Saklı Hazine Yada Taşı Ve Hayat Ağacı

Tam boy görmek için tıklayın.

Saklı Hazine “Yada Taşı” Yasemin Ak’ın nehir romanlarının birinci “Hayat Ağacı” ikinci eseridir. Romanlar birer sözlükle başlar. Sözlük eser içinde geçen mitolojik unsurları tanımlamaktadır. Yada Taşı’nın ilk sayfasında Bilge Kağan yazıtından alınmış şu cümleler bulunmaktadır: “Tengri (Yaratan) tektir. Her kim ki Tengri’den Kut almak dilerse; başkasına yakarmasın. Kimse töreden üstün değildir; dirlik ve birlik için Töre budur”.

Bilge Kağan’(M.S. 683-734) dan asırlar sonra Kutadgu Bilig’de de Kut ve Töre kavramlarının Yusuf Has Hacip (M.S. 1077) tarafından işlendiği görülmektedir. Romanın girişinde kut ve törenin açıklanması Türk Mitolojisinin nasıl bir Türk Felsefesini inşa edebileceğini anlamak açısından önemlidir. Her millet kendine özgü mitoloji birikiminden felsefî bir düşünce geleneği oluşturabilecektir. Yunan mitolojisi batı, Hint mitolojisi doğu felsefî okullarına hamilelik ve ebelik yaparken Türk mitolojisinin Türk fikir hayatı veya felsefesine güçlü bir köprü olması ihmal edilmiştir.

Sait Başer’e göre “Kutadgu Bilig, Töre çerçevesinde kut kazanma bilgisi vermektedir. Yani “Töre”yi anlatmaktadır”. “Gönlü pişmiş ve ök kazanmış bilge; Töre koymak noktasına gelen bir kişidir. Çünkü kendi öz cevheriyle yani kâinatın her yerinde mütecellî küllî şuur[3]la münasebete geçmiş, bizzat kut olmuştur”. “Kut, kaynak îtibâriyle Tanrı’dandır; hayatın her anında ve dünyanın her yerindedir, hizmettedir; hikmet, irfan kut menbaıdır; insan bilge ve âdil bir bey niteliğine büründüğü takdirde bizzat kuttur. Zaman da kutlu olabilir. Bütün dünya Töre hükmüne girerse kut kuşağı bağlayabilir. Töre; beşeriyete kut kazandıran, insanları kendi hakîkatlerine ulaştıran ilkeler yekunudur; kutta mutlak bir kudret, her türlü zenginlik ve nimet, mutlak güzellik, sürekli tâzelenme, sonsuz hayat ve kusurlardan arınmışlık açıkça görülür. Kuta ulaşmak zannedile geldiği gibi sadece idareciler değil, bütün insanlık için konmuş bir idealdir”. “Kuta kavuşmak, insanın kendi asli cevherinin gaflet, bilgisizlik… gibi arızalardan; ihtiras, kin, yalancılık… vb. zaaflardan ayıklanmasıdır. Kut, insanın aynı zamanda kâinatın da ruhu ve merkezî kudreti olan Tanrı ile kendi varlığında buluşması, temasa geçmesi demektir[4]”.

“Ancak kutun dereceleri vardır. Mesela cömertlik, dost çokluğu, hizmet, güzel söz, yiğitlik, idare hüneri, nefse hâkimiyet… gibi hünerler tek tek kut kazandırabilir; ama bunların ikisi, üçü… bir araya geldikçe kut yükselir ve mesela nihayet kanaat(tapı), güzellik… onu tamamlardı. Fakat bilhassa idare sanatında insana bin türlü erdem gerekirdi. Yani yöneticinin en üst seviyede kutlanması gerekliydi. İdeal bakımdan kut kazandıran sebeplerin hiçbirisine karşı kayıtsız, tokgözlü kalınamazdı. Kazanılan kut geri gidebilir, nefsine uyanı terk edebilirdi. Kut’u korumak; hikmette, fazilette istikrara bağlıydı. Kut’u tamam kişi artık bütün cihanın hâkimi, Tanrı adına Töre’nin uygulayıcısı olurdu.

Kutun bu seviyesindeki kişi, aynı zamanda yukarıda işlenen bilge kişidir. Artık Töre’nin gerçek sahibi Tanrı adına kâinat düzeni paralelinde hikmetten beslenen ilkeler koymak, mevcutlar içinde bozulmuş prensiplerin güncellenmesi bu kişinin işidir. O, gönlündeki hikmeti aklı yoluyla ve en güzel ifade kalıpları içinde söylemeye başlar”. “Töre (törü) “Törütgen Tengri”nin (Hâlık) koyduğu nizâmdır. Gerçek Töre koyucu Tanrı’dır. Töre olmazsa kâinat yerinde duramaz. Yani Töre, kâinat nizamının da adıdır. Töre hükümleri içindeki tavsiye, yasak ve emirler saf doğrulardır. Töre, bütün insanlığı kucaklamaktadır”. “Tanrı kaynaklı bir kavram olmak yönü, baskın karakterini meydana getirdiğine göre, kutun kendisine bağlı olarak belirdiği bütün unsurların Tanrı kavramı ile özdeşleşmesi gibi bir manzara ile karşı karşıyayız. Tanrı ve varlıklar âleminin birlikte, bir olarak kavranıldığını bu merhalede rahatlıkla söyleyebiliriz. Yani kut, sanki “Tanrılaşma” veya “kendindeki Tanrı ile birleşme” gibi bir mahiyet arz etmektedir; ki bu nokta, aynı zamanda “Töre’lenmek”tir. Törük-Türük veya Türk olunan noktadır. Dikkat çekici olan husus, Töre vaz edenlerin hep bu aşamadan, yani kutlandıktan sonra Töre koyma yetkisi kazanmalarıdır[5]”.

Sadreddin Konevî’de ki şu satırlar ise bu makamın diğer bir ifade tarzıdır: “Hak; zatı, bütün sıfatları, isimleri, hükümleri ve itibarları cihetinden kendisinde kendisini ve içerdiği isimlerini ve sıfatlarını, hüküm ve itibarlarını ve yarattığı şeylerin hakikatlerinden ibaret olan bilinenlerin hakikatlerini bildiği tarzda insan-ı kâmil ile zuhur eder. Bu zuhurda eksik kabulün veya insanın ayna oluşunda kendisine yansıyan şeyin, gerçekte bulunduğu halden farklı yansımasına yol açan bozukluktan kaynaklanan bir değişiklik söz konusu değildir. Çünkü bu özellikteki kimse Hakk’ın iradesi karşısında bağımsız bir irade sahibi değildir. Bilakis o, Rabbinin iradesinin ve diğer sıfatlarının aynasıdır[6]”.

            Saklı Hazine romanlarını okumaya başlamadan önce yahut romanlarla birlikte Türk Halk inançlarının da bilinmesi gerekmektedir. “Türk halk tasavvurunda ruhu ve sahibi olmayan hiçbir yaratılmış yoktur. Yaratılmışların ruhları arasındaki bağlantıyı ismi değişse de daima mutlak olan sağlıyordu[7]”. Bu açıdan baktığımızda evrende ruhu olan sadece insan değil dağ, taş gibi cansız zannedilen varlıklardan bitki, hayvan ve bilinen bilinmeyen her yaratılmışın ruhu ve aklı mevcuttur. Çünkü sadece insana ruh ve akıl ayrıcalığı tanınacak olursa tüm evrene büyük bir haksızlık yapılmış olacaktır. Bu açmazın çözümünde Türk mitolojisinden başlamak üzere Türk halk inançları okuyucuların yardımcısı olacaktır. “Bu noktada, halk inançlarının mitolojik boyutu önem kazanır. Örneğin halk inançlarının tasavvuf bağlantısı gibi halk inançlarının mitoloji bağlantısı da vardır, Halk inançları, tasavvuf-mitoloji ilişkilendirmesinde, kültürel hayatın sürekliliği noktasında köprü konumundadır. Yazılı kaynakların ve arşiv belgelerinin yanı sıra, yaşayan halk kültürü-halk inançları kültürü de kültürel ve fikri miras konusunda başlı başına bir kültür kaynağıdır. Türk Dünyası mitoloji dökümü giderek zenginlik kazanırken, mevcut çalışmaların nitelik ve nicelik tespiti henüz yapılamamıştır. Bu konuda ortak metot ve teori de geliştirilememiş iken, bu alanda çalışma yapan kurum ve araştırıcı potansiyeli de yeterince bilinememektedir. Halk inanç kültürü potansiyeli Türk kültür dünyası itibariyle incelenip yeni bir mayalanma vasat ve vasıtası oluşturulabilir. Halk inançları ve mitoloji çalışmalarında gelinen noktanın tespiti ve bu iki disiplinin tasavvufi düşünce bağlantısı belirlendikten sonra, asrın Yesevi donu ile kuşandırılmış sosyal bilimci kadroları metot ve teori noktasında zorlanmayacaklardır. Halk inançları tamamen ve mutlaka Ahmet Yesevi Mevlana, Yunus Emre, Hacı Bektaş Veli tasavvufi inanç anlayışlarının izdüşümü konumunda değildirler. Ancak onların atmosferinden de tamamen bağımsız değildirler[8]. Bu vasat incelenip işlendiği nispette, küresel güçlerin kültürel stratejileri karşısında, kültürel ve fikri mirasa sahip çıkılmasında alternatif sunabilecek bir vasat oluşturabilir. Kültürel ve millî mirasın sahiplenilip ihya edilmesi sürecinde halk hikmeti kavramını merkeze alıp, halk inanmaları çalışmalarındaki bazı tıkanıklardan hareketle çözüm aranabilir mi? halk hikmeti ve halk inançları kavramlarının içeriği karşılaştırılabilir mi? Halk hikmetinin vasatı ve vasıtaları, bu arada doğuş ve gelişme şekliyle ilgili açıklamaları halkbiliminin halk inançları alt dalı ile yakından ilgilidir[9]”.

Yasemin Ak’ın romanlarındaki baskın özellik tam bu noktada başlamaktadır. Eserler mitolojik dönemlerde mevcut olan “Töre” ve “Kut” başta olmak üzere halk inançlarını Altay ve Anadolu mitleri çerçevesinde edebî/roman ve entelektüel hatta irfanî bir seviyeye taşımaktadır.  Yazarın özellikle popüler “şaman” kavramı yerine Türk Coğrafyasının kadim isimlendirmesi “kam”ı kullanması da Türkçe tercihini göstermesi açısından takdir edilmesi gerekmektedir. Yada Taşına bir küçük “kam”ın “Hayat Ağacı”na tırmanmaya başlaması ile giriş olsa da ikinci roman “Hayat ağacı”nda insanın/insanların nefslerinin yolcuğu (nefsin olgunlaşması) daha iyi anlaşılacaktır. Yada taşı insanın “küçük savaşı” iken Hayat Ağacı insanın kendi nefsiyle savaşı olması açısından “büyük savaş” olacaktır. Bu çalışmanın amacı Türk Mitolojisinin Türk Edebiyatı, Folkloru ve Türk Felsefesine büyük bir kapı açtığını hatırlatmaktır. Şüphesiz bu konuda çeşitli özgün eserler verilmiştir. Yasemin Ak ta bu nehir romanları ile takdiri fazlasıyla hak etmektedir.

I

YADA TAŞI

“Hayat ağacının dallarına tırmanmaya kendini kaptıran küçük kız Sema’nın en üst katmanlarına vardığının farkında değildi. Tek yapması gerekenin tırmanmak olduğunu bilerek küçük vücudunu daha yukarıya en yukarıya taşımaya çalışıyordu. Yorulmuştu, acıkmıştı, Terden sırılsıklam olmuştu ama en çok da annesini özlemişti. Geniş dallardan birini seçip dinlenmek için oturdu. Bunu başarmalıydı. Annesi ona en yükseğe tırmanması gerektiğini söylemişti. Büyük anayı ancak o zaman görebilirdi. Çok merak ediyordu Büyük anayı. Eğer başarılı olursa büyük ana onu ödüllendirecekti.”  (s.19)

Küçük kız tırmanırken iriler irisi bir kartal gördü ve çocukla konuşmaya başladı. Çocuk kartalın konuşmasını görünce hayret etti. Kartal ona adın ne diye sorduğunda “Arıg” diye cevap verdi. Kartal kendi isminin de “Ayhal” olduğunu söyledi. “Arıg annen ve baban senin soyundan geliyor”. “O zaman senle ben aynı kanı taşıyoruz”. Arıg kartal’a sordu: Sen büyük anayı gördün mü? Gördüm Sen de görmek ister misin? Çok isterim, hayat ağacına bu yüzden tırmanıyorum. O zaman sırtıma çık bakalım yolun çoğunu tırmanmışsın çok az bir yolun kalmış. Hazırsan gidelim o halde. Kartalla birlikte yukarılara doğru Arıg uçmaya başladı bir bulutun üstünde durduğunda büyük anayı selamladı. Kartal Yüce Kibele beklediğin Kamı getirdim çok narin bir çocuk. Kibele böyle çocuğu eliyle yanına çağırdı. Hoş geldin demek narinsin. O zaman sana artık Mayda diyelim küçük Kam yeni adın kutlu olsun (s.20-21).

“Kibele, Antik dönemde de popüler olan, Anadolu’nun, Kırım ve Kaf-kasların, Türkistan’ın dişiliği hayatın sürmesini, bolluk ve bereketi temsil eden büyük bir Tanrıçadır. Binlerce yıldır insanlar tarafından farklı adlar verilerek, yortu ve festivallerde yaşatılmıştır. Kibele, kadınların erkeklere egemen olduğu anaerkil sistemi temsil eden bir Tanrı’dır. Dinler kurumlaşınca bütün eski dünya dinleri kadın bedeni üzerinden olumsuz değerler üretti. Eski çağ toplumlarında ana Tanrıça kavramının nasıl oluştuğunu bilimsel olarak kestirmek güç; arkeolojik veriler üzerinden mitlerin yorumlanması ile bazı kanaatlere ulaşılabilir. İlk Tanrısal tasvirler içinde en ünlüsü MÖ 30.000’lere tarihlenen Millendorf Venüsü’dür. Bu çıplak kadın heykelciği Paleolitik çağ insanının düşüncesinde tasarlanan ilk Tanrıça tasviridir. Aynı zamanda Paleolitik insanın doğa ile kadın arasında kurduğu ilişkinin de göstergesidir. Doğurgan, ilk Tanrı doğaydı, doğa da kadın[10].”

Neolitik çağ insanın gördüğü ve algıladığı temel düşünsel bilgi toprağın doğurganlığı idi. Düşünce şöyle gelişti: Toprak gibi ana da doğurgandı, o halde âlemleri yaratanda dişil bir unsur olmalıydı. İlk ana mitosu böyle doğmuş olabilir. İlk ana kozmosu yarattı. Bu algı dünyaya yayıldı. Kadının ve doğanın yaratma kabiliyetinin verimliliği bir gereklilik olarak algılandı. Çünkü ölümün karşında durabilen nesli devam ettirebilen tek şey doğurganlıktı. Kadın bereketti üretendi. İlkel insanda bereket kültü en kutsal unsurdu. Bu algı MÖ 40.000’lerden MÖ 1000’in ortalarına kadar tüm kıtalarda devam etti[11].

Sümerlerde Bereket Tanrısı İnnan , Babil’de İştar, Urallar ve Anadolu’da Kibele, Yunanistan’da Demeter, Roma’da Venüs olarak bu ana Tanrıça figürü insanlarca kutsanmıştır. Paleolitik Çağ’dan itibaren yeryüzü Tanrıçaları insanların gönlündeki kutsiyeti terk etmiş veya insanlar bu Tanrıları dışlayarak, yeni Tanrılar edinmişlerdir. Bu Tanrılar göksel Tanrılardır. Göğün ögelerinden oluşurlar. Yıldırım, kasırga ve şimşektirler ve hep erkektirler. Bu çağdan günümüze kadar kadınlar susturulmuştur. Atlantik’ten Ural Dağları’na kadar Ana Tanrıça figürü kutsanmıştır. Kibele, Hititler, Frigler Romalıların hâkim Tanrıçası haline gelmiştir. Tüm Tanrıların anası kabul edilmiştir. Yunan anakarasında Rhea, Mısır kültüründe İsis, İyonya da Artemis olarak adlandırılmıştır. Rhe Kronus’un (Satürn) eşi Zeus’un annesidir. Zeus’la Kibele kardeştir. Anadolu’da yapılan kazılarda MÖ 7000 yıllarına ait Kibele figürleri bulunmuştur. Ordu’da bulunan Kibele heykeli 2 bin 100 yıllıktır. Zannedilir ki, Kibele, Arabistan ve Mısır dâhil dünyada kabul gören büyük bir Tanrı idi. Kibele figürlerinin çoğunda, doğum yaparken veya otururken, yanında Leopar ve Arslan figürleri de bulunur. Hayvan figürleri onun hayvanların ve tabiatında Tanrısı olduğunu simgeler. Kibele, Amazon kadınların temsilcisi olarak ta anılmıştır. Amazon kadını Saka kadınıdır. Çuvaşistan Millî Müzesinin girişinde de bir Amazon İskit kadın heykeli vardır. Görüldüğü gibi insanların hâkim ve büyük Tanrı olarak kabul ettikleri Kibele Türkistanı’da etkileyen bir Tanrı’dır[12]”.

Amazonlar hakkında büyük oranda antik kaynaklar bahseder: “Binicilikleri ve okçulukları, korku yaratmadığı zamanlar, hayranlık uyandırırdı. Onlar uygarlığın kıyısında buzları ve kızgın kumları birbirine katarak dörtnala ilerlediler. Yerleşim merkezlerini talan ettiler ve uzun, vahşi tarihlerinin çeşitli dönemlerinde, ilkeleri uğruna uluslarının ön saflarında dö­vüştüler”[13]. Heredotos, “Anazonların bir zamanlar var olduğu kesindir” demektedir. Amazonlar Kimmer ve İskitlerin bir boyu olmaları söz konusudur[14].

Yada = Yad (Yağmur Taşı): Gök rengi, sarı, ak ve yeşil renklerdedir. Elementleri kontrol edebilen kutsal bir taştır (s.10). Türk dini tarihi içinde yağmur taşı (yada, yat) doğulu ve batılı aydınların dikkatini üzerine çekmiş bulunmaktadır. Prof. Ahmet Caferoğlu :” .. yada taşı hâlâ meçhulümüz kalan bir maddedir” diyordu[15]. Kaşgarlı Mahmut’un Divan-ü Lügat-it Türk eseri, yat hakkındaki araştırmalarda önemli bir yere sahiptir. Bu hususta önce onun tarafından verilen bilgiler üzerinde duracağız : “yat: Bir türlü kamlıktır (kahinliktir). Belli başlı taşlarla (Yada taşı ile) yapılır; rüzgar estirilir. Bu, Türkler arasında tanınmış bir şeydir. Yada Taşı ile ilgili olarak Kaşgarlı Mahmut XI. yüz yılda şu bilgileri vermektedir: “Ben bunu Yağma ülkesinde gördüm. Orada bir yangın olmuştu. Mevsim yazdı. O sıcakta kar yağdırıldı ve Ulu Tanrı’nın izniyle yangın söndürüldü”[16]. “gene aynı eserde:” Yat: “Taşlarla yağmur ve rüzgâr getirmek için yapılan kamlık” deniliyor. Aynı eserin (Dizin) inde bu bilgi şöyle özetleniyor: “Yat = taşlarla yağmur ve rüzgâr için yapılan kamlık; yada taş ile yapılan bir türlü kamlık, kahinlik”[17]denilmektedir. Ziya Gökalp, Eski Türklerde Din, konusunu incelerken, Kaşgarlı Mahmut’un, Türkçede kerametin bir nev’ine (yat) namı verildiğini, ve eski Türklerde (Kaş) namı verilen bir taş olduğunu bu taşla yağmur yağdırıldığını, bundan dolayı bu taşa (yağmur taşı) da denildiğini, bu taşla rüzgâr da estirildiğini, yangın da söndürüldüğünü, yaz ortasında kar bile yağdırıldığını, bu sihirli taşa birçok yerde (Yat taşı) da denildiğini, sonradan (Yeda taşı), (Ceda taşı), (Yada taşı) adları verildiğini, ve bu kelimenin Fransızcaya (Jade) şeklinde geçtiğini, acemlerin bu taşa (Yeşim) namını verdiklerini, bu kelimenin aslının da Türkçe olduğunun farz edilebileceğini, çünkü, eski Türkçe’de (Yeşim) kelimesinin şimşek anlamına geldiğini, Kaşgarlı Mahmut’un “Kimin yanında kaş bulunursa şimşek onu yakmaz” dediğini kaydediyor ve Yat, Uygurların Yade, Yakutlardaki Sata’nın aynı anlama geldiğini söylüyor[18]. Görüldüğü gibi Türk Kültürlü Halklarda Yada Taşı muhtelif fonksiyonlar kazandırmak suretiyle inanç yumağına kattığı kutsal bir unsurdur. Yada Taşı Türklerin hayatında uzun asırlar olağanüstü nitelikler ile yaşamıştır. Eski Türkler, bu taş ile birçok iş yaparlardı. Yağmur, kar yağdırmak, havayı değiştirmek gibi çeşitli işler için bu taş kullanılmaktaydı[19].

Mitolojik süreçten tarihsel döneme geçişe doğru kayıtlarda karşımıza şunlar çıkmaktadır: Türk süvarileri Çin Ordusunu her seferinde darmadağın etmektedir. Çin Hükümdarı Türklerle savaşmak istememektedir. Özel yetiştirdikleri süvariler bile Türk süvarileri karşısında tutunamamıştır. Çin Hükümdarı meclisini toplar, bilgeleri çağırır. Topladığı meclise “Türklerle barış anlaşması yapacağını, barış için öne sürülen şartların çok ağır olduğunu ama başka çareleri olmadığını” söyler. “Bu defalık kurtulacağız, sonrası için kalıcı bir çözüm lazım. Bunun için ne yapacağız” diye sorar. Mecliste saatlerce süren bu konuyu tartışırlar. Sonunda sadece barış için verebileceklere tavizlere karar verirler. Türklerin hücumlarını önleyecek bir çözüm bulamazlar ve meclis dağılır. Mecliste bulunan fakat tartışmalara katılmayan yaşlı bir bilge Çin Hükümdarının dikkatini çekmiştir. Bilge salondan ayrılmaz, Hükümdarın yanına gelir, baş başa görüşmek ister. Ona, “Türklerden kurtulmanın tek bir yolu olduğunu” söyler. Çin heyeti Türklerle barış anlaşması yapmak için eşi benzeri olmayan hediyelerle gelir. Heyet, Türklerin istediği şartların hemen hemen hepsini kabul eder. Türkler bu duruma çok şaşırırlar. Türk Hakanı konuklar şerefine büyük bir şölen tertipler. Törende Türk hakanı artık kardeş olduk dediği Çin Hükümdarına bir hediye göndermek istediğini söyler. Heyet başkanına, “istediğiniz bir şey var mı?” diye sorar. Heyet Başkanı “Başkentiniz yakınlarındaki Yeşim taşı (Yade- Jade) kayasını istiyoruz” der. Türk Hakanı şaşırır, elçiye kızar.” Ben kardeşime hediye diye bir taş parçası gönderemem” deyince elçi, “Hükümdarımız bu taşın güzelliğini duymuş, sarayının bahçesine koymak istiyor. Baktıkça sizi hatırlayacakmış” diyerek Hakanı ikna eder. Hakan kayayı nasıl götüreceklerini sorar. Elçi “Kayayı parçalayacaklarını, parçaları arabalarla taşıyıp sonra sarayın bahçesinde birleştireceklerini” söyler. Türk Hakanı gerekli izni verir. Şölen neşeyle biter. Heyetin hediyeleri herkesi memnun etmiştir. Üstelik hediyelere karşılık olarak sadece kaya parçası vereceklerdir. Olayı öğrenen birkaç “Aksakal” Hakanın huzuruna çıkarlar ve “Yeşim (Yade- Jade) kayası Çinlilere verilirse Türk Yurduna felaket çökecek, Çinlilerin ipeklileri sizi kandırmasın” derler. Hakan ve çevresindekiler yaşlıların uyarılarına kulak asmazlar. Çinliler küskülerle, kızgın sirke dökerek yeşim taşı kayasını parçalarlar. Parçalar bekleyen arabalara yüklenir, Çin’e gönderilir. Aksakallar gözyaşlarıyla Çin’e giden arabaları izlerler. Yeşim (Yade- Jade) taşı yüklü son araba Türk Yurdunu terk edince ülkede kuşlar böcekler susar, yağmur yağmaz olur. Dereler, nehirler kurur, salgın hastalıklar hayvanları kırar, geçirir. Önce merkezden uzaktakiler ülkeyi terk ederler, sonra geride kalanlar. Türk Yurdu kısa zamanda ıssızlaşır[20].

Erken çağlardan itibaren Yeşim (Yade- Jade) taşının Türkler için dinsel/kutsal bir önemi vardır. Ölen insanların yanına yeşim taşından yapılmış mücevherler, nesneler konurdu. Bu adet Türklerden Çinlilere geçmiştir. İlginçtir, aynı adet Orta Amerika ve Meksika’da büyük uygarlıklar kurmuş Mayalar ve İnkalar’da da vardır[21]. Avrupalı bazı bilginler Avrupa’da ya de/yada taşı aramışlar sadece Kuzey İtalya’da rastladıkları Yeşim (Yade- Jade)  taşına benzer bir metreküplük taş dışında bulamamışlardır. Dünyanın en sert taşı olan elmasın sertlik derecesi 10, Yeşim (Yade- Jade)  Taşının ise 7’dir. Bu taş ancak kendinden daha sert olan elmas, safir, zircon, yakut gibi taşlarla işlenebilmektedir. Bu taşı işleyen Turanlı ustalar mineraloji konusunda büyük bir bilgiye sahiptiler. Dağlarda buldukları damarlardan dev ateşler yakarak yumuşattıkları tonlarca ağırlıkta ya de bloklarını dövüp kuma dönüştürdükleri elmas, safir, zircon ve yakut tozlarını ıslak derilere yedirip kurutarak elde ettikleri zımparalarla binlerce yıldır kullandıkları kendi yaratıları olan özel tornalarda tıraşlayarak biçimlendirmişlerdir. Avrupa’da bulunan Yeşim Taşları Türkistan’ın Hotan, Yarkent, Lolan, Miran dolaylarında çıkarılıyordu. Avrupa’da bulunan ya de/yada baltaların ağızları keskin değildir, çünkü bu baltalar dinsel törenlerde kullanılıyordu[22].

Yada Taşı romanının birinci bölümünde Kejik Yurdu tanımlanır. Kejik Yurdu huzurlu bir yerdir. Kamların yönetiminde Kibele’ye bağlı bir kasabadır. Din adamı teçinler (rahipler) ve onların büyüğü başteçin Aka bulunmaktadır. Bu kasabaya Amazonlar hamile kadınlarını gönderiyorlar ve doğum yaptırıyorlardır. Erkek çocuklar bu kasabada bırakılır. Belirli zamanlarda kasabaya eğitici olarak bir Amazon gönderilir. Erkek bebek eğitilmek üzere teçinlere teslim edilir. Doğum yapan Amazon kırk birinci gün kasabadan ayrılacaktır. Bebeğin ilk kırk  günü annesinden aldığı bedenin Kibele’nin ruhu ile birleşerek yoğrulması için bekleme süresidir. Günlerden bir gün Amazonlar kraliçesinin doğumu vardır ve Amazonlar kraliçesi ikiz çocuk dünyaya getirir. Biri kız biri oğlan bebektir. Baş teçin Aka doğumu duyurmak istemez. Çünkü Erlik Han bu çocukların peşindedir. Diğer taraftan Amazon kraliçesi doğum sırasında hayatını kaybeder. Daha doğrusu Erlik Han tarafından kandırılan bir teçin (rahip) tarafından öldürülmüştür.  Kız çocuğu Aka’nın yanında kalmasına rağmen erkek çocuğu ise başka bir teçin  alarak kaçar.

İkinci bölümde kaçırılan bebeğin hikâyesi anlatılır.

Burada kaçırılan bebek Tuğrul kuşuna götürülür. Bilindiği üzere Tuğrul kuşu kimi dillerde Simurg kimi dillerde Zümrüd-ü Anka olarak bilinen küllerinden doğan kuştur. Ayızıt, Tuğrul kuşuna Umay Ana ve kendisinin daima yanında yardımcı olacağını söyler. Tuğrul kuşu yanarken bebek de birlikte olacak ve külleri küllerine karışacaktır. Umay ana alevler sırasında bebeğin ruhuna dokunmuş ve alevleri hissetmesini engellemiştir (s.39).

“M.Ö. 4.yy’a tarihlenen Pazırık Kurganlarında bile Tuğrul kuşu simgesine rastlanmıştır ve bir kartal totemi olarak Peçeneklerin de sembolüdür. Türk mitolojisinde kızıl renkli, olağanüstü niteliklere sahip devasa bir kuş olarak ölümsüzlüğü ve yeniden dirilişi simgeleyen, Hun ve Türk mitolojisinde Tuğrul olarak geçen bu efsanevi güneş kuşu kulaklı kartal olarak da tanımlanır. Türk ve Macar mitolojilerinde çok önemli bir yer tutmakla ve en önemli öğelerden biri olmakla birlikte eski Mısır başta olmak üzere başka kültürlerde, mitolojilerde ve geniş inanç alanlarında da değişik adlarla yer aldığı düşünülür ki bunlardan en bilineni Zümrüdüanka’dır. Bu kocaman kuş altın renginde uzun tüylü, güzel sesli ve erkek olarak geçer ve dünyada tek olarak bulunduğu düşünülür. En bilinen özelliği öleceği zaman yuvasını ve kendisini yakmasıdır, o yanarken yeni bir Anka kuşu meydana gelir ve kimin başına konarsa ona büyük zenginlik ve mevki getirdiğine inanılır. Anka, Zümrüdüanka, Semender, Devlet kuşu, Phoenix, Tuğrul, Hüma, Simurg ve Sireng gibi değişik adlarla anılır. Yüzü insana benzer ve Kaf dağında yaşar ve çoğu inanışta öldükten sonra tekrar dirilmenin simgesi sayılır”[23].

