Moris Blondel , hareketin mühleti ölümdür diyor.
“Bu hareket, nitelikli bir tefekkürden; irâdî bir sevgi, ızdırap ve niyetle ortaya çıkmakta ve hem ferdi hem de içtimai varoluşun zeminini hazırlamaktadır. Muhakkak ki hareket olmaksızın varlıktan söz etmek mümkün değildir”
İrade ise, sonsuzluğa katılmak üzere; fertten başlayarak, aile, devlet, millet ve insanlık basamaklarından geçen, tarihilik vasfında bir harekettir.
Bu yazımda; lirizm, yüce bir ruh, kuvvetli bir iman ve sezgiyle beslenen bir vicdanın da zemini olma sa’y ve gayreti ile varlığını hizmet şuuru ile temellendiren bir adamı, amelî ve eseri, eceline faik olan bir aziz dostumu, Yakup Ömeroğlu’nu, hafıza odacıklarımdan bölük pörçük toparladığım kısa hatıralarla anlatmaya çalışacağım.
O, her türlü gayret ve tasavvuru ile ölçülü, keskin ve coşkulu bir millet maarifinin vicdanı olarak mühletini tamamladı.
Bizim dostluğumuzun bidayeti 90’lı yılların başına dayanır. TYB çevresinden, yakın arkadaşlarım Lütfi Şehsuvaroğlu ve Bayram Bilge Tokel vasıtası ile tanışmıştık.
Müheykel bir duruş ve edaya sahip, hürmetkâr, zarif ve münasebetlerinde sıcak ve samimi, dost bakışlı ve bakışları ile insanının gönlüne nüfuz eden bir hâli vardı… Çok çabuk kaynaştık ve dost oluverdik. Sıkça arar, hatır sual ederdi. Ben onun bu vefalı alâkasına karşılık vermekte yavaş ve mühmel kaldığım için sürekli mahcubiyet hissiyle malûl olurdum.
1996 yılında TYB olarak, Türkçenin 4.Uluslararası Şiir Şöleni için Kıbrıs’tayız… Dönemin TYB Genel Başkanı Lütfi Şehsuvaroğlu, Şölen Tertip Komitesi Başkanı D. Mehmet Doğan, ben de Sanat Danışmanıyım.
Kıbrıs’ta bayrak indirme hadisesine karşı bir tavır için TYB 4. Şölenin burada yapılmasına karar vermişti. O yıllarda Türk Dünyası devletleri Kıbrıs’ı tanımamış olmalarından ötürü yazar kuruluşları davetimizi şairlerine duyurmaktan imtina ettiler. Beni bu ülkelerdeki şairleri birebir davet etmek ve transferlerini sessizce gerçekleştirmem için görevlendirdiler.
Çok maceralı bir yol sürecinden sonra mezkûr ülkelerden çok sayıda şairin katılımını sağlamıştık.
Ön hazırlık ve resmi temaslar için Ali Akbaş dostumla ben önden gittik.
Kıbrıs’ta o yıllarda bir gençlik teşkilatının başında olan Erhan Arıklı’nın da yardımı ile gerekli temaslar sağlandı.
Şölen sıkıntısız bir şekilde başladı. Kıbrıs’ta Lütfi Şehsuvaroğlu Yakup Ömeroğlu’nu daha önce çeşitli ülkelerde bu tarz faaliyetlerle ilgili tecrübeleri gerekçesiyle tertip heyetine dâhil etti. Yakup’un da katılımıyla organizasyonun akışı daha bir düzenli ve renkli bir mahiyet kazandı. Bu vesile ile Yakup’u daha yakından tanıma imkânı elde ettik.
Kıbrıs gezilerinde liderlik vasfıyla gezi koordinatörü olarak temayüz etti. Magosa gezisi için otobüsteyiz. Uluslararası gençlik kampı faaliyetlerinde uyguladığı; eğlenceli ve verimli bir yol ahvali için çeşitli müzik, fıkra ve hatıralarla zenginleştirme gayreti ile hem yolculuğu keyifli kılmak, hem de çeşitli ülke ve çevrelerden gelen insanları kaynaştırma maksatlı bir gayret içinde. Otobüs şenliğine yolcuları katarak yolculuğun tadını çıkarmamızı sağlıyordu.
Türkmenistanlı şaire Şehribostan’ı bir şarkı söylemeye ikna etmeye yöneldi. Ancak Şehribostan yeni evlenmiş ve şölene genç kocası ile katılmıştı. Kocası Yakup’un ısrarından rahatsız oldu. Şehribostan’ı sessizce katılmaması yönünde ikaz etti. Yakup, kocanın ikazını fark edemediği için davetinde ısrar ediyordu. Ben durumu kurtarmak için sertçe “Yakup” diye seslendim. Durumu anlayıp ısrarından vazgeçti.
