Prof.Dr. Ali KAHRİMAN
Türkiye’de yerel yönetimler üzerine yapılan tartışmaların önemli bir bölümü, son dönemde olduğu gibi, kişiler ve siyasi aktörler etrafında yoğunlaşıyor. Kim ne yaptı, hangi ihale nasıl verildi, hangi belediye başkanı ne kadar harcadı, hangi partinin yönetiminde ne tür usulsüzlükler yaşandı?
Bunların tamamı elbette önemlidir. Hukuk ihlal edilmişse hukuk işletilmeli, kamu zararı oluşmuşsa hesabı sorulmalıdır.
Fakat bütün bunların ötesinde daha zor ve daha önemli bir soru var:
Aynı sorunlar, farklı kişiler ve farklı siyasi partiler döneminde neden tekrar tekrar ortaya çıkabiliyor?
İşte bu soru bizi kişilerden kurumlara, ahlaktan teşviklere, günlük siyasetten sistem tasarımına götürüyor.
Çünkü iyi bir yönetim sistemi, yalnızca iyi insanlara güvenerek ayakta kalmaz. Asıl maharet, iyi niyetli olmayan aktörlerin dahi kamu yararına aykırı davranmasını zorlaştıran kurumları tasarlayabilmektir.
Bu nedenle yerel yönetimlerde tartışılması gereken esas konu, yalnızca “kim yönetiyor?” değil, “yönetim sistemi neyi ödüllendiriyor?” sorusudur.
Şehrin zamanı ile siyasetin zamanı aynı değil
Yerel yönetimlerin temel paradokslarından biri burada başlıyor.
Siyasetin zamanı beş yıl; şehrin zamanı ise kuşaklardır.
Bir belediye başkanının siyasi başarısı çoğu zaman görev süresi içinde görülebilen sonuçlarla ölçülür. Oysa bir şehrin gerçek ihtiyaçları seçim takvimine sığmaz.
Deprem güvenliği, su kaynaklarının korunması, kanalizasyon, ulaşım altyapısı, kentsel dönüşüm, yeşil alanlar, atık yönetimi ve iklim değişikliğine uyum gibi yatırımların çoğu bugün yapılır, fakat gerçek getirisi yıllar sonra ortaya çıkar.
Üstelik bunların önemli bölümü seçmene görünmez.
Toprağın altındaki kanalizasyon sistemi, güçlendirilmiş bir bina, yenilenmiş içme suyu şebekesi veya deprem riskinin azaltılması; bir billboard kadar görünür değildir.
Buna karşılık festival, tanıtım, reklam, meydan düzenlemesi veya kısa vadeli sosyal destekler daha kolay görünür ve siyasi karşılık üretir.
Böylece siyaset ile şehircilik arasında yapısal bir gerilim ortaya çıkar:
Siyaset kısa vadeli görünür başarı ister; şehirler ise uzun vadeli sabır ve yatırım gerektirir.
Bu durum, kamu yönetimi literatüründe “politik miyopluk” olarak ifade edilen sorunun yerel yönetimlerdeki karşılığıdır.
Bir belediye başkanının beş yıllık görev süresi ile bir şehrin elli yıllık ihtiyacı aynı karar mekanizmasına bırakıldığında, sistem ister istemez kısa vadeyi ödüllendirmeye başlayabilir.
Bu yüzden mesele yalnızca yöneticinin vizyonu değildir.
Sorun, vizyon sahibi yöneticinin bile kısa vadeli siyasi teşviklerin baskısı altında kalabileceği bir sistemin varlığıdır.
İmar: Arsanın değil, kamusal değerin meselesi
Yerel yönetimlerde sistemik riskin en önemli alanlarından biri imar kararlarıdır.
Bir plan değişikliği veya yapılaşma koşullarındaki değişiklik, herhangi bir taşınmazın değerini bir anda katlayabilir.
Burada kritik soru şudur:
Bu değer artışını kim yaratmıştır?
Arsa sahibi mi?
Elbette mülkiyet önemlidir. Fakat arsanın ekonomik değerini yalnızca mülk sahibinin emeği belirlemez.
Yol yapılmıştır.
Metro gelmiştir.
Altyapı yenilenmiştir.
Okul, hastane, park veya ulaşım yatırımı yapılmıştır.
Kent büyümüştür.