Bu sırada Erlik Han yeryüzündeki çocukları ve bebekleri sürekli kaçırmaktadır. Zaman geçtikçe ateşe ve kuşlara da hükmedecektir. Umay Ana avuçlarında Tuğrul kuşunun ve bebeğin kalbini göstererek sadakatını ifade eder. Ve bu durumu Yüce Kibele’ye haber vermeye gider. Ayızıt’a merak etmemesini her şeyin Kibele’nin kontrolü altında olduğunu söyler.  Tuğrul kuşunun külleri bebeğin küllerine özleri özlerine kavuşmuştur. Bu küllerin beklenen öze dönmesi Hayat ağacına bağlıdır. Yaprak kesenin içinde çocuğun küllerini Hayat ağacına getirir. Tuğrul kuşunun Arıg Mas (Kutsal Ağaç) diye seslendiği Hayat ağacına duasını bitirip kovuktan çıkar.  Hayat Ağacı kendisine emanet edilen canlıyı derinlerden yüzeye çıkan kökleri ile çoktan sarmalamaya başlamıştır. Arıg Mas Toprak anaya dönen küller için can suyunu yönlendirir (s.44). Tuğrul kuşu gün ışırken Hayat ağacının yanına döner kanadında tuttuğu ant kadehi Kımız ile doludur. Kadehten gagası ile kımız içen Tuğrul kuşu Umay anaya dualar ederek saçı törenine başlar. “Küllerin sahibi, amazonun oğlu olan bir Türk soyudur. Töreni tamamlayan Tuğrul kuşunun artık tek yapması gereken sabretmektir” (s.45).

“Dünya sütunu ve hayat ağacı/dünya ağacı tasavvurlarının her ne kadar ortak noktaları varsa da, en önemli farklılıkları “Hayat ağacı/Dünya ağacının” yaşayan bir varlık olması ve en önemli özelliğinin de tazeliği ve bereketli oluşudur. Bu sebeple, çeşitli halkların efsanelerinde ağacın bulunduğu yer genelde bir kaynağın, ırmağın veya gölün kenarı veya bilfiil suyun içindedir. Ostyak efsanelerinde “üzerinde dünya ağacının yetiştiği, gökyüzünün ortasındaki engin deniz” olarak tasvir edilirken.!”ağacın beslendiği suyun nasıl tasavvur edildiği ise Minusinsk Tatarları arasında bir şiirde şöyle dile getirilir: “On iki gök ülkesinin üzerinde, Engin bir dağın tepesinde, Bir kayın yukarılara yükselir, Kayının yaprakları arasında, Kayının kabuğu altındandır. Kayının dibinde, Küçük bir boşluk vardır, Hayat suyu ile ağzına kadar dolu Altın bir kase durur boşlukta, Nöbet bekler kayının başında, Kudai’nin görevlendirdiği (oraya diktiği) o yaşlı kahraman Tata, Sarı-kahverengi bineği ile” Hayat ve kader ağacı kavramı, Osmanlı Türk kültüründe “Tuba” ağacı olarak geçer. Göğün ortasında yetişen bu ağaç, o kadar büyüktür ki, milyonlarca yaprağıyla, bu yaprakların her biri, bir insanın hayatını sembolize eder. Bir insan öldüğünde, ağaçtan bir yaprak düşer![24]

Bazı yerlerde “Hayat Ağacı” bütün bitkilerin anası olarak tasavvur edilir. Mesela, 17. yydan kalma dini bir Rus el yazmasında “Hayat Ağacı” tarif edilirken; “cennetin ortasında duran hoş kokulu “Hayat Ağacının” üst dalları göğün yukarısına uzanır, dalları cenneti sarar, köklerinden on iki tane süt ve bal kaynağı çıkar ve üzerinde bütün dalların yaprakları ve meyveleri bulunur” ifadeleri kullanılır.[25]!” Eski Persler, dünya ağacını aynı zamanda “Kartal Ağacı” olarak da adlandırırlar. Birçok efsanede, bu ağacın tepesine tüneyen kartaldan bahsedilir ki, Hind ve Hind etkisi taşıyan Orta Asya efsanelerinde, kanatlarını çırpması ile fırtınalar yaratan kudretli Garuda (Kartal) bu ağacın tepesinde tünemektedir. Ön Asya kültürlerinde rastlanan bu tasavur şekline, arkeolojik tetkiklerde ortaya çıkan mühürlerde sıklıkla dünya ağacının üzerine tünemiş kartal figürlerinde rastlanır. Bunların dışında değişik coğrafyalardan dikkate değer benzeri örnekler de bulmak mümkündür, Mesela, İzlanda mitolojisinde geçen “dünya meşesi”nin (yggdrasils askr) tepesinde bir kartal vardır ve Kuzey Sibirya efsanelerinde yer alan çift başlı kartal “dünya sütunu’nun üzerinde tünemektedir[26].

Tuğrul kuşu çocuğun küllerinden tekrar doğmasına Hayat ağacının yanında beklerken yardımcı olarak yarı Aslan yarı Kartal grifon Karlı Dağları aşıp onun yardımına geldi. Tuğrul kuşu Hayat Ağacı ile bir olan bedenini ağacın sert kabuklarından kurtarırken ağaç kalbini kaybediyormuş gibi titriyordu sonunda ağaçla Tuğrul kuşunun bedeninin ayrılması tamamlandığında kutsal ağaç parlamayı bırakmış alacakaranlığın derinliğinde yalnız kalmıştı (s.46-47).  Tuğrul kuşunun küllerinden doğması da henüz bir haftalık bir süreydi. Tuğrul kuşu grifonu serbest bıraktıktan sonra hayat ağacından yani Arıg Mas’tan bebek tekrar dünyaya geldi. Tuğrul kuşu sesini Ayızıt’a duyurmak istiyordu. Yüce Kibele’nin merhameti bebek dünyaya geldi diye şükretti (s.48). Ayızıt onu besleyin dedikten sonra gözden kayboldu. Tuğrul kuşu tanrıçasının emirini yerine getirmek için hemen bir anne kumruyu çağırdı dişi mumru ağlayan bebeğin ağzına gagasından bir damla süt bıraktı. Tuğrul kuşunun kalbi bebekle bir atıyordu.

Üçüncü bölüm Tanrıların toplantısını anlatmaktadır. Göğün on yedinci katında Kayra Han oturur. Umay Ana, Kübey Hatun, Ayızıt, Ak ana, Tanrı Ülgen, Mergen Tanrı ve diğerleri. Ayrıca bu toplantıya Orta Dünya’dan Tuğrul kuşu, Şahmeran gibi yaratılmışları da çağırılar. Tuğrul kuşu bebeği bırakacaktır Kibele’nin emri böyledir. Erlik Han’a da yakın olacaktır.  Kibele Şahmeran’ın zihnine dokunur ve kimsenin bilmesini istemediği için sadece ona seslenir Umay ana sana bir emanet bırakacaktır der. Bu emanet Tuğrul kuşunun külleriyle birlikte yeniden doğan erkek bebektir. Ve bunun fark edilmesini asla istemez diğer bir Orta Dünyalı Gök Börü’dür ona torununu büyüt beklenen bebekle torununun işleri olacak denir. Orta Dünya’dan hayvanlardan ve insanlardan bebeklerden kaçırılanların Erlik Han tarafından yapıldığı Kibele tarafından bilinmektedir. Erlik Han Yada taşını aramaktadır. Bunun için Kibele Yada taşını dokuz parçaya bölmüş ve Erlik Han’nın ona erişimini zorlaştırmıştır. Tuğrul kuşu Erlik Han’nın hizmetine girecek fakat her şey sonlandığında kötü hatırlanmayacaktır zihni Kibele’nin koruması altındadır. Orta Dünya’dan son olarak Amazon kraliçe Simene görevlendirilir ona ise “ejderha kapzalı ejderha ağızlıklı kıngırak (kılıç) (Zülfikar) sahibine ulaştığında (s.65) görevini yerine getirmiş olacaksın” denir.

Şahmeran, özellikle Anadolu’nun doğu ve güneydoğu­sunda yaşatılmış olan ve izleri günümüze dek süregelen bir efsane de insan başlı, yılan gövdeli doğa üstü bir var­lık olan Şahmeran’a aittir. Aslında yılan ilksel topluluklardan başlayarak hemen hemen bütün ilkçağ topluluklarında kutsal sayılmıştır. Mezopotamya’dan Anadolu’ya, Anadolu’dan Kafkasya’ya kadar uzanan geniş bir alanda Sümerlerden başlayarak Anadolu’da yaşayan tüm kültürlerde yılanla ilgili çeşitli mitoslar görülür. Hiçbir kült yılan kadar evrensel ve karmaşık olmamış, hiçbir yaratık yılan kadar yüceltilmemiştir. Yılanın hareketlerindeki hızlılık, zehrindeki ölümcüllük ilksel insanı sürekli etkilemiş, onun yeraltında sürdürdüğü yaşam öbür dünyadaki güçlerle ilişkilendirilmiş, özellikle deri değiştirebilmesi yaşamın yenilenmesinin simgesi olmuştur. Mitolojide yılana pek çok simgesel anlam yüklenir. Mitoslarda karşımıza kimi zaman dişi, kimi zaman erkek olarak çıkabilen yılan, kimi zaman da kendisinin yaratıcısıdır. O, yaşamı ve ölümü, iyiyi ve kötüyü, şifayı ve ölümcül zehri içinde barındıran gizil güce sahiptir ve her zaman en büyük ana tanrıçalara gizemli gücü ve bilgeliğiyle eşlik eder. Tarım topluluklarında da önemli bir gücün simgesi olan yılan, toprağın bereketini, yaşamın yenilenmesini ifade eder[27]. İşte böyle karmaşık bir geçmişi olan yılan, Anadolu’da karşılaştığı yeni mitoslarla yoğrulmuş ve Şahmeran olarak biçimlenmiştir.

İnsanların gerçeğe ve ölümsüzlüğe ulaşmak arzusu ile dünyaya egemen olma isteklerinin dile getirildiği Şahmeran efsanesinin ilk izlerini Gılgamış Destanı’nda bulmak mümkündür; Gılgamış geçmişte bu işi tek bir kişinin başardığını bilmektedir. O kişi tufandan önceki beş kentten biri olan Şuruppak’ın akıllı ve dindar kralı Utanapiştim idi. Bu nedenle Gılgamış ölümsüzlüğün sırlarını öğrenmek amacıyla Utanapiştim’e gider. Gizem, sonsuzluğu veren gençlik otundadır. Ot ise denizin derinliklerindedir. Gılgamış, Utanapiştim’den öğrendiği bu bilgiyle hemen denizin dibine dalar ve ölümsüzlük otunu bulur. Büyük bir mutlulukla Uruk’un yolunu tutar. Ancak tanrılar kader tabletlerine insanların ölümlü olduğunu yazmışlardır ve kaderden kaçılmaz. Gılgamış’ın üçte ikisi tanrı olsa da üçte biri insandır. Gılgamış, Uruk yolunda ilerlerken hem susar hem de yıkanmak ister ve elindeki ölümsüzlük otunu kıyıya bırakarak suya girer. O yıkanırken bir yılan gelir ve ölümsüzlük otunu yutar. Yılan hemen deri değiştirmeye başlar. Artık Gılgamış için yapacak bir şey yoktur. İşte bunun için uzun ömrün sırrı yılandadır. Her baharda derisini değiştirir ve yeni bir yaşama başlar[28].

Romanda Şahmeran yılan vücuduyla görevini aldıktan sonra geri çekilir. Görkemli Kurt Gök Börü soyundan gelecek yardımlar insanoğlu için çok değerli olacaktır. Kayra Han sözlerini tamamlar şimdi dünyanıza dönün Kibele’nin merhameti yanınızda olsun der Tuğrul kuşu ve Tulpar yolcularını alarak sessizlik içinde tanrılar katından yeryüzüne yollanır (s.66).

Kejik yurdunda din adamlarının bulunduğu Berkem (Düşmana karşı iyi korunan yer) doğumdan sonra yedinci gününü yaşıyordu. Ortalarda baş teçin görünmüyordu kejik yurdunun güvenliğinden sorumlu Barlas’ın baş teçin tarafından çağrıldığı kendisine söylendiğinde Barlas merakla baş teçin Akaya gitti. Aka, Berkem’in yenilenmesi gerektiğini söyleyerek güçlendirilmesini Barlas’tan istedi çizilmiş olan planlarla birlikte Berkem güçlendirilecekti bu bir Acun savaşının habercisi olmaktaydı.

Beşinci bölümde yer altının yeşil sarayında Erlik Han’ın bulunduğu görülmektedir. Kayra Han Erlik Han’ın yaptığı fenalıklar sonucu onu yerin en alt katına göndermişti.

Bu noktada Türklerin evrenin oluşumu (kozmogoni) üzerine mitoslarına bakmak gerekmektedir: “Bu mitoslar bize Türklerin evren hakkında bir tek izlenim edinmediklerini ya da edindikleri izlenimi hiç değiştirmeden olduğu gibi korumadıklarını gösterir. Birbirinden oldukça farklı olan yaradılış mitoslarında ortak olan yönlerden biri, yer, gök ve su üçlemesidir. İkincisi ise iyiliğin imgesi olan göklerin tanrısı ile kötülüğün simgesi olan yeraltı tanrısının oluşturduğu düalist anlayıştır. Mitosların birbirinden farklı anlatımları art arda görüldüğünde bu açıkça ortaya çıkar.

Türklerin evrenin oluşumuna ilişkin mitoslarının ilk ipuçlarını Göktürklere ait Orhon Kitabeleri’nde rastladığımız birkaç cümlede bulabiliriz. Bu satırlar, Kül Tekin ve Bilge Kağan’a ait iki yazıtın başlangıcını oluşturmaktadır. “Üstte mavi gök (yüzü), altta (da) yağız yer yaratıldığında, ikisinin arasında insanoğulları (kişi oğulları) yaratılmış. Daha sonraları ortaya çıkarılan mitoslarda ana tema bunlar üzerine kurulur. Bir efsaneye göre: “Gök ve yer olmadan önce her şey su idi. Yeryüzü mevcut değildi. Gök mevcut değildi. O zaman tanrıların en yükseği, her türlü varlığın başlangıcı, insan ırkının babası ve anası Tengere Kaire Han (Tanrı Kara Han) başlangıçta kendisine benzeyen bir varlık yaratmış, ona ‘Kişi’ adını vermişti”. Öykü, ‘Kişi’nin sular üzerinde uçmasıyla başlar. Kara Han onun yaşayabilmesi için suların dibinden toprak çıkartır ve ‘Kişi’ye eline bir avuç toprak alarak suyun üzerine serpmesini buyurur. Ne yazık ki ‘Kişi’ hain ve hilekardır ve eline aldığı toprağı suyun üzerine serpmeden bir kısmını kendisi için ayırır ve ağzına aklar. Kara Han’ın emriyle suyun üzerine serpilen topraklar büyüyüp adalar oluşturmaya başlar, ama öbür taraftan ‘Kişi’nin ağzındaki toprak da büyümektedir. ‘Kişi’ boğulacak gibi olur. Kara Han’dan yardım ister. Kara Han, ona ‘Tükür!’ der. O da tükürür ve bu topraklardan dağlar oluşur.

Ardından Kara Han oluşturduğu adalardan birinin üzerine dokuz dalı olan bir çam ağacı diker ve on yedi kat göğü yaratarak on yedinci kata yerleşir. On altıncı kata göklere egemen olan oğlu (iyi Tanrı) Ülgen’i oturtur. Yeraltında yarattığı aleme de öbür oğlu (kötü Tanrı) Erlik’i oturtur. Bu mitosun öteki çeşitlemelerinde de göklere egemen Ülgen Tanrı ve yeraltı dünyasının Tanrısı Erlik, hep düalist anlayış içinde karşımıza çıkacaktır[29]”.

Yada Taşı romanında Erlik Han yer altından sadece Kibele’nin emriyle çıkabiliyor işi bittiğinde geri dönüyordu. Erlik Han kuyaş’ı (güneş) görmek için oyalanmış ve bu hareket onun acı çekmesini neden olmuştu. vücudu yanıklar içinde kaldı ve günler sonra artık insan bedeninde değil çirkin bir yaratığa dönüşmüştür (s.72). Uyandığında canavara dönüştüğünü gören Erlik Han haftalarca yeraltını birbirine katmış yalvarmalarla eski haline dönmek istemişse de Kayra Han çığlıkları duymamazlığa gelmişti. Erlik Han kara demircilerine bir saray yaptırmıştı. Yeraltının yeşil sarayında Kayra Han’a İntikam yeminleri ediyor ve kötülükler yapacağını söylüyordu. Yardımcısı kündem isminde bir yeraltı yaratığıydı. Artık Erlik Han kutsal Yeşim taşını istiyor ve Gücüne Güç katmak peşindeydi. Kendisine bir eş bulmalı ve eşi de kadınların en güçlüsü olmalıydı. Bu iş için kündemi görevlendirdi (s 80).

Kündem Erlik Han’nın emri doğrultusunda yeryüzünde en güçlü olan kadını aramaya başladı ve onun Amazonlar kraliçesi olduğunu anlamıştı. Amazon kraliçesi dört yardımcısı ile Kündem tarafından kaçırılmış yer altında yeşil saraya getirilmişti. Çocukları için iyi bir seçim olduğunu düşünüyordu (s. 87). Kraliçenin adı Anamer’di. Erlik Han kraliçeye o çirkin görünümünü saklıyordu.

Yedinci bölüm Erlik Han’ın çocuklarının anlatıldığı bölümdür. Kızları; Kıskançlık, Kibir, Açgözlülük’tü. Kaçırılan kadınlardan erkek çocuklarla birlikte bu üç kız çocuğu da olmuştu. Fakat bunlar Erlik Han için yeterli değildir özellikle Amazon kraliçesinden çocuk istemektedir.

Sekizinci bölüm kraliçenin pişmanlığını anlatır. Kraliçe Anamer tekrar kendi yurduna geldiğinde başından bir şeyler geçtiğini düşünür. Ve Kejik yurdunun Aka’sının gönderdiği büyücüye çok tuhaf bir rüya gördüm der. Büyücü bunları yaşadığını Erlik Han’ın onu ve dört kadınını kaçırmış olduğunu söyler. Çünkü büyücü diğer amazonlarla da konuşmuştur dördü de kraliçenin benzer rüyasını görmüştür. Demek ki gördükleri rüya değil yaşadıklarıdır. Dört kadının karnındaki bebeklerin ölmesi gerektiğini söyler. Büyücü kadın Mayda isminde küçük bir Kamın bu işi çözebileceğini bilmektedir. Mayda hamileliğin Erlik Han’dan olmadığını  bilir. Hatta bu çocuklar Kibele tarafından kraliçeye armağan edilmiştir ve insan neslinin kurtuluşunu göstermektedir .

Dokuzuncu Bölümde Küçük Kam Mayda’nın Mayda Olmadan Önce Arıg ismiyle babasıyla Karlı Dağlara gidişi kam elbisesi ve kam davulunu hak etmesi anlatılacaktır. O dönemde ismi Arıgtır. Babası da kam olmasına rağmen Mayda Üst dünya ve Orta Dünya Arasında çok etkili bir kam olacaktır Ve akkamların bileğinde görülen Kutsal Kartal damgası belirecektir (s.109).  Deri elbisesini giyer ve babasının ona yaptığı davulu boynuna takar elbisesinin her iki göğsünde de Kartal işlemeleri vardır. Demir parçaları asılmış hareket halinde sesler çıkarmaktadır (s.110). Bir rüya görür ve Arıg  kutsal kartalın huzuruna çıkar ve Kutsal Kartal ona Kibele’nin onu beklediğini söyler ve Kibele’nin emaneti artık Arıg’ın yani Mayda’nındır.

Onuncu  Bölüm Yeryüzünün Umududur. Umay ana Şahmeran’ın yuvasına gelir. Şahmeran Umay anadan bir emanet beklemektedir. Getirilen emanet kejik yurdunda ölen Amazon kraliçesinin erkek bebeğidir ve Şahmerana teslim edilir. Şahmeran bu çocuğun bakımı için dişi yılanlarını görevlendirecektir.  Naja Atra  isimli yılan erkek çocuğa annelik yapacaktır. Böylece her şey yolunda yeryüzünün umudu yaşıyor demektir (s.123).

“On iki  yıl sonra

 İyi ve kötü ruhların sonsuz hayatlarındaki önemsiz bir zaman dilimi

 Yeryüzü canlılarının korunaklarını ve pusatlarını güçlendirdiği süre

 Kötü ruhların hazırladıkları tuzakların, kurbanları bulmaya başladığı vakit

 Yaklaşan savaşlarda kazanmak için casus edinme çabalarıyla geçen zaman” ( s. 124).

On Birinci Bölüm

Erlik Han yeraltı diyarında kara demircilerine bir levha yaptırır ve oradan yıldızları seyreder. Erlik Han Kündem’e yıldızlar gelecekten haber verir dedi. Fakat gelecek değişkendir insanoğlunun seçimleri ile değişebilir(s. 127). Kündem Amazon kraliçesini her yerde aramasına rağmen bir türlü bulamadığını Erlik Han ‘a söyler. Fakat Erlik Han’ın kızları babaları için yeryüzünde kötülük çıkaracaklardır ( s.129).

On İkinci Bölüm “Sessiz Saldırı” Çocukların yetiştirildiği yurda yer altında aniden saldırı gelmiştir. Üç çocuk kaçmıştır. Amazın Sava pazara doğru yönelmişti ki Sava binaya doğru gelen kız çocuklarına gördü. Herhalde  bu üç küçük çocuk yetim barınağından kaçmıştır diye düşündü. Fakat düşündüğü gibi değildi, bunlar saldırıya uğrayan okuldan kaçan çocuklardı. Bu çocuklar korkunç şeylere tanık olmuşlardı. Çocuklardan birinin adı Lilith idi. Sava gibi  amazondu. Diğeri Zena (Asena) bir bozkurttu diğeri ise Aşula (yılmaz irade sahibi) idi çocukları misafirhaneye yerleştirdiler (s. 136).

Genç bir adam misafirhaneye geldi ve Lilith’i bir şeyden korumak istiyordu ona kıpırdamamasını söyledi (s.138). Bir bitki harekete geçti ve Lilith’nin boynuna sarılmaya başladı ve nefes almasını zorlaştırmıştı. Genç adam Lilith’i saran sarmaşığı bıçak darbeleri ile keserek kızı kurtardı. Erlik Han’a lanetler okudu. Akdemircilerin ateşi ile koyu kızıla dönen hançerini bitkiye doğru savurmasıyla bitkinin kalan kısmı enine ikiye bölündü yeşil zehirlerini saçıyor fakat onlara yetişemiyordu (s.141) Baş teçin Aka ve genç adam bu getirilen bitkinin kim tarafından getirildiğini ve bundan sonra dikkat edilmesi gerektiğini çevresine söylediler. Otaçılar Lilith’yi kontrol edilen ve güvenliği sağlanan bir odaya taşıdılar (s.146). Aka okulda olanları sordu. Aka Akobay’ı görevlendirmişti (s.147). Çocuklar okulda Erlik Han’ın gazabının yaşandığını anlattılar. Hiçbir Tanrı orada değildi. Ne Ayzıt ne Umayana hiçbiri yoktu ( s. 147) Lilith hâlâ baygın bir şekilde yatıyordu (s.148). Genç Otacı, Aka ile karşılaşmayı bekledi ve lilith’nin tam bir Amazon olduğunu ve bedenini güçlü olduğunu ifade etti. Zehirin vücuda yayılmasını önleyen sığır kuyruğu otu kullanmıştı (s.150). Lilith romanın girişinde doğum yapan ve hayatını kaybeden Amazon kraliçesi Anamer’in ikizlerinden biriydi (s. 151).

On Üçüncü Bölüm “Gizli Bahçe”. Bu hareketli bahçeyi bilen sadece ormanın derinliklerinde yaşayanlardı (s. 153).  Gizli Bahçe’nin hükümdarı Şahmeran’dı Fakat burada Driat isimli orman perileri yaşıyordu Erlik Han ‘a zehrin hangi hain yılan tarafından verildiği ve Lilith’nin zehirlenmesinde kullanıldığı anlaşılacaktı ve Şahmeran bunu buldu ve cezanı çekeceksin diyerek hain yılanı yok etti ( s. 159).

            On Dördüncü Bölüm. Berkem’deki saldırının üzerinden birkaç gün geçmişti ki her şey normale döndü. Aka Şahmeran’ın sözcüsü Driad ile görüşeli iki gün olmuştu. Aka:

“ zaman hızlı işler Nuditsi. Bir bakmışız ihtiyacımızdan fazla harcamışız. Geri getiremeyiz. vakit kısıtlı. O nedenle olabildiğince hızlı git ve en kısa zamanda cevaplarla gel” (s.160).

Kejik yurdunun komutanı Barlas ile Amazon Sava zaman zaman birbirleriyle aksileşiyorlar ve Sava Barlas için erkekler güçlü olduklarını zannediyorlar diyordu. Bir gün Amazon Sava ile Cengaver Barlas kavgaya tutuştu. Aka olaya hiç müdahale etmedi ve birbirlerinin bu olaydan ders alacağını düşündü asıl güç beyindedir sözleri her şeyi izah ediyordu (s.168) Sava’da Barlas da Aka’nın en sadık yardımcıları idi.

Aka Sava’yı yeni Amazon kraliçesine gönderdi ve çocukların saldırıya uğradığını ve çocuklardan birinin de Amazon olduğunu ifade etti. Sava Amazon kraliçesini kejik yurduna Aka ile görüşmeye davet etti. Amazon kraliçesi geldiğinde Otacı Mayda ile karşılaştı. Mayda iyileşmesi için Lilith’ye dua ediyordu. Mayda kraliçeye seslendi bugün vurduğun aslanın iki tane yavrusu var Biri siyah biri beyaz onları korumak için sana saldırdı iki yavruyu bul, Lilith’nin onlara ihtiyacı olacak. Sen de bir emanet var, onu vermeye hazır mısın kraliçe. Kraliçe Mayda’ya “sen bunu nereden biliyorsun” dedi Mayda “soru sorma zamanı değil yavrular ölmeden onları bul” dedi “Aka sana gereken açıklamaları yapacaktır” (s.179). Kraliçe “benden önceki kraliçe Anamer benim ablamdı bir sabah onu uyandırdık otacılar. Büyücüler. Cengaverler… Ben de vardım aralarında ölü gibi yatıyordu. Tam kamı çağıracaktık ki uyanı verdi. O kadar uğraşa rağmen uyanmayan kraliçe bir anda kendi kendine uyandı sonradan aynı gün öğrendik ki dört Cengaver daha kraliçeyle aynı şekilde uyandırılmış bir anlam veremedik. Anamer gitti ve kayboldu.  Belki on iki kış geçti ve yeni kraliçe Lilith’yi bir anda yeraltı dünyasının kızı sandı. Çünkü o ablası Anamer’in kızıydı. Fakat tahmini gibi değildi. Erlik Han da yanılmıştı. İkizlerin erkek olanı da Lilith de güvenilir ellerde büyümüş ve Erlik Han sadece onları kendi çocukları sanmıştı (s.183).

Şifacı Mayda ise aynı zamanda bir kamdır Fakat onun kam olduğunu baş aka bile fark etmemiştir. Aka Mayda’ya kendisini nasıl kandırdığını sorduğunda şöyle cevap verir: “ Çünkü benim kam olma ihtimalim yoktu tabii sizin gözünüzde. Acun üzerindeki olayları kendi beyninde kısıtlamak insanoğlunun düştüğü en büyük yanlıştır. Olması gereken şeyleri düşünür insan. Fakat olma ihtimali aklına gelmeyen olaylardan zarar görür hep. Oysa ben sizin farklı düşüneceğinizi ve bunu daha erken anlayacağınızı düşünmüştüm” (s.184). Adımı biliyorsunuz ailem ve tüm halkım benim varlığımı korumak için kendilerini feda ettiler. Erlik Han tarafından hepsi öldürüldü babam bana kejik yurduna gitmemi salık verdiğinde ben zaten buraya gelmem gerektiğini Kibele’den öğrenmiştim” (s.185).

Erlik Han Anamer’in yeraltına inmeden önce Kibele’nin  bereketi ile ödüllendirildiğini bilmiyordu. Bu yüzden onun kendi soyunu devam ettirdiğini düşünüyordu (s.185). Lilith’nin kardeşinin emin ellerde olduğunu da bu sefer Aka Mayda’ya söyledi. Tuğrul kuşunun yanında henüz lilith’ye söylemeyecekti (s.187) Amazon kraliçesinin kardeşi Simene’nin vurduğu Aslan’ı Ayızıt göndermişti iki yavrusu vardı. Umay ana onları koruyordu. Annelerinin Anamer’i koruduğu gibi. Bu yavrular da lilith’yi koruyacaktı,  yeni doğan iki aslan yavrusu da yakında lilith’i gibi annesiz birbirlerine yoldaş olacaklardı (s. 187).

On Beşinci Bölüm Zor Seçim. Kuyaşın (Güneş) doğuşu Kejik Yurdu’na hareket getirmişti. Sabah öğrenciler için üç tane hoca seçilecekti. Lilith için hoca Atabörü olacaktı Atabörü: “Ben Gökbörünün torunu Atabörü’yüm. İçimde taşıdığım inanç Gökbörü’nün inancı. Zihnimde dolanan düşünceler yüce Türk milletinin kurtuluşuna yardım eden Gökbörünün düşünceleri. Eğer bana bir yurt bağışlamak isterseniz Yüce Kibele’nin huzurunda ant içerim ki öğrencimin kalbi benim kalbimle birlikte atacak ben ise onun aklı olacağım. Bileğimin gücünün yetmediği yerde inançlarımın gücünün bana yardım etmesi için Kibele’ye yakaracağım. Kejik Yurdu’nun şerefli halkı huzurunda bana verilen bu görevi her türlü sorumluluğu ile birlikte tüm kalbimle kabul ediyorum” (s.196).