Yol beyi hükmündeki duruşuna böylesi indi ve kabaca müdahale karşısında asla bir rahatsızlık, gücenme hali göstermedi. Şehribostan Hanımın durumunu anlatınca da müdahalem için anlayışla teşekkür etti.
*
1999 yılıydı galiba, gece geç saatlerde telefonun sesi ile yarı uyur halde iken uyanıyorum. Aramanın yurtdışı olduğunu anlayınca merek ediyorum.
Arayan, Ahmet Yesevi Üniversitesi Rektör Vekili Abdülkadir Yuvalı olduğunu, ismimi Ali Akbaş’tan aldığını söylüyor. Üniversiteye bir radyo kurma niyetinden bahisle yardımımı talep ediyor. Yardım edebileceğimi, radyo yayına başlayıp çalışanların işbaşı eğitimlerini tamamlaması ardından dönme niyetimden bahsediyorum. O ise benim için Üniversitesinde idari görev düşündüğünü, radyo tesisi ile birlikte mezkûr görevi yürütebileceğim hususunda beni iknaya çalışıyor. Düşünmek için süre istiyorum. Sonraki gün öğreniyorum ki bana teklif edilen görev, Yakup’a ait. Kararımı öğrenmek için aradığında konuya bu noktadan yaklaşarak Yakup’un arkadaşım olduğunu, bulunduğu yer itibariyle liyakatinin ve dil, coğrafya, kültür vukufiyetinin bana faik olduğunu belirtiyorum. Yakup’la anlaşamadığından söz ediyor. Yapacağım radyo tesisi işi için ayrıca ödeme yapamayacağını, bir görevin mütemmimi olarak meseleyi hal etme niyetinden bahsediyor. Sesinden rahatsız olduğunu hissediyorum ve işi kabul edemeyeceğimi belirtiyorum.
Yakup, Yesevi Üniversitesinde göreve başladığında genç ve bekârdı. Birçokları bu durumu; haz, eğlence ve keyif için fırsat sayıp, başka arayışlar içine düşerken, Yakup, Türkistan günlerinin hemen başlangıcında Hava Hanımla izdivaç edip orada aile kurdu. Hz. Sultan Türkistan’ın ruhaniyeti ve barekâtıyla filizlenen bir izdivaç…
Abdülkadir Hoca eminim Yakup’un bu seciyeli duruşunun farkında olmuştur. Tek başına bu hali bile itimat, tahammül ve takdire şayan bir vasıf olarak görmeliydi diye düşünmüşümdür.
*
Kıbrıs’taki şölen sonrasında Yakup, TYB ile daha sıkı münasebetler içinde oldu. 2003 yılında Türkçenin 5.Uluslararası Şiir Şöleni Fransa, Strasburg’da yapılıyor. Şölene Türk Dünyasında önemli şöhretler katılıyor. Mezkûr şöhretlerle şölen programı içinde özel mülakatlar yapılıyor. Yakup, bütün Türk lehçelerine vukufiyetiyle ve mülakata katılan şairler hakkındaki geniş malumatı ile fevkalade dikkat çekiyor. Özellikle Muhtar Şahanov Mülakatı… Kazak şaire yönelttiği soruları, şairin seslendirdiği şiirlerini Türkçeye aktarıp açıklamalarda bulunması, takdir ve alaka görmüştü. Bu vesileyle Yakup’un Kazak lehçesine ve şiirine vukufiyeti dikkat çekmişti. Şairin kendisi de mülakatın sonunda tebrik ile takdirlerini belirmişti.
*
Necmettin Turinay’ın, Türkiye Yazarlar Birliği Başkanı olduğu dönemde yönetim kurulu üyesi seçildi. Necmettin Turinay kısa bir süre sora istifa edince, Mehmet Doğan ile durumu değerlendirdik. Başkanlık için yönetim kurulu üyelerinden Ali Ural’ın heyet üyelerini ikna etmesiyle, Yakup Deliömeroğlu’nun başkanlığı üzerinde ittifak etmeleri sağlandı.
O’nun TYB başkanlığı döneminde 2005 yılında 6.Şiir Şöleninin, Yakup’un aşinası olduğu Kazan şehrinde yapılması düşünüldü, Kazan’ın da 1000. Kuruluş Yılı Kutlamaları sebebiyle… Yine mutad üzere ben, temas ve tespitler için önden gönderildim. Yakup’un coğrafyamızın her yerinde itibar ve marufiyeti benim ilk defa gittiğim bu şehire ünsiyetimi sağladı.
Ancak Tatar makamlarının müsbet görüşlerine rağmen, Moskova ve Kazan’daki diplomatlarımızın menfi tutumları sebebiyle mezkûr faaliyet için Kırım seçildi.