Dolayısıyla ortaya çıkan değerin önemli bir bölümü aslında toplumun ortak yatırımlarının ürettiği değerdir.
O halde imar rantını yalnızca “rant” olarak değil, daha geniş bir kavramla, kamusal kararlarla yaratılan değer olarak ele almak gerekir.
Bu noktada mesele rantın tamamen ortadan kaldırılması değildir.
Asıl mesele şudur:
Kamusal kararlarla yaratılan değer, ne ölçüde kamuya geri dönmektedir?
Çağdaş şehircilik anlayışı, bu soruyu merkeze almak zorundadır.
Bir imar kararı özel bir taşınmazın değerini artırıyorsa, bu artışın önemli bölümünün kentsel dönüşüm, deprem güvenliği, altyapı, sosyal donatı ve kamusal alanların finansmanına aktarılması gerekir.
Aksi halde şehir, ortak kaynaklarla değer üretip bu değeri özel kazanca devreden bir mekanizmaya dönüşür.
Daha açık söyleyelim:
Şehir rant üretmemeli; şehirde oluşan değer, şehrin geleceğini finanse etmelidir.
Belediye şirketleri: Sorun şirket olmak değil, görünmezleşmektir
Bir başka tartışma alanı belediye şirketleridir.
Belediye şirketlerini baştan sorunlu kabul etmek doğru değildir. Bazı hizmetlerin daha hızlı, esnek ve profesyonel biçimde yürütülmesi için bu şirketler gerekli olabilir.
Asıl sorun, kamusal kaynak kullanan bir yapının kamusal hesap verebilirlikten uzaklaşmasıdır.
Bir belediye şirketinin özel hukuk tüzel kişisi olması, vatandaşın şu sorularını ortadan kaldırmaz:
Kamu kaynağı ne kadar?
Hangi hizmet için kullanıldı?
Hangi firmadan satın alındı?
Hangi maliyetle?
Hangi performans sonucu elde edildi?
Kim karar verdi?
Bu soruların cevabı kamuoyundan gizlenememelidir.
Dijital teknolojiler bunu artık mümkün kılıyor.
Belediyeler ve iştirakleri için “açık belediye” anlayışına geçilmesi gerekir.
İhale, sözleşme, ödeme, yatırım, personel ve hizmet performansı gibi temel veriler, herkesin anlayabileceği standartlarda kamuya açık hale getirilmelidir.
Çünkü 21. yüzyılda şeffaflığın anlamı yalnızca denetçinin dosyayı görebilmesi değildir.
Vatandaşın da hesabı görebilmesidir.
Bütçe: Önce görünmeyen şehir
Yerel yönetim bütçelerinin de yeniden düşünülmesi gerekiyor.
Bir belediyenin başarısı ne kadar reklam yaptığıyla, kaç etkinlik düzenlediğiyle veya kent merkezinin ne kadar güzel göründüğüyle ölçülemez.
Gerçek belediyecilik çoğu zaman görünmeyen yerde gerçekleşir.
Su şebekesinde.
Kanalizasyonda.
Deprem güvenliğinde.
Atık yönetiminde.
Ulaşım altyapısında.
Afet hazırlığında.
Yeşil alanlarda.
Dolayısıyla yerel bütçenin temel felsefesi şu olmalıdır:
Önce şehrin omurgası, sonra vitrini.
Bir kentin altyapısı zayıfken reklam ve temsil harcamalarının büyümesi, kamu yönetiminde önceliklerin tersine dönmesi anlamına gelir.
Bu nedenle bütçede afet güvenliği, altyapı ve kentsel dirençlilik için asgari öncelikler belirlenebilir. Temel altyapı hedeflerini gerçekleştiremeyen bir yönetimin gösterişe dayalı harcamaları sınırlanabilir.
Bu, siyasetin alanını daraltmak değil; kamu kaynağının önceliklerini rasyonelleştirmektir.
Liyakat: Siyasetin karşısında değil, devletin yanında
Yerel yönetim reformunun bir başka temel ayağı teknik liyakattir.
Mühendis, şehir plancısı, mimar, mali uzman, hukukçu ve diğer teknik kadrolar siyasi iradenin rakibi değildir.
Tam tersine, siyasi iradenin doğru karar verebilmesinin bilgi altyapısıdır.
