zirvesi ve NATO’nun geleceği: Güçlü kapasite, zayıflayan uyum

Tam boy görmek için tıklayın.

 

7-8 Temmuz’da Ankara yapılacak NATO Zirvesi neden önemli? İttifak hangi sorunlarla yüzleşmek zorunda? NATO’nun büyük paradoksu ne? Ankara Zirvesi Türkiye için neden önemli?

 

Prof. Dr. Tarık OĞUZLU

7-8 Temmuz 2026 tarihlerinde Ankara’da gerçekleştirilecek NATO’nun 77. Liderler Zirvesi, yalnızca ittifakın yıllık rutin toplantılarından biri olarak görülmemeli.

Bu zirve, NATO’nun son yıllarda karşı karşıya kaldığı çok katmanlı meydan okumalar nedeniyle, örgütün geleceğinin hangi ilkeler üzerine şekilleneceğine dair önemli ipuçları verecek. Bir başka ifadeyle mesele yalnızca Rusya’nın Ukrayna’ya karşı yürüttüğü savaşın nasıl sonuçlanacağı ya da Avrupa’nın güvenliğinin nasıl sağlanacağı değil. Asıl mesele değişen dünya düzeninde NATO’nun kendisini nasıl tanımlayacağı ve hangi tehditlere karşı nasıl bir stratejik vizyon geliştireceği.

Madrid’den Ankara’ya değişen ruh hali

Aslında NATO’nun bugün karşı karşıya olduğu tartışmaları anlamak için dört yıl öncesine dönmek gerekiyor.

2022 Madrid Zirvesi’nde kabul edilen Stratejik Konsept belgesi, NATO’nun Soğuk Savaş sonrasındaki en önemli dönüşüm belgelerinden biri olarak görülmüştü. O günlerde ittifakın ruh hali oldukça farklıydı. Joe Biden’ın başkanlığındaki Amerika’nın NATO’ya ve liberal uluslararası düzene olan bağlılığı tartışma konusu değildi. Rusya’nın Ukrayna’ya karşı başlattığı savaş, transatlantik ilişkileri yeniden canlandırmış, Avrupa ile Amerika arasında uzun zamandır görülmeyen ölçüde güçlü bir dayanışma ortaya çıkarmıştı.

Birçok gözlemciye göre NATO adeta küllerinden doğuyordu. Uzun yıllar boyunca “beyin ölümü gerçekleşti” tartışmalarına konu olan ittifak, yeniden uluslararası güvenliğin merkezine yerleşmişti. Madrid Zirvesi’nde Rusya açık ve doğrudan tehdit olarak tanımlanırken, Çin’in yükselişi de ilk kez NATO’nun güvenlik gündeminin önemli bir unsuruolarak stratejik belgeye girmişti. İttifakın ortak tehdit algısı güçlüydü; Amerika ile Avrupa arasındaki uyum yüksekti ve NATO’nun geleceğine ilişkin iyimserlik hâkimdi. Ukrayna savaşının ortaya çıkardığı yeni ortamda Finlandiya ve İsveç’in NATO’ya tam üye olarak katılmaları da ittifakın caydırıcılığı ve itibarını arttırmıştı.

Ancak aradan geçen dört yıl içerisinde çok şey değişti. Bugün NATO hâlâ güçlü bir askerî ittifak olabilir, fakat 2022’deki kadar uyumlu ve özgüvenli değil. O dönemde üyeler arasında büyük ölçüde ortak olan tehdit algıları, bugün giderek farklılaşıyor. Amerika’nın önceliği artık yalnızca Avrupa değil; giderek daha fazla Batı Yarımküre, Çin ve Asya-Pasifik bölgesi. Avrupa ise Rusya tehdidini öncelikli güvenlik sorunu olarak görmeye devam ediyor. Güney Avrupa ülkeleri göç ve istikrarsızlıkla ilgilenirken, bazı üyeler yapay zekâ ve siber güvenliği daha fazla önemsiyor. Bu durum NATO’nun ortak stratejik vizyon oluşturmasını zorlaştırıyor.

Üstelik bugün transatlantik ilişkilerin en kırılgan halkası, paradoksal biçimde Rusya ya da Çin değil; Amerika’nın kendi iç siyasi dönüşümü.

Donald Trump’ın yeniden Beyaz Saray’a dönmesiyle birlikte Washington’un NATO’ya bakışı tekrar tartışma konusu oldu. Trump’ın yıllardır dile getirdiği “ödeme yapmayan ülkelerin güvenliğini garanti etmeyebilirim” şeklindeki açıklamaları, Avrupalı müttefiklerde ciddi bir güvensizlik yarattı. Trump Amerika’sının kural tanımaz yağmacı bir hegemon olarak tek-taraflı hareket etmeyi yeğlemesi ve müttefiklerinin işbirliği ve rızasını almayı önemsememesi Amerika’nın müttefikleri nezdindeki algısını ve itibarını ciddi oranda aşındırmış durumda.