Burada Atabörü kendisini Gökbörü’nün torunu olduğunu vurgulamasının üstünde durmak gerekmektedir. Çünkü anlaşıldığı kadarıyla halk inançlarında insanlar arasında “pir”ler olduğu gibi börüler (kurtlar) arasında da Gök ehli olan börü Gök Börü olarak kabul edilmektedir. “Türkler zevk, düşünce ve inanışlarına göre bazen bir renge ilahi bir boya da vermişler ve onu Tanrının rengi gibi görmüşlerdir. Uygurca Oğuz Kağan Destanı’nda “Ufukta bir Kurt (Börü) görünür. Oğuz Kağan’ın ordusu kurdu izler, kurt bir yerde kayıp olur. Oğuz hakan Tanrı bizim buraya gelmemizi buyurdu, deyip orada durur” Gök Kurt, Tanrının alameti ve habercisi gibi Türklere yol göstermiştir. Mavi şeye karşı saygı bütün Türk halklarında vardır. Gök kelimesi genel olarak yaşamak yenilenmek gençleşmek yeşermek anlamını verip göyermek bu anlamdadır[30].

Tüm Türk coğrafyasında Kurt Ata, Kurt Ana, Kurt Nine, Kurt Dede vb. ifadeler çok yaygındır. “Türk Mitolojisi, Bahaeddin Ögel ifadesi ile “Türk ailesi, Türk cemiyet düzeni ile Türk ahlak ve adetlerinin bir aynası gibidir. Türk mitolojisi diğer dünya mitolojilerinde olduğu gibi, ölü fikir ve anlayışlardan meydana gelmemiştir. Türk mitolojisi bir hayat yoludur. Cemiyeti düzenleyen ve güden canlı düşüncelerin bir toplamıdır[31]” Kurtla ilgili metinler kozmogonik metinlerdir. Anadolu Türk sözlü kültüründe “Kurtla kıyamete kadar” şeklinde özlü bir söz vardır. Bununla kurdun kıyamet gününe kadar neslinin devam edeceği anlatılmış olmaktadır. Çok kere adeta dünyanın sonuna kadar birlikte olmak veya dünya durdukça devam edecek olan canlılar ve fiiller anlatılır. Kıyamet her şeyin bittiği her şeyin yok olduğu sonun sonudur. Halk inancı kurda sonlular içerisindeki en sonsuz olmayı uygun bulmuştur[32].

Bukan Zenan’ın  öğreticisi oldu. Aşula’nın hocası ise Mayda’ydı. Sava bir amazon olarak Lilith’nin kendisinin öğrencisi olmamasına çok sinirlendi ve öfkesini belli ediyordu. Fakat Aka oralı bile olmadı sadece Sava’ya iki yavru aslanı bulma görevini verdi. Lilith’i Anamer’in kızıydı ve Sava da Aslan yavrularını güçlü kraliçenin kızına getirecekti. Yola çıkmadan önce Saba’ya Mayda otlar istediğini söyledi. Sava Amazon yurduna gittiğinde isimsiz bir kamla karşılaştı. Sava bilmiyordu ki kendisi de bir kam torunuydu. Bu isimsiz kamın torunu (s. 210).

On Altıncı Bölüm: Hazırlıklar. Sava’nın Kejik Yurdun’dan ayrılması Barlas’ı telaşlandırmıştı. Fakat Aka sakindi. Barlas Aka’ya bırak arkasından Amazon yurduna gideyim dediyse de Aka kendini öldürecek misin diye onu göndermedi Aka Barlas’a Erlik Han’ın kızlarını anlattı: Bu kızlar Erlik Han’ın çocuklarından sadece üçü ama en çok korkulanları. Sakın ola güç kuvvet anlamında söylediğimi zannetme. Bu kızlar Acun üzerinde görebileceğin en güzel kızlardan daha güzel daha alımlı. Onların gücü zihinlerinde ve güzelliklerinde onları gördüğünü seninle işleri bittiğinde ancak anlayabilirsin Tabii seni öldürmez veya aklını almazlarsa (s.213). Barlas “nasıl baş edeceğiz? Bu kadınlarla” diye sordu. “Aka benliğimize sahip çıkarak” diye cevap verdi (s.214) Otacı Mayda Asurtguk isimli bir gençten ormana gidip faydalı otlar getirmesini istedi. Asurtuk işi başarıp Kejik yurduna döner. Bu bölümde ayrıca orman perileri ile ilgili açıklamalar bulunmaktadır.

On Yedinci Bölüm Sıralı Dağlar. Sava iki Aslan yavrusunu bulmak için Dağlara gitmişti atının adı Yuda’ydı diğer arabalı at ise Kürü ismindeydi (s. 228). Sava Ayhal’la karşılaştı ve savaşmak istedi . Sava  Ayhal’la savaşırken onu yaraladı eHalbuki Ayhal yumurtalarını korumak istiyordu yuvanın içindeki dört yumurtadan üçü kırılmıştı sadece biri sağlam kalmıştı. Kartal okların acısıyla çığlık atarak konuştu

“Ben bir Ayhal’ım ve duyduğun benim sesim fazla zamanım yok sadece bir yavrum hayatta kalabildi diğerlerini kurtaramadım kargalarına saldırdığını fark ettiğimde yavrularımın üçünü zaten öldürmüşlerdi araya sen girdin seni uzaklaştırmaya çalışırken kaçtılar. Neyse ki biri hâlâ hayatta ve o sana emanet. Sava duydukları karşısında afallamamıştı. Demek ki kartal kendisine saldırmamıştı ama o koca hayvanı oklarıyla vurmuştu” (s.231) Ötügen ana Sava’ya yardım ediyordu. Kartal Sava’ya senin adın ışık saçan olsun dedi yeni Ayhal doğmuş ve eskisi Ötügen anaya kavuşmuştu (s. 232). Yeni Kartal Sava ile konuştu Merhaba ışık saçan dedi Yenidoğan Ayhal simsiyah tüylere sahipti  kartalın sesini zihninde duyuyordu birbirlerinin zihinlerinin içindelerdi. Sava söyle bakalım yeni doğan kartal ne yer benim bir fikrim yok dedi “ biraz solucan belki küçük bir fare” dedikten sonra Amazon’un suratındaki ifadeyi inceledi (s. 234) iki yavru aslanı ararken bir yavru kartalım oldu. Yüce Kibele böyle beni ne ile sınıyorsun? Halbuki o Amazon yurduna gidip milleti için en uygun öğreticisinin kendisi olduğunu düşünüyordu Aka’nın sesini kulaklarında duyarken Sava’ya dikkatli ol kızım düşüncelerini toparlayamıyorsun önemli bir görevin var derken  su perileri onu göle doğru çekiyordu. Ve su perileriyle ne kadar savaşırsa kendisini kurtarmaya gücü yetmiyordu ciğerlerine dolan su göğsünü yakıyordu (s.237).

On Sekizinci Bölüm Dokuzun Biri

Yer altının derinliklerinde Erlik Han’ın istekleri bir bir yerine getirilirken Kanda-Makio yurdunda yaşayan halk demircilikle uğraşıyordu sayfa 238 ormana yakacak odun toplamaya giden bir kadın bir ağacın dibinde oturan bir çocukla karşılaştı çocuk çok vahşiydi ve kadın onun yıllarca bir lokma için birilerini öldürdüğünü bile bilmiyordu. Kadın çocuğun günlerce aç kaldığını düşündü. Kasabaya bu çocuk geldiğinde kalabalığın içinden Kotak yavrum diye bir ses duyuldu. Bu şişman çocuk kaçırılan bir çocuktu. Erlik Han’ın ifritleri çocukları hem kaçırıyor hem de onları aç bırakıyordu. Erlik Han dokuz parçaya ayrılmış olan Yada taşını toplamak istiyor ve Yada taşının nerelerde saklandığını araştırıyor ve o kasabaları halkıyla birlikte yok ediyordu.

“Demir’e hükmeden taş demir ile aynı renk olduğu için ayırt edilmesi zordu. Gök mavisi rengi ile parlayan bir demir parçası çocuğun bir yanında taş ise öteki yanında yere konmuştu. Taşı ve demiri gören çocuk önce gözlerine kocaman açmış fakat uyuşan gücü böyle hareket etmekte zorlandığı için ancak elini taşın üzerine koyabilmişti. Yaşadığı şaşkınlık ise dua eden beş kişi tarafından fark edilmeyecek kadar içseldi. Bu taş yüzünden çektiği acılar yaşadığı işkenceler çocuğun gözünün önünde bir bir geçerken eline Erlik Han’ın istediği şeyi ona vererek bu eziyetten kurtulmaya ve tamaga boylamaya çoktan razıydı (s.245-246).Karanlık yaratıklar köyleri basıyor ve insanları öldürüyorlardı. Yada taşı muhafızları taşın etrafında yerlerini ortaya da aldıkları Ak kam ile kendi dualarını sıralayarak sesleri gitgide yükselen bilgelerin haykırışları birbirlerine karışıyordu. Davullarıyla Kibele’ye yakaran bilgeler kam dualarını güçlendirmek için sahibi oldukları tüm güçle dualarını aktardıklarında bir hale oluşmaya başladı bu taşın gücünü harekete geçirdi mağaranın içinde yankılanan dualar gökyüzüne ulaşırken Erlik Han’ın yeryüzüne çıkmış olan kızları doğanın gücünü hissetmişler ve işlerinin kolay olmayacağını anlamışlardı. Çocuk Kostak iyileşmiş fakat Erlik Han’ın dokuzun birini öğrenmesi kolaylaşmıştı. Erlik Han’ın kızları Kibir, Açgözlülük ve Kıskançlık Kanda-Makio yurduna saldırıyla, dokuz parça Yeşim Taşının biri Erlik Han’ın eline geçmişti (s.256).

On Dokuzuncu Bölüm Eğitim. Kuyaş yurdundaki kızlardan Lilith bir Amazondu. Aşula Mayda’dan eğitim alıyor ve kam olma yolundaydı. Zena ise arkadaşlarından farklı bir Asenaydı. Lilith’nin hocası Atabörü de Gökbörü’nün torunuydu. Gökgözlü torununun zihnine dokundu: “Sevgili oğlum bu kızın hali senin aynı yaşlardaki haline çok benziyor. O zamanlar sen ne düşünüp ne istiyordun bunları düşün. O bir Amazon seni kolayca kabullenmesini beklemen başarısızlığa açılan kapı olur. Sadece sabırlı ol ve ne olursa olsun ondan vazgeçme biraz zaman alacak ama sana güvenmeyi öğrendiğinde istediğin her şeyi yapacaktır. Bildiğin her şeyi ona öğret. Asil bir Bozkurt gibi davranmayı sürüsünü koruyup kollamayı öğrenen bu çocuk sonunda sana inanacak (s.267 -268).

Öncel Zena’nın atıydı ama Zenan’ın kurda dönüştüğünü bilmiyordu fakat bir an önce de alışması gerekiyordu (s.275). Zena kıyafetlerini yavaş yavaş çıkarmaya başladı ve atına merak etme kızım ben buradayım ve sana zarar vermeyeceğim dedi ve Zena’nın vücut ısısı yavaş yavaş yükselmeye başladığında bir iki adım geri attı fakat Zena atın boynunu bırakmadı ve kokusunu alması için ona sarılmaya devam etti bir elinde tuttuğu elmayı ata verip sakinleştirdikten sonra değişimini başarabildiği kadar yavaştı. Devam etti atın boynundaki eli yavaş yavaş pençeye dönüşürken at kişnemeye başladı. Kafasını aşağı yukarı sallarken tanıdık iki yüzün ona baktığını fark edince durdu Aşula ve Lilith hiç kıpırdamadan onları seyrediyor olanları seyrediyordu (s. 277).

Günün sonunda kızlar uykuya geçtiklerinde Aka kitaplığının gizli bir bölmesini açarak kırmızı bir kuş tüyü çıkardı. “Sesprenta kuvenelara pertal” (s.279) dedikten sonra masanın önünde duran Grifon heykelini dokundu ve Grifon canlandı ona sıralı dağları uç acele Sava tehlikede ve onu kurtar dedi (s.280).

Yirminci Bölüm Ötüken Ananın Ödülü. Küçük gölet soğuk suları içinde kötülükler barındırıyordu. Sava’nın atı Yula göletin kıyısına yaklaşmış Sava’yı arıyordu. Perileri büyük vücutlarıyla küçük bir küreye hapseden tanrıça Ak Ana Sava’yı kurtaracaktı. Ayhal Ak Ana’yı selamladı. Ötüken Ana bu insanoğlunu kurtarmamı istedi dedi.  Ayhal Saba’nın zihninde konuşmaya başladı. Toprağın kudretli efendisi hayvanların koyucu tanrıçası. Ötüken ana gücüyle güç bulduğum nefesiyle büyüdüğüm tanrıça bana verdiğin güçle bu kadını iyi etmek istiyorum dualarımı duy bu kadın hayatımı kurtardı. Sen de onun ışığını koru (s. 283). Bu sırada Grifon gelmişti. Grifon kutsal kuşun önünde eğilerek onu selamladı.  Grifon “seni görmeyi beklemiyordum Ayhal ama burada olduğuna göre endişelenmene gerek kalmadı” dedi. Sava için geldiğini biliyorum su perilerinin saldırısına uğradı fakat Ak Ana onu kurtardı. Şimdi uyuyor söyle saygıdeğer kişiye kızı güvende kendini tanımaya ve yapabileceklerini öğrenmeye başladı. Döndüğünde daha güçlü olacak ve yolculuğunda onun yanında olacağım. Aka bilsin ki hazırlıkları yaparken aklı buralarda olmasın (s. 285). Sava kendine geldiğinde gözleri yağda kızarmış yumurta gibi kocaman olmuştu. Yüce Kibele’nin memeleri adına Yula Sava’nın zihniyle konuşuyordu ve Sava buna şaşırmıştı. Yula ona sen tüm hayvanlarla konuşabiliyorsun benimle konuşmanı bekliyordun (s.285-286). Ayhal Sava’ya yeter artık kısa ve öz olarak sen tüm hayvanlarla konuşabiliyorsun. Sadece konuşmakla kalmayabilirsin de eğer istersen onları iyileştirebilir hatta onlardan birine dönüşebilirsin. Ama şu İki Zavallı Atı artık rahat bırak onlar daha fazla ne bilebilirler ki (s.286-287). Bu arada Sava Barlas’ı da düşünüyor kendisine kızgın olup olmadığını sorguluyordu. Ayhal bu arada dişi kartalların alıngan olduğunu da söyledi (s.290). Sava, Ayhal ve atlar mağaraya girdiğinde hem karkaranları hem de aslanları hissettiler (s.292). Işık Saçan (Sava)  Rüya ormanına gelmişti. Ayhal kafesten çıkıp küçük büyük pençeleri ile toprağa kavradı:  Burası Rüya Ormanı seni çağıran yer burası. Ötüken ananın gelmeni istediği yer ve aslan yavrularını Erlik Han’dan saklayan orman. Sadece rüyalarında gören kişi bu ormanı bulabilir. Sen insanoğlu bu ormana gelmek için seçilen kişi ve Ötüken ananın önünde eğil ( s.296). Yüksekten Bir Beyaz Su akıyor ve gölün sularıyla birleşiyordu. Korkmana gerek yok insanoğlu bu gölün adı Beyaz Su. Bu su ruhundaki ve bedenindeki yaralarını iyileştirecek içindeki gücü açığa çıkaracak ve saf gerçeklerden oluşan bir zihne sahip olmanı sağlayacak. Yalan veya aldatmacanın gücü senden uzak olacak. Kıskançlık, kibir ve açgözlülük seni etkilemeyecek saf sevgi ve bilgelikle sarmalanacaksın. Geçmiş önüne serilecek gelecekse düşüncelerine çok yakın olacak bedenin daha güçlü ruhun ise bu düşüncelerine çok yakın olacak. Bedenin daha güçlü ruhun ise sarsılmaz bir iradeye sahip olacak. Bir kamın öngörüsüyle donanacaksın benim sana hediyem işte budur (s.297). Yula can dostunu cesaretlendirmek için seslendi “Hadi Sava git ve tanrıçanın bahşettiği hediyeleri al”. Sava başını salladı ve bir adımda deri ayakkabılarıyla suya girdi. Yüzeyden ayaklarını saran Beyaz Su çizmeleri kapladı ve ışıldayarak yukarıya doğru yükseldi. Sonunda saçının en uç noktasına kadar Sava’yı sarmaladığında güçlü bir ışık etrafta aydınlattı ve amazonun vücudu kuyaş gibi parlayarak gölün ortasına doğru ilerledi. Tam ortaya geldiğinde beyaz suyun içine doğru batmaya başlayan Sava etrafını sarmalayan ışık küresiyle beraber kısa sürede gözden kayboldu (s.298). Rüya ormanında kimse ağlamazdı. Tüm canlılar mutluluk içinde yaşardı. Sava’nın acısı göz yaşlarında parlarken Rüya ormanı ve bu ormandaki canlıları açığı ilk kez tadıyordu Toprak kuruyup çatladı. Çimenlerin al rengi soluk pembeye döndü kuşların ağızlarından çıkan baloncuklar ses vermeden havada asılı kaldı. Rüzgar durdu göl dondu veya su akmaktan vazgeçti veya ormanda batmayan kuyaş yas tutarcasına siyaha büründü. Bunu ancak Sava düzeltebilirdi, gözyaşlarına durdurarak (s.299). Yula ve kür beyaz suda daha güçlü atlar oldular. Öteki kenarda eliyle beyaz sudan içen yavru Aslanları gösterdi. Sava beyaz ve siyah hiç bu renkte Aslan görmemiştim dedi ( s.300). Çömelerek önce beyaz aslanın başını okşadı dokunmasıyla yavru aslanın zihnini zihninde duyması bir olmuştu. “Merhaba ışık saçan seni çok aradık” artık hayvanlarla konuşmaya alışmış olan Sava yavruya cevap verdi: biliyorum öğrendiğim andan itibaren artık kaybetmeden ikinizi bulmaya çalıştım umarım geç kalmamışımdır (s.300).

Ötüken ana rüya ormanından Sava’yı son uğradığı kasabaya göndermesiyle onları yolculadı. Ayhal kafeste aslanlarla birlikte yolculuk ediyordu. Sava aradan geçen zamanda kasabanın Erlik Han’ın kızları tarafından ziyaret edildiğini bilmiyordu. Huzursuz geçirdikleri bir gecenin ardından yün kıyafetleriyle yaşlı bir kadının hayali Sava’nın karşısına çıktı. “Erlik Han’ı durdurmalısınız yoksa acunu yok edecek” dedi (s.303) Sava annesini görmüştü kendisi ile konuşan annesiydi sonra görüntü değişiyor Aka annesinin yanında oluyordu.

            Yirmi Birinci Bölüm Tuğrul Kuşunun İhaneti. Yüce Kibele benden gerçekten böyle bir şeyi yapmamı istiyor musunuz? Ayzıt güzeller güzeli Yüce Kibele’nin isteği karşısında gerildi. Kibele net emrini bildirdi. Evet isteğimi Tuğrul kuşuna bir an önce iletin. Bunu yapmak zorunda. Öyle bir şeyi Tuğrul kuşuna nasıl söyleyebilirdi ama yapmak zorundayım ben dedi. Hayat ağacına dokundu fakat hemen vazgeçti. Eğer Hayat ağacını kullanarak Tuğrul kuşunun yanına inersek Erlik Han onu fark edebilirdi. Kanatlı Tulpar tanrıçanın emriyle kanatlandı ve yeryüzüne doğru geniş daireler çizerek döne döne inmeye başladı. İndiği yer ise hayat ağacının hemen yanı oldu. Ziyaretçi beklemeyen Tuğrul kuşu Ayzıt’ı görünce yerlere kadar eğildi tanrıçasını selamladı (s. 305). Tuğrul kuşu biliyordu; Hayat ağacının kökleri Erlik Han’ın yeraltı yurduna kadar uzanıyor dalları ise gökyüzünde Kibele’ye kadar. Biz ne yaparsak yapalım birbirimizden kopamayız. Tanrılar ve tanrıçalar hayat Ağacının dalları ve kökleri gibi biri olmasa öteki de olmaz. Bunu en iyi sen bilirsin şimdi senden isteyeceğim şeyler bize Kibele’nin emirleri.  Bunu gerçekten isteyip istemediğini tekrar tekrar sordum fakat hep aynı yanıtı aldım. O nedenle duyacağı şeyler değişirse de Kibele’nin dudaklarından dökülmüştü. Kibele Yada taşının üç parçasının Erlik Han’a götürülmesini istiyordu (s.306) Üç Yada taşını almakla birlikte taşlara sahip kasabaları da yakıp yıkman halklarını da yok etmen emredildi. Ayzıt Tulpar ile yeryüzünden ayrılırken Tuğrul kuşun yüreğindeki ağırlıkla yalnız başına kaldı (s.307).

Tuğrul kuşu kendisine söylenilenleri eksiksiz yaptığı gibi Yada taşından birini yanlarında taşıyan Erlik Han’ın kızlarını da Erlik Han’a söyledi. Dördüncü taşın kızları tarafından saklandığını öğrendiğinde Erlik Han kızlarını çok şiddetli cezalandırmıştı.

Yirmi İkinci Bölüm Aka’nın Son Sözü.  Sava Kejik yurduna dönmüştü ve Sava’nın gelişiyle toplanma alanı Bayram yerine döndü. Aka’nın yüzündeki ifade bir babanın kızıyla duyduğu gururun ifadesi idi. Lilith’i nerede diye sordu. Atabörü ile birbirlerini öldürmeye çalışıyorlardı herhalde diye cevap aldı. Tuğrul kuşunun ihanetinden bahsetti. Bilge bir kuşun böyle davranışı anlaşılmıyordu. Tuğrul kuşu Kibele’nin değil Erlik Han’ın lanetli hayvanıydı. Aka kızgın olan Barlasa da “benim kadar uzun yaşayan insanlar ne ihanetler görüyorlar” o yeni Berkemi boşuna inşa etmedi ama gözlerim gördüğü için yaşayanlar çok farklı olabiliyor ön yargılı olmamayı çok önceden acı tecrübelerle öğrendim şimdi görevinizin başına dönün (s.318). Lilith’nin kardeşi de tehlikede Tuğrul kuşu onu Erlik Han’a verdiyse ne yapacağız? Lilith’nin kardeşi Şahmeran’ın yanındaydı. Tuğrul kuşunun yanında değildi. Fakat Şahmeran’ın yanından ayrılmış annesinin intikamını almak için Erlik Han’a doğru yola çıkmıştı. Bu sırada kejik yurdunun cenk hazırlığı yapan tüm yurtlara haberi vardı. Dost düşman belli olacak bu cenk ölüm kalım savaşı olacaktı (s.329).

Yirmi Üçüncü Bölüm Erlik Han’ın Gazabı.  Tuğrul kuşu ile konuşan Erlik Han kızlarını cezalandırmayı düşünmüştü ve onları cezalandıracaktı. Erlik Han’ın  kızları Açgözlülük ve kıskançlık ve Kibir Yada taşının gücünü denemişlerdi.  Fakat taş havalanıp Erlik Han’ın eline ulaştığında Erlik Han “demek kendini akıllı zannediyorsun küçük kızım kibir” dedi. Sen merak etme taşların gücünü üçünüzün üzerinde deneyerek bulacağım.

Yirmi Dördüncü Bölüm İkizlerin İntikamı. Eğitimleri henüz tamamlanmayan kurtarıcılar keşif yurdundaki hareketliliğe bakıp Berkem’deki odalarına çekildiler. Kurt ağızlı Batrak (Bayrak) pencerelerinden görülüyordu ve borazan çalıyordu kesik kesik kasaba halkı borazanın ve kurt ağızlı Batrak’ın anlamını iyi biliyorlardı (s.338). Bu cenk demekti acı kan kayıp ölüm demekti yurtlarını savunmaları demekti. Aka zihnini kapatmış Mayda bile zihnine giremiyordu. Aka çocukları topladı: Sizler seçilmiş kişilersiniz, hepiniz yıllar önce kaderleriniz Yüce Kibele tarafından çizildi. Her birinizin kaderi birbirine bağlandı (s. 343). Lilith’ye sen doğduktan birkaç dakika sonra bir erkek kardeşin oldu. fakat o bebek kaçırıldı dedi. Lilith’i “benim bir erkek ikizim mi var” “Evet kızım Ayzıt onu Tuğrul kuşuna emanet etmişti. Lilith “hain elinde benim kardeşim mi” “ Hayır değil Şahmeran’ın yanında” biraz önce Nuditsi buraya geldi ve bana bir haber iletti kardeşin Arçuray bugüne kadar Şahmeran’ın yanındaymış senin gibi o da bugün kendisiyle ilgili gerçekleri öğrendi. Fakat Erlik Han senin ve kardeşinin peşinde dedi (s.344).  Çünkü senin ve Ayçuray’ın kendi çocuğu olduğunu düşünüyor. Uzun yıllar Kayra Han dualar eden  ve Erlik Han’a lanetler yağdıran bir toplulukta büyümüş olan Lilith’i duydukları karşısında tabureden ayağı fırlayınca Aka hızla sözlerine devam etti: “ama endişelenme Erlik Han’ın çocukları değilsiniz ama Erlik Han bunu öğrenirse sizi hayatta tutmayacaktır (s.345) Bu kez söze giren Barlas oldu “İyi de Amazonlar Erlik Han’a çocuk vermektense ölürler zaten Erlik Han’a bunu düşündüren ne olabilir ki?” Aka sözü aldı: Bu kısmı şu an için bizim önemli değil. Asıl önemli olan Erlik Han’ın peşinde olduğu şey görkemli dokuzların gücüyle tüm orta dünyaya ve üst dünyaya hükmedeceği taşın yani Yada taşının peşinde olması (s. 345). Aka Otacı Mayda’nın aynı zamanda bir kam  hem de orta dünyanın görmediği güçte bir kam olduğunu da söyledi (s.350).

Yirmi Beşinci Bölüm Cenk Planı

Erlik Han taht odasında kara demircileri misafir ederken kapı çaldığında Kündem içeri geldi. Bana güzel haberler getirmişsindir dedi. Evet Hanım kızlarınız beşinci ve altıncı taşı da bulmuşlar Erlik Han’ın kahkahaları yeşil sarayda inledi yankılandı (s.351) O sırada kurt ağızlı batrak çekildikten sonra komşu yurtlardan gelen haberciler kendi ordularını tejin yurdunun ordusuna katılacağını bildirmişti. Barlas onların komutanı olacaktı. Lilith’nin Zana’nın eğitimleri devam ediyordu. Aslanlar Lilith’nin yanında büyüyordu. Aka ise bir dehlizin içinde yürüyerek toplantıya dostlarını çağırdı. Toplantıda Sava, Barlas, Gökbörü, Amazon kraliçesi, Şahmeran ve Tuğrul kuşu vardı. Barlas Tuğrul kuşuna saldırmak istese de Aka onu durdurdu. Çünkü Tuğrul kuşu Kibele tarafından görevlendirilmişti. Toplantıdan sonra herkes geldikleri kapılardan çıktılar. Şahmeran’ın görevlendirdiği Naja-Kima ve Naja-Tar insan şeklinde bir kadın olarak görülmüşlerdi(s.362).  Aka’yı görmeye geldiler. Amazon kraliçesi Lilith’ye ejderha kabzalı ejderha ağızlı bir kılıç hediye etti. Dokuz Amazon komutan da vardı. Aka güneş doğmadan Grifon’u da uyandırmıştı. Atabörü, Lilith’i yerine iki rehber kadını yanına almak zorunda kalmıştı. Çünkü başkasının yanında olmayı kabul etmemişlerdi. Bukan, Zena ve Lilith’iyi yanına alırken Sava da Mayda ve Aşula’yı aldı. Grifonlar güçlü kanatlarıyla semaya yükselirken uzaklardan yaklaşan düşman kurtarıcıları ellerinden kaçırdıklarını henüz bilmiyorlardı (s.366).

Yirmi altıncı Bölüm  Acun’un Cengi altı taş Erlik Han’ın eline geçmişti fakat yedinci taş bilgelik taşıydı ve o taş Aka’nın elindeydi.

Birinci taş demir taşıydı, İkinci taş ateş taşı, üçüncü taş acı taşı sevgili kızlarının sakladığı taştı, dördüncü taşı Tuğrul Tuğrul kuşu getirmişti. Bu su taşıydı. Beşinci taş Cesaret taşı altıncı  taş ise Rüzgar taşı idi (s. 368).

Yemekleri insan eti olan yeraltının ifritleri ve Erlik Han’ın kızları kıskançlık, kibir, açgözlülük Kejik yurdunda savaşa başlamışlardı. Kejik Yurdu komutanları Barlas ile bunlara karşı direnmekteydi.  Fakat Erlik Han’ın orduları çok güçlüydü. Aka yada taşını kullanmamak için her türlü yolu deniyordu. Çünkü yada taşını kullanırsa Erlik Han’ın bunun farkına varacaktı. Tejin ordusu yavaş yavaş gerilemeye başladığında kamlar devreye girmişti. Amazon kraliçesi Simene güçlü sesiyle cenk meydanına dolduruyordu. Bu sırada Kayra Han’ın boğaları devreye girip iyi ruhlara yardım etti. Erlik Han’ın ise kötülük boğaları vardı. Aka kamların ortasına geçip güç büyüsünü kullanarak Erlik Han’ın boğalarına ve yaratıklarını engellemeye çalıştı. Erlik Han’ın kızları ise akboğaları seyrederken kara boğaların halini şaşkınlıkla izliyorlardı. Ormana dalan Kara boğalar acı içinde kıvranıyorlardı. Bu sırada Tuğrul kuşu ve Tuğrul kuşunun arkasında beliren Ayhal ve kartalları kötülüğün üstüne saldırıya geçtiklerinde kız kardeşlerin gülümsemesi yüzlerinde dondu. Çünkü Kartallar pençeleriyle yakaladıkları yarattıkları öldürmekte zorlanmasalar da kız kardeşlerin büyülerine karşı koyamıyorlardı. Tuğrul kuşu asla hain olmamıştı. Erlik Han ejderhasını salmıştı. Gökbörü hayatta kalan kurtlarını cenk meydanında uzaklarda yönlendirmiş dağlara doğru sürmüştü. Şahmeran yılanlarını yer altına geri çağırmış hayatta kalanlarını gizli bahçeye dönmelerini emretmişti. Simene ise kejik yurduna yakın olan cengaverleri oraya göndermişti (s.383). Erlik Han’ın Yelbüke ismindeki yedi başlı ejderhası savaşın Erlik Han’ın lehine dönmesini sağlamıştı ve cengaverlerin komutanı Barlas onun kızlarının eline geçmişti. Aka etrafına bakarken Ağlısı (ak Demirci) gördü. Ak demirci Aka’ya kendi yoluna gitmesini söyledi ve Kejik yurdunu tamir edeceklerini bildirdi. Bilgelik taşıyla birlikte Aka yola koyuldu kapıyı açtı ve sadık hizmetkarlarıyla birlikte Hayat ağacına giden yolun başında kendilerini buldu. Vakit Hayat ağacına giden yolda ilerleme vaktiydi (s.388).