Kırım’ın Akmescit şehrinde Türkçenin 6. Uluslararası Şiir Şöleni. mutantan bir şekilde icra edildi. Yakup ile bu yakın mesailerimiz dostluğumuzu daha da pekiştirdi.
Yakup’un TYB Genel Başkanı olduğu bir ramazan ayında, herfeneye (iftar davetine) ben de Erzurum’a ait bir yemek olan ‘lor dolması’ götürmüştüm. Yakup Bu yemeği çok sevmişti. Zaman zaman benden bu yemeği sorar, arzu ederdi. Ben çoğunlukla İstanbul’da olduğum için bir türlü onun bu arzusunu karşılayamıyordum. Ama hep aklımda idi. Garip bir tecelli geçtiğimiz yıl arzusunu karşılama fırsatı oldu. Çok şükür… Eğer bunu yapamamış olsaydım şimdi fevkalade meyus olurdum.
*
AYB Kuruldu… Yıl 2006. TYB’de üyeliği devam eden arkadaşlar tarafından. AYB’nin ilk ciddi faaliyeti Türk Dünyasına şamil bir edebiyat dergisi çıkarmaktı. Kuruluşundan bir yıl sonra Kardeş Kalemler adıyla, bugün 236. sayıya ulaşan dergi… Bir yıllık hazırlık döneminden sonra Türk Edebiyat dünyasının semalarında bir güneş gibi doğdu.
Yakup, benden dergi ve dernek için logo çalışmamı istedi. Ben hızlıca Türk kültür unsurlarını ifade eden beş ayrı logo ve henüz adı konan dergi için kapak tasarımı hazırlayıp gönderdim. Kadirbilirlik vasfı ile logoları ve kapak tasarımını benimsedi. Gönderdiğim logoların tamamını derneğin çeşitli faaliyet alanlarında kullandı. Derginin kapak tasarımını da sadece dergi ismindeki font değişikliği ile.
Ben TYB’de bir dönem yönetim kurulu üyeliği, TYB Vakfının kuruluşunda da mütevelli heyet üyesi olarak görev almıştım. İstanbul’a taşındıktan sonra dernekte formel görev kabul etmedim. Ama informel olarak daima işlerin içinde, söz sahibi ve müessir oldum.
Yakup, bu yöndeki tavrımı bildiği halde, AYB’nin kuruluş yıllarında, bana dahi sormadan kurul üyelikleri vasfetmişti. Ben kongrenizde yoktum bu nedir diye sorduğumda: “ağabey ben seninle de bu yolu yürümeyi murad ettim. Lütfen itiraz etme” dedi. Bu samimiyet ve dostluk izharı karşısında “eyvallah” dedim. Dostluk biraz da teslimiyettir.
*
Avrasya TV ve TRT Ankara Radyosu faaliyetleri…
Radyo programlarında çok sayıda kültür meselesi, bu meselelerde vukufiyet sahibi isimlerle, mülakatlar halinde mikrofona yansıdı. Her Ankara’ya gelişimde beni aşinası olduğum Ankara Radyosunun stüdyolarına sokardı. Soru ve yönlendirmeleriyle çok keyifli ve verimli kayıtlardı bunlar. Bir gün beni aradı ve radyo programlarını kaldırdıklarını üzüntüyle haber verdi. Fevkalade verimli, faydalı bir kültür hizmetinin önü kesilmişti. Ben de çok üzüldüm. Programlarında zülf-i yâre dokunacak bir durum da yoktu. Program konukları tamamen alanında söz sahibi olan, marufiyet ve müktesebat sahibi ilim ve kültür insanlarından oluşuyordu. İlgiyle takip edilen, beğenilen programlardı. Kültür dünyamızdan, kültür coğrafyamızdan taşıdığı mesele ve isimlerle açısı çok geniş pencereler açmış, dinleyicisi üzerinde derin izler bırakmıştı.
Yakup TV programları ve belgeselleriyle de mezkûr kurum nezdinde derin izler bıraktı. Programcı, danışman, metin yazarı ve senaristlik vasıflarıyla fevkalade geniş bir müktesebat… Kardeş Kalemlerin benzersiz maslahatını sesli ve görüntülü yayın vasatlarına da taşıma azim ve gayreti, emek kesafeti, onun nasıl bir aşk ve şevkle meselelerinin adamı olarak çırpınışının en bariz deliliydi. Onun Geniş kültür hinterlandımız üzerine yaptığı mezkûr programlar, belgeseller vb. kitabî olmaktan ziyade tecrübî idi.
Hep böyle olmuyor mu, iyi ve güzel olanın önü, akla aykırı sebeplerle; kıskançlık, anlamsız tarafgirlik ve her halükârda hamakatla kesiliyor.
