İrtikap mı, İrtikâp mı?

Son günlerde, bazı belediyelerde olduğu ileri sürülen yolsuzluk, rüşvet iddialarını bildiren tv kanallarındaki sunuculardan, olayı “irtikap” diye nakleden de var, irtikâp diye söyleyen de var. Birileri yanlış söylüyor; bu, kesin.

Düşündürücü olan, yüksek öğrenim görmüş, “aydın” sayılan bazı diplomalılarımızın, Türkçemizde 1.000 yıldır kullanılmakta olan bir kelimenin doğru telâffuzunu, söylenişini bilmemelidir; kullandığımız yazının cilvesi: a harfinin üzerine konulacak olan işâret, uzatma için mi, incelltme için mi olacak, karar verilemediği için böyle oluyor.

Doğrusu: irtikâb’dır.

Kitle iletişimi için, Türkçeyi daha iyi bilme durumunda olan Türkoloji veya Şarkıyât mezunu görevlendirilse, bu konu halledilir, ama, bir Avrupa dilini bilen veya bir Avrupa diline âşina olan kullanılmaktadır.

Çağdaşlık gereği olmalı…

İkâmet mi, İkaamet mi?

Aynı durum, ikamet kelimesinin söylenişinde ortaya çıkmaktadır: Birçok kimse, bu kelimeyi, halk arasında doğru kullanılıyor olmasından dolayı, (ikamet olarak yazılsa da) ikaamet diyerek, doğru olarak söylemektedir. Fakat, “mesken”, “oturulan, bulunan yer” için kullanılan “ikametgâh” demeye gelince; sondaki, mekân bildiren “gâh” ekindeki ince telâffuz edilen â dan dolayı, kelimenin ilk bölümündeki ka hecesini de ince söyleyerek ikâmetgâh diyenler var.

Siz, doğru olarak, ikaametgâh deseniz, belki de, sizin söyleyişinizi kaba bulacak olan vardır.

Zülfikâr mı, Zülfikar mı?

Doğru telâffuz, Zülfikaar’dır. Hz. Ali’nin kılıcı olarak ünlüdür. Hızır Reîs’in (Hayreddîn Paşa) sancağında Hz. Süleyman’ın mührünü temsil eden çift üçgen ile bu kılıç vardı. Bilindiği gibi, Hz. Süleyman A.S., İslâm Peygamberidir, İslâm’ın, kendi çağındaki peygamberidir.

Kelimenin ilk hecesindeki ü sesi ince söylenir k harfinden sonraki a sesi kalın ve uzundur: Zülfikaar diye söylenir.

Yarın mı, yağrın mı?

Atalarımız, eski Türkler, havanın gelecekte nasıl olacağını anlamak için, koyunun kürek kemiği “yağrın”ı güneşe karşı tutarak veya ateşte kızdırarak meydana gelen damarlara bakarlardı. Böylece, koyunun kürek kemiği olan “yağrın” kelimesinin, gelecek gün için kullanıldığı anlaşılıyor.

1928 yılında Latin harfleri alınırken, bu kelimenin “yarın” olarak yazılması kabul edilmiş. Halk, “gelecek gün” anlamındaki bu kelimeyi, ilk heceyi uzun söyleyerek, doğru olarak kullandı.

Bir müddet önce, bir bayan, televizyonda, kesin bir ifâdeyle, bu kelimenin ilk hecesinin kısa söyleneceğini bildirdi. O zamandan beri, tv kanallarında bu kelimenin ilk hecesi kısa olarak, kelime ”yarın” diye YANLIŞ söylenmektedir.

Kesin bir ifadeyle bu YANLIŞ söyleyişi bildiren bayanın, Türkçe ile ilgisi nedir, bilmiyorum; eline tutuşturulan, okumuş bir câhilin yazdığı anlaşılan şeyi naklettiği anlaşılıyor. Türkoloji mezunu olsaydı, 2000 yıldır kullandığımız bu kelimenin, 1000 yıl kullandığımız yazı ile y harfinden sonra, y’nin UZUN okunacağını gösteren Elif harfi ile  يا  olarak yazıldığını görürdü.

Halk, yazıda yanlış da olsa, kelimeleri, doğru olarak söyler: Kasım yazılır, Kaasım diye söylenir, katil yazılır, kaatil denilir, Kazım yazılır, Kâzım diye söylenir.

İzlemek mi, seyretmek mi?

Milletin en az 1000 yıldır kullandığı “seyretmek” kelimesindeki “seyr” kelimesinin Arapçadan geçmiş olduğunu keşfeden zihniyet, bu kelimeden kurtulmak için, “izlemek” fiilini ortaya attı.

Türkçede, izlemek fiili vardır: avcı, avını izler, avının izini takip eder.

Seyretmek yerine izlemek fiilini ortaya atan diploma hâmili, Türkçedeki bu kullanılışı BİLİYOR mu idi? Acaba?

Tv de, kendisini seyredenlere hitaben: “sayın izleyiciler!” diyen, bu kelimeyi ortaya atan zihniyet tarafından, biraz tuhaf bir duruma getirilmiş olmuyor mu?

 

Paylaşmak mı, bildirmek mi?

Paylaşmak, nesneleri “pay”lara ayırarak bölüşmek demektir: Mîrâs paylaşılır; 8 dâire bırakmış olanın mîrası, 4 kişi arasında paylaşılır, herbiri 2 şer dâire alır, ortada daha paylaşılacak bir nesne kalmaz.