            Sonuç

            Yada Taşı romanı Hayat Ağacı ile devam etmektedir. Hayat Ağacına geçmeden önce özellikle mitolojik dünyanın bugünün insanına anlatmak istediği öğütleri ve gerçekleri vurgulamak gerekmektedir. Modern ve post modern insan tabiattan kopmuş dünyanın ve evrenin merkezine kendini yerleştirmiştir. Post modernite sözde modernitenin hatalarına tavır koyabilecek bir izlenim verse de tam tersine onun yeni bir versiyonu olarak insanlığın sorunlarını artırmıştır. “Bilimsel ve teknolojik gelişmeler, insanlık durumunu doğrudan sorgulamayı beraberinde getirir. Bu bağlamda, trans- ve post önekleriyle kavramsallaşan (transhümanizm, posthümanizm, postmodernizm vb.) bir dizi yeni kavram ortaya çıkmıştır. Her biri farklı bir felsefi anlayışa işaret etse de bu kavramların ortak paydası, bir değişim ve dönüşüm diyalektiği içinde insana yönelik bir üst ve öte arayışında olmalarıdır. Transhümanizm ve Posthümanizm, yeni terimler gibi görünseler de insanın mükemmelliğini ifade eden bu anlayışların kökeni aslında çok daha eskidir. “İnsan nedir?” sorusuna verilen tarihsel cevaplar içinde, bu kavramlara dayanak teşkil edebilecek felsefi, dinî ve mitolojik unsurlar mevcuttur[33].” “Trans-Posthümanizm, insan durumunun esaslı biçimde iyileştirilmesinin olanaklı ve arzu edilir olduğunu savunan entelektüel ve kültürel bir hareket olarak ortaya çıktı. Bu iyileştirme, özellikle yaşlanmayı durdurma, ölümcül hastalıkları tedavi etme, insanın entelektüel, fiziksel ve psikolojik kapasitelerinin artırılarak insanı aşan, insan sonrası bir varlık tasarımlanması büyük ölçüde teknolojik imkânlar sayesinde gerçekleşecektir. Düşüncesinin merkezinde teknoloji olduğu için, insanı makineye indirgenmiş bir varlık olarak algılayan trans-posthümanizmin insan doğasına yönelik bu indirgemeci yaklaşımı çok ciddi ahlaki ve varoluşsal tartışmaları gündeme getirdi. Çeşitli çevrelerden gelen ahlaki itirazlar karşısında, bu akımın savunucuları kendi düşüncelerini sürdürebilmek, geniş kitlelere yaygınlaştırabilmek ve bir meşruiyet zemini oluşturmak için makine etiği, makine ahlakı, yapay ahlak, robot etiği ve dost YZ gibi terimlerle yeni bir etik anlayışı geliştirdiler. Bu anlayışa göre, insan makineye indirgendiği için, insana yapılan diğer yüklemeler gibi ahlaki kodlar ve ilkeleri içeren algoritmalarla toplumsal ve etik kaygılar giderilebilir. Eğer insanı makine olarak kabul edersek böyle bir etik uygulama kusursuz bir şekilde işleyebilir. Nitekim günümüzde yapay sinir ağları kullanılarak yapılan çalışmalarda, insanın en mahrem ve manevi boyutu olan dindarlık ve dinî başa çıkma süreçleri dahi matematiksel veri setlerine dönüştürülerek tahmin edilmeye çalışılmaktadır. Buradaki asıl zorluk şudur: Teknolojik etik, toplumun dayandığı sosyal normlar, değerler, inançlar gibi metafizik bağlantılı ilke ve kodları tanımıyor. Makinelerin, ahlâkın temelini oluşturan vicdan, sorumluluk, özerklik, şefkat, merhamet, sevgi, empati, adalet ve özgürlük gibi asli etik kategoriler karşısında nasıl bir yönelim geliştirecekleri meselesi, hâlen epistemik ve ontolojik belirsizlikler barındırıyor[34]”.

Burada kırılma noktası bilim ve teknolojinin emperyal güçlerin adeta ilahlaşmış (Erlik Han) hakimiyeti altında girmesidir. Dünyanın hava, su, toprak, ağaç ve ateş dengesinin sadece “teknolojik ateşi”n lehine bozulabileceğinin işaretleri görülmeye başlamıştır. Yapay zeka (YZ) teknolojisi ve genetik gelişmeler iyiye yönlendirilmediği takdirde sadece insanlığı değil tüm varlığı ve evrenin mikro ve makro unsurlarını tehdit etmeye başlayacaktır. Bu kavşakta tabiatla barışık yaşayan toplumların uyanması ve dünyanın geleceğine kol kanat germesi gerekmektedir.

            Teknoloji sahasında geri kalmanın bedeli hayvanlara, bitkilere ve tüm mazlum milletlere ödetme peşinde olan Erlik Han’ın askerleri sadece yakmakta dünyaya gözyaşı ve ölüm bırakmaktadırlar. Türk Milleti başta olmak üzere tüm uluslar buna karşı dur demenin bilimsel ve ahlaki çarelerini evrensel değerler ışığında bulmaya çalışmalıdır. DNA, gen ve kök hücre çalışmaları insanı ve tüm varlığı bir biriyle kardeşce buluşturması mümkünken bu gerçek egemen güçlerin elinde varlığı kontrol etmek için kullanılmaktadır. Bilindiği üzere bitki, hayvan, insan tüm canlıların yazılım dilleri dört harften oluşmuştur. Adenin(A), guanin(G), sitozin(S) ve timin(T)dir. DNA’nın oluşumunda tüm canlılarda bu ortak payda varsa mitolojilerde veya Türk Halk inançlarında bahsedilen don değiştirme bilimsel araştırmaların konusu olabilecektir. Fakat burada kritik soru bu çalışmaların etik yönünün ihmal edilip edilmemesidir. Popüler bilim dergilerine zaman zaman sızan bilgilerde insanların kopyalanması haberleridir. Yahut farklı türlerin mitolojik canlılar şeklinde oluşturulmasının bugünkü imkân ve etik yaklaşımlar çerçevesinde değerlendirilmesidir.  Türkiye dâhil olmak üzere birçok ülkenin insanları biyolojik genetik materyallerini gen şirketlerine bilinçsizce vermiş genetik şifrelerin muhtemel gizli kullanımlarına bilmeden de olsa aracılık etmiştir.  İnsan Genom Projesinin yürütücülerinden Francis S. Collins’in Hayatın Dili DNA[35]eserinde DNA çalışmalarının nelere muktedir olduğunu ve nerelere kadar genişlediğini anlaşılır bir sunumla özetlemektedir. Collins veya başka araştırmacıların çalışmalarında tepelerde/seçilmişler (kendilerini ayrıcalıklı sananlar) için nasıl gen savaşları/gen çalışma savaşları/rekabeti olduğunu görmek mümkündür. Mustafa Eren’in açık ifadesiyle “Sorun, bu teknolojiye paralel olarak insanı indirgemeci yaklaşımlardan kurtaran bütüncül bir insan doğasını savunabilecek etik teorilerin aynı hızla geliştirilememesidir. Pascal’ın dediği gibi insan, salt mantığın asla anlayamayacağı çelişki ve belirsizliklerin varlığıdır. Kalbin, aklın bilmediği akılları vardır. Bu husus tüm teknolojik gelişmelere rağmen halen anlaşılmayan gizemini koruyan bir nokta olarak kalacaktır. İnsanın irrasyonel ve aşkın boyutunu anlamadan ortaya konulan tüm teoriler insanı mutlu etmeye yetmeyecektir[36]”.

            Bugünün dünyasında Epstein bataklığı için çocukların kaçırılması ile Mitolojik Alemdeki Erlik Han’ın yeryüzünden çocukları kaçırması arasında büyük bir benzerlik vardır. Görevli Körmesler kıtalar dolaşmaktadır. Bunlara ses çıkarmayan insanlık yoksa ruhundan soyutlandığı yani ruhsuzlaştığının farkında değil midir? Kısaca kendi Tamu’sunu (Tamag-Cehennem) kendisi mi hazırlamakta mıdır? Yoksa çocuklarla birlikte kaçırılan kendi şahsiyetleri, insanî değerleri ve uygarlıkları mıdır? “Biyoteknolojik ve nöroteknolojik aygıtların sağladığı imkânlar aracılığıyla görsel algım kusursuz bir netlik ve derinlik kazanacak, işitsel duyum en ince frekans titreşimlerini yakalayabilecek düzeye ulaşacak, bilişsel kapasitem en karmaşık denklemleri ve teorik yapıları saniyeler içinde çözümleyebilecek hız ve yoğunluğa ulaşacak, biyolojik varlığımın bozulmaya uğramış tüm organik bileşenleri yeniden üretilebilecek ve böylelikle varoluşum potansiyel olarak ölümsüz kılınabilecektir. Ancak bu radikal dönüşümlerin sonucunda şu temel sorular tekrar sorulacak: İnsan nedir? Ben kimim? Nerden geldim? Nereye gidiyorum? Niçin varım? Bu süreçlerin sonunda özne olarak ‘Ben’, tarihsel ve fenomenolojik sürekliliğini muhafaza edebilecek mi yoksa bilinç ve kimlikten arındırılmış, yalnızca hareket kabiliyeti korunmuş teknik bir “mumyalanma” formuna mı indirgenecektir?[37]

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

SAKLI HAZİNE

II

HAYAT AĞACI

Hilmi Özden[38]

Başlangıç

İkizlerden Arçuray (Lilith’inin erkek kardeşi) Şahmeran’la konuşmaktadır. Arçuray kendisinin yalnızlığından ve rüyalarından Şahmeran’a bahseder. Hayat ağacının köklerine sarılıp kabukları ile bir olmak ve annem gibi yılan bilgeliğine sahip olmak istiyorum der (s.18). Şahmeran “bunların hepsi zaten senin yapabildiklerin ama yapabildiğin başka şeyler de var insanoğlu” istediğin cevabı alacağın soruları değil doğru soruları sor ki cevap verebileyim der.

Arçuray ben neyim nereye aitim neden buradayım, nasıl bu hale geldim nerede olmalıyım? En önemlisi ise olmam gereken yerde ne zaman olmalıyım (s.19) Şahmeran’ın Yeşil Gözleri Parladı dedi: “seni yeryüzünün umudu Arçuray olarak tanıdım. Tüm Acun sana ait ve sen Acun’a aitsin. Kötülüklerden saklanman, korunman için Umay Ana seni buraya getirdi” Arçuray. Ak Geyik Puura tarafından emzirildin. Tuğrul kuşunun küllerine ve özüne karıştın. Hayat ağacının kalbinde hayat suyu ile yoğrulup kuşların sütü ile beslendim. Yaşamın öz ateşine sahip bilgelikle yani yılan bilgeliği ile serpildin. Sorduğun soruların cevapları bunlar (s.19- 20).  Gözlerini kapat Arçuray zihnini boşalt beni dikkatle dinle ve sözlerimi özümse. Annen güçlü bir Amazon kraliçesiydi. Uçmaya varmadan önce de seni emanet etti. Kötülük Tanrısı İkinizin de kendi çocukları olduğunu düşünüyor uzun zamandır sizi bulmak için Acun’un altını üstüne getirdi. Büyük ananın merhameti adına neyse ki sizi saklamayı başardık. Annen sizin sağ kalmanız için Kibele yolunda uçmaya vardı (s.20). Arçuray sonunda kendini toparladı “beni Erlik Han bulmasın diye Acun Cengin’den uzak tuttun annemi Erlik Han mı öldürdü. Cevap; onun gönderdiği bir teçin  öldürdü.

Kız kardeşim nerede?  Yada taşını Erlik Han’dan geri almak için yola koyuldu. O her şeyi biliyor mu? Evet Aka onlara her şeyi anlattı. Biz Erlik Han’ın soyu muyuz? “kimin soyundan geldiğinizin bir önemi yok. Kötü olmak için Erlik Han’ın soyundan olmana gerek yok. Erlik Han’ın soyundan olsan da kötü olacaksın diye bir şart yok. Önemli olan bu hayatta yaptığımız seçimlerdir (s. 21). Beni çağırıyor gitmeliyim.  Hayat ağacını ve Tuğrul kuşunu bulmalıyım ikisinin de bana ihtiyacı var. Oğlum Yolun açık olsun. Bilgelik zihninde, iyilik kalbinde, kuvvet bileğinde olsun.  Umudumuz oldum sana çizilen yolda Işık Umudun olsun Gök Tanrı seninle olsun (s.22).

Birinci Bölüm Tutsaklar

Kejik yurdunun komutanı Barlas yeraltı dünyasında esirdir. Erlik Han’ın kızları ona işkence yapmaktadır. Barlas zihnini yeraltı kadınlarına kapattığında işkenceyi unutuyor zihnini Sava’ya sevgilisine odaklıyordu. Bir gün Aka’ya sormuştu. Aka o kapı bizim değil. Oradan geçemezsin dördüncü kapı zamanı geldiğinde öğreneceksin. Altıncı kapı benim demişti. Erlik Han’ın yeşil sarayının koridorlarında kızlarından Kibir’in haykırışları duyuluyordu. Erlik Han devamlı yıldızları takip ediyor salona kimseyi kabul etmiyordu. Bilgelik taşını kaçırmaktan dolayı çok öfkeliydi (s.28).

Tuğrul kuşu da yer altında hapsolmuş Erlik Han onun kendisine ihanet ettiğini biliyordu. Fakat Tuğrul kuşu Erlik Han’ın zindanında kendi zihninde huzurluydu. Çünkü istemeden yaptığı kötülüklerden kurtulmuştu.

 İkinci Bölüm Yolculuk

            Acun Cengi başlamadan Kejik yurdundan ayrılan öğrenciler ve öğreticiler bindikleri Grifonlardan indiler ve serbest kalan üç Grifon havalandı atlara ve erzakları taşıyan diğer üç Grifonda yüklerini boşalttıktan sonra yola koyuldular ve uçtular (s.32). Bukan’ın içinde huzursuzluk vardı. Aka’nın bilmesi gereken Zena ve Atabörü’yü ilgilendiren konuyu bir türlü Bukan söyleyememişti. Çünkü kamların Mayda veya Sava’nını zihnini okuması hiç iyi olmazdı (s.32). Yolculukta kurtarıcılara Amazonlar da eşlik ediyordu aynı zamanda insan kılığındaki Naja-Kima ve Neja-Tar da yılan hislerini kontrol ederek Şahmeran’ın emirleri doğrultusunda hata yapmamaya çalışıyorlardı (s.33).

Amazonların yanında erkek cengaverler de vardı komutanları Mirat Sava’ya biz Aka ile planları yaptık dedi. Bunların çoğu Sava’nın öğrencisiydi. Mirat Sava’ya “Biz senin ve grubunun gölgesi olacağız” dedi (s.37). Atabörü ve Lilith öğrenci öğretmen ilişkisinden ziyade birer düşman gibilerdi. Sava Barlas’ın nerede olduğunu rüyasında gördü sevdiği adam tamuğ da Erlik Han’ın kızının tutsaydı bu Sava’yı yıkmıştı aynı rüyayı Mayda da görmüştü.

Üçüncü Bölüm İstek Vadisi

Vadiye girmeden etrafın kolaçan edilmesini istediler. Çünkü ne ile karşılaşacaklarını bilmiyorlardı. Yılan Kadınlar atlardan da aslanlardan da ilk karşılaşmış gibi çekinerek hareket ediyordu. Ağaçların arasından yerde emekleyen bir çocuk hiç korkmadan yılanın yanına yaklaşıp onu kollarıyla sardı Naja-Kima buna çok şaşırmıştı (s.47). Beden değişimini de iğrenmeden ya da şaşırmadan izleyen çocuk Naja-Kima’nın elini tutmaya başlamıştı. Benim adım Yafınç dedi (s. 48). Yaklaşan grup Naja-Kima’nın yanında kanlar içinde bir çocuk görünce atlarından indiler. Mayda ve Aşula yavru aslanları uzaklaştırdı ve Naja-kima’yla konuştular çocuğun tek başına burada olmasında da şaşmışlardı. Lilith konuşuyor Aşula göz ucuyla yemeğini yiyen çocuğu kontrol ediyordu Sava nazikçe çocuğun başına okşadı (s.49) çocuk gülümseyerek Sava’ya bakıyor Sava ise çocuğun en fazla sekiz bahar gördüğünü tahmin ediyordu. Fakat cevapları daha bebekceydi Naja-Kima bu sıra Mayda’nın çantasında yılan taşıdığını öğrenince sinirlendi Mayda ona açıklama yaptı o benim arkadaşım dışarı çıkmasına izin vermiyorum çünkü kayboluyor (s. 51). Naja-Kima Mayda’dan özür dileyerek utanmıştı. Herkes Çabas’ın (Yafınç) bu şekilde ortaya çıkmasına şaşırmıştı (s.53). Vadiye girdiklerinden beri kimse karşılarına çıkmamıştı. Atabörü ve Zana tekrar aramaya gittiler. Hatta Atabörü ileride bir kasaba olduğunu söyledi, gün ve gece adını verdikleri siyah ve beyaz aslanlar gelip yanlarına oturdular. Kayalarının arkasında üstünü çıkaran Zena değişmeye başladı ve büyük bir kurda dönüştü. (s.57).

Doğanın donukluğu her iki kurdu da rahatsız etmişti terk edilmiş evler vardı ve Zena alevlerin arasında kalmıştı. “Od Ana’nın ışığı beni rahat bırak” dedi Lilith. Beklemenin verdiği gerginlikle yerinde duramıyor daha ne kadar bekleyeceğiz şimdiye kadar gelmeleri gerekirdi diyordu (s. 59). Kötü bir şeyler oluyordu. Atabörü ile Zena’ya ulaşılmalıydı. Naja-Tar Bukan’la konuştu ve elbisesini değişerek onlara yetişebileceğini düşündü. Çabas’ta kaybolmuştu hem Çabas’ı hem de bozkurtları aramaya başlamışlardı. Naja-Tar tedirginlikle Mayda’nın yanında atına binerken fısıldadı: Aslan yavrularına bir şey olmaz. Merak etme kendilerini koruyacak kadar büyüdüler. Kurtarıcılar atlarına binerek hızla yol almaya başladıklarında aslanlar çoktan gözden kayboldular. Aşula uzun süre izlerini takip ettikten sonra durdu kayalıkların girintisine saklanmış bodur ağaçların arasında zor fark edilen bir açıklığı görene kadar Çabas’ı kaybettiğini düşünmüştü tırmandıkları dağın içinde çıkarken karşılarında terk edilmiş kasabayı saran alevler vardı ve gökyüzünü üst katlarına kadar uzanıyordu. Sava pusatını kınına soktuktan sonra hızla Mayda’nın yanına geldi. “Atabörü’yü bulmalısın istek vadisindeyiz Atabörü’nün şimdiye kadar en çok istediği şey neydi korkuları endişeleri üzüntüleri. Ben kurtarıcıların nasıl bir cehennemden kurtulduklarını gördüm Mayda. Aka bana Atabörü’nün o cehennemden kaçtığını söylemişti onu bulmalısın yoksa Lilith’iyi de kaybederiz (s.63) Bizde Zena’yı bulalım Bukan. Sava,  Barlas’ı kurtarmak için Atabörü’yü kurtarmalıydı. Bukan, Zena’ya duyduğu öfkeyle önce Sava’ya sonra büyük alevlere baktı. Atlardan inin alevlerden uzak bir yere bağlayın onları. Alvilerin arasında kalan Zena kurt olarak daha fazla dayanamayacağı anlayınca hızla insana dönüştü. Gözleri çıplak bedeninin etrafını saran yakıcı sıcaktan korunmak için bir yerleri ararken ayakları onu istemsizce yürütüyordu. Her şey bitti yanarak öleceğim Artık gücü kalmamıştı yere yığıldı (s.65). “Bana doğru gel kızım” “sen kimsin” “sana yardım edecek olanım” “Bana kim yardım edebilir ki ıssız bir kasabanın ortasında alevlerden kurtulmak istiyorum” “Atabörü’nün gücünü istiyorum Onun yerine almak istiyorum” “Evet kızım işte böyle sana istediğini vereceğim ve sen de bana benim istediğimi vereceksin” (s. 65) “Dostlarımı feda etmektense isteklerimden vazgeçmeyi tercih ederim” Sava ve Aşula’yı gördü onları mı alacaksın evet kızım sen çok güçlü olacaksın hatta Atabörü’den de bile daha güçlü olacaksın. Onun zaafları sende olmayacak. Zena “dostlarımı feda etmektense isteklerimden vazgeçmeyi tercih ediyorum” dedi. Alevler Zena’nın bedenini sararken Bozkurt gözlerini kapatmıştı (s.66) Alevlerin arasından fırlayan Atabörü yanındaki insan etinin kokusunu almamak için çılgınca koşmaya başladı. Bozkurt’un zihninde yankılanan Gökbörü’nün sesi çılgına dönen hayvanı sakinleştirmeye çalışıyordu. Atabörü sakinleşmen lazım. Bütün bunlar kafandaki düşünceler artık olan oldu geçmişi değiştiremezsin. Onları kurtarabilirdim. Hayır  kurtaramazsın o insanların kaderi çoktan yazılmıştı ve sen bu kaderinin önüne geçemezsin sadece kaçmak istiyorum. Nerede olduğunu hatırla oğul sus dedim sus… Israrla zihninin içinde dolanan sesin ona hatırlatmaya çalıştığı düşünce kaçma isteğini bastırıyordu. Nerede olduğunu hatırladığı an çırılçıplak yığıldığı andı (s.67) “Atabörü ayağa kalk” yankılanan sesiyle Mergen Tanrı’nın düşünce gücü bana yardım et yardım et ki bu bedeni ayağa kaldırabileyim. İşte kalktım söylediğini yaptım. Kimsin sen yüce Kibele Zena’yı ateşin ortasında bir başına bıraktım. Hayal kırıklığı ve üzüntüsü o kadar büyüktü ki dizilerinin bağı çözülmek üzereydi. Zena’yı kurtarmak istiyorum. Peki ya diğerleri alevlerin arasına giren Sava’yı gördü. Kurtar onları hepsini. Bunun için kendini feda etmeye hazırsın demek. Hatta Atabörü ayakta duramayacağını anlamıştı yere düşmek üzereydi. O zaman dostların için kendini boşluğa bırak. Böylece onları kurtarmak için hiç tereddüt etmeyen Atabörü okulda kurtarmaktan korktuğu öğrencileri ve öğreticileri zihninden geçirdi gözlerini kapattı ve dudaklarından dökülen sözlerle kendini uçurumun boşluğuna bıraktı. “Dostlarımı kurtar onların yaşaması gerekiyor” (s.70).

Cabas Naja-Kima’nın yanından ayrılmış ve aslanlara da “haydi asyanyay beni takip-kakim- edin demişti” Peltek dili ile konuşan Çabas yürüyordu. Mirat çocuğun sesini duymuştu ve sesten rahatsız olmuştu (s.71) Atlardan indiler aslanlar dönüp yola devam ederken cengaverler üzerindeki şaşkınlıkları attılar. Mirat uçurumun kenarına da ki çıkıntıya düşen Bozkurt’u görünce bir kez daha başını gökyüzüne kaldırıp Kibele’ye şükretti. Çocuk Çabas “ip al derken” adamın atlayacağını biliyormuş Kulga. Bir yandan elindeki halatın bir ucunu büyük bir kayaya bağlıyor bir yandan Mirat ile konuşuyordu. Çabas gülümseyerek Atabörü’ye yaklaştı hepsi birden geriye çekildiler Çabas “büyük kuş onu ayacak-alacak- onu Mayda’ya arayacak Kibeye onu koyuy-korur” dedi ( s.73)

“Ayhal yardımına ihtiyacım var Kibele’nin kutsadığı kanatlarını benim için çırp ve Atabörü’yü bana getir gökyüzünün derinliktenden gelen kısa tiz bir çığlık Mayda’nın içini rahatlatmıştı”. Ayhal: “Kandaşım seni duyuyorum olanı görüyorum merak etme onu sana ulaştıracağım” (s.75). Küçük kam büyümüş. Demek ki yüzü kızaran Mayda gücünü toplayıp Ayhal’ın yanına vardığında koca pençeleri taşıyan bir ağaç gövdesi kalınlığındaki bacakların yanında kendi boyu kısacık görünmüştü o bacakların birine sımsıkı sarıldı. Teşekkür ederim kutsal varlık. Çok teşekkür ederim vücudu buz gibi olan genç adam kayalıklardan düşerken yaralanmıştı vücudunun çeşitli bölgeleri derin yarıklarla doluydu. Mayda Atabörü’nün başını parmak uçlarıyla nazikçe yokladıktan sonra başının yan tarafından kan sızdıran yarığı gür saçlarının arasında buldu (s.76).

Atabörü güçlü Bozkurt vücuduyla Mayda’nın ilaçları ile kısa sürede iyileşti. Atı Ataçı okşayarak sakinleştiren Bozkurt birkaç adım geri çekilerek buz mavisi gözlerini Mayda’ya dikti ve kurda dönüştü. O sırada alevler arasında yürüyen Sava ateşin gücünü hissederken tek istediği Zena’yı da Atabörü’nün de cansız bedenlerini bulmaktı. Zenan’ın ölmemiş olmasını umut ediyordu (s. 80).  “Korkma kızım O ölmedi. Ama ben seni görmek istiyorum” zihninde yankılanan kadın sesi ile ilgili Sava tuhaf bir huzur içinde olsa da istek vadisinin oyun oynayıp oynadığından emin olamıyordu.  “Sen kimsin” “yanıma gel ve kim olduğumu gör”. Karşında yaşlı bir kadın görmek Sava’yı şaşırtmıştı. Alevlerden oluşan ve omzuna dökülen ateş saçlar pamuk beyaz teninde parlıyordu. “Kutsal ateşin anası-Od ana” “İstek vadisi isteklerinin kölesi olanların sınavıdır Kızım” “Bu konuda içinizde en zayıf olanlar bozkurtlardı ama ikisi de sınavlarını başarıyla geçtiler”. Od Ana sözlerini bitirir bitirmez alevli saçları tüm vücutlarını sararak gökyüzünde kendine ait katına yollandı. Od ana “Atabörü ve Zena her ikisi de sizin için hayatlarından vazgeçmeyi kabul ettiler” demişti (s.84).

Mayda ruhunu bedeninden ayırdığı esnada gördüğü köylülerin onları korumak için görevlendirilen Amazonlar olduğunu anlamıştı. Aslanlar Atabörü’yü bulmaları için onlara yardım ediyordu. Mayda’nın aklında yolculuk telaşıyla içine bakmadan çantasına attığı Kübey hatunun hediyeleri vardı. Sonunda çantasını bulup açtığında içindeki yedi farklı çiçekten yapılma yedi farklı renkteki keselerden birinin parladığını fark etti. Kırmızı renkteki kese gelincik çiçeğinin yapraklarından yapılmış ve Od Ana gibi ateşi temsil ediyordu. Kırmızı kesenin içinde şimdiye kadar gördüğü en büyük ve en parlak Lal taşı duruyordu (s.86).

Günlerdir yol almalarına rağmen kurak vadiden bir türlü çıkamamışlardı. Lilith öfke ile aslanların kafesine geçip oturdu. Bukan, Mayda ve Sava’yı yanına çağırdı “sanki aynı yerlerde dönüp duruyoruz gibi hissediyorum hiçbir yer de aynı değil fakat her yer aynı gibi” Kübey hatun bunları sana verirken nasıl kullanılacağını söylememiş miydi? “Hayır sadece yolculukta işine yarayacak demişti” (s.87) “Sava belki de kullandığımız yol doğru, fakat farklı yöntemler denemeliyiz” Mayda gülümsemişte fikir vermiş olmanın rahatlığı ile iki kamı baş başa bırakmıştı. Lal taşı ne zaman parladı? Mayda terk edilmiş kasabadan çıkarken bunu zaten denemişti. Peki Lal taşının özellikleri kuyaş gökyüzünü terk edip gecenin karanlığı çöktüğünde Sava ve Mayda kamp yerinden ayrıldılar. Arkalarında sessizce yürüyen Çabas’ı fark etmediler. Mayda keseyi ters çevirip içindekine Acun’a boşalttı taş ateşle birlikte yanıyormuş gibi görünürken Mayda tekrar gözünü kapattı ve özünden gelen gücü serbest bırakarak vücudun da dolaşmasına izin verdi (s.89). Kırılan taş tanıdık bir sese karışmıştı. “kırıldı kırıldı” Bu Çabas’tı taş parlıyordu. Savataş parlıyor. Hemen buraya gel dedi Mayda “Çabas sen burada ne iş yapıyorsun” “Evet çocuk kırıldı parlıyor teşekkür ederim” “Nasıl bulduğunuz yolu Çabas’ın sakarlığı sayesinde” (s.91) Mayda taştan kalanları yerden toplayıp kesenin içine bıraktı Kibele’ye dualar ederek vadiden çıktılar (s.92).

