Türkmen’in Milliyetçi Olması Şart mı?

Tam boy görmek için tıklayın.

Prof.Dr. Mahir NAKİP

Bazı Türkmen aydınları ve siyasetçileri, 20. yüzyılda Arap dünyasında uygulanan milliyetçilik politikalarının başarısızlığını delil göstererek milliyetçilik çağının kapandığına inanmaktadır. Arap ülkelerinde milliyetçi yönetimlerin başarısız olduğu doğrudur. Ancak bu durum, milliyetçiliğin bütünüyle iflas ettiği anlamına gelmez. Çünkü milliyetçilik, burada kullandığımız anlamıyla, sosyalizm gibi sonradan üretilmiş bir ideoloji değil; insanın mensubu olduğu millete karşı duyduğu aidiyetin, sorumluluğun ve koruma refleksinin tabiî bir tezahürüdür.

Arap dünyası yaklaşık bir asır boyunca İngiliz ve Fransız emperyalizminin hâkimiyeti altında yaşadı. Bağımsızlıklarını kazandıktan sonra milliyetçi bir siyaset izlemeleri kaçınılmazdı. Ancak buna paralel olarak ekonomik kalkınmayı esas alan güçlü bir model de geliştirmeleri gerekiyordu. Batıyı veya kapitalizmi tercih edecek durumda değillerdi; çünkü daha yeni onların sömürgesi olmaktan kurtulmuşlardı. Bu nedenle milliyetçiliğe eşlik edecek model olarak büyük ölçüde sosyalizmi benimsediler.

Fakat sosyalizmin hem milliyetçilikle hem de dinle yaşadığı gerilimleri; İslam’ın da sosyalizmin temel kabullerini reddettiğini yeterince hesaba katmadılar. En büyük hataları, İslamiyet’i bir kenara bırakarak milliyetçiliğe sosyalizmi aşılamak istemeleri oldu. Nitekim bu aşı tutmadı; zaten tutması da mümkün değildi. Bu anlayışın Arap dünyasında yaygınlaşmasında Mısır Cumhurbaşkanı Cemal Abdünnasır’ın önemli bir rolü olmuştur. Mısır’ın ardından Suriye, Irak, Yemen, Sudan, Libya ve Cezayir de benzer politikalar izledi. Zamanla bu ülkelerde yalnızca sosyalist model değil, onunla birlikte milliyetçi söylem de itibar kaybetti. Sovyetler Birliği’nin dağılması da bu süreci hızlandırdı.

Bugün bazı Türkmen aydınlarımız ister Sünni ister Şii olsun, bu tarihî tecrübeyi esas alarak çözümün yalnızca İslam’ın ipine sarılmakta olduğuna inanmaktadır. Kanaatimizce burada gözden kaçırılan husus, her milletin kendi tarihî ve sosyolojik şartlarının farklı olduğudur. Aynı reçete her topluma aynı sonucu vermez.

Aslında mesele milliyetçiliği savunmak veya reddetmek değildir. Esas mesele, her milletin içinde bulunduğu şartlara göre kendisini ayakta tutacak fikrî ve toplumsal dengeyi kurabilmesidir. Bu bakımdan milliyetçilik, devlet sahibi ve güven içinde yaşayan milletlerin lüksü değil; varlığı tehdit altında bulunan milletlerin en tabiî savunma reflekslerinden biridir. Bir milletin dili, tarihi, kültürü ve yaşadığı coğrafya hedef alındığında bunları koruma iradesine milliyetçilik denir.

Dolayısıyla gerçek milliyetçilik saldırgan değil, savunmacıdır.

Mesela Balkanlar’da, Doğu Türkistan’da, hatta Avrupa, Amerika ve Kanada gibi ülkelerde yaşayan Türklerin millî kimliklerini koruyabilmelerinin en güçlü yolu İslamiyet’e sarılmalarıdır. Çünkü bu coğrafyalarda hedef alınan temel unsur çoğu zaman dinî kimliktir. Dindar bir insan ise diline, tarihine, örf ve âdetlerine de daha güçlü bağlanacaktır. Böylece din, millî kimliğin korunmasına hizmet eden güçlü bir şemsiye vazifesi görecektir.

Buna karşılık Irak, Suriye, İran ve Afganistan gibi Müslüman ülkelerde yaşayan Türklerin karşı karşıya bulunduğu temel tehdit dinlerinden veya mezheplerinden ziyade millî kimliklerinedir. Bu ülkelerde kimse Türkmenleri sistemli bir şekilde dinlerinden döndürmeye çalışmıyor; buna karşılık dilleri, demografik yapıları, tarihî şehirleri, siyasi temsil hakları ve millî varlıkları sürekli baskı altına alınıyor. Dolayısıyla bu ülkelerde yaşayan Türklerin kendilerini koruyabilmelerinin en güçlü ve tek enstrümanı milliyetçiliktir.