Çok–aktörlü dünya düzeni ve ittifakların sınavı

NATO’nun karşı karşıya olduğu zorlukların önemli bir kısmı yalnızca Amerika ile Avrupa arasındaki görüş ayrılıklarından kaynaklanmıyor. Sorunun daha yapısal bir boyutu var. Bugünün dünyası artık Soğuk Savaş dönemindeki gibi iki–kutuplu değil. Hatta tek–kutuplu olduğu düşünülen 1990’lı yıllardan da oldukça farklı. Kimilerine göre çok–kutuplu, kimilerine göre çok–merkezli, kimilerine göre ise ağlar ve bağlantılar üzerine kurulu yeni bir uluslararası düzen var artık.

Böyle bir ortamda sağlam değerler ve ortak çıkarlar üzerine kurulu uzun süreli ittifak ilişkileri geliştirmek her zamankinden daha zor. Çünkü birçok ülke artık tek bir eksene bağlı kalmak istemiyor. Orta büyüklükteki güçlerin önemli bir kısmı hedging stratejileri uyguluyor; farklı güç merkezleriyle aynı anda ilişki kurmaya, stratejik otonomilerini korumaya ve çoklu–bağlantılılık üzerinden hareket etmeye çalışıyor.

Aslında bu eğilim NATO üyeleri arasında da görülüyor. Birçok Avrupa ülkesi Amerika’nın güvenlik garantisini korumak isterken aynı zamanda kendi savunma kapasitesini geliştirmeyi hedefliyor. Bazıları Çin’le ekonomik ilişkilerini sürdürmek isterken, bazıları Rusya’yla yaşanan gerilimlerin daha fazla tırmanmasını istemiyor. Dolayısıyla NATO içindeki siyasi uyumu zorlaştıran faktörlerden biri de üyelerin değişen dünya düzenine farklı şekillerde uyum sağlamaya çalışmaları.

Yeni tehditler gerçekten yeni mi?

Fakat NATO’nun geleceğini belirsiz hale getiren tek mesele büyük güçler arası rekabet değil. Belki de daha önemli olan güvenlik kavramının kapsamının köklü biçimde değişiyor olması. Bugün kitlesel göç hareketleri, iklim değişikliği, salgın hastalıklar, enerji arz güvenliği, siber saldırılar ve yapay zekâ gibi alanlar devletlerin güvenlik politikalarının merkezine yerleşmiş durumda. Geleneksel askerî güç bu sorunlarla mücadelede tek başına yeterli değil.

Ancak burada dikkat çekici bir nokta var. NATO bu tehditlerle ilk kez karşılaşmıyor. Soğuk Savaş’ın sona ermesinin ardından kabul edilen 1991 Stratejik Konsepti’nde etnik çatışmalar, göç hareketleri, ekonomik istikrarsızlık ve enerji güvenliği gibi askerîolmayan risklerin ittifakın güvenliğini etkileyebileceği vurgulanmıştı. 1999 Stratejik Konsepti kriz yönetimi ve insani müdahale kavramlarını NATO’nun görev alanına dahil etmişti. 2010 Lizbon Stratejik Konsepti ise siber saldırılar, enerji güvenliği, terörizm ve yeni teknolojilerin yaratacağı riskleri açık biçimde NATO’nun güvenlik gündemine taşımıştı.

Dolayısıyla bugün yaşanan tartışmalar tamamen yeni değil. NATO yaklaşık otuz yıldır değişen güvenlik ortamına uyum sağlamaya çalışıyor. Balkanlar’daki krizlerde, Afganistan operasyonunda, korsanlıkla mücadelede ve siber güvenlik alanında önemli tecrübeler de kazandı. Rusya’nın Ukrayna’yı işgalinden sonra kısa sürede yeniden caydırıcılık misyonuna dönmesi de küçümsenmemeli. Ancak NATO’nun geçmiş performansı ittifakın geleceğineilişkin kesin bir iyimserlik üretmiyor.

NATO’nun büyük paradoksu

Burada NATO’nun karşı karşıya olduğu önemli bir paradoks var. NATO üyesi ülkeler bugün dünyadaki toplam askerî harcamaların yüzde 55’inden fazlasını gerçekleştiriyor. Dünya ekonomisinin yaklaşık yüzde 45’ini temsil ediyorlar. Yapay zekâ, yarı iletken teknolojileri, siber güvenlik ve savunma sanayisindeki yeniliklerin önemli bir bölümü yine NATO üyesi ülkelerde ortaya çıkıyor. Üniversiteleri, araştırma merkezleri, teknoloji şirketleri ve finansal kaynakları dikkate alındığında, NATO’nun sahip olduğu toplam kapasite, tarihte benzeri çok az görülmüş bir güç birikimine işaret ediyor.

Fakat paradoks tam da burada başlıyor. Bu kadar büyük ekonomik, askerî ve teknolojik kapasiteye rağmen NATO hem geleneksel güvenlik tehditleriyle mücadele etmekte zorlanıyor hem de yeni güvenlik riskleri karşısında ne kadar başarılı olabileceği konusunda soru işaretleriyle karşı karşıya. Çünkü günümüz güvenlik sorunlarının çoğu artık kapasite eksikliğinden değil, ortak siyasi irade eksikliğinden kaynaklanıyor.