Dördüncü Bölüm  Kutsal Ateş’in Külleri

Acun Cengin’i arkasında bırakan Aka, Berkem’in gizli odası olan toplantı odasının kendisine ait olan ve mor ışıkla parıldayan kapısından çıktığında kendini kuyaşın tepede olduğu bir öğle vakti Hayat Ağacı’na giden yolun başında bulmuştu (s.93). Ağlıs’ın hediye ettiği pusatı beline bağlayan Aka pusatın gücünü kanında hissetti. Sol eliyle kabzayı kavradı ve derin bir nefes alarak bu gücün vücudumu dolaşmasına izin verdi.

“ Kızağan Tanrı’nın ateşi; bedenimde dolaş, kanımın gücüne güç kat ruhumdaki yarayı dağla, unutmak istediklerimden ders almam için kendimle savaşımı bırakmakta bana yol göster” (s.93).  Duasını bitirdikten sonra gömleğinin içinden çıkardığı kuş tüyünü grifonun gözlerine sürdü. Yaratığın bedeni boynunda taşıdığı Yada Taşı parçasının boyutuna gelene kadar küçüldü. Aka onu avucunun içine rahatça sığan Yada Taşı’yla birlikte önceden hazırladığı bir kesenin içine bıraktı ( s.94). Banu Çiçek Aka’nın ölmüş hanımıydı ve zihninde Onun Kibele’ye olan inancını sorguladığı için kendini affetmemişti. Erlik Han’dan saklanan güçlü bir kamdı (s.94).  Hayat ağacına grifon ile gitmeye çalıştığı fakat başarısız olduğu birçok denemeden sonra sakin bir kasabaya uğradı. Bu sırada Banu Çiçek aklına düşmüştü. Banu Çiçek ailesi halkı ve tüm sevdikleri uğruna Erlik Han’ın karşısında durmayı başaran çok güçlü bir kam bilgesiydi (s.96). Aka, gittiği kasabada bir demirciye uğradı Demirci onun gezgin olmadığını fark ettiğinde “haklısın demirci ben gezgin değilim” dedi. Kasabaya uğrayan yabancıları merak ettiğini söyledi(s.97). Demirci bir grup serseri cengaverle genç bir delikanlı geldi dedi. Tuğrul kuşuna nasıl gideceğini soruyordu zavallı çocuk bir haini aradığının farkında değildi sonra onun zaten “Erlik Han’ı bulmaya gidiyorum demesi” demirci bunu anlatırken gülüyordu. Bu çocuk Akçuray olmalıydı (s. 97) Aka kendisi için at istemişti. Aka’nın zihinde hayvanlarla konuşması olduğu için sıska bir zayıf atın yanında ona benim güçlü bir ata ihtiyacım var dedi. At ben içlerinde en güçlüsüyüm kam zamanla anlayacaksın seni bekleyene götüreceğim zayıf olduğum için de fazla ederim yok. Ucuza alabilirsin. Senin adın var mı? ilk sahibim bana Koraç adını vermişti (s.99).

Kasabanın çıkışında Aka’na zihninden geçen yer kesinlikle Koraç’ın toynaklarının gittiği yer değildi. Fakat atını izle sesinden sonra zihninde yankılanan o sesi Kibele’ye sığınarak takip etti (s.101). Aklından Sava’yı düşünüyordu Yada Taşı muhafazı olduğu için Karanlık Orman’ın ortasında savunmasız kaldığından da çekiniyordu. Etrafında gri gölgeler uçuşmaya başladığında bilinçsizce yatmaya başlamıştı (s.101). Ne kadar bilinçsizce yattığını bilmeden sonunda uyandı ve etrafında kamlar olduğunu gördü. Bir kadın kam gülümseyerek dans ediyordu. Sonra Aka’yı kolundan tutarak kendi obasına taşıdı (s.102). Aka’yı kasabaya getiren kadının at kılığındaki  Koraş olduğunu Aka anlamıştı (s.103). Belli ki kadın güçlü bir Kamdı. Aka’nın zihni tehlikeli bilgilerle doluydu ve bunu Erlik Han bilmemeliydi. Kadın korkma saygıdeğer kişi zihnin Kibele’nin koruması altında. En güçlü kam bilgesi bile sen izin vermezsen okuyamaz dedi (s.104). Obanın girişinde iri cüsseli bir kam oturuyordu. Yurdumuza Hoş geldiniz saygıdeğer kişi gelişinizi uzun zaman bekliyorduk dedi (s.104). Önüne getirilen yemekleri yiyen Aka kımızı yudumlarken zihnini de toparlamaya çalışmıştı. İri cüsseli kam sonunda elini kaldırarak herkesi susturdu “güçlü kam bilgeleri uzun zamandır beklediğimiz misafir bildiğiniz üzere dün geldi. Bu demek oluyor ki Erlik Han’a karşı duracak cesur cengaverler görevlerini yapmak üzere yola çıktılar. Kibele’nin ışığı yollarını aydınlatsın, güçlerine güç katsın”. Saygıdeğer kişi Laçin tarafından Yurdumuza getirildi ve emanet kendisine teslim edildikten sonra tekrar yoluna devam edecek. Dualarımız kurtarıcılarla birlikte. Duası biten kam bilgesi obayı terk ediyordu. En son Laçin ve iri cüsseli kam bilgesi kaldılar. Laçin sessizce beklerken kam bilgesi konuşmaya başladı: saygıdeğer kişi kalabalığı bir an önce gönderip sizinle yalnız kalmak istediğim için kendimi tanıtmayı şimdiye bıraktım. Ben Tuğu Tarlan bilgilerinin sözcüsüyüm. Hepimiz Kibele’nin huzurunda eşitiz. (s.105).

 Aka “misafirperverliğiniz için çok teşekkür ederim Tuğu Tarlan, ama benim kurtarıcılara yetişmem gerekiyor, neden burada olduğumu ise henüz anlamadım” Laçin o esnada elindeki küçük testiyi Tuğu Tarlan’a uzattı. Tuğu Tarlan’da kutsal ateşin külleriyle dolu olan kapaklı küçük testiyi alıp Aka’ya verdi (s.105- 106). Haklısın saygıdeğer kişi dün yaptığımız ayinle tüm kamlar gökyüzüne yolculuklarını kutsal ateşin etrafında tamamladı. Bu kutsal ateşin külleri. Aslında Laçin bunu yurda getirecekti fakat beklenmedik bir misafirimiz daha var. Onu karşıladı. Yeni misafiri kamlarla birlikte burada misafir edemezdim(s.106).

 O ana kadar Aka’nın dikkatini çekmeyen geniş obanın köşesindeki büyük kapı açıldı ve tüm güzelliği ve heybetiyle içeriye Şahmeran girdi. Şahmeran “sevgili Aka koca bir Acun cengi atlattık sonuçları hepimizi etkileyen bir cenk ve kayıplarımız oldukça büyük oldu. Ama buraya bunu konuşmaya gelmedim konu Arçuray (s.106).

Arçuray artık her şeyi öğrendi Aka. Ben söylemeseydim bile Tuğrul kuşu onu çağırıyordu. Önünde sonunda öğrenecekti (s.107).

Lilith’nin kardeşine ne olduğunu Şahmeran’dan öğrenen Aka Arçuray’ın Şahmeran’ın yanında büyümüş olmasına şaşırmıştı. Fakat artık bunun bir önemi kalmamıştı. Hem Lilith hem de Akçuray olmamaları gereken yere tamuya doğru ayrı ayrı yola çıkmışlardı. Yok oluşun kalbine kendi istekleriyle gideriyorlardı ( s.107).

“Sevgili dostum hikâyenin başlangıç kısmına sen zaten biliyorsun. Ulu kamlara da kısaca anlatayım. Erlik Han Yada taşının ve kendi çocukları zannettiği lilith ve Arçuray’ın peşinde olduğu için bebekler doğar doğmaz Kibele tarafından korunmaya alındı. lilith senin de bildiğin gibi okula gönderilirken Arçuray Umay Ana tarafından bana emanet edildi. Şahmeran anlatırken Laçin hafifçe kıpırdanıp Tuğu Tarlan’a baktı, yılanların Şahı Şahmeran’ın konuşmasını bölmediler. Arçuray yeni doğmuş ve orta dünyada benzeri olmayan bir bebekti. Tuğrul kuşuna emanet edilen Arçuray Tuğrul kuşuyla birlikte yanıp külleri birbirine karışmış ve hayat ağacının kutsal gücüyle küllerinden yeniden doğmuş bir bebek. Bu kadar güçlü bir bebeğin yılan bilgeliğiyle büyütülmesi ise Kibele’nin isteği olduğu için Umay Ana Arçuray’ı bana emanet etti (s.108).

Kibele seninle konuştuğu gibi bana da görevler verdi. Yılan kadınlarımı bilen orta dünyada sayılı kişiler var. Arçuray’ı insan olarak büyütebilmek için de yapabileceğim tek şey onu yılan kadınlarıma emanet etmekti. Laçin kendini tutamayarak söze girdi “kraliçem yılan kadınlar derken tam olarak neyi kastediyorsunuz” “yılanlar bilgeliğin tamgasıdır kızım. Yılan kadınlarda hem insan hem de yılan olabilir. Siz kamların yaptığı gibi. Tek farkları onların gerçek bedeninin yılan olması ve insan bedeninde kalmak için güç sarf etmelerine gerek olmaması” (s.109).

Aka Arçuray’ın Tuğrul kuşunun küllerine karıştığını zaten biliyorduk. Bilmediğimiz Arçuray’ın senin yanında olduğuydu. Tuğrul kuşu bildiklerini Erlik Han’a anlatırsa ne yapacağız” “işte bu sorunun cevabını ben de bulamıyorum. Acun cenginde en son gördüğümüz sahne Yelbüke’nin Tuğrul kuşunu yakalamak için harekete geçmesiydi. Sonrasını zaten biliyorsun yerde kalan bizler yani az sayıda Acun cengaverleri canımızı zor kurtardık. Bu da demek oluyor ki Tuğrul kuşu Erlik Han’nın elinde ve bildiklerini öğrenmek için ona yapmayacakları işkence yok (s.109- 110).

“Arçuray büyüdü ve rüyalarında Tuğrul kuşu ona seslenmeye başladı. Bunun er geç olacağını Umay ana söylemişti. Zamanı geldiğinde demişti”. Arçuray bilgelik ateşini Naja Atra’nın sütüyle tanıdı. Vücudu yılan zehri ile savaştı ve hayatta kaldı (s.110). Naja Atra Arçuray’ı hayatı pahasına koruyacaktır (s.111). Şahmeran’ın son sözüyle Aka elindeki küçük testiye baktı ve dönüp Tuğu Tarlan’a gülümsedi. Kutsal küller Tamag’da da işimize çok yarayacak. Evet saygı değer kişi Tuğrul kuşu ihtiyaç duyduğunda Kibele’ye dualarımızla yanınızda olacağız. İşte bu yüzden Laçin de seninle beraber Tamuğa gelecek. Laçin mi olmaz Tamuğa iniyorum orta dünyada gezinmiyorum. Aka’nın tepkisine karşılık gülümseyen Tuğu Tarla’nın tersine Laçin’in öfkesi yüzünden okunuyordu. Hemen karşı çıkmasaydın saygıdeğer kişi. Fakat Laçin’in yanında götürmek zorundasın. Çünkü Tamuğ’dan çıkışınızda bizimle irtibat kuracak kişi o (s.111). Saygıdeğer kişi gücünüzü asla küçümsemedik. Fakat Laçin’in güçleri sizinkilerden farklı olacak. Bunu Tamağa indiğinizde anlayacaksınız. Yüce Kibele yardımcınız olsun (s.112).

Obadan dışarıya çıkan Aka zamanın ne kadar hızlı geçtiğini fark etmemişti. Geceyi geçirdiği obaya doğru yönlendirdiğinde iki atla birlikte yola çıkmaya hazır bir şekilde Laçin’i onu beklerken bulmuştu (s.112- 113).

“Asıl koraç burada dedi”Laçin. Kılığına büründüğü atı Aka’ya vermişti. Tek fark bu atın gürbüz ve çok güçlü olmasıydı. Küçük testiyi dikkatlice heybesine yerleştikten yerleştirdikten sonra atlara bindiler. Laçin’in yönü Hayat ağacına giden yolun başıydı. Kutsal ateşin küllerini kullanabilme ümidiyle yola koyuldular (s.113).

Beşinci Bölüm Tanrı’nın Öfkesi

Bu bölümde Kayra Han’ın Erlik Hana olan öfkesi anlatılmaktadır. Çünkü Yada taşı dokuz parçaya bölünmüş bunların altısı Erlik Han’ın eline geçmiştir. Yüce Kibele’nin ne yapmak istediği anlaşılmamaktadır. Geriye kalan üç taştan bilgelik taşı Kibele’nin huzuruna çıkan güçlü kam bilgesinde bulunmaktadır. Diğerlerinden irade taşı ve toprak taşı zamanı geldiğinde Ülgen tarafından bir kişiye verilecektir. Yeryüzünün umudu Amazon kraliçenin oğlu Arçuray’dadır (s.120).

Altıncı Bölüm Aşk Vadisi

Mayda ilk vadinin gece yolculuğunu Lal taşının yardımıyla kolaylıkla geçtiğini biliyordu. Fakat şimdi taşlar parlamıyordu (s.134). Zena öğreticisi Bukan ile birlikte odasına gitmeden Lilith ile birlikte yolculuk hazırlığı yapmak üzere mutfağa girdiler. Zena sessizce Lilith’e yaklaştı ve kulağına fısıldadı. Lilith Bukan bana tuhaf davranıyor, yola çıktığımdan beri her  hareketimi eleştiriyor. Kejik yurdundaki teçin gitti yerine bambaşka biri geldi (s.139). Hayat ağacına giden yolda hepimiz değişiyoruz galiba. Bu vadide günler ve geceler yer değiştirmişti yani geceler gündüz gibi gündüzler gece gibiydi(s.140). Daha önce bir handa dinlenmişlerdi. Dinledikleri handaki hancının karısı göle girmeyin diye onları da uyarmıştı. Çabas onlara yardımcı oluyordu ve Çabas her geçen gün büyüyor ve konuşmaları da düzeliyordu. Sava ise Lilith’in şımarık davranışlarını da fark ediyordu onu şımarıklığını bırakması açısından uyardı (s.143).

Mirat duyduğu çığlıkla yattığı yerden ayağa fırladığında çoktan pusatını çekmişti. Ağaçlar hareket ediyor. Mirat! Ne yapacağız? Amazonlar silahlarını çekmiş ağaçlara doğru hamleler yapmaya çalışıyordu. Topraktan fırlayan köklerde onları sarmalamıştı. Mirat Sava uyan tehlikedeyiz dedi (s.146) ve Aşula ağaçlar tarafından gölün içine beline kadar çekilmişti. Aşula artık boynuna kadar suya batmıştı. Arkasına dönüp bakınca önce yere savrulan Maya’yı ardından da ağaçlarla sert bir cenge başlayan Sava’yı gördü. Çabas’ın şarkısını da söylediği gibi “sakın suya girmeyin. Toprak benimle konuştu ağaçlar bana eşlik ederek göle doğru yanımda yürüdü, ama suya sadece benim girmem gerekiyor”. Bu benim sınavım dedim. Burada Aşula önüne dönüp kafasını dolunaya kaldırdı “güçlü kamlarının atası Dolunay işte istediğin gibi buradayım. Al beni ve dostlarımı bırak sınavıma hazırım (s.149). Mayda’nın ilk işi Kübey hatunun hediyesini kontrol etmek olmuştu. Torbasının içinde parlayan Taş Aşula’nın söylediği gibi Aytaşı’ydı (s.151).

Yedinci bölüm Anne

Bu bölümde Arçuray’ın yılan annesi ile konuşması anlatılmaktadır. Yılan annesi Naja Atra’dır. Bu Şahmeran’ın Sağ koludur.

Sekizinci bölüm Cehalet Vadisi

Aşk Vadisi’nden çıktıktan sonra hava tam tersine dönmüş soğuk bir anda bastırmış ve yemyeşil vadiler yerini yer yer karla kaplı tepelerin soğuk esintilerine bırakmıştı. Maya ise gönlünü Bozkurt’a kaptırmıştı. Bu Bozkurt Atabörü’ydü yola çıkmadan önce Bukan Aka’yla görünmüştü. “Saygıdeğer kişi çok kalabalığız küçük gruplar halinde gitsek daha kolay olmaz mı? Aka ise yol boyunca birçok sıkıntılar yaşayacaksınız zor vadilerden geçip hepiniz ayrı ayrı sınanacaksınız. Birbirinize pusat bile çekeceksiniz, belki aranızdan bazılar yolu tamamlayamayacaksınız. Fakat ne olursa olsun aranızda ayrılık ya da ayrılma fikri olmamalı Bukan”. “Anladım saygıdeğer kişi” (s.159) Mayda arkadaşı Aşula’nın göl tarafından yutulmasını ve engelleyememesine çok üzülmüştü; onun için hastalanmıştı. Zena Mayda’nın iyileşemeyeceğini düşünüyordu. Lilith “merak etme Zana Mayda iyi olacak” dedi. Zena ve Atabörü zaman zaman kurt formundan insan formuna insan formundan kurt formuna geçiyorlardı. Zena ve Atabörü ile kamların form değiştirmesi Türk Halk inançlarında don değiştirmek olarak izah edilebilmektedir.

Türk Kültüründe “Don Değişimi” Motifi:

Tasavvuf yaratılmışları insanat, Cemadat, Hayvanat ve Nebatat olarak farklı alemlerde konumlandırırken, halk anlatılarında almış oldukları şekillere bakılınca bu alemlerden birinde yaratılmışlardan bir varlığın diğer bir alemin yaratılmışlarından bir varlık olarak bedenlenebildiği görülebilmektedir[39]. Hacı Bektaş Veli’nin güvercin donuna girebilmesi bu türdendir. Bir insanın kuş olup tekrar insan haline dönebilmesi bir mertebe işidir. Bu statünün Allah indinde itibarı yüksek olan kimselere verildiği bilinir. Bazı hallerde de sıradan kimselerin kabul olan duaları sonucu onların âlem değiştirip mesela cansız bilinen yaratılmışlardan taşa dönüştüğü olur. Düşman askerinden veya haydutların saldırılarından namusunu kurtarmak isteyen genç hanımların duaları sonucu taş kesilmeleri bu türdendir. Bu tür kimselerin taş kesilmiş bedenlerine halk “Allah’ın iyi kulları” nazarı ile bakar ve bu yerler ziyaret edilir. Bir tür taş kesilme şekli vardır ki bunlar lanetlenilmiş kimseler olarak bilinirler. Bunlarla ilgili anlatılarda, bunlar Allah’ın yasaklarını çiğneyen, Allah’a verdiği sözü tutmayan kimseler olarak bilinirler. Mesela dardan kurtulmak için Allah’a kurban vaat eden ve sonra da bir haşere öldürüp onu kurban ettiğini söyleyen çobanla ilgili anlatı bu türdendir. Bu türden taş donuna girmiş âlem değişmeler ibret mekânları olarak bilinirler. Bunlar için don değişmeden ziyade taş kesilme, taşlaşma denir[40].

Don değişme, alem değişimi olarak kabul edildiği hallerden yola çıkıldığında, bu değişimler sadece insanlar alemi ile hayvanlar veya cansızlar alemi olarak bilinenler arasında olmamakta, halk inanmalarında diğer alemler arasında da değişime dair anlatılara rastlanılabilmektedir. İnsanlar aleminden donuna en fazla girilen hayvan olarak geyik türleri, kuş türleri, sığır ve kurt bilinirler. Kurt donuna girebilmiş olmanın örnekleri daha ziyade Alevi-­Bektaşi Türk kültür coğrafyasında görülür. Don değişebilme, yukarıda da belirtildiği gibi, bir sta­tü, bir manevi düzey, bir mistik konum meselesidir. “Za­mandan zeminden münezzeh olma”, “Kesik Baş olabilme”, “Üryan” olabilme türünden bir haldir. Kalp gözü açık kim­selerin hallerinden bir hal olmalı. Kişi, donuna girebildiği varlığın dilini biliyor olmalı, onunla anlaşabiliyor olmalıdır. Yunus Emre Don değişimi yaşadı mı? Bunu bilemiyoruz. Ancak o Sarı Çiçeğin dilini biliyor olmalıydı. Böylece bitkiler alemi ile arasındaki sır duvarı kalkmış, perde açılmıştı[41].

Hayat Ağacı romanında ilk iki vadi istek ve aşk vadisi idi. “İstek vadisi bizi isteklerimizle sınadı aşk vadisinde Mayda ve Atabörü’nün sınacağını beklesek de Aşula’nın gidişi hepimizi etkiledi. “Ama olan her şey Kibele’nin emriyle olur. Onu siz de duydunuz bize söylediklerini önceden bilmesi imkansızdı”. O bir kahin. Bu Aşula’nın yolu ve eğer sınavında başarılı olduysa onun yeniden görmeyi umut edebiliriz; fakat şimdi yeni bir vadiye girdik” Sava’nın son sözü şaşkınlık yarattı. Naja Kima’nın kucağında uyuklayan Çabas bile doğrulup oturdu. Vadiye girdik mi diye sordu  (s.163). “Atabörü, Zena ve Aşula. Sınamalar diğerleri ile devam edecek (s.165). Kimse Sava’ya itiraz etmemişti. Atabörü Mayda’yı aslanların yanına yavaşça yatırıp üstüne örttü ve atına bindi zor bir görevi tamamlayan kam bilgesinin bunları henüz atabilecek gücü yoktu. Her biri zihinlerinde cehalet vadisinde ne ile karşılaşacaklarını düşünürken huzursuz bir gece geçirmişlerdi (s.165). Zena ve Sava birbirleriyle sessizce konuşurken Atabörü ve Mayda sessizdi. Sessizliği bozan Naja Tar’ın atından düşerken attığı çığlık oldu (s.166). Nereden çıktığını anlamayan bir yaratık arabanın yanında ilerleyen Naja Tar’a yandan saldırıp atından yere yuvarlamıştı. “Yılan Kadın yaralanan koluna aldırmadan yılana dönüşerek kendisine saldırılan şeye döndü. Fakat bu yaratık orta dünyanın yaratıklarından değildi. Naja Tar insana dönüşmüş ve yaratık, insana dönüşen insan karşısında bir anlık gafletenin bedelini ayrılan kafasıyla ödemişti. Lilith zülfikar’ı öyle bir hızla savurmuştu ki yaratık Tamaga nasıl geri döndüğünü anlamadı. Siyah damarlarına rağmen kesilen uzuvlardan akan renksiz sıvı ile birlikte karların altında toprağa karışan beden Tamag’a yollanmıştı (s.167). Çabas’ın ise konuşmaları her geçen gün düzeliyordu. Aslanlar gece ve gün Zena ve Atabörü’nün yanında belirmişti. Mayda Sava’ya döndü “bana yardım edeceksin. Biri kırmızı biri mor sıvıyla dolu olan şişeleri birlikte içeceğiz ve etrafımızdaki testere kolları yani Tamağın ifritlerini başka bir ifrite dönüşerek durduracağız”. Mayda ve Sava bu çok tehlikeli olsa da bu dönüşümü yapmak zorundaydılar (s.170).

Kurtarıcılar zor durumda kaldıklarında küçük çocuk Çabas onlara zaman zaman yardım ediyor ve bunun nasıl olduğunu kurtarıcılar da fark edemiyordu. Alt dünyanın yaratıklarıyla savaşta sadece Çabas yara almamıştı. Mayda ve Sava onlarla cenk etmişti. Sütrin taşını Mayda elinde sımsıkı tutuyordu (s.180).

Çabas bu vadinin sınaması olmuştu (s.182). Alt dünyadan gelebilecek yaratıklara karşı elleri pusatlarında tedirgin yolculuk ederken daha fazla beklemek gereksizdi “Lilith atından indi Zülfükarı kemerinden çıkardı pusatın Ejder kapzası cengaverin bileğine hızla dolandı ve Ejder gözleri parladı. Hepsi merakla beklerken Lilith tedirgin olmuştu fakat bunu belli etmek istemiyordu. Mayda cebinden çıkardı parıldayan Sitrin taşını Lilith’e uzattı ve amazonun zihnine dokunup onun rahatlattı (s.187). “ Bu taş cesaret ve sükunetle korunmuş bir taş Lilith. Senin kanın bu taşla bize yol gösterecek. Çünkü hepimiz senin amacın için yola koyulduk. Senin amacın Erlik Han’ı bulmak ve orta dünyadan çaldıklarını geri almak” (s.188) Çabas’ın Kibele’nin armağanı olduğunu anlamışlardı çünkü çok saf temiz kan kalbin saf kötülük barındırmayan asil bir kan taşıyordu. Çabay “taş menim taş benim bana yol göster. Haydi gideyim yol göster gideyim” dedi ( s.190). Çocuğun ne yapması gerektiğini bilmesine kimse şaşırmadı, taşın eline geçmiş olmasından avucunda sıkmasıyla elinin kanadığını düşündüler Önemli olan yolu bulmaktı kana bulanan taş parıltısını kaybedip tamamen kan rengine döndüğünde Çabas attan aşağı atladı ve sağlam elini kanayan elinin altına koyarak göğe doğru kaldırdı. Bedeni yavaşça parlamaya başlayan çocuk kuyaştan daha parlak bir hal aldığında korkmaya başladılar. Fakat Çabas yapılacakları sırasıyla yapıyordu; yürümeye başlamadan arkasına döndüğünde gerçek benliği ortaya çıkmıştı. Asil Kan’ın gösterdiği görüntüyü ise sadece iki kam bilgisi görebildi. Sava şaşkınlık da etrafına baktığında Kübey hatunun sadece kanlara göründüğünü anladı ve zihniyle konuştu:  “iyi ruhların bereketi” “çocuklarım Yüce Kibele’nin gücüyle sizi kutsuyorum. Yolunuz açık olsun. Sizinle gurur duyuyorum (s.191). Kübey Hatun kaybolmuş yerinde elinde bir kupa dolusu süt ile gülümseyerek bakan Çapas duruyordu. Kupayı Mayda’ya uzatıp konuştu. “Bu özü dileğiyle’yi birlikte saklamamı söyledi. Sana kam dedi kutyu kam, ktyu kam sakla bunu” Mayda gülümseyip kupayı çocuğun elinden aldı. Küçük bir şişenin içine kutsal sıvıyı boşalttı ve ağzını kapattı küllerin yanına dikkatlice yerleştirdi (s.192).

Dokuzuncu bölüm Bekleyiş

Erlik Han’ın kızları yada taşının kalan üç parçasını bir türlü bulamamanın verdiği sıkıntı ile günlerini alt dünyada ve orta dünyada geçire dursun Erlik Han’ın ise her geçen vakit  kızlarına olan öfkesi artıyordu (s.193). Bu bölümde Erlik Han’ın kızları arasında konuşmalar geçmektedir.

Onuncu  Bölüm Baba

Sava, Aka ve Banu Çiçeğin çocuklarıdır. Aka hayatını ailesi ve yurdu için feda etmiş Banu Çiçeğin ruhu ile konuşmaktadır.

“Seni çok özledim. Biliyorum ben de seni özledim. Ama henüz görevini tamamlamadın sevgilim. Biraz daha sabretmeli ve kızımıza inanmaya devam etmelisin”. “Ona inanıyorum O benden daha güçlü. Ben Yüzyıllardır yaşıyorum. artık gözlerim gördüklerimi inkar eder, kulaklarını duyduklarıma inanamaz oldu…. Cesur ve yetenekli. Aynı sana benziyor ona baktıkça seni görüyorum zamanı geldiğinde öğrenecek ve benden nefret edecek artık bu kadarına tahammül edemem”. “Kızımızı korumalısın kahin zor durumda. Eğer kahine yardım edemeyecek kadar gecikirsen kızımızı kaybedeceğiz acele et” (s.200).

 “Laçin neredesin” “Evet Aka buradayım”. Banu Çiçek Akan’ın eşi  ve Laçin ise kandaşıdır (s.203).

On Birinci Bölüm Kahinin Dönüşü.

Su perileri Aşula’yı almışlar ve suyun içine çekmişlerdi fakat Ak Ana Aşula’yı kurtardı. Aşula Ak Ana’ya baktı “seni görmek büyük ödül Tanrıçam” dedi (s. 208). Sakin ol kızım kurtarıcılara yetişemeyebilirsin. Ama bu elinden geleni yapmaya devam etmeyeceğini anlamına gelmez yol almak değil yol açmak gerek (s. 209). Aşula suyun girdabına katılırken zihninden istemsizce yeniden Mergen Tanrıyı geçirmişti (s.210). Aka bulundukları yeri hatırladı atlar hızla vadiden yol alıyorlardı burada bir çocuk (Çabas) bulmuşlar. Laçin orta dünyadan havalanmaya ve beraberinde Aka’yı ve atları da götürmeye devam etti. Yere indiklerinde Laçin normale dönmüş fakat etrafta birileri geziniyormuş gibi etrafı seyretmeye devam etmişti (s.211) Burada bir büyük yangın çıkmış iki büyük Bozkurt biri çok daha iri diğerinin iki katı büyüklüğünde. Aka yangını duyduğunda Atabörü için hissettiği tedirginliğe engel olamadı.  Eyvah dedi. Laçin Korkmana gerek yok. Türk ırkının yol göstericisi korkuları ile yüzleşecek kadar cesur bir yürek taşıyor o ve dişi kurt iyi. Aka derin bir nefes aldı zihinden Sava’yı düşünüyordu. Sava’nın beyaz teni ve sarı saçlarındaki bukleler Banı Çiçek’e ne kadar da benziyordu (s.213). Aka “dört yüz yaşımı geçeli uzun zaman oldu Laçin” dedi biraz yorulmuş olabilirim. Evet biliyorum Banu çiçek bunu da söylemişti. Sonra  Grifon  atları ve kamları gölün yakınındaki çimlerin üzerine bıraktı. Beni Asutay’ın yanına götür sen Aşula’yı bul. Laçin’i asutay’a bindirdikten sonra beklemeden geri döndü (s.216). Laçin de suya girmek istedi Fakat Aka ona “Laçin sudan çık su perileri sadece benim girmeme izin verdi” dedi (s. 218) ve Aşula’yı sudan çıkardı kurtardı.

