İnsanın günlük hayatında doğruları yanında yanlışları/eksiklikleri vardır. İnsanın doğruları nasıl kendisinin ise yanlışları da kendisinindir. Asıl üzerinde durulması gereken kişisel yanlışlık veya doğrulardan daha çok buna yaklaşımdır.
Nasrettin Hocaya atfedilen ve yaygın anlatımı olan bir fıkrayı hatırlayalım:
Önce tokat mı?
Nasrettin Hoca günün birinde bir çocuğa bir testi verip, çeşmeden su getirmesini ister. Çocuk testiyi alıp ayrılacak iken Hoca, çocuğun ensesine kuvvetli bir tokat patlatır. Çocuk irkilir neye uğradığını şaşırır.
Çocuk ve çevreden olayı görenler sorar: Hocam ne oldu, niçin tokat attın?
Hoca; “bu çocuğu çeşmeye su getirmesi için gönderiyordum, ya testiyi kırarsa diye ensesine bir tokat attım” der.
Fıkra bu, sonrasında ne olduğu anlatılmıyor. Ama tahmin yürütmemiz mümkün:
-Çocuk testiyi bırakarak kaçmıştır!
-Çocuk testiyi alıp korku ile gitmiş fakat testi kır(ıl)mış olarak dönmüştür!
-Çocuk testiyi alıp korku ile gitmiş su dolu testi ile sağlam olarak dönmüştür!
İlk iki seçenekte su getirilmediği gibi testide kırılmıştır.
Fıkrada çocuğu testiyi kırmadan suyu getirdi mi, yoksa testiyi kırarak suyu getiremedi mi anlaşılmamakla birlikte verilmek istenen mesajda daha başkadır.
Keşke bu anlayış sırf fıkralarda kalsa!
Binanın kirişi
Yukarda anlatılmaya çalışılan tarzda hayat deneyimleri ile birçoğumuz karşılaşmışızdır. Bu tür bir tepkiye benzer küçüklükte yaşadığım bir hatıramı hep hatırlarım: Mahallemizde çevresine bazı gençleri toplayan dil ve dini bilgiler öğreten biri vardı. Ondan istifade etmek için yaz aylarında veya tatil günlerinde merhum aile büyüklerimin teşvikiyle bu insanın ziyaretine giderdik. Bu ziyaretler zaman zaman sanki bir sınıf ortamındaki derse dönüşür, sorular sorulur, değerlendirmeler yapılırdı. Yine böyle bir günde hat sanatı ile ilgili bir metinde aynı kelimenin alt alta yazılması ile ilgili bir konu anlattı. Kuranı Kerim üzerine böyle çalışmadan bahsetti. Bende harfleri kısaltarak-uzatarak yapılabileceğini söyledim. Gençliğe adım atmanın heyecanı ile olacak ki bu görüşümü hoca karşısında savundum.
Bulunduğumuz ev ahşaptan yapılmıştı. Hoca kızgın bir şekilde bana dönerek, “Bana bak! Sen ne anlarsın? Sen şu tavandaki kirişleri sayabilir misin” dedi.
Yıllar sonra bu hatıramı bir hat uzmanına anlattım. Hattat bu tür çalışmalarda “tam olarak yapılan bu” dedi!
Anadolu’nun kavruk insanları aile, eğitim ve iş hayatında yukardaki olaylara benzer muamelelere maruz kalmakta: Yabancı dil derslerinde yanlış söyleyeceğim, matematik derslerinde yanlış çözeceğim ve hocanın veya sınıf arkadaşlarımızın olumsuz tepkilerini alacağız diye hep pasif kalmayı tercih etmekte!
Eğitimde korkutma (mı?)
Geride bırakılması gereken bir anlayış ile karşı karşıyayız: Derse giren öğretmen “ben başka hocalara benzemem, ben Kül yutmam” diye genç dimağlara bu anlayışı yerleştirir…
Bir yeni yönetici personelini toplar parmağını sallayarak “Bana bakın herkes ayağını denk alsın!” der.
Yeni evlenen evli çifte öğütler verilir: “İlk günde boyunun ölçüsünü göstermelisin!”
Bu deneyimleri yaşayan çocuk veya buna tanık olan birisi başka bir zaman -ör su getirme teklifine- nasıl tepki gösterir?
Başta eğitim-öğretim hayatımızda doğruları öğretebilmek için yanlışlılara toleranslı olmamız ve güzel bir üslupla düzelmemiz gerekiyor. Aksi halde yanlış yapacağım diye doğru olanları da yapamaz oluyor insanlar.
Son söz: İnsanı insan yapan hatalara rağmen kurabildiği bağlardır.
[i] Prof.Dr., Kahramanmaraş Sütçü İmam Üniversitesi, Ziraat Fakültesi, Bahçe Bitkileri Bölümü Öğretim Üyesi
