Bir tarihte Eskişehir Türk ocağında Nedim abi ile konuşuyoruz. Kendisi yanlış hatırlamıyorsam şöyle bir cümle sarf ediyor: “Cemaat olmalıyız cemaat”.
Nedim abinin oradaki “cemaat” lafzıyla kastı, safları sıklaştıralım anlamında kullanılan bir sözdü.
Çünkü cemaat kapalı ve iç dayanışması sıkı bir yapıyı, cemiyet ise gevşek ama açık bir yapıyı temsil eder.
Aralarındaki temel fark, cemaatte himmetin kapalı bir yapı olan bir zümre ve gruba, cemiyette ise enerjinin tanıyalım tanımayalım bütün bir topluma hasredilmesidir.
Ülgener de memleketimizde ki ekonomik ilişki kalıplarının yüzyüze cemaat kalıplarıyla yapılması ve bir türlü kişisellikten arındırılamayışından şikâyet eder.
Oysa modern toplumda bu ilişkiler kişisel ilişkiler kurulmadan doğrudan doğruya rasyonel çıkar ilişkileri üzerinden kurulur.
Modern toplumda bu ilişkiler tamamen kişisellikten arınmış rasyonel bir soğukkanlılık üzerine kurulur.
Aynı tarz (buna zihniyet diyelim), Tanrıyla kurulan ilişkilere de hâkimdir. Orada da sanki Tanrı, aşinası olmadığımız yabancı biri de bu yabancılık ve mesafeyi aşmak için bir aracıya ihtiyacımız varmış gibi bir ihtiyaç içinde bulunuyoruz.
Bu bize çok daha uzak bir haritadan, Samanlık dönemleri ve sonrasında Anadolu’yu bir Türk Yurdu yapan Horasan Erenleri den kalan bir hatıra.
Unutmayalım devleti kuran şahsiyetlerden Edebalı bile bir Ahı şeyhi.
Hatta Erol Güngör merhumun “Anadolu’da Türk Birliği ve Tarikatler” başlıklı yazısı da bu minvalde olumlayarak yazılmış bir yazı.
O zamanlar bu bir dereceye kadar anlaşılabilirdi. Çünkü o devirler cemaat çağıydı ve kimlik kendini memaliki islamiye içinde buluyordu.
Fakat şimdi millet çağında yaşıyoruz ve çatışan milletin cemiyeti, tarikatlerin ise cemaate dayanıyor olmasıdır.
Kaldı ki o dönemlerde bile Baba İshak ve İlyas vakalarıyla şeyh Bedrettin vakası gibi vakalar devlet de bu yapılar arasında her ikisini de nihai bir hesaplaşmaya götürmüştü.
Millet çağındaysa bunlar zaten kaçınılmaz şeyler. Burası böyle böyle ama toplumun zihniyet kodları hala eski kodlar tarafından idare edildiği için burada bir tür kendilik ve bilinç yarılması meydana geliyor.
Bu yarılmaya bilim dilinde sosyal, kültürel, bilişsel ve psikolojik şizofreni denir ki, Türk toplumu çarpık kentleşmenin ve kültür değişmelerinin etkisiyle şu veya bu derecede bu süreçlerin bütün etkilerini üzerinde taşıyor.
Bu bilinç yarılması, bu travma kolektif bellekte o kadar büyük yaralar açmış o kadar büyük sarsıntılar meydana getirmiş ki en ufak bir mesele de toplumsal kesimler birbirlerini ya hayranlık ve en nefretle göklere çıkarmak veya yerin dibine sokmak gibi ölçüsüz davranışlara girebiliyor.
Sözüm ona kendisine sosyal bilimci diye akademi bu konulara tamamen duyarsız olduğu için meseleler elli ortamıyla veya ölçüsüz müdahalelerle çözülmeye çalışılıyor bu da arkasında yepyeni travmalar bırakıyor.
Aşılması gereken şey bunlar.
[i] Prof.Dr., Em. Öğretim Üyesi
