“O demdeki perdeler kalkar, perdeler iner,
Azrail’e hoş geldin diyebilmek de hüner…”
Şairin fısıldadığı bu iki mısra, insanın binlerce yıldır kaçmaya çalıştığı ama eninde sonunda yüzleştiği o en büyük hakikatin, ölümün eşiğidir…
Hayat dediğimiz şey, sahnesinde gürültüyle oynadığımız, hırslarla, kavgalarla, aşklarla ve kaygılarla doldurduğumuz büyük bir tiyatrodur.
Gözümüzün önüne çekilen o dünya perdesi o kadar kalındır ki, çoğumuz oyunun hiç bitmeyeceğini sanırız. Oysa zaman sinsice akar ve bir gün, o tanımını yapamadığımız, vaktini kestiremediğimiz “o dem” gelip çatar…
İşte o an, roller biter… maskeler düşer… gözümüzü kör eden o hırs ve kibir perdeleri birer birer inerken, arkasındaki çıplak ve sarsıcı hakikat kalıverir karşımızda…
Bu hakikat, sadece bir inancın, bir dinin ya da bir felsefenin tekelinde değildir; ölüm, teist ile ateisti aynı mutlak sınırda eşitler.
Teist bir kafa için ölüm, emaneti sahibine teslim etme, o nihai Yaratıcı’ya kavuşma anıdır. Azrail’e “hoş geldin” diyebilmek, heybesinde iyilikle, adaletle ve temiz bir vicdanla o kapıya varmış olmanın verdiği o muazzam iç huzurdur. Çünkü Tanrı inancı, ölümü bir yok oluş olarak görmez; kul ile Maşuk arasındaki o ezeli sözleşmenin, zamanı aşan en sadık tezahürü kılar…
Fakat pencereyi tamamen başka bir yöne açtığımızda, bir ateistin dünyasında da bu mısralar derin bir yankı bulur. Tanrı’ya veya öte dünyaya inanmayan bir insan için de ölüm, yaşam serüveninin o görkemli son noktasıdır. Onun dünyasında Azrail’e “hoş geldin” diyebilmek; geriye dönüp baktığında onurlu bir hayat yaşamış olmanın, arkasında temiz bir insanlık mirası bırakmanın ve doğanın bu kaçınılmaz döngünü korkusuzca, bilgece selamlayabilmenin adıdır.
Her iki yolun yolcusu da o son saniyede aynı mahkemede yargılanır: Kendi vicdanında.
Asıl hüner, hayatın gürültüsü içinde kaybolmadan, o son misafirin bir gün kapıyı çalacağını bilerek yaşayabilmektir.
Ölümle barışabilmek, aslında hayatla barışabilmektir.
Hırslarını tavan arasına kaldırabilmiş, dünyadan alacaklı değil de borçlu gitmeyi göze almış, kimsenin canını yakmamış bir insan için o perdelerin inmesi, yorucu bir günün ardından gelen sakin, dingin bir gece yürüyüşüdür… İster vuslat deyin adına, ister doğaya dönüş; önemli olan o son nefeste kendi hikayenden utanmamaktır….
Bir kez daha söyleyeyim, evet, kendi hikayenden utanmamaktır.
Şairin dediği gibi, perdeler kalkıp asıl gerçekle baş başa kaldığımızda, ölüme gülümseyerek “hoş geldin” diyebilmek, bu dünyada iyi bir insan olarak kalabilmeyi başarmış olanların en büyük, en asil sanatı olarak zihinlere kazınınır, vesselam…