Siyaset “ne yapmak istediğini” belirler.
Bilim ve teknik bilgi ise “bunun nasıl yapılabileceğini, hangi maliyetle yapılabileceğini ve hangi riskleri taşıdığını” ortaya koyar.
Bu ayrım kaybolduğunda kamu yönetimi kurumsal aklını kaybeder.
Liyakatli bürokrasi bu nedenle siyasete karşı bir güç değil, siyasetin kurumsal hafızasıdır.
Bir belediye başkanının görev süresi beş yıl olabilir.
Ama şehrin teknik hafızası beş yılda bir değişmemelidir.
Reformun özü: İyi insan aramak değil, iyi sistem kurmak
Bütün tartışmaların sonunda yeniden başlangıç noktasına dönüyoruz.
Türkiye’nin yerel yönetim sorunu yalnızca kötü yöneticilerden kaynaklanıyorsa çözüm kolaydır: Yöneticileri değiştiririz.
Fakat sorun, yöneticilerin davranışlarını belirleyen teşvik sistemindeyse, yalnızca yöneticileri değiştirmek yeterli değildir.
Çünkü aktör değişir, mekanizma kalır.
Bu nedenle gerçek reform dört temel ilkeye dayanmalıdır:
Bir: İmar kararlarında kamu yararını ve uzun vadeli şehir planlamasını güçlendirmek.
İki: Kamusal kararlarla oluşan değer artışını önemli ölçüde tekrar kamuya kazandırmak.
Üç: Belediye bütçeleri ve şirketlerinde tam dijital şeffaflık ve hesap verebilirlik sağlamak.
Dört: Teknik liyakati siyasi döngülerden bağımsız biçimde kurumsallaştırmak.
Bunların tamamı aslında tek bir amaca hizmet eder:
Kamu yönetiminde doğru davranışı kişisel erdem olmaktan çıkarıp kurumsal zorunluluk haline getirmek.
Bataklığı kurutmak
Bugün yerel yönetimlerde yapılan tartışmaların çoğu sivrisineklerle ilgileniyor.
Kim yanlış yaptı?
Kim soruşturulmalı?
Kim görevden alınmalı?
Hangi ihale incelenmeli?
Bunlar önemlidir. Hukukun gereğidir.
Ama daha büyük soru şudur:
Sivrisinekler neden sürekli yeniden üreyebiliyor?
Eğer aynı tür sorunlar farklı dönemlerde ve farklı yönetimlerde tekrar ediyorsa, artık yalnızca kişileri değil, bataklığı konuşmamız gerekir.
Bataklık; kısa vadeli siyasi getiriyi uzun vadeli kamu yararının önüne koyan teşviklerdir.
Bataklık; kamusal kararla yaratılan değerin özel kazanca dönüşebilmesidir.
Bataklık; kamu kaynağının yeterince görünür olmamasıdır.
Bataklık; teknik aklın siyasi sadakate yenilmesidir.
Bataklık; şehirlerin gelecek kuşaklara ait olduğu gerçeğinin seçim takvimine feda edilmesidir.
Bu nedenle Türkiye’nin ihtiyacı yalnızca daha iyi belediye başkanları değildir.
Daha iyi belediye başkanlarının bile yanlış yapmasını zorlaştıracak daha iyi kurumlara ihtiyacımız vardır.
Gerçek kurumsallaşma, iyi insanların iktidarda olmasına güvenmek değildir.
Gerçek kurumsallaşma, kötü kararların sistem tarafından sınırlandırılabildiği bir düzen kurmaktır.
Şehirler beş yıllığına yönetilmez. Geçmişten devralınır, bugün inşa edilir ve geleceğe teslim edilir.
Bu nedenle bir belediye başkanının başarısını yalnızca kendi döneminde yaptığı görünür işlerle değil, kendisinden sonra gelecek kuşaklara bıraktığı şehirle ölçmek gerekir. Belki de yerel yönetim reformunun en sade özeti budur: Sivrisinekleri kovalamakla yetinmeyelim. Bataklığı kurutalım. Çünkü mesele yalnızca bugünün belediyesini yönetmek değil; geleceğin şehrini bugünden inşa etmektir.
————————————
Kaynak:
Kamu Kaynağından Siyasi Ganimete: Yerel Yönetimlerde Akıl Krizi