Burada bir hususun özellikle altını çizmek gerekir. İslam, insanın kendi kavmini sevmesini yasaklamamıştır. Yasaklanan, kavmini haksızlıkta desteklemek ve diğer milletlere göre üstünlük taslamaktır. Buna karşılık kişinin kendi milletinin dilini, kültürünü, tarihini ve meşru haklarını koruması hem fıtrî hem de dinen meşru bir davranıştır. Bu sebeple İslam ile milliyetçilik birbirinin alternatifi değil; doğru sınırlar içerisinde birbirini tamamlayan iki değerdir.

Bize göre milliyetçilik, bir ideolojiden çok bir düşünme ve yaşama tarzıdır. Milliyetçilik; başka milletleri küçümsemek veya kendi milletini üstün görmek değildir. Bir insanın mensubu olduğu milletin maddî ve manevî değerlerini yaşaması, yaşatması ve gelecek nesillere aktarmaya çalışmasıdır.

Irak’ta 2003 yılından sonra hiç kimse bizi dinimizi ya da mezhebimizi değiştirmeye zorlamadı. Buna karşılık Araplar bir taraftan, Kürtler diğer taraftan topraklarımızı elimizden alarak, şehirlerimizi işgal ederek, siyasi süreçlerden dışlayarak, nüfus yapımızı değiştirerek ve haklarımızı gasp ederek millî varlığımızı zayıflatmaktadır. Bununla da yetinmeyip tek çatı altında birleşmemizi engellemek için her türlü siyasi yöntemi kullanmaktadırlar.

Bugün Erbil’de Kürt siyasi söylemiyle, Musul’da Sünni Arap siyasi söylemiyle ve Tuzhurmatı’nda Şii siyasi söylemiyle hareket eden Türkmen partileri bulunmaktadır. Bunlara milliyetçi partiler demek güçtür. Çünkü temel referansları milliyetçilikten ziyade dinî veya mezhebî aidiyetlerdir. Nasıl ki bugün Sünni ve Şii Arap partileri aynı çatı altında birleşemiyorsa, biz de din ve mezhep eksenli siyaset yaptığımız takdirde kaçınılmaz olarak aynı akıbeti yaşayacağız.

Sünni veya Şii söylemlerle hareket eden Türkmenlerin kötü niyetli olduklarını söylemek doğru değildir. Ancak bizim gördüğümüz bazı gerçekleri onların henüz yeterince göremediği kanaatindeyiz.

Arap dünyasında esen siyasi rüzgârların etkisi altında kaldıkları açıktır. Bu partilerin temel yönelimi milliyetçilik olmadıkça, diğer Türkmen partileriyle aynı mecliste bulunmaları tek başına bir anlam ifade etmeyecektir. Her seçimden sonra, her hükümet kurulduğunda ve Türkmenlere herhangi bir makam verildiğinde, tıpkı Arap siyasetinde olduğu gibi aynı ayrışmalar yeniden yaşanacaktır.

Unutulmamalıdır ki bir millet, milliyetçiliği seçtiği için var olmaz; varlığını sürdürebilmek için milliyetçiliğe ihtiyaç duyar. Din bireyi ayakta tutan en büyük kuvvettir; millî şuur ise milleti ayakta tutan en güçlü harçtır. Bunlardan birini diğerinin alternatifi hâline getirmek hem dine hem de millete haksızlıktır.

Dinimiz Hanif İslam’dır; dilimiz, tarihimiz ve millî değerlerimiz de bize atalarımızdan kalan kutsal emanetlerdir. Irak Türkmenlerinin bugün ihtiyaç duyduğu şey, bu iki değeri birbirine rakip görmek değil; Türk-İslam mefkûresi içerisinde birlikte yaşatmaktır. Çünkü bizi geleceğe taşıyacak olan ne yalnızca din ne de yalnızca milliyetçiliktir. Bizi yaşatacak olan, İslam ahlakıyla yoğrulmuş sağlam bir millî şuurdur.

Milliyetçilik bizler için bir tercih değil, bir zorunluluktur…

Yazar
Kırmızılar

Bu websitesinde farkı kaynaklardan derlenen içerikler yayınlanmakta olup tüm hakları sahiplerinindir. Sitedeki içerikler atıf gösterilerek kaynak olarak kullanlabilir. Yazıların yasal sorumluluğu yazara aittir. Tüm Hakları Saklıdır. Kırmızlar® 2010 - 2026

medyagen