Peki, “haber” nasıl paylaşılır? Nakledilse, bildirilse, OLMAZ MI?

Haber, paylaşıldıktan sonra, tekrar tekrar NASIL paylaşılıyor? Kaç “pay”a ayrılıyor?

 

Tüm mü, bütün mü?    Hepsi olmasın?

Arapça’ya, Farsça’ya karşı allerjisi olduğu anlaşılan zihniyet, milletin en az 1000 yıldır kullandığı “tamam”, “hepsi” kelimeleri yerine “tüm” kelimesini ortaya attı. Kayseri yöresinde, bildiğime göre, “bölünmemiş”, “yekpâre” ekmeğe “tüm ekmek” deniliyor. Buna göre, “insanların HEPSİ, TAMAMI” yerine “TÜM insanlar” demek, trafik kazasında eli ayağı kopmamış vatandaşlar demek oluyor.

Bu zihniyete nasıl anlatırsınız ki; kültür, milletin kullanmasıyla, katkıda bulunmasıyla asırlar içinde meydana gelir, kültürü, edebiyatı olan insan toplulukları, “millet” olur, kültürün temeli, kabı olan “dil” ile öyle hoyratça oynamak, büyük yanlıştır. Türkçeyle, milletin en değerli varlığıyla oynamağa kimsenin hakkı yoktur;

 

Geçtiğimiz gün mü, geçen gün mü?

Yakın zamana kadar; geçen yıl, geçen ay, geçen hafta, geçen Salı … diyorduk, yüzyıllardan beri böyle kullanıyorduk.

Son zamanlarda bazı diploma hâmilleri, sanki biz zamanı geçiyormuşuz gibi, “geçtiğimiz Salı” gibi sözler kullanıyorlar.

Biz mi zamanı geçiyoruz, zaman mı bizi geçiyor? Zamanı sarf ediyor muyuz? (do we spend time?) (How did you spend last night? watching Tv?)

Milletin, dilinde kullandığı kelimeler, tâbirler, o milletin dünya görüşünün, birikiminin ürünüdür, sonucudur.

Türkçe, İngilizceden çok daha köklü, düzgün, mantıkî, “bir akademi elinden çıkmış gibi” bir dildir. Türkçeyi, “modernleşiyoruz” diye, öyle, bir Avrupa diline benzetme özentisi, yersizdir, o zihniyet sâhibi, zavallı Tanzîmât münevverinin yolunda gitmektedir ki o yol, traji-komiktir. Tanzîmât aydınına göre “Fransızca bilmeyen, eşek” idi!

Tanzîmât aydını, bir dereceye kadar mâzûrdur; Avrupa, o zaman maddî gelişmişliğin doruğunda idi, günümüzde ise, çürümüşlüğü, her gün biraz daha ortaya çıkıyor. Batının Ölümü (The Death of the West) yine bir Batılı tarafından yazılmış kitaptır.

Rahmetli Üçüncü Selîm’in (1789-1808) çevresinin etkisiyle yanlış bir tercihte bulunarak -Japonlar gibi, sâdece teknolojiyi almak yerine- “her şeyimizle Avrupa’lı olmak” yolunda döşediği yörüngede 1829, 1839, 1856, 1876, 1908, 1928, 1997 tarihleri çok mühimdir.

Burada “kuluçka ördek altına konulmuş tavuk yumurtasından çıkan civcivin, kendini palaz sanması” konulu bir mecaz/metafor hâtıra geliyor:

Ördek yumurtasından çıkan palazlar, anayı, ördeği yüzerek takip eder; civciv ise, anası olarak bildiği ördeğin ardınca gitmek ister, ama, ördek yavrusu olmadığı için, cup cup batar, yüzerek ördeği takip edemez.

İki yüz otuz beş yıl önce döşenmiş olan yolda yetiştirilen diplomalımız, ne yapsın? Kendini Avrupa’lı zanneder, “ortaçağ karanlığı” der; ortaçağda, zifirî karanlık içinde olanın Avrupa olduğunu, uygarlığın 8 – 15 ci yüzyıllar boyunca, başında Türklerin bulunduğu İslâm âlemi tarafından temsil edildiğini, uygarlığın Avrupa’ya; Palermo-İtalya ve Endülüs-İspanya yoluyla geçtiği, kendisine öğretilmemiştir.

Dr. Sigrid Hunke’nin “Avrupa’nın üzerine doğan İslâm güneşi” (Servet Sezgin çev.)nden de haberi yoksa, böyle tuhaf işler yapar.

*** *** ***

09 Alparslan 2026

Yazar
Mehmet MAKSUDOĞLU

Mehmet Maksudoğlu, Eskişehir’de Kırım kökenli bir âile içinde doğdu. İnkılâp İlkokulunu, Eskişehir  Lisesini ve Ankara Üniversitesi İlâhiyat Fakültesini bitirdi. İzmir İmam-Hatîp Lisesi’nde Meslek Dersleri Öğretmeni olara... devamı

Bu websitesinde farkı kaynaklardan derlenen içerikler yayınlanmakta olup tüm hakları sahiplerinindir. Sitedeki içerikler atıf gösterilerek kaynak olarak kullanlabilir. Yazıların yasal sorumluluğu yazara aittir. Tüm Hakları Saklıdır. Kırmızlar® 2010 - 2026

medyagen