On İkinci Bölüm İnançsızlık Vadisi

Mayda gecenin sessizliğini yırtan sesiyle “Sava Sava aç gözlerini Sava uyanmalısın seni işlerine çekmelerine izin verme” diyordu (sa.220). “Kutsal Ana sen bana yardım et Sava’yı kurtarabilmem için senin yardımına ihtiyacım var”. Kurtarıcılar Mayda’nın her sözünü dikkatle yapıyorlardı. Sava Barlas diye sayıklıyordu. Sava Barlas’ın Tamag’daki halini görmüştü ve kendinden geçmişti. “Barlas zor durumda onu gördüm” dedi Mayda’ya (s.229). Sava’nın güçlü parmakları Mayda’nın kolunu tutmuş ve “onun Tuğrul kuşuna ulaşmasını sağlamalısın kam”. “sislerden kurtulmalı”. Ne olduğunu anlamadan dehşet içinde konuşan kişinin sava olmadığını anlamıştı iyi ruhlar yardım ediyordu ne korkunç bir yöntem diye içinden geçirmeden edemedi. Sonunda Mayda avcıları beklerken çimenler üzerine örtü serip oturdu ve ruhunu bedeninden ayırarak göğe doğru yükselmeye başladı (s. 229). Ruh yükseldikçe nehrin büyüklüğünü daha iyi anlamıştı tüm vadinin tabanını kaplayan nehir sonsuzmuş gibi görünüyordu. Mergen Tanrı’nın gücü seni kutsasın kardeşim her ne düşünüyorsan bundan vazgeç ve geri dön. Ruh kendini serbest bıraksa da ses bırakmıyor onu ısrarla geri çağırıyordu. O an kendine gelen ruh hızla bedenini buldu beden ve ruh şiddetli bir sarsıntıyla birleşti. Atabörü elinde taşıdığı birkaç tavşanı yere fırlatırken Zena’da keklikleri bir kenara fırlatıp hızla Mayda’nın yanına koştu. Mayda yerde kendinden geçmiş halde titrerken yanına sürdürerek gelen sava kanlar içinde ona sarılmış ve olduğu yere yığılmıştı. O andan itibaren Bukan konuşmaya ve hepsini yönlendirmeye başladı. “Atabörü Mayda’nın dün akşam yaptığı gibi yap yüzünü temizle ve kanlı bezi alazla”  (s.230). Bukan  sonra Naja Tar’a döndü: Mayda’yı bırak başının altına bir çanta koy. Titremesi geçene kadar bekleyeceğiz. “Anladım başacı”. Sonra lilith’ye döndü aslanları al ve etrafa bak. Bu nehri geçebilmemiz için bir şeyler bulabilecekmisin?. Geri kalanlar bir ateş yakın kamlar kendine gelene kadar karnımızı doyuralım. Bukan Mayda’nın çantasının içine elini soktuğunda, elini hızla çiçeklerden çekti ve keseyi bıraktı. Taşların içinde bulunduğu çiçek yaprakları eline almaya çalıştığı anda göremediği bir ateş elini yakmıştı. “Kübey  Hatun ışıltısı adına bunlar ateşten çiçek” dedi.

“Onlar da yaşamın özü saklı Başacı. Her insanın kendi için belirlediği yaşam amaçları ve yaşamının bir özü vardır. Sen de bu amaçlara göre hareket edip kendi yaşamının özünü bul. Bukan etrafına baksa da sesin sahibini göremedi” (s. 231). Bukan derin bir nefes alıp gözünü kapattı ve başını göğe çevirdi.  “Kayra Han göğün sahibi her şeyin yaratıcısı ne yapmalıyım bana bir yol göster kamlar bu haldeyken seninle kim konuşacak bize kim yol gösterecek yardım et göğün efendisi”.

Öğrencisi Zena  “Başacı iyi misin” dedi. Bukan “Yok bir şey iyiyim” dedi. O sırada Mayda uyandı Sava da iyiydi. Zenan’ın gülümseyen yüzü ile Başacı’ya iyi gelmişti. “ Haydi o zaman bizi buradan çıkaracak kamlar ne âlemde bir bakalım” (s.232- 233). Mayda nehrin büyüklüğünü ve gücünü hepiniz gördünüz fazla uzatmadan söyleyeceğim atlarımızı ve bizi zorlu bir yolculuk bekliyor. Sonsuz suların tanrıçası Ak Ana’dan yardım isteyeceğiz, yukarıdan gördüm nehrin ilerisinde bize yardım edecek yaratıklar var”. Mayda’nın sözleri uğultu yaratmıştı (s.235). “Ne gibi yaratıkmış bunlar” “onlar nehrin sahipleri yardım istemesek bile onlardan izin almamız gerekecek suya girerken yoksa su perileri bizi rahat bırakmaz” Yolcular nehre girerek kendilerine serbest bıraktılar (s. 240). Orman içinde ilerleyerek vadinin yukarısına doğru yürüyen Bozkurtlar ve yılan kadınlardan oluşan dörtlü ise şekil değiştirmeye karar vermişlerdi (s.240). Nehrin ortasına baktıklarında büyük bir hareketliliğin olduğunu gördüler, köpüklerle yaklaşan yaratıklar minik nokta halinde görünen arkadaşlarının üstüne varmış onları yutmuştu. Köpükler ortadan kaybolduğunda küçük noktalardan en ufak bir iz kalmamıştı (s.241).

Mayda Ak Ana’dan yardım istedi. O da dev orfozları gönderdi (s.245).Mayda “Orfozları karnında sakin kalmalıyız” dedi. Orfozun içinde bir günden fazla kalmışlardı. Bu arada cengaverlerden de dört kişi amazonlardan iki kişi ve atların tamamı kaybolmuştu. Çabas’ın isteği ile Mayda çantasından Lariman (kayıp kıta Atlantis taşı) taşını çıkardı (s.247). Lariman taşı ormanın ruhuyla birleşmişti (s.251). Bu arada Bozkurtlar ve yılanlar kurtarıcıların hayatta olduğunu bilmeden yola devam edeceklerdi (s.251).

On Üçüncü  Bölüm Altındağ

“Burası kuyaşın ve ayın birleştiği yer” “Hayır birleşmiyorlar burada ayrılıyorlar” “Ama bu Altın dağ a ile birlikte kuyaşı sarıyor”. Ülgen Han gülümsedi ve cevap verdi,  Ülgen Han yarattığı şeye övünerek baktı: “Onu Demirkazık ile sabitledim, göğün kapısı bu yıldızdır. Göğe buradan ulaşırsın yerin altına gitmek isteyen kam bilgelerine de bu dağdaki mağaralar yol gösterir” (s.252).

Kam bilgesi yavaş yavaş gözlerini açtı başında merakla bekleyen Aka ve Aşula yolculuğunda ona yardımcı olmuşlardı (s.250).  Laçin başka bir şey söylemeden battaniyeleri toplayıp yola koyulmak için atına yöneldi. Altın Dağ iyi ruhların dağıydı. Güçlü ataların öldüğünde gömüldükleri yerdi. Grifonu kullanmanın ise iyi ruhlara da atalara da saygısızlık olduğunu düşündüler. Aka glifonu çıkardığı halde Laçin ile göz göze gelip grifonu yerine koydu (s.253). Kayalıklardan ses gelmişti ve Aka pusatını çekti. “Kutsal dağın huzurunu bozan kim diye” bağırdı Aynı anda hafif ve sen bir rüzgâr etraftaki birkaç ağacın dalını sallarken bu sefer sesler ağaçlardan gelmişti (s.259). Altın dağın dile geldiğini anladığında dinlemekten ve beklemekten başka yapabileceği bir şey olmadığını biliyordu ses Aşula’yı ele geçirmeye çalışırken kız gücüyle karşı koyuyordu karşı koydukça Laçin’i tutmakta zorlanıyor zorlandıkça ses gücünü arttırıyordu. Aşula da zihnindeki güçlü sesten kurtulamazken Aka’nın kaybını da kabullenmeye çalışıyordu çaresizce uçuruma bakarken karşısında Tulpar’ı ve sırtında Aka’yı görmek bilgeye derin bir rahatlama getirmişti (s.261).

            On Dördüncü Bölüm Yalnızlık Vadisi

Yatağından fırlayan Atabörü şaşkınlık ve sevinç içindeydi. Zihninde duyduğu ses Mayda’nın sesiydi.  “Atabörü neredesiniz zaman kalmadı yola devam etmek için sizi bekliyoruz yeni vadiye girmeden birleşmemiz gerekiyor”. Atabörü “Bir ham bulduk geceyi geçirmek için ama sizi kaybettiğimizi düşünmek bizi öyle sarstı ki yola çıkmadık (s.265). Bu bölümde Erlik Han’ın kızlarıyla konuşmaları da verilmektedir. Erlik Han sarayındaki kara levhaya bakarak yıldızları takip etmektedir. Kurtarıcılar ise ormanlık alanda yol almaktadırlar bu ormanda ağaç kabuklarından geçmek söz konusu olacaktır. Kurtarıcılardan aslanlar lilith ve atı Başat yoktur. Ormandaki ağaçlar o kadar birbirine geçmiştir ki vadide olduğumuzu anlamamış olmalıyız diyen Mayda; “Burası Boz Deniz Deniz ama akan su değil toprak. Ağaçlar da bu denizin ortasındaki adalar. İsimsiz Kam bir keresinde bundan bahsetmişti (s.281).

Ağaçların içinde ki dehlizlerden geçerek ilerlemeye çalışırlar fakat Mayda’nın çantasında parlayan taş yoktur. Rüya ormanı ve tırtıl nehri bulunmaktadır (s. 287). Yalnızlık vadisinde bu vadinin sınavını geçtin mi Başacı Bukan? “Vadinin sınavından biz geçtik fakat iki arkadaşımız geçemedi” “Bunu nasıl bilebilirsin?” Bukan şaşırmıştı. Duraksayıp etrafını dinledi. Fakat ne Mayda’dan ne de Sava’dan ses çıkıyordu. “Acun bir yanılsamadan ibarettir insanoğlu” “Sen o yanılsamayı fark edersen seni gerçekliğin pırıltılı yoluna yönlendirir” (s.289). “Eğer fark etmemeyi seçersen zihnini sana yarattığı dünyada yaşamaya devam edersin ve edindiğin bilgi ancak bir tülün arkasındaki görüntü kadar net olur. Sen hangisini tercih ediyorsun?”

“Eğer gerçekten gözlerinle baktığın yeri görseydin o aslanların renk değiştirmeye başladıklarını görürdün. Şimdi gördüklerini ve duyduklarını düşün tül perdesinin arkasında mısın yoksa perdenin arkasındaki net gerçeği mi görmek istiyorsun? Henüz bu soruya cevap vermezken bu vadide kimin sınanacağını nasıl bilebilirsin”. Bukan şaşırmış ve biraz da utanmıştı aslanların renklerinin farklılaştığını biliyordu. Fakat gerçekten de dikkatli gözlerle bakmamıştı. Aslında hiçbiri ne aslanlara ne de Çabas’a dikkat etmişti.

“Dediğin doğru bilgi ağacı içten içe biliyordum ama kendimi yaşadığımız olaylara öyle kaptırmışım ki fark etmedim aslanların rengini” Tırtıl Nehri yeniden yanmaya ve etrafı aydınlanmaya başlamıştı. Fakat Bukan etrafına baktığında adacıkta tek başına olduğunu fark etti. “Arkadaşlarım nerede?” “Onlar için endişelenme yollarına devam ediyorlar” (s.291).

Dehlizin içinde yürürken Mayda çantasının ışıldadığını gördü ve elini çantasını içine atıp inci çiçeği yaprağını çıkardı. Çiçeğin zehirli olduğunu bildiğinden yaprakları da fazla elinde tutmamak için keseyi hemen açıp içine baktı ve yeşil renkte turmalin taşını gördü. Taş tırtıl nehri gibi parlıyordu (s. 291) Taşın parıltısı de yayılıp da dehlizin duvarına tırtılları çekmişti. Tırtıllar birer ikişer dehlizin duvarında hareket ederken zaman geçtikçe bir yol ortaya çıkıp ilerlemeye başladılar. Yol bittiğinde Sava’nın aklından turmalin taşı geçiyordu ve Mayda kovukta ilerlediği süre boyunca ilk kez birinin zihnini duymuştu. Çantasına attığı inci yapraklarını eline aldı ve Naja Kima’ya iletmek üzere ileriye Sava’ya doğru uzattı. Dehlizin darlığı hareketlerini iyiden iyiye kısıtlasa da atların üzerinden uzanarak yaprakları havaya iletmeyi başardı. “Bunu Naja Kima’ya ulaştır” (s.292). Sava’nın önünde Çabas vardı. Zihninin bir anlığına Çabasın zihnini görmesi ile irkildi. Çabas sus işareti yaptı. Çabas’a “yaprakları Naja Kima’ya ulaştır” Amazon “sava beni duyuyor musun”  diye Mayda’ya ulaşmaya çalıştı. “Kurtarıcıları kaybettik galiba” dedi (s.294) Lilith ağaç kovuğundan çıktığında içinde rahatsız edici yalnızlık hissini bir kenara bırakmıştı. Atı Başat düşündü “Lilith dişi bir körmese dönüşüyor. Kibele’nin kutsal gücü sen orta dünyayı koru” diyordu. Lilith “Hadi bakalım can dostum artık bizi yavaşlatacak kimse yok” “Gidebildiğin kadar hızlı gitmeni istiyorum” senden “Erlik Han bize yol gösterecek” (s.295). Lilith’in ardından kovuktan Naja Tar ayrıldı. Yanına gitmek istediyse de uzaktan takip ederek yardımcı olacaktı  (s.296).  Naja Kima ise zora düşmüştü. Buna  rağmen Çabas onun kurtulacağını söyledi. Ancak Naja Kima’nın bütün tırtıllara yetecek gücü yoktu. kuyruğunun dibinde tuttuğu taşa doğru hızla yol alan tırtılların amacının taşı ele geçirmek olduğunu anladığı an taşı ağzına aldı ve tırtırların arasından kabuğa doğru bakarak yol aradı. Eriyen zehre bulanmış taş kabuğun üzerinden akarak ağacın kabuğunu da eritmişti. Ve kuyaşın parlak ışıkları dehlizin ağzını aydınlatmaya başlamıştı (s.300).

On Beşinci Bölüm İnancın Gücü

Ayızıt ve Kayra Han konuşmakta ve kurtarıcıların başaramayacağını anlatmaktadırlar. Kayra Han’ı Ayızıt sakinleştirmek istemektedir orta dünya alt dünya karmaşası başlamış Erlik Han’ın gücüden bahsedilmiştir. Sonra Amazon kraliçesinin bebekleri hakkında konuşulur ve yada taşıyla ilgili sorunlar dile getirilmektedir (s.301).

On Altıncı  Bölüm Dedikodu Vadisi

Bu bölümde ağaçlar ateşle beslenmekte ve yerin altından taşıdığı akıcı bir alev ağacın dallarına kadar çıkan bir yol izlemektedir (s.315). Sava Dedikodu vadisi hakkında konuşmaya başladı: “Bu vadi, fısıltılar vadisidir. Her adımda sesler duyulur, herkes bizi kandırmak için bize uyanıkken rüyalar gösterir”.  “Zihniniz size oyun oynamaya, duyduğunuz seslere inandırmaya başlar”. “Hikayeye göre Tuğrul Kuşu’nu aramaya giden yolculardan biri Tuğrul Kuşu’nun yeniden doğarken tüylerinin yandığını söylemiş. Ardından gelen bunu duymuş ve yanan tüylerin tekrar çıkmadığını söylemiştir. Bir önde bunu duyan yolcu güzeller güzeli tüylerinin yeniden çıkmadığı için Tuğrul Kuşu’nun ortaya çıkmaktan çekindiğini hatta gizlendiğini söylemiş. Bu söylentilere inandıkça kuşların moralleri bozulmaya ve yavaş yavaş geri dönmeye başlamışlar. Yola devam edenlerden biri saklandığını söylediği Tuğrul Kuşu’nun, yanmış tüylerini görenlere ateşle karşılık verdiğini söylemiş. Sonunda herkes zarar verdiği için dayanamayıp kendini öldürdüğünü dahi söylemişler ve böylece Tuğrul Kuşu’nu bulma yolunda ilerlemeye gerek kalmadığını, küllerinin toprağa karıştığını söylemişler. Bunu duyan birçok yolcu yoldan geri dönmüş”. Kısa bir sessizlikten sonra Atabörü konuşmaya başladı (s.319).”Kısaca zihninizden gelen sesleri dinlemeden önce bizimle paylaşın. Neyin doğru olduğuna hep birlikte karar vereceğiz. Kimse kendi başına hareket etmeyecek”.

Hepsi başını sallayarak yeni Başacı’ya onay verdikten sonra Atabörü en öne geçti ve atlarını çöle doğru sürmeye başladılar. Vadide ilerledikçe vadiyi oluşturan tepeler git gide uzaklaşıyor, etrafı sadece kumlarla örtülü çöl kaplıyordu. çöl vadisinin yüzeyi de kuyaşın altında kızgın sıcaklığı etrafa yansıtıyordu. Su ve yiyecekleri çok az olmasına rağmen atlarını hızlı sürüyorlar, kısa süreli dinlenmelerle ve azar azar su içerek yola devam ediyorlardı. Kuyaşın batmasıyla bulundukları yerde durdular ve kumun üzerine battaniyelerini sererek geceyi geçirmeye karar verdiler.

Sava yattığı yerde huzursuzca dönmekten yorulmuş ve doğrulup oturmuştu. Artık küçük bir çocuk olmayan Çabas’ın ne olduğunu anlamanın şaşkınlığını üzerinden atmış ve uzun zaman önce aralarına katılan Çabas’ın hareketlerini tek tek gözden geçirmişti. İlk vadide yollarına çıkmasından itibaren aslanlarla birlikte Atabörü’yü bulması, her vadide olacakları bilmesi ve onlara yol göstermek için konuşması, üçüncü vadide yer altı yaratıklarına karşı ağır kılıcı kaldırıp savaşması gözünün önünden bir bir geçmişti. Ayağa kalktı. Gece nöbeti Zena’daydı. Bunun için minnet duysa da bir türlü uyku tutmayınca ilk nöbeti almadığı için kendi kendine hayıflandı. Çabas’ın yattığı yere usulca yanaştığında asıl sorularına geri döndü. Arkası dönük yatan genç adam ise Sava’nın geldiğini anlamıştı.

“Her şey yerli yerine oturdu mu Işık Saçan?” Sava zihnine seslenen Çabas’a aynı şekilde cevap verdi. “Evet. “ (s.320).

Karanlıkta Lilith’in yanından kıvrılarak ilerleyen zehirli kobra, aslanı geçip etrafından dolandı ve atın bulunduğu yere ulaştı. Kumların üzerinde hafif bir sürtünme sesiyle ilerleyen Naja Tar’dan başkası değildi. Atın ürkmesini engellemek için yavaşça insan bedenine döndü ve Başat’ın başına hafifçe dokundu. “Başat Benim, Naja Tar” (s.322). Gözünü açan hayvan önce gözlerine inanamasa da karşısında duran kadının kim olduğunu anlamıştı. Ayağa kalkmaya yeltendi fakat kadın onu durdurdu. “Sessiz olmalısın Başat. Lilith benim varlığımı kabul eder mi bilmiyorum o yüzden senin heybende olacağım. Lazım olmadıkça orta çıkmayacağım. Beni anladın mı?” Başat her kelimeyi anlamış ve tüm umutsuzluğu dağılmıştı. Artık kendisini yalnız hissetmiyordu. Yeniden yılan bedenine dönen Naja Tar heybenin kenarından girmiş ve kuytuda kendine bir yer bularak kıvrılmıştı.

Lilith gözünü açtığında kendini kumlara gömülü olarak buldu. Gece’nin onu ısıtmak için üstüne çöken bedeni yüzünden gömülüp kaldığı kumdan çıkıp üstünü silkeledi. Kuyaşın acuna dokunmasına az bir zaman kalmıştı. Başat ve Gece uyanmış onu beklerken Lilith kollarını yukarı kaldırıp vücudunu esnetti ve doğmak üzere olan kuyaşı karşıladı. “Sava ve Mayda yokken yolumuzu bulamayacağız. Bence artık yardım almamın zamanı geldi” diye düşünerek doğruldu.

Kuyaş Orta Dünya ile buluşurken Gece bir anda ortadan kaybolmuş yerini Gün almıştı. Lilith’in bunu fark etmesi uzun sürmemişti. Gün de Gece gibi büyümüş ve yetişkin dişi bir aslan olmuştu. Artık biliyordu iki aslanın bir olduğunu. Annesini koruyan aslan gibi başında nöbet beklediklerini. O yüzden artık şaşırmıyordu kuyaş varken Gün’ü görmeye, kuyaş gittiğinde Gece ile baş başa kalmaya. Başat’ın sırtına atladı ve atı dörtnala koşuya kaldırdığında kuyaş, sonsuz gibi görünen çöl vadisini aydınlatmaya başlamıştı. Lilith uygun bir yer bulana kadar Başat’ı sürmeye devam edecek ve sonra yardım isteyecekti. Artık karar vermenin sınırına gelmişti (s.323).

Erlik Han Kara levhasına bakıp Hayat ağacını doğru gidenleri takip ediyordu gruptan ayrılan küçük bir yıldız var dedi seni bekliyorum gel bakalım bu Lilith idi. Erlik Han Lilith’in Zihnine girip Lilith’yi kendisine çağırıyordu “işte sana geliyorum yolu göster”

“Küçük yıldızım. Artık bana gelme vaktidir. Aç gözünü ve yola koyul”.

Lilith zihnindeki seslerle birlikte buz gibi bir karanlığın içindeydi. Gece battaniye gibi örtercesine üzerine uzanmış Başat ise başından başlayarak açıkta kalmayacak şekilde tüm bedenini korumaya almış gibi baş ucuna yerleşmişti. Lilith, huzursuz bir sessizlik içerisinde zihninde dönen sesleri takip etmeye başlamıştı. Erzak bitmiş on damla sularını da uykuya dalmadan içmişlerdi. Ucu bucağı olmayan çölde yalnız kalmanın verdiği sıkıntıyla artık sona gelmenin hissi birbirine karışmış, huzursuz bir uykunun kasvetli gölgesinde kıvranmaya başlamıştı. “Yola koyu! küçük yıldız!” (s.329).

Sessizliğin içindeki fısıltı durmadan tekrarlanıyorken Lilith daha fazla uyuyamamıştı. Doğrulmasıyla birlikte Gece de ayaklandı. Başat’ı da uyandıran Lilith, karanlıkta nasıl ilerleyeceğini bilmese de zihnindeki sesi takip etmek için içinde tarifsiz bir istek duyuyordu. Sonunda Başat’ın sırtına atladı. Zülfikar’ın kabzasını kavradı ve ejderin bileğini sarmasını keyifle bekledi ve çölün sessizliğini bozarak haykırdı: “İşte sana geliyorum. Yolu göster.”

Ayaklarını Başat’ın karnının iki yanına sertçe vurup atı dörtnala koşturmaya başladı. Başat, Lilith’in emirlerine uymak için kendini zorlarken Naja Tar’ın varlığı içini rahatlatıyordu. Karanlıkta yollarını görmeden ilerlemeye başladılar. Yorulmayan Gece ise Başat’ın yanında koşmaya devam etti.

Kumlara toynakları batmaya başlayan Başat iyice yavaşlamış sonunda adım atamaz hale geldiğinde durmuştu. Kuyaşın doğmasına çok yakın bir zamanda Lilith atın ütünden indi ve Gece’nin yelelerine sıkıca yapıştı. Gece, Lilith’in elinden kurtulmak için çaba sarf etmeden iri sarı gözleriyle Lilith’in mavi gözlerine baktı ve o anda değişimi başladı. Gece, Gün ‘e dönüşürken aynı anda kuyaş Orta Dünya’ya değmiş ve erkek aslan Gece, dişi aslan Gün’e dönüşmüştü. Lilith inanmaz gözlerle Gece’nin değişimini seyrederken Başat huysuzlanıp kişnemiş değişime o da tanık olmuştu. Yeleler kısalmış iri erkek bedeni fazla küçülmemişti. Gün’ün kuyruğunun Gece’den biraz daha uzun olmasının dışında yeleler tek farklarıydı. İkisi de çok güçlü aslanlardı ve birleşerek güçlerini katlıyorlardı. İlk kez değişimini Lilith’in yanında yaşayan Gece artık Gün’ün bedenindeydi.

“Yüce Kibele’nin bereketi adına. Bu aslanlar gerçekten de bir. Şu muhteşemliğe bir bak Başat. Büyük sarı gözler aynı, hiç değişmedi. Büyük iki kehribar gibi.”

Lilith şaşkınlık içinde Gün’ün büyük kafasını iki avucunun arasında tutup dişi aslanın gözlerinin içine bakıyordu (s.329-330).

Birbirini tamamlayan iki varlık. Gün ve gece. Bu sonsuzluk gibi büyüyünce, Lilith aslanların değişimine kendini kaptırmışken zihnindeki fısıltı yinelendi. “küçük yıldızım artık bana gel”

“Kibele artık Seni terk ediyorum. Erlik Han’ım işte geldim sana. Bana yol göster”. Işıldayan kuşay bir anda nereden çıktığı belli olmayan karanlık bulutlarla kaplanmıştı ( s.331).

Ruhları göğe yükselen iki kam bilgesi (Mayda ve Sava), zamandan ve fiziksel bedenlerinden bağımsız hareket edebilmenin rahatlığıyla istedikleri yere istedikleri zamanda varmışlardı. Lilith’i gökyüzünden seyrederken Gün ve Gece’nin değişimine de tanık oldular. Sonunda Lilith’in göğe doğru haykırışını duyduklarında Sava, ruhunu yeryüzüne doğru yönlendirip Lilith’e seslenmeye çalışıyordu. “Yapma bunu Lilith!” “Sava, ona engelolamazsın, boşuna uğraşma. O seçimini yaptı.” Gökyüzünden Lilith’i, kumların içinde kaybolmasına kadar izlediler.

“Ama o bir amazon. Nasıl olur da Erlik Han ‘ın tarafını seçer anlamıyorum?”

“Burada yapacak bir şeyimiz kalmadı ama çölden nasıl çıkacağımızı artık biliyorum. Hem de Lilith sayesinde.” Bedenleri, ruhlarıyla şiddetle sarsılarak birleşti. Gözlerini Orta Dünya’ya açtıklarında yağmur dinmiş, kuyaş göğe yükselmiş ama kara bulutlar göğü kaplamaya devam ediyordu. “Kayra Han’ın merhameti bizimle.” Mayda ayağa kalkmış bacaklarını esneterek uzun süredir kıpırdamadan oturan bedenini rahatlatmaya çalışıyordu(s.333).

Kumlarla birlikte dik çukurdan derinlere düşerken tek düşündüğü elindekileri kaybetmemek olan Lilith, boynuna astığı heybeyi de koluyla bedeni arasına sıkıştırmıştı. Bedeni boşlukta savrulurken dehlizin sonunun olmadığı endişesine kapıldı. Nefesi kesildiği anda düşüşü bitmişti. Bedeninin hızla sert zeminle buluştuğu yer omzu olmuş, can acısıyla bağırdığında sesi dehlizde yankılanmıştı. Dehlizin kaygan ve karanlık koridorunda aşağıya doğru hızla kayarken elinde sıkı sıkıya tuttuğu yular ve heybesiyle yuvarlanarak yumak oldu. Birkaç kere de Başat’ın altında ezilme tehlikesi geçirmişti. Düşüşü çok hızlı olmadığı için Kibele’ye teşekkür edeceği anda kendine geldi. Artık Erlik Han için dualar etmesi gerekiyordu. Dudağını ısırıp sözleri dilinin altına itekledi. Hızı yavaşlayıp ve sonunda durduğunda, dehlizin sonuna geldiğini anladı (s.339).

“Amazon! Erlik Han seni bekliyor.”

Lilith’in karşısına dikilen körmös , yere yuvarlanan kızı izlerken gözlerindeki küçümsemeye ve içindeki iğrenmeye engel olmak için bir çaba göstermiyordu. Eğer Erlik Han’ın misafiri olmasaydı üstüne atlayıp bedenine sivri dişlerini geçirerek parça parça etmemesi için hiçbir nedeni yoktu. Fakat o şimdilik misafirdi ve ona dokunamazdı. Tiksintiyle baktığı kızın a aklanıp toparlanmasını beklerken Gün kükreyerek Lilith in önüne atlamıştı. Gün’ün boynunu okşayan amazon, aslanı sakinleştirdi. Körmösü alt etmek için Lilith’in Gün’e ihtiyacı yoktu çünkü artık küçük bir kız değildi. Atabörü ile girdiği bitmek bilmeyen dövüşler kollarını ve amazon hislerini güçlendirmiş, her an tetikte olmayı hatta neredeyse bir bozkurt gibi koku almayı öğrenmişti. O artık çok güçlü bir amazondu. Körmös, Gün ile beraber Lilith’in yanında kişneyen atı da süzdükten sonra arkasını dönüp yürümeye başladı.

“Beni takip et.”

Lilith kemerine taktığı Zülfikar’ı sırtındaki kınına geçirdi.

Başat, Lilith’in toparlanmasını bekliyordu. Karanlığa alışmayan gözleri körmösün korkunç görüntüsünü henüz görmediği için tedirgin olmadı. Lilith boynundaki heybesini düzeltti. Başat’ın sırtına atladı ve görebildikleri kadar körmösü takibe koyuldular. Artık Hayat Ağacı’na giden yolu terk etmiş, baştan beri planladığı yola girmişti (s.340).

Sava ve Mayda yan yana ayakta dururken kumdan akrepler bir anda yana doğru açılıp geniş bir koridor oluşturdular. Ne olduğunu anlamaları çok uzun sürmemişti. Dev boyutlarda bir akrep hızla iki kam bilgesine yaklaşıyordu. Aynı anda ellerini harekete geçiren kam bilgeleri sanki küre tutuyormuş gibi avuçları birbirine bakacak şekilde bir ellerini altta bir ellerini üstte tutup Kibele’ye dualarına başlamışlardı. Sava’nın avuçlarının arasında parlamaya başlayan ışık kırmızı renkliydi. Mayda’nın avuçlarında ise mavimsi mor bir ışık belirmeye başladığında dev akrep çoktan saldırıya geçmişti.