Üstelik yeni nesil tehditlerin önemli bir kısmı askerîkarakter taşımıyor. Yakın gelecekte herhangi bir NATO ülkesine yönelik doğrudan ve kapsamlı bir askerî saldırı ihtimali oldukça sınırlı görünüyor. Baltık ülkeleri ve Doğu Avrupa’nın Rusya’ya ilişkin kaygıları devam etse de asıl meydan okuma siyasi, teknolojik, ekonomik ve toplumsal alanlarda ortaya çıkıyor.

İklim krizini yönetmek, göçü kontrol etmek, enerji güvenliğini sağlamak ya da yapay zekânın kullanımına ilişkin ortak kurallar belirlemek, özünde askerî bir ittifak olan NATO’nun tek başına çözebileceği sorunlar değil. Bu nedenle NATO’nun sorunu yeni tehditlerle karşılaşması değil; bu tehditlerle eskisi kadar ortak bir siyasi iradeyle mücadele edip edemeyeceği.

Belki de bugün NATO’nun karşı karşıya olduğu en büyük sorun dışarıdaki tehditlerin büyüklüğü değil; içerideki ortak amaç duygusunun zayıflama ihtimali.2022 Madrid Zirvesi’nin ruhu ortak tehdit algısı ve güçlü transatlantik dayanışma üzerine kuruluydu. 2026 Ankara Zirvesi ise biraz daha farklı bir sorunun cevabını arayacak gibi görünüyor: NATO, değişen dünyaya uyum sağlayabilecek kadar esnek ve kendi içindeki farklılıkları yönetebilecek kadar dayanıklı mı?

Ankara Zirvesi ve Türkiye

Ankara Zirvesi’nin Türkiye açısından önemi de tam bu noktada ortaya çıkıyor. Son yıllarda stratejik otonomi anlayışı doğrultusunda Batı ile arasında belirli bir mesafe oluşturan Türkiye, bugün yeniden Batılı müttefikleriyle daha yakın ilişkiler geliştirme eğiliminde. Amerika ile ilişkilerde daha olumlu bir atmosfer oluşurken, Avrupa’nın güvenlik kapasitesini artırma arayışı da Türkiye’nin stratejik önemini yeniden görünür kılıyor. Türkiye bir yandan Trump Amerika’sıyla stratejik eşgüdüm yakalayabilecek bir performans sergilerken diğer yandan da Avrupa’nın stratejik otonomi geliştirebilmesine ciddi katkılar yapabilecek önemli bir güç olarak kendinden bahsettiriyor. Türkiye’nin transatlantik ortaklar arasındaki çatlağın kapanmasına yönelik ciddi bir kapasitesi olduğu görülüyor.

Dolayısıyla Ankara’da verilecek mesajlar yalnızca NATO’nun geleceğine ilişkin olmayacak. Aynı zamanda Türkiye’nin Batı ile ilişkilerinde yeni bir dönemin başlayıp başlamayacağına dair de önemliipuçları sunacak. Eğer karşılıklı güven yeniden inşa edilebilirse, Ankara Zirvesi ileride sadece NATO’nun değil, Türkiye-Batı ilişkilerinin de önemli dönüm noktalarından biri olarak hatırlanabilir.

***

Prof. Dr. Tarık Oğuzlu – İstanbul Aydın Üniversitesi Fen Edebiyat Fakültesi Dekanı, Siyaset Bilimi ve Uluslararası İlişkiler Bölümü Öğretim Üyesi. Doçentlik derecesini 2008’de, doktora derecesini Uluslararası İlişkiler alanında Bilkent Üniversitesi’nden 2003’te, ilk yüksek lisans derecesini 1998’de Bilkent Üniversitesi’nde, ikinci yüksek lisans derecesini de 2000’de London School of Economics’den aldı. Çalışma alanları arasında Uluslararası İlişkiler teorileri, dış politikanın Avrupalılaşması, transatlantik ilişkiler ve NATO, Avrupa Birliği dış, güvenlik ve savunma politikaları, Ortadoğu, Türk-Yunan ilişkiler, Kıbrıs sorunu ve genel olarak Türk dış politikası yer alıyor. Akademik makaleleri, Political Science Quarterly, Middle East Policy, International Journal, Security Dialogue, Middle Eastern Studies, Turkish Studies, Cambridge Review of International Affairs, European Security, International Spectator, Contemporary Security Policy, Australian Journal of International Affairs, Mediterranean Politics, Journal of Balkans and Near East Studies, Insight Turkey ve Uluslararası İlişkiler gibi hakemli ve bilimsel indekslerde yer alan dergilerde yayınlandı.

———————————————

Kaynak:

Ankara Zirvesi ve NATO’nun geleceği: Güçlü kapasite, zayıflayan uyum

Yazar
Kırmızılar

Bu websitesinde farkı kaynaklardan derlenen içerikler yayınlanmakta olup tüm hakları sahiplerinindir. Sitedeki içerikler atıf gösterilerek kaynak olarak kullanlabilir. Yazıların yasal sorumluluğu yazara aittir. Tüm Hakları Saklıdır. Kırmızlar® 2010 - 2026

medyagen