*
Sene 2015. Eskişehir Valisi Güngör Azim Tuna’nın refakatinde, Yakup ve benim de içinde yer aldığımız bir heyetle Kazakistan’a gidiyoruz Kazakistan Karaganda şehri ile Eskişehir arasında kardeş şehir protokolü imzalanacak… Seyahatimiz önce Almatı’ dan başlıyor. Almatı’yı ilk defa 1992’de görmüştüm.
Bu gelişim muhtemelen beşinci. Muhakkak ki Yakup, daha çok ziyaret etmiştir. Otele yerleştikten sonra heyet Vali Bey’in riyasetinde resmi görüşmeler yapacak. Yakup benim kulağıma “ağabey biz ayrılalım, dostlarla buluşmaya fırsatımız olsun” dedi.
Kazakistan Yazarlar Birliği Başkanı Uluğbek Yesdevlet ile buluştuk. Bizi özel bir helikopter pistine götürdü. Orada çok sayıda şair ve yazar bekliyordu. Tanışma, yemek, sohbet derken pistte bulunan irili ufaklı helikopterler konu oldu. Bizi uçurmak istediler. Özellikle iki kişilik helikopterle… Ben mazeret beyanı ile Yakup’u öne sürerek çekildim. Önce Yakup da istemedi ama benim ısrarım ile bindi. Havada birkaç tur, sonra indiler. Yüzü gergindi. “Ağabey seni kıramadım ama çok korktum. Yükseklik problemi yaşadım”. Israrımdan utandım. Bunu belirtince sarılıp beni teskin etti. Yaşadığı bu ürpertinin renkten renge giren ruh halleriyle dolup taştığı halde…
Almatı’dan sonra sırasıyla Çimkent, Türkistan, Otrar- Farab Kazı Alanı , Astana ve Karaganda şehirleri…
Astana’da Valilik, Üniversite ve Türk Dünyası ve Kültürünü ifade eden kurum ve kuruluşlarda resmi görüşmeler. Buralarda da Yakup’un hak edilmiş marufiyeti yol açıcı oldu.
Sonrasında Karaganda’da, Karaganda-Eskişehir Kardeş Şehir Protokolü imzalandı.
*
Sene 2011.
Yakup bir ilke daha imza atıyor. Türk Dünyası Edebiyat Dergileri Kongresini topluyor.
Türk Dünyası Edebiyat Dergileri Kongresi için Katılım beratları hazırlıyorum. Kongrede bu katkımdan ötürü teşekkür ediyor.
Sene 2015.
Doğumunun 100. Yılında Haldun Taner Tiyatro Eserleri Yarışması, Ödül Beratlarını da bana yaptırıyor
Sene 2018.
Kaşgarlı Mahmut Hikâye Yarışması, Kaşgarlı Mahmut Ödül ve Beratları. Ödüller sahiplerine; dönemin Kültür ve Turizm Bakan Yardımcısı, Değerli ilim ve kültür adamı Merhum Haluk Dursun tarafından verilmişti.
Benden merkezi İstanbul’da bulunan Türk Dünyası Belediyeler Birliği Başkanı Erol Kaya ile röportaj yapmamı istedi oldukça uzun röportaj oldu. Beğendi, sınırı zorlamasına rağmen Kardeş Kalemlerde yayınladı.
Yine o yıllarda bir masal olimpiyatı üzerine proje hazırlamamı istedi. Konu üzerinde yoğun gayret ile çalıştım. Çerçevesi çok geniş ve ihatalı bir çalışma oldu. Projeyi çok beğendi ancak, kaynak arayışı neticesiz kaldı. Bunu her fırsatta üzüntü ile dillendirdi.
Yine o yıllarda sonuç alamadığımız bir başka tasavvurumuz Uluslararası Nasreddin Hoca ve Türk Mizahı Sempozyumu… Bu da destek ve kaynak bulunamadığı için neticesiz kaldı.
Yapabildiklerini konuşmaz, daha ziyade adını koyup da yapamadıkları için dertlenirdi.
Bana hafif sitem rengi taşıyan bir serzenişle “ağabey sen de işin çerçevesini çok geniş tutuyorsun, bize bu kadar hacimli projeleri gerçekleştirebileceğimiz desteği kim verir ki” demişti.
*
AYB’nin arka bahçesi, adeta gizli bir has bahçe… Yakup yaz ayları için Derneğin yanı başındaki boşluğu, mutfak, tuvalet gibi ihtiyaç unsurları ve bahçe mefruşatı ve bitki çeşitliliği ile teçhiz ederek, hem çalışma, hem de dinlenme vasatı icat etti. Hatta sahne benzeri bir zemin oluşturarak