Yan yana duran iki ışık bir anda büyüyerek birbirlerine dokunmaya başlamıştı. Mor ışık dev akrebi içine alacak kadar büyüdü. Akrep zehirli kuyruğunu savurup hedefine ulaşmasına bir an kala mor baloncuğun içinde donup kaldı. Mayda akrebin zehirli kuyruğuyla burun buruna gelmişti. Titreşmeye başlayan kumdan beden, tuhaf sesler çıkararak tekrar hareketlenmişti. Ancak mor baloncuk sayesinde hedefe aldığı iki kadından uzaklaşmaya başlamıştı (s.347). Savurduğu kuyruğu ve kumdan bedeninden savrulan kumlar küçük bir kum fırtınası yaratıyordu. Işığa doğru hareketlenen tüm akrepler savrulan dev akrebin etrafından uzaklaşmış fakat kam bilgelerinin güçlü ışığıyla iyiden iyiye yavaşlamışlardı. İki kam bilgesi ise ter içinde kalmış olmalarına rağmen ellerinden yayılan ışığı büyütmeye çalışıyorlardı.

“Mayda! Dayanamıyorum.”

“Şimdi bırakamazsın Sava. Amazon ruhun nerede senin?” “Ne olduğuma karar veremedin bir türlü. Biraz önce kendini bul kam bilgesi lafına ne oldu?”

“O zaman o gerekliydi şimdi bu gerekli.” Sava gözlerini devirerek Mayda’ya bakmak istese de ışığını kaybetmemek için yapmadı fakat bunu kafasına yazmıştı. Mayda’ya mutlaka bunun hesabını soracaktı. “Ne olduğuma zaten karar verememiştim. İki kişilik arasında debelenirken bana hiç yardımcı olmuyorsun.”

“Sava! Su da işin odaklan!” “Of, tamam.” Akrepleri durdurmuşlar fakat uzun sürmemişti. Güçlü ışıktan yavaşlayan akrepler yeniden hızlanarak kam bilgelerine doğru harekete geçmişlerdi. Mayda’nın ışığı mordan gök mavisine dönerken Sava’nın ışığı da kırmızıdan sarıya dönmeye başlamıştı. Giderek büyüyen küre şeklindeki ışık akrepleri içine aldıkça yaratıkların hareketlerini tuhaflaştırıyor ve büyüyen ışığa saldıran akreplerin gruptan uzaklaşmalarını sağlıyordu. Sonunda iki ışık birleşip tamamen yeşil rengi bulduğunda tiz çığlıklar eşliğinde yalpalayan dev akrepten savrulan kumlar cam parçalarına dönmeye başladı. Her bir parça hızla etrafındaki en yakın akrebi buluyor ve saplanan cam parçasıyla akrep şeklini kaybederek yeniden kum tanesine dönüşüyordu (s.348). Kumu cama çeviren kam bilgeleri başarmanın verdiği güvenle buradan kurtulabileceklerine dair ümitlenmişlerdi. Uzun süre akrepleri gruptan uzak tutmayı başarmışlardı fakat çöldeki kumları bitiremeyeceklerini de biliyorlardı. Kuyaş kum tepelerinin ardından orta Dünya’yı terk etmeye başladığında lavanta kokusu etrafa yayılmaya başladı.

“Sava, lavanta kokusunu alıyor musun? Kuyaş kayboluyor. Gitmem gerek yoksa çölden çıkamayız. Tek başına idare etmek zorundasın.” “Çok zor ama başka çaremiz yok. Git hadi.”    Mayda ellerini serbest bıraktığında yeşil ışığın renginin solmasını endişeyle izledi. Kısa bir solgunluktan sonra ışık önceki parlaklığına yeniden kavuşmuştu. Yeşil balonun içindeki dev akrepten kopan kum parçaları daha sivri ve daha sert cam parçalarına dönüşerek etrafa savruluyor ve saldıran akrepleri hedef almaya devam ediyordu. Heybesine uzandı ve içinden parlayan iki Kehribar Taşı’nı çıkardı. Kendisine doğru hareketlenen Çabas’ı fark etmemişti. Bir bez parçasında iki göz gibi açılan dar deliğe takılan taşları yanında hazır tuttu. Fazla vakti kalmadığını biliyordu. Elinden geldiğince hızlı hareket etmeye çalışırken bir yandan da kuyaşın son ışığını kaçırmamak için içinden Kibele’ye yalvarıyordu. Kuyaş kum tepelerinin ardından kaybolmadan son kez ışığıyla parladığında Mayda iki kehribarın bulunduğu bez parçasını, taşlar gözlerine denk gelecek şekilde yüzüne bağlamaya çalışırken bezi Çabas çekip almıştı: “Bu benim işim Mayda.” (s.349).

Çabas’ın yaptığına şaşıran Mayda ne yapacağını bilmez halde Çabas’a bakakaldı. Onu kendine getiren ise Sava olmuştu. “Mayda gücüm kalmadı!” Sava’nın ışığı gücünü kaybetmeye, akrepler ise hep birlikte saldırıya geçerek grubun üstüne kapanmaya başlamıştı. “Herkes yanındakine dokunsun, buradan çıkıyoruz.” Mayda sözlerini bitirdiğinde Çabas’ın ne yaptığını biliyor olmasını umarak Kibele’ye dua etmeye başlamıştı. Çabas bezlerden çıkardığı taşları olduğu gibi gözlerinin üzerine koydu. Taşlar Çabas’ın tenine değer değmez eriyerek şekil değiştirdi ve Çabas’ın gözleri oldu. Kuyaşın son parlaklığıyla Gün ve Gece’nin gözleri gibi parlayan kehribar rengi gözler, gecenin ve gündüzün bir olmaları gibi Çabas’la birlikte göz kamaştıran bir ışık huzmesine dönmüştü. Birbirlerine sokulan yolculara Çabas da katıldı. Çabas’ın parlayan gözlerinden fışkıran ışık büyüyerek grubu sarmış ve hepsini içine aldıktan sonra küçülerek içine aldığı tüm canlılarla birlikte kaybolmuştu. Yeşil baloncuğun üstüne doğru saldırıya geçen kumdan akrepler, grubun üzerine atlamaya çalışırken boşlukla karşılaşmış ve kumlara çarparak dağılmışlardı. Kuyaş battığında çöl, sessizliğe kavuştu. Kumlar eski hallerine döndü, cam parçalarıyla savrulan akrepler çölün kumlarına gömülerek yok oldu. Dedikodu Vadisi, yolcularını parlak ışıkla birlikte uğurlamış oldu (s.350).

On Yedinci Bölüm Yaşamın Özü

            Bukan ne zamandır bu mağarada olduğunu bilmiyordu. Bu bölümde Bukan’ın kendi kendine hesaplaşması bulunmaktadır. Mağaradan gelen seslere verdiği cevaplar inandırıcı değildir. En son soruya verdiği ben cesurum cevabına karşı, “Hayır insanoğlu değilsin. Gerçek cesaret insanın kendine rağmen kendine karşı durabilmesi yanlışlarını kabul edebilmesidir” (s.353). Gözünün önüne öğrencisi Zena’nın görüntüsü geliyor ve rahat vermiyordu. Önünde geçmesi gereken altıncı vadinin dedikodu vadisi olduğunu biliyor ve kalan iki vadiyi de tek başına aşması gerektiğini düşünüyordu. Çünkü kendisiyle yüzleşmesi gerekiyordu. Bu yüzleşme ileride görüleceği gibi Zena’ya itiraf edeceği bilmeden Zena’nın annesini oklayıp öldürdüğü idi.

On Sekizinci Bölüm Tamağa Açılan Kapı

Gün aydınlanmadan uyanan Laçin Aka’yı uyandırıp kuyaşı karşılamak için çoktan hazırlanmıştı Aşula, laçin ve Aka  birlikte yolculuk yapacaktı. Aka grifon’un kulağına bir şeyler söyledi ve grifon dağın eteğinden kenara doğru geldi ve kendisine verilen ödevi yerine getirecekti (s.363). Aşula endişeyle bağırmaya başlamıştı. Çılgınca etrafında dönüyor nereye gideceğini bilmez bir halde bağırmaya devam diyordu. Aka ve Laçin ne olduğunu anlamadan Aşula koşmaya başladı. Kayalara çarparak uçurumun kenarından kendini kaybetmiş halde giden Aşula’nın peşi sıra koştular. Altın Dağ titremeye başlamıştı. Önceki akşam yaşadıkları sarsıntı gibi değildi bu sarsıntı. Aşula’nın görüsü Ülgen Han’a ulaşmış ve heybetli Tanrı, hızla oturduğu tahtından kalkarak Kayra Han’ın yanına yollanmıştı. Aşula kayaların ardında gözden kaybolmuştu. Arkasından koşan iki kam bilgesi kayaları aşar aşmaz uçurumla burun buruna gelmişler ve altlarından kayan toprak, çakıl ve kaya parçalarıyla birlikte uçurumun dibini boylamaktan son anda kendilerini kurtarmışlardı. Biten yol karşısında şaşkınlık yaşayan kam bilgeleri arkalarına döndükleri anda dağın içine giden küçük oyuğu fark ettiler ve Aşula’nın peşinden devam ettiler. Girdikleri oyuk dar bir yoldan oluşuyor, hareket etmelerini engelliyordu. İlerledikçe dağın serinliğinin aksine havanın boğuculuğu terlemelerine sebep oluyordu. “Aşula bizi bekle!”

Laçin’in sesi oyukta yankılanmıştı. Aşula’nın sesini duyuyorlardı. Hâlâ “Biliyor! Biliyor!” diye bağırıyordu. Karanlık geçitte yol almaları zor olmuyordu çünkü tavanı alçak geçitte, başlarını eğerek ilerlerken hareket edecekleri tek alan önlerindeki yoldu. Aka ellerini ileri uzatıp duvarları da yoklayarak koşuyor, Aşula’nın yanına yaklaşırsa kıza çarpmamak için kendince önlem alıyordu (s.362).  Kısa bir süre sonra Aşula’nın sesi kesildi. Aka bir an durup beklerken Laçin arkadan Aka’ya çarptı. “Ahh: Aka! Neden durduğunu söylemiyorsun!” Laçin imalı sözlerine cevap gelmeyince tekrar Aka’ya seslendi. “Aka!” Laçin’i tekrarlatmayan Aka “Şşşşşşı!” diyerek Laçin’i susturdu. “Aşula’nın sesi” Laçin kesik kesik nefes almaya çalışırken bir yandan da sessizliğe kulak kesildi şaşkınlıkla Aşula’nın sesini duymadığını fark etti. “Başı dertte, yetişelim hemen!”

Aka konuşmaya gerek görmeden koşar adımlarda tekrar geçitte ilerlemeye başlamıştı. İlerledikçe yolun yukarı doğru meyillendiğini ve hafif hafif turuncu bir renkle aydınlandığını fark ettiler. Yolun sonuna yaklaştıkça etraflarında bir hava akımı hissetmeye başlamışlardı. Bu hava nefes almalarını kolaylaştırmak bir yana ciğerlerine baskı yapıyor ve daha fazla nefessiz kalmalarına neden oluyordu. Geçidi iyice aydınlatan hareketli turuncu ışık ise kızıla çalmaya başlamıştı. Esintinin güçlenmesiyle sanki arkadan bir el ikisini de itekliyormuş gibi kolaylıkla tünelin sonunu buldular. Aka’nın geçitten çıkmasıyla Aşula ile burun buruna gelmesi bir oldu. Dağ kadar geniş ve onu görünmeyen kızıl bir çukurun başında çarpıştılar. Aşula uçurumun başındaki bir adımlık çıkıntıda aşağıya bakarken sessizdi. Aka’nın aniden durmasına ayak uyduramayan Laçin sertçe Aka’ya çarptı. Arka arkaya çarpışmanın etkisiyle Aşula bedenini kontrol edememişti (s.363).  Sırtı boşluğa dönük bir şekilde uçuruma düştü. Aka şaşkınlıkla Aşula’yı yakalamaya çalışırken onun da ayağı kaydı ve Aşula’ya ulaşamadan dengesini kaybedip Aşula’nın peşi sıra kendini havada buldu. Laçin ise tiz bir çığlık atıp Kibele’ye yakarmaya başladı. Gücünü kullanmaya çalıştı fakat çok zorlanıyordu. Aka’nın elini yakalasa da O’nu kurtarmaya gücü yetmedi. Dengesini kaybeden Laçin de uçurumun kızıl aydınlığa uzanan boşluğunda buldu kendini. Altın Dağ yeniden sarsılmaya başladı. Uçurumun derinlerinde görünen kırmızılık daha yukarıdaki karanlık dağ yüzeyinde alevi andıran gölgeler yaratıyordu. Kırmızı aydınlık derinlere indikçe alevlere dönüştü ve boşlukta süzülen üç davetsiz misafiri içine aldı (s.364).

On Dokuzuncu  Bölüm Benlik Vadisi

“Orta Dünya ‘ya gideceksin.” “Ne yapacağımı söyle Tanrıçam.”  “Sana ihtiyaç duyacak olan insanoğluna yardım edeceksin”. “Ama bunu yaparken senin kim olduğunu kimse bilmeyecek.” “Neden bilmeyecekler?” “Eğer yardım aldıklarını düşünürler ve sana güvenmeye başlarlar. Oysa bu onların sınavı!. Yardım aldıklarını bilmeden kendi sınavlarını vermelerini istiyorum. Orta Dünya’nın kuralı bu zaten ve bu kuralı sen dahil kimse bozamaz” “Sen nasıl emredersen öyle olacak Tanrıçam. Hemen gidiyorum o zaman.”

“Hayır, hemen değil. Önce yola koyulsunlar yolda karşılarına tesadüfen çıkmış gibi yapacaksın. Ormanın Ruhu olarak değil insan kılığında gideceksin ve yola çıkarken bedenin küçük olacak.” “İnsan yavrusu mu olacağım? O zaman nasıl yardım ederim?” “Bir yolunu bul. Fakat ne yaparsan yap Erlik Han seni fark etmesin. Yol arkadaşlarından ikisini tanıyorsun zaten. İki beden tek ruh olarak karşına çıkacak.” “Oğullarım!” “Hayır, sadece tek bir oğlun. İki zıtlık tek bedende birleştiğinde de tek gerçek ortaya çıkacak. Siyah ve beyaz gibi, gün ve gece gibi, yaşam ve ölüm gibi.” (s.365).

Hayat Ağacı romanında kurtarıcılara eşlik eden ve bir anda karşılarına çıkan Çabas Yüce Kibele tarafından görevlendirilmiş ormanın ruhuydu. Çocuk şeklinde onlara görünmüş ve gün geçtikçe büyümüştü. Bu vadide kurtarıcılar yol aldıklarını zannederken bir arpa boyu yol gitmediklerini fark etmemişlerdi. Çünkü hepsi benlik duygusuna kapılmıştı. Örneğin Zena Atabörü’den kendisinin daha yetenekli olduğunu düşünüyordu.  Zena Atabörü yanlış yoldan gidiyoruz yol bu tarafa doğru kıvrılıyor ileride bir göl görüyorum onun kenarında ilerlememiz lazım diyordu. Diğeri ise ise tam tersini düşünüyordu. Kurtarıcıların hepsi kendisinin en iyi başacı olacağını söylüyordu. Çabas ise her biri farklı yöne giden yolcuları uzaktan seyretmekle yetiniyordu. Halbuki ben demeyle vadi bütün yolcuları sınamaktaydı.

Arçuray’da yılan annesiyle bu yoldan gidiyordu. Arçuray yılan annesine bu vadiler hiç bitmeyecek gibi anne dedi. Merak etme Arçuray az kaldı bu son vadi hepsi zorluydu fakat burası benlik vadisi sana kendini sorgulatacak. “Neye dikkat etmem gerekecek”. “Adı üstünde oğlum ben demeye başlarsak belki vadi bizi sınıyor demektir gerçekten ben mi diyorsun yoksa biz diye biliyor musun? Eğer bu vadiyi başarıyla geçersek işte o zaman Kaf dağına vardık demektir. Ondan sonra zaten işimiz çok daha kolay (s.371).

Bukan  ise  benlik vadisini geçmeye çalışmış az daha akrep zehiri ile zehirlenmek üzereyken grifon son anda onun çölden kurtulmasını sağlamıştır (s.374).

Lilith bebekken Aka tarafından Akoba’ya gönderilmişti ve yanında bir not vardı:

“Sevgili dostum, sana bir bebek gönderiyorum. Bu bebeğin isim verme törenini tamamlayamadık ve çok ilginç olaylar oluyor. Bu aralar olanları arka arkaya koyduğum zaman endişelenmeden edemiyorum. Karşılıklı oturup kımızlarımızı içerken senin fikirlerini dinlemeye ne kadar çok ihtiyacım var Kibele biliyor ya! Fakat ne çare ki böyle bir fırsatım yok. Korkarım senin de uzun süre buralara gelme fırsatın olmayacak. Okuldaki çocukların çok vaktini aldığını biliyorum. Sana gönderdiğim bebeğin annesi bir amazondu; uçmağa vardı (s.375). Fakat onun ortalıklarda olmaması gerektiği hissine kapılıyorum ve bebeği sana göndermekten başka çarem yok. Onunla ilgilen sevgili dostum. Eminim ki senin yanında ve yeni ismiyle güçlü, bilge bir amazon olacaktır. Kayra Han’ın ışığı seninle olsun dostum. Aka”.(s.376).

Bir hafta süren duaların ve beklemenin ardından amazonun ismi belirlendiğinde teçinler arasında bir sessizlik olmuştu. Teçinlerin düşüncelerini anlayan ak saçlı bilge, onları sakinleştirmişti ve bu kızı korumasına almıştı. Sıcak sütünü bitiren küçük kız merakla sorduğu sorunun cevabını beklerken mavi gözleri alev alev yanıyordu. Sonunda Akoba, kupayı kızın elinden alıp masaya bıraktı ve Lilith’in hikayesini anlatmaya başladı:

“Gök Tanrı erkeği ve kadını yarattığında kadına Lilith ismini verir. Lilith özgürlüğüne düşkündür. Boyunduruk kabul etmez ve kendi bildiğinden şaşmaz. Ancak erkek de böyle olununca birbirine söz geçiremezler. Lilith bir gün Gök Tanrı’nın yasak ismini söyler ve Gök Tanrı bunu cezasız bırakmayarak onu evinden kovar. Erkek, bu duruma çok üzülür ve Lilith’i geri getirmesi için Gök Tanrı’ya yalvarır. Bunun üzerine Tanrı, üç elçi gönderir. Lilith’yi bulan elçiler Gök Tanrı’nın onu çağırdığını ancak eğer çağrıya uymazsa her gün yüz çocuğunu öldüreceklerini söylerler. Fakat Lilith kararından dönmez. Bunun üzerine Tanrı erkek için bir kadın daha yaratır. Lilith de intikamını erkeğin soyundan gelen çocuklardan alır.”

Akoba kısa bir süre sustu Lilith ise soluksuz şekilde hikayeyi dinliyordu.

“Boyun eğmemiş iyi ki.” Akoba gülümseyip anlatmaya devam etti (s.376):

“Başlarda iyi kalpli bir dişi iken sonradan korkunç bir iblise dönüştüğü ile ilgili söylenceler kulaktan kulağa dolaşır.” “Bence hiç de haksız değilmiş.” “Bunu bilemeyiz tabii ki kızım. İnanış böyle. İstersen devam edeyim.” Akoba’nın sözünü kestiğini fark eden Lilith’in yüzü hafifçe kızarmıştı. Susup başını salladı.

“Tanrı Lilith’i yaratırken ona güçlü bir kuşun kanadını ve pençelerini bahş eder. Aslında Lilith, ilahi bir varlıktır. İki yanında birer aslanı ve etrafında baykuşları vardır. Ayrıca gebelerin, anaların ve çocukların gözeticisi olduğu da söylenir. Yani anlayacağının kimi halklar onu koruyucu gözetici olarak görürken kimi halklar güzel bir kadın suretine bürünmüş kanatlı bir canavar olduğuna; yeni doğmuş bebekleri yakaladığına, erkeklere musallat olup onlardan kendi gibi iblis çocuklar doğurduğuna inanır. Lilith ayın ve dişiliğin simgesi, hem dua hem de korkulu rüyadır. İşte kızım bu yüzden adını duyanlar öncelikle Kibele’nin sana bu ismi neden uygun gördüğünü düşünür sonra da korkarlar.” “Kibele bana bu ismi neden uygun gördü Akoba?”Lilith’in sesi heyecandan güçlü çıkmıştı. “Aldığın kararlarla kim olacağına sen karar vereceksin Lilith. Kollayıcı bir ‘anne Lilith’ mi, yoksa korkulan ve bebeklere kıyan ‘canavar Lilith’ mi?” “Peki ya baykuş tüyü ne işe yarıyor?” “Baykuş tüyü hem dişi iblisi kovar hem de iyilik dolu tanrıçanın ruhunu çağırır. Sen hangisi olmayı tercih ediyorsan …” (s.377).

Akoba’nın tüm sözlerini zihnine kazımıştı. Hayatı boyurıca karşılaştığı her olayda “Seçim bana ait” diye içinden geçirmişti. Zor kararlar alırken derinlemesine Akoba’nın sözlerini düşünmüş ve aldığı karardan hiçbir zaman pişman olmamıştı. Akoba yanan okulu terk etmeleri için onları gönderse de Zena ve Aşula geri dönüp yardım etmek istemişti. Lilith kesin bir kararlılıkla yola çıkmanın daha önemli olduğuna ikna etmişti onları “Yer altı yaratıklarına karşı nasıl bir gücümüz var ki? Akoba bizi bugün için hazırlamadı mı? Şimdi geri dönersek onun tüm çabasına çöpe atmış olacağız. Ne kadar zor olsa da Akoba’yı, okulu ve arkadaşlarımızı artık arkada bırakmalıyız” demişti ve öyle de yapmışlardı.

“Sen hangisi olmayı tercih ediyorsan …” Yol boyunca Akoba’nın bu sözleri kulaklarında çınlamıştı. Karanlık bedenini, sessizlik ile tüm ruhunu eziyordu. Her adımında iç hesaplaşmasını yapıyordu. Kibele’ye dua etmeyi bu kadar kolay bırakabileceğini düşünmemişti. Bunu nasıl yapabildiğine şimdi kendi de şaşırıyordu. Düşüncelerinin labirentinde kaybolmuşken körmösün kalın ve çirkin sesiyle irkildi:

“Buradan sonrasını tek başına gideceksin.” Tükürür gibi çıkan kelimelerin ardından başka bir şey söylemeden geldiği yere geri döndü. Lilith ise farkında olmadan yol arkadaşlarıyla birlikte Benlik Vadisi’ni yerin altından geçiyordu. Vadinin altından geçiyor olmak bile sınanmasına engel değildi fakat o bunu bilmiyordu. Lilith verdiği kararları sorgularken atını ve aslanını da düşünüyor onları yol boyunca yanından ayırmıyordu. Artık yanında ne Sava ne de Mayda vardı. Bu yüzden çok daha dikkatli ve çok daha kendinden emin ilerlemek zorunda olduğunu hissediyordu(s.378). Gün, Lilith’ten ayrılmak istese de ensesine sımsıkı yapışan Lilith hayvanın uzaklaşmasına izin vermiyor kesin bir şekilde onu yolda tutarak kararları kendisi veriyordu. Heybenin içinde sarsılarak yol alan Naja Tar çöreklendiği yerden neler olduğunu merak etse de kıpırdamadan bulunduğu yerde durmaya çalışıyordu. İçinden bir an için yükselen heybeden çıkma fikri Lilith’inin Gün’ü yolda tutmak için çaba sarf ederken söylediği sözlerle dağıldı ve yılanı kendine getirdi. “Birlikte hareket edeceğiz” düşüncesi yılanı Lilith tarafından fark edilme tehlikesinden kurtarmıştı. Lilith ve yol arkadaşları kendi sınavlarını rahatlıkla vermişler yerin altında derinlere doğru yol almak üzere vadiden çıktıklarından habersiz Alt Dünya’nın derinliklerine doğru onları yönlendiren yolda ilerlemeye başlamışlardı.

Yolcuların kavgaları uzun sürer. Her biri belirlediği bir yöne doğru giderek gözden kaybolurken Çabas derin bir iç geçirdi. Bir süre ne yapacağını düşünerek ağaçları izledi. İçini sıkan huzursuzluğu bastırmaya çalışarak Kibele’ye dua etmeye başladı.

“Kutsal Ana! Bana bir şeye karışma diyorsun ama gözümün önünde dağıldılar. Hepsini bir araya toplayabilecekken bunu yapamamak çok zor. Bu vadiyi nasıl atlatacaklarını gerçekten bilmiyorum, Yardım et ne olur!” Çabas sık ağaçların arasından göğe bakarken kuyaşın ne kadar parlak olduğunu geçirdi içinden. Henüz batmıyordu kuyaş. Uzun zaman geçmesine rağmen gökyüzü, sabahın erken saatleri gibiydi. Vadiye girdiklerinde kuyaş nerede ise hâlâ aynı yerindeydi. Zaman akmıyor, her şey yerinde duruyordu (s.379).

Kurtarıcıların benlik davası devam ediyordu ve ormanda beliren kafesler her bir yolcuyu içine almıştı orman benliğinden vazgeçmeyen herkesi boğacaktı. Ayhal ortaya çıktı ve Sava’ya ışık saçan ne kadar değişmişsin yeni yetme kam gitmiş yerine muhteşem biri gelmiş dedi. Sava ne yapacağını bilemediğini söyledi. “Ben sadece benciliğin sesini duyuyorum. Benlik Vadisi’ndesin Sava”. Mayda Sava’nın ne yaptığını anladığı ve acele ile çantasını tüm gücüyle ağaçların üstünden Sava’ya fırlattı Çünkü ağaçların arasında boğulmak üzerelerdi. Çabas ve Sava güçlerini kullanarak teker teker arkadaşlarını kafeslerden kurtardılar(s.387). Ben demekten vazgeçen her yolcu ağaçlı mor alev kafesinden kurtuluyordu. Vadiye girdiklerinden beri ilk kez hava kararmış, vadi sessizliğe bürünmüştü ve zehirlenen amazonları gömmüşlerdi. Çünkü taşı eline alan zultanit taşı eline alan Amazonlar zehirlenmişti. Ölümden korkmayan bu ırk için Gök Tanrıya ulaşmak ve sevinçle karşılanan bir olaydı zor kısmı ise o canı bir daha görmemek oluyordu (s.389).

            Yirminci Bölüm Yolculuğun Sonu Kaf Dağı

Kejik yurdunun teçini Bukan Kejik yurduna gelmeden yanlışlarını en büyüğünü bozkurtlara karşı yapmıştı. Bukan bu yanlışını söylemek zorundaydı. Kejik yurduna gelmeden önce çok genç ve tecrübesiz olduğunu Aka ile tanışana kadar sadece kendini düşünen biri olduğunu söyledi. Esasında bunu Zena’nın öğreticisi olduğunda söylemesi gerekiyordu. Sadece Atabörü ve Zena’dan değil hepinizden af diliyorum dedi (s.394). Zena ve Atabörü kurt formuna dönüşüp saldırıp Bukan’ı parçalamak istiyorlardı. Fakat Mayda buna engel oluyordu (s.397). Bukan elini cebine attı Glifor heykelciğini çıkardı ve Atabörü’ye uzattı bunu alın Hayat ağacına daha kolay ulaşırsınız. Grifonu gören Sava’nın gözleri büyüdü ve Bukan’a doğru bir adım attı ve sordu Aka’yımı gördün Cengi kazanmışlar mı? “Bilmiyorum Sava Yalnızlık vadisinden çıktıktan sonra bir kayanın üstünde uyuyakaldım.  Rüyamda da Aka’yı gördüm. Bana söylediklerini size de söylemem gerekiyor. Tuğrul kuşunun ve Barlas’ın yardıma ihtiyacı olduğunu söyledi. Korkarım ki İkisi de Erlik Han’ın eline esir düşmüş (s.398)

Bukan Zena’nın soğuk bakışları karşısında “hiçbir bozkurtu öldürmediğini sadece bana saldıran bir bozkurtu yaraladım” dedi. Gücü tükenirken insan bedenine döndü ve orada bayıldı sonra anladım ki saklamaya çalıştığı bir bebeği varmış o an yaptığımdan ve yapmayı düşündüklerinden utandım ki oturup ağlamaya başladım. Zena “O benim annemdi o bebek de bendim” dedi. Bedeni çatırdayarak kurda dönüşürken sözleri ulumalara karışmıştı. Zena Bozkurt’a dönüşürken bir yandan da konuşuyordu. Bukan ise ulumalarla karışık insan sesinin arasından Zena’nın söylediklerinin doğru olup olamayacağını tartıyordu. Doğru olmaması için Kibele’ye dualar ediyordu. Fakat Zena Bozkurt’a dönüşüp Bukan’ın üstüne atıldığında duyduklarının gerçek olduğuyla yüzleşti (s.400). Annenin akıttığım kanının karşılık akan benim kanım olsun dedi Bukan (s.401). Zena ve Bukan arasında kavga devam ediyordu. Bukan Zena’ya “anneni pansuman ederken uyandı” dedi (s. 403). Zena bu özleri duyunca yerinde kaldı. Bir kelime daha söylemesini bekliyordu fakat Bukan inatla konuşmamayı seçmişti. Ne Bukan konuşuyor ne de Zena saldırıyordu. İkisi de yorulmuştu. Bukan ise sadece yorulmakla kalmamış kan kaybından başı da dönmeye başlamıştı. “Bana söylediği son sözü …” Bukan kendinden geçip yere yığıldı. Uzun bir sessizlikle birlikte tüm yolcular Zena’ya kilitlenmişti. Bukan’ı öldürmesi için önünde bir engel kalmamıştı. Bozkurt yavaşça yerde hareketsiz yatan Bukan’a yaklaştı. Üzerine çıkarak onu defalarca kokladı, hırladı, dişlerini gösterdi. Herkes nefesini tutmuş Zena’nın ne yapacağını beklerken Sava, Zena’yı durdurmak için hazır bekliyordu. Sonunda Zena başını yukarı kaldırıp uzun uzun uludu ve başını eğip insana dönüştü. Bukan’ın yanına oturup ağlamaya başladı. Sava ve Mayda hemen Bukan’ın yanına gelip yarasıyla ilgilenmeye başlamışlardı bile. Atabörü ise gözyaşlarına boğulan Zena’yı yerden kaldırıp ona sarıldı.

“Topla kendini bozkurt. Çok cesurdun ve bir bozkurt gibi davrandın. Biz düşman bile olsa çaresiz ve silahsız kimseye zarar vermeyiz.”

Zena kendini atasına teslim etmiş, hıçkırıklarını ve gözyaşlarını da serbest bırakmıştı. “Çok kan kaybetti Mayda, toparlanabilecek mi?” Sava endişeliydi. “Merak etme o güçlü bir cengaver. Üstesinden gelecektir.” Mayda ise endişesini belli etmemeye çalışarak konuşuyordu. O ana kadar sessiz kalan Çabas yavaşça Bukan’ın yanına oturdu ve omzuna elini koyarak ormanın tüm şifalı ruhlarını yardıma çağırdı (s.404). Sava ve Mayda geri çekilip Bukan’ın iyileşmesi için Kibele’ye dualar etmeye başladılar. Tüm olanları sessizce izleyen Mirat, Gizay, Kulga ve Naja Kima, Çabas’ın işaretiyi Zena’nın yanına gelip onu Atabörü’den aldılar ve Bukan’ın yanına oturttular. Ormanın ruhu hareketlenmiş ve etraflarında hafif bir esinti oluşturmaya başlamıştı. Zena yavaş yavaş sakinlemiş ve ağlaması kesilmişti. Bukan için endişeleniyordu. Bir an tereddüt yaşadı fakat sonra onun ölmesini istemediğini fark etti. Yaşamalıydı. Kutlu kan akmamalıydı. Zaten yaptığından pişman da olmuştu. İçinde öfke kalmadığını şaşkınlıkla fark etti. Ve Çabas’a fısıldadı. “İyi olacak mı?” Çabas gülümsemekle yetinmişti. Henüz kim olduğunu bilmiyorlardı. Elini Bukan’ın omzundan çekti ve etraflarında dönmeye başlayan yeşil bir bulut küçülerek ve hızlanarak Bukan’ın koluna ilerlemeye başladı. Bukan’ın tüm kolu yeşil bulutun içinde kalmıştı. Kısa bir süre onra hafif esen rüzgar durdu ve yeşil bulut yavaş yavaş yok oldu. Bukan’ın bedeni kış rüzgarları gibi soğuktu. Uzun süre hareketsiz yatan Bukan’ın yaşaması için Kibele’ye dualar etmişler ve Kibele duaları karşılıksız bırakmamıştı. Sonunda gözünü açan Bukan karşısında endişeyle ona bakan Zena’yı gördü ye kızın çığlığıyla yerinden zıpladı.

“Sonunda uyandı! !”  Bukan’ın uyandığını duyan hızla cengaverin başında bitiyordu. İlk gelen Atabörü olmuştu. Bukan halsiz bir şekilde konuşmaya çalıştı. “Ya hepimiz tamag yolunu boyladık ya da ben rüya görüyorum.” (s.405). “Rüya değil Başacı. Tamag yolunu boylasak işimiz kolaylaşırdı.” Hepsi Mayda’nın sözlerine bir ağızdan gülmeye başlamıştı.

“Başacı mı dedin sen bana?”

“Evet, şaşırdın mı? Sen bu grubun başacısı değil misin?”

“Evet, galiba hala öyleyim.”Zorlukla konuşuyordu fakat hiç acı hissetmiyordu. Hissettiği sadece yorgunluktu. “Kendine gel de artık yola çıkalım. Burada boş oturmak hepimizi yordu.” Mirat gülümseyerek konuşmuştu fakat hepsi aynı düşüncede başlarını salladılar. Atabörü grifon heykelini Bukan’a uzattı. Bukan heykeli aldı ve göğsünden yavaşça çıkardığı kırmızı tüyü grifona sürmesiyle grifon ete, kemiğe büründü. Yolcular şaşkınlık ve sevinçle izledikleri bu sahneye inanamamıştı. Grifon kanatlarını ve başını esneterek tiz bir çığlık attı. “Size Kaf Dağı’na çıkmanın kolay yolunu getirdim.” Yolcuların sevinç içindeki kahkahaları Kaf Dağı’nın eteklerinde çınlarken Erlik Han’ın onları duymaya hali yoktu. Beklenmeyen ziyaretçisiyle ilgileniyordu (s.406).

            Yirmi Birinci  Bölüm Hayat Ağacı

Kayra Han Erlik Han’a ikimizin arasındaki hesaba orta dünyayı da dahil ettin diye öfkelendi. Kayra Han’la Kibele’nin Prensi diye alay eden Erlik Han Kayra Han’a Cenk ilan ediyordu. İşte o an yer ve gök sallandı. Ne orta dünya ne de alt dünya artık eski haline dönemeyecekti. Tanrılar Cengi başlamıştı ne kadar süreceğini de kimse bilemezdi. Erlik Han’ın öfkesi biter mi Kayra Han’ın sabrı tükenir mi hepsi birer soruydu ve cevapları yaşanmadan bilemeyecekti (s. 410).

Grifon kurtarıcıları Kaf Dağı’na taşımış ve görevini tamamlamıştı. Zirveye varmalarına az bir yol kalmışken yan yana at sürüyorlardı. Kaf Dağı’nın tepesini çeviren bulutları geçip zirveye ulaşmışlardı. Hayat ağacına varmak üzereyken yer ayaklarının altında sarsılmaya ve korkunç çatırtılar çıkararak esnemeye başlamıştı (s.411). Önlerinde büyük ve görkemli bir göl uzanıyordu. Huzur Gölü’nün kıyısında durup biraz da hayal kırıklığıyla Hayat ağacına bakıyorlardı. Hayat Ağacı ise küçük bir adacığın üstünde kara bir toprak yığınının ortasında kalmış ve rengi de solmaya başlamıştı (s. 412).  Mayda, Çabas’a “çok uzun zamandır bizimle birlikteydin her seferinde gördük ki başımıza belalar açtığını zannettik; Halbuki o belaları başımıza açmamış olsaydın biz yolumuzu bulamayacaktık” dedi ( s. 413). Mayda, Çabas’a “Yüce Kibele’nin yaratıcı gücü adına artık kim olduğunu söyleyecek misin” dedi.  Çabas “iyi düşün kam bilgesi kim olduğum hakkında bir fikrin yok mu gerçekten?” (s.414).

“Ben Yo Kan ya da sizin bildiğiniz haliyle Yayık Han. Kibele tarafından Hayat Ağacı’na ulaşmanıza yardım etmek için gönderildim.” dedi ve hafifçe başını eğerek yolcuları selamladı. Etrafındaki ağaçlar titreşip dallarındaki kuşları serbest bıraktılar. Çabas ayağa kalkıp ellerini iki yana açtı ve Orta Dünya canlılarını durdurdu. Bir anda etraflarındaki tüm hareket ve ses durmuştu. Ağaçlar yaprakları yere değene kadar Çabas’ın önünde eğilmişti”.

“Ormanın Ruhu!” Gizay’ın sözü ile hayat tekrar başladı. “Al alevli ateşin sahibi!” “Evet, kam bilgesi o benim. Bu öyle bir yolculuktu ki ruhunuzdaki bencillikten sıyrılıp özünüzle buluştunuz (s. 414). Siz bu kutsal yolculuğu yaparken ben de ufak tefek yardımlarda bulundum.” Bu sözlerle birlikte hem şaşkınlık yaşayan hem de sevinen yolcular reverans yaparak kutsal ruhu selamladılar. “Şimdi reveransı bırakın da bir an önce yer altına inmeye bakalım. Çünkü belli ki Hayat Ağacı solmaya başlamış, yaşam döngüsüne müdahale edilmiş.”  “Bu da ne demek şimdi?” Naja Kima bıkkınlıkla sormuştu sorusunu. “Kazanmak için Erlik Han’ın yapmayacağı şey yoktur. Buna yaşam döngüsünü bozmak da dahil.”  Mayda ve Sava endişe ile birbirlerine baktılar. Ellerinden gelen hiçbir şey yoktu. “Bu kulağa hiç hoş gelmiyor. Yaşam döngüsü bozulursa yok mu olacağız yani?” Zena duyduklarını anlamaya çalışıyordu. “Döngünün bozulması hayatın yok olması demek değildir ama canlılar için korkutucu bir dönüşümdür. Hayat, dönüşümün sonrasında sağ kalanlarla devam eder.” Yo Kan sözünü bitirdiğinde kısa bir sessizlik oldu. Mayda ise bir açıklama yapma ihtiyacı hissetti: “Hayat bir döngüdür. Doğarız, yaşarız ve görevimizi tamamlayınca ruhumuz göğe bedenimiz toprağa döner. Döngü budur ve bu döngüyü acunda yaşayan her canlı ayrım olmaksızın yaşar tabii Hayat Ağacı da. Hayat Ağacı’nın döngüsü ise tüm Orta Dünya’yı etkiler (s.415).  Çünkü Hayat Ağacı’nın Orta Dünya’dan yer altına uzanan kökleri Alt Dünya’nın gök kubbesini sararak gelir toprakla birleşir ve Alt Dünya’nın merkezine ulaşır. Bu döngünün doğal akışına ancak tanrılar müdahale edebilir. Tabi buna Erlik Han’ı da dahil etmek yanlış olmaz. Yaşamın doğal akışında gerçekleşen döngü, dışarıdan bir etkiyle bozulduğunda bunun sonuçlarının daha farklı olduğunu Aka anlatmıştı. Döngünün ne zaman başlayacağını insanoğlunun bilemeyeceğini ancak bozulmanın başladığını anlayabileceğini söylemişti. Hayat Ağacı’nın bu hali, bize bozulmanın başlamış olabileceğini gösteriyor. Eğer başladıysa ve biz sağ kalıp geriye dönebilsek bile bıraktığımız hiçbir şeyi yerinde bulamayabiliriz ama şunu hatırlayın, biz bu yolculuğa çıkarken geri dönmeyeceğimizi de bilerek çıktık.” Mayda sözünü bitirdikten sonra Ya Kan kısa bir açıklama yaptı. “Döngü bazıları için yok oluş bazıları için yeni bir başlangıcın sembolüdür. Yeni başlangıçta da kimlerin olacağını sadece Yüce Kibele bilir.” Zena kısık sesle Ya Kan’a karşılık verdi. “Erlik Han döngüyü neden bozsun ki?” Ya Kan gülümsedi. “Erlik Han’ın taşların tamamını eline geçirememesi yeterli bir sebep bence. Şimdi döngüyü bir kenara bırakıp bundan sonra ne yapmamız gerektiğini konuşsak iyi olur çünkü Hayat Ağacı’na ulaşabilmemiz için Huzur Gölü’nün sınavını geçmemiz gerekiyor.” Yolcuların yüzleri asılmış ve söylenmeye başlamışlardı.

Mirat atına binmek için hareketlendi. “Gölün derinliğine bakalım önce atlarla gölü geçebiliriz belki.” Ya Kan güldü ve cevap verdi (s.416). . “Bunu yapmanı tavsiye etmem çünkü gölün izin vermediği kimse gölden geçemez.” “Ne yapacağız peki?” “Beni bekleyin.” Yo Kan Huzur Gölü’ne doğru yürüdü. Göle girmesiyle gölün rengi bulanmış, mavisi griye dönmeye başlamıştı. Yavaşça dizlerine kadar suya girdi. Gözlerini kapatıp bir müddet bekledi. Gölde en ufak bir dalgalanma olmadı. Ancak Huzur gölü’nün sesi zihninde yankılandı. “Ben de seni bekliyordum iyi ruh.” “İşte geldim Göl’ün Ruhu, şimdi Hayat Ağacı’na girmek için ne yapmamız gerektiğini söyle bize.” “Söyleyeceklerim Yüce Kibele’nin sözleri. Beni iyi dinle. Zamanınız çok az. Erlik Han şu an öyle bir bela ile uğraşıyor ki gözü sizi görmüyor. Ne o ne de onun yaratıkları sizi gözetleyemeyecekler. Kutsal Ana’nın yolcuları! Onun emriyle benim sınavımdan geçmenize gerek kalmadı. Tamag yoluna girin acele edin.” Yo Kan, ses kaybolduktan sonra bir süre bekledi. Göl söyleyeceklerini bitirmişti. Sudan çıktığında yolcuları merakta bırakmadan konuşmaya başladı:

“Çabuk olmamız gerekiyor. Ne kadar zamanımız var bilmiyorum. Erlik Han bizi şu an gözetleyemiyor. Acele ederek o anlamadan tamaga varmış oluruz.” “Dur biraz peki gölü nasıl geçeceğiz?” Sava, Barlas’a yaklaşmış olmanın heyecanıyla koşarak Yo Kan’ın koluna yapıştı. Yolcular bu soruyla birlikte göle döndüklerinde şaşırmışlardı (s.417). Çünkü göl ilk gördükleri büyüklükte değildi. Huzur Gölü onlara bir yanılsama göstermişti. Şimdi karşılarındaki kusursuz görüntüde, Hayat Ağacı’nın etrafında uçuşan kuşlar çimlerin üstünde gezinen sincaplar, renkli çiçeklerle bezenmiş bir toprak vardı. Yolcular bu manzara karşısında derin bir nefes alıp atlarına atladılar. Toprağın yumuşaklığı sebebiyle çok hızlı gidemeseler de Hayat Ağacı’na ulaşmanın verdiği rahatlama tüm yolculuğun zorluğunu unutturmuştu. Gölün etrafını dolanan yolcular Hayat Ağacı’na yaklaştıkça görkemi karşısında büyülenmişlerdi. Kovuğun girişine geldiklerinde hepsi en küçük ayrıntıya kadar gördüklerini zihinlerine yerleştirmeye çalışıyordu. Eğer geri dönebilirlerse anlatacak çok hikâyeleri vardı. Bu muhteşem manzarayı günlerce seyredebilirlerdi fakat acele etmek zorundaydılar. Yo Kan atıyla kovuğun içine girdikten sonra yolcular da onu takip etti.

            Sonuç

            Kurtarıcıların yolculuğun sonu Kaf Dağı ile Hayat Ağacına kavuşmakla nihayetlenmiş gözükmektedir: Dünya mitolojilerinde Kaf Dağı insanlar tarafından aşılması imkânsız bir dağ olarak düşünülmüştür. Türk anlatılarında da bu görüş kabul edilse de aşılabileceği veya ona varılacağı gösterilmeye çalışılmıştır. “Kaf Dağı arzın bütün dağlarının anasıdır. Eğer Kaf Dağı mevcut olmasaydı arz durmadan sarsıntılar geçirir, hiçbir yaratık orada yaşayamazdı[42]” “Mitik devirlerde Tanrı yeryüzünü yarattıktan sonra bir taşın üzerine oturmuştur. Tanrının üzerine oturduğu ve yaratmanın sembolü taş kutsaldır[43]”. Anka Kuşu/Tuğrul Kuşu bu dağda olduğu kabul edildiği için o da kutsaldır. Yasemin Ak’ın romanlarındaki Kaf Dağı ve Tuğrul Kuşu, Feridüddin Attar’ın (M.S. 1145-1221) Kuşların Dili (Mantıku’t- Tayr[44]) eserindeki Kaf Dağına Hüthüd kuşu öncülüğündeki Kaf Dağındaki Simurg’a yolculuk yapan kuşlar düşünülerek değerlendirmelidir. Hayat Ağacı romanında yolcuların zorluklarla sınanması ve geçilen vadilerin adeta Mantık-ül Tayr’ın Türk Mitolojisi diliyle konuşturulmasıdır. Mantık-ül Tayr’da zorlukları aştıktan sonra Kaf Dağına ulaşan kuşlar orada yansıyan aynada kendilerini bulacaklardır. Yada Taşı ve Hayat Ağacı eserlerinde de Tuğrul Kuşu (Simurg) ustaca kugulanmış Amazon kraliçesi Anamer’in oğlu Arçuray ile küllerinin karışması ve tekrar dirilmesi Kaf Dağındaki Simurg (Tuğrul Kuşu) motifini çok anlamlı kılmaktadır. Hayat Ağacındaki geçilen vadiler Mantık-ül Tayr’da geçilen vadiler insanın iç yolculuğunu yokluktan korkmadan tekrar kendi özü ile yüzleşme serüvenini göstermektedir. Hayat Ağacı ve Mantık-ül Tayr’da ilk iki vadi, İstek ve aşk vadisidir. Hayat ağacındaki vadiler, inançsızlık, yalnızlık, dedi kodu, benlik olarak kurtarıcıların sınanma vadisi olmuştur. Mantık-ül Tayr’da ise marifet, istiğna (yalnızlık), tevhid, hayret ve yokluk vadisi Kaf dağına varmadan Simurg’u görmeden kuşların imtihanıdır. Simurg ise nihai anlamda yolu tamamlamış kuşların kendileri olacaktır. Hayat Ağac’ı romanında herkes Kaf Dağını aşarak nefsinin tuzaklarından arınmış bir halde Hayat Ağacı’na kavuşacaktır. Anlaşıldığı üzere aşılmaz sanılan Kaf Dağı insanın Benlik Dağı olmaktadır. Yasemin Ak’ın veciz ifadesiyle: “Bu dünyadaki her deneyim Hayat Ağacı’na yapılan yolculuktur”.

Unutmamak gerekir ki Hayat Ağacı kökleri Tamağ’dan (Tamu-Cehennem) dalları göklere doğru uzanıyordu. Onun için yolcuların Tamağ’a Erlik Han’la hesaplaşmaya gidişi yaşamın zorluklarının unutulmaması gerektiğini günümüz insanına hatırlatan ipucları olmaktadır. Tamağ’a girmeden ne Barlas gibi cengaver ne de Tuğrul (Simurg-Zümrüd-ü Anka) gibi kuş olunurdu. Onlar şimdilik Tamağ’da esirdi/tutsaktı.

“Saklı Hazine” için söyleyeceğim nihai söz; Aker Kartal’ın “okuduğunuz bir romanda, dinlediğiniz bir şarkıda kendinizi kaybetmiyorsanız toplumu anlatmıyor demektir” cümlesidir. Çünkü bu eser baştan sona Türk mitolojisi, halk inançları, hayat kökleriyle birlikte insanlığın da dahil olduğu varlık serüvenini anlatmaktadır. Atom ve atom altı cisimciklerle bezenmiş “Yada Taşı”ndan “Hayat Ağacı”na bizler kozmik bir ailenin hem söz hem de özleri bir kardeşleriyiz.

Kaynaklar

Bilge Seyidoğlu, Mitoloji Üzerine Araştırılmalar, Dergah Yayınları, İstanbul, 2002.

Ekrem Hayri Peker, Yeşim Taşı, Ön Türkler ve Türk Tarihinden Kesitler, Kastaş Yayınevi, İstanbul, 2017.

Feridüddin Attar, Mantıku’t-Tayr (Kuşdili), Türkçesi: Yaşar Keçeci, Kırkambar Yayınları, İstanbul, 1998.

Francis S. Collins, Hayatın Dili, Çeviri: Yurdakul Gündoğdu, Epsilon Yayınları, İstanbul, 2013.

Hikmet Tanyu, Türklerde Taşla İlgili İnançlar, Kültür ve Turizm Bakanlığı Yayınları, Ankara, 1987.

Kaşgarlı Mahmut, Divan-ı Lûgatit-Türk, (Ter. Besim Atalay), Cilt: III, 2. Basım, Türk Dil Kurumu Yayınları, Ankara, 1986.

Mustafa Eren, Trans ve Post-Hümanist Tartışmaları Ekseninde İnsan Doğasının Geleceği, İlahiyat Tetkikleri Dergisi 66/1 (2026), 106-118.

Muharrem Yellice, Mitolojiden Felsefeye, Kaynak Yayınları, İstanbul, 2024,s.128-129. Binnur Çelebi, “Ana Tanrıçadan Günahkar Kadına”, Bilim ve Ütopya, sayı 239, İstanbul, 2014.

Necati Gültepe, Türk Kadın Tarihine Giriş, Ötüken Yayınevi, İstanbul, 2008., 39., Donald J. Sobol, (Yunan Mitolojisinde) Amazonlar, Türkçesi: Burcu Yumrukçağlar. Öteki Yayınevi. Ankara, 1999.

Sadreddin Konevî, Vahdet-i Vücûdun İlkeleri, Çeviri, Açıklama ve Notlandırma: Ekrem Demirli, Fikriyat Yayınları, İstanbul, 2024.

Sait Başer, Kutadgu Bilig’de Kut ve Töre’den Sevgi Toplumuna, Seyran Yayınları, İstanbul, 1995.

Uno Harva, Altay panteonu, Mitler, Ritüeller, İnançlar ve Tanrılar, Tercüme: Ömer Suveren, Doğu Kütüphanesi, İstanbul, 2014.

Yaşar Kalafat, Türk Kültürlü Halklarda Halk İnançları -I- Türk Halk İrfanında Kurt, Lalezar Kitapevi, Ankara, 2007.

Yaşar Kalafat, Türk Mitolojisinde Kurt, Berikan Yayınevi, Ankara, 2012., Bahaeddin Ögel, Türk Mitolojisi (Kaynaklan ve Açıklamaları İle Destanlar) I.Cilt., Türk Tarih Kurumu, Ankara, 1989.

Yaşar Kalafat, Türk Kültürlü Halklarda Mitik-Mistik Kavşakta Yer, Berikan Yayınevi, Ankara, 2015.

Yaşar Kalafat, Kurt Postuna/Donuna Giren Derviş, Türk Kültürlü Halklarda Pir Kültürü, Berikan yayınevi, Ankara, 2016.

Yasemin Ak,  Saklı Hazine / Yada Taşı, Kutlu Yayınevi, İstanbul, 2016.

Yasemin Ak,  Saklı Hazine / Hayat Ağacı, Kutlu Yayınevi, İstanbul, 2016.

Yaşar Kalafat, Pir-i Türkistan Işığında Halk İnançları-Tasavvuf-Mitoloji Bağlantısı Üzerine Düşünceler, Memoratlar-Astral Mitolojik Boyut, Berikan Yayınevi, Ankara, 2018.

Zeynep Büşra Sungur,  Macar Kronikleri Ve Yerleşim Armalarında Yer Alan Turul (Tuğrul) Kuşu Sembolizmi, BELLEK Uluslararası Tarih ve Kültür Araştırmaları Dergisi, Cilt/Volume: 6, Sayı/Number: 1, Sayfa/Page: 20-42.

Zühre İndirkaş, Türk Mitosları ve Anadolu Efsanelerinin İzsürümü, İmge Yayınları, İstanbul, 2023.

İnternet Kaynağı:

https://www.kirmizilar.com/kutadgu-bilig-de-kut-ve-tore/

[1]Yasemin Ak,  Saklı Hazine / Yada Taşı, Kutlu Yayınevi, İstanbul, 2016.

Yasemin Ak,  Saklı Hazine / Hayat Ağacı, Kutlu Yayınevi, İstanbul, 2016.

[2] ESOGÜ Türk Dünyası Uygulama ve Araştırma Merkezi Kurucu Müdürü.

[3] Tasavvufi ve felsefi düşüncede ilahî hakikatin ve bilincin kâinattaki her şeyde açıkça görünmesi, parlaması ve tümel/kuşatıcı bir farkındalıkla tecelli etmesidir.

[4] https://www.kirmizilar.com/kutadgu-bilig-de-kut-ve-tore/

[5] https://www.kirmizilar.com/kutadgu-bilig-de-kut-ve-tore/, Geniş Bilgi İçin Bakınız: Sait Başer, Kutadgu Bilig’de Kut ve Töre’den Sevgi Toplumuna, Seyran Yayınları, İstanbul, 1995.

 

 

[6] Sadreddin Konevî, Vahdet-i Vücûdun İlkeleri, Çeviri, Açıklama ve Notlandırma: Ekrem Demirli, Fikriyat Yayınları, İstanbul, 2024, s. 65-66.

[7] Yaşar Kalafat, Pir-i Türkistan Işığında Halk İnançları-Tasavvuf-Mitoloji Bağlantısı Üzerine Düşünceler, Memoratlar-Astral Mitolojik Boyut, Berikan Yayınevi, Ankara, 2018, s. 134.

[8] A.g.m. s. 136.

[9] A.g.m. s. 137.

[10] Muharrem Yellice, Mitolojiden Felsefeye, Kaynak Yayınları, İstanbul, 2024,s.128-129. Binnur Çelebi, “Ana Tanrıçadan Günahkar Kadına”, Bilim ve Ütopya, sayı 239, İstanbul, 2014, s. 8.

[11] A. g. e., s. 129., Binnur Çelebi, agm, s. 9.

[12] A.g.e., s. 129-130.

[13] Necati Gültepe, Türk Kadın Tarihine Giriş, Ötüken Yayınevi, İstanbul, 2008., 39., Donald J. Sobol, (Yunan Mitolojisinde) Amazonlar, Türkçesi: Burcu Yumrukçağlar. Öteki Yayınevi. Ankara, 1999.

[14] Necati Gültepe, a. g. e., 48.

[15] Hikmet Tanyu, Türklerde Taşla İlgili İnançlar, Kültür ve Turizm Bakanlığı Yayınları, Ankara, 1987, s. 45.

[16] A.g.e., 46., Kaşgarlı Mahmut, Divan-ı Lûgatit-Türk, (Ter. Besim Atalay), Cilt: III, 2. Basım, Türk Dil Kurumu Yayınları, Ankara, 1986, s. 3.

[17] Himet Tanyu, a.g.e., 46., Kaşgarlı Mahmut,  Cilt: III, s. 159.

[18] A.g.e., s. 47-48. Ziya Gökalp, Eski Türklerde Din, Yeni Mecmua, s. 47.

[19] Yaşar Kalafat, Türk Kültürlü Halklarda Mitik-Mistik Kavşakta Yer, Berikan Yayınevi, Ankara, 2015. Kaşgarlı Mahmut, Divan-ı Lûgatit-Türk, (Ter. Besim Atalay), Cilt: III, 2. Basım, Türk Dil Kurumu Yayınları, Ankara, 1986, s. 3.

[20] Ekrem Hayri Peker, Yeşim Taşı, Ön Türkler ve Türk Tarihinden Kesitler, Kastaş Yayınevi, İstanbul, 2017, s. 7-8.

[21] A.g.e., s. 9.

[22] A.g.e., s. 12.

[23]Zeynep Büşra Sungur,  Macar Kronikleri Ve Yerleşim Armalarında Yer Alan Turul (Tuğrul) Kuşu Sembolizmi, BELLEK Uluslararası Tarih ve Kültür Araştırmaları Dergisi, Cilt/Volume: 6, Sayı/Number: 1, Sayfa/Page: 20-42.

[24] Uno Harva, Altay panteonu, Mitler, Ritüeller, İnançlar ve Tanrılar, Tercüme: Ömer Suveren, Doğu Kütüphanesi, İstanbul, 2014,  s.55.

[25] A.g.e., s. 64.

[26] A.g.e., s. 65.

[27] Zühre İndirkaş,a. g. e.,  s.93.

[28] Zühre İndirkaş,a. g. e.,  s.94.

[29] Zühre İndirkaş, Türk Mitosları ve Anadolu Efsanelerinin İzsürümü, İmge Yayınları, İstanbul, 2023., s.28-29.

[30] Yaşar Kalafat, Türk Kültürlü Halklarda Halk İnançları -I- Türk Halk İrfanında Kurt, Lalezar Kitapevi, Ankara, 2007, s. 14-15.

[31] Yaşar Kalafat, Türk Mitolojisinde Kurt, Berikan Yayınevi, Ankara, 2012., s. 33., Bahaeddin Ögel, Türk Mitolojisi (Kaynaklan ve Açıklamaları İle Destanlar) I.Cilt., Türk Tarih Kurumu, Ankara, 1989.

[32] A. g. e., s. 33-34.

[33] Mustafa Eren, Trans ve Post-Hümanist Tartışmaları Ekseninde İnsan Doğasının Geleceği, İlahiyat Tetkikleri Dergisi 66/1 (2026), s.109.

[34] A.g.m., s. 115.

[35] Francis S. Collins, Hayatın Dili, Çeviri: Yurdakul Gündoğdu, Epsilon Yayınları, İstanbul, 2013.

[36] Mustafa Eren, a.g.e., s.115.

[37] A.g.e. s. 115.

[38] ESOGÜ Türk Dünyası Uygulama ve Araştırma Merkezi Kurucu Müdürü.

[39] Yaşar Kalafat, Kurt Postuna/Donuna Giren Derviş, Türk Kültürlü Halklarda Pir Kültürü, Berikan yayınevi, Ankara, 2016., s.99.

[40] A.g.e., s.100.

[41] A.g.e.,s.100-101.

[42] Bilge Seyidoğlu, Mitoloji Üzerine Araştırılmalar, Dergah Yayınları, İstanbul, 2002, s. 47.

[43] A.g. e., s. 48.

[44] Feridüddin Attar, Mantıku’t-Tayr (Kuşdili), Türkçesi: Yaşar Keçeci, Kırkambar Yayınları, İstanbul, 1998.

Yazar
Hilmi ÖZDEN

Prof.Dr. Hilmi Özden, Eskişehir Osmangazi Üniversitesi Tıp Fakültesi Anatomi Anabilim Dalı öğretim üyesidir. Aynı üniversite Türk Dünyası Araştırmaları Merkezi Kurucu Müdürü de olan Özden, Türk kültürü ve medeniyet çalışma... devamı

Bu websitesinde farkı kaynaklardan derlenen içerikler yayınlanmakta olup tüm hakları sahiplerinindir. Sitedeki içerikler atıf gösterilerek kaynak olarak kullanlabilir. Yazıların yasal sorumluluğu yazara aittir. Tüm Hakları Saklıdır. Kırmızlar® 2010 - 2026

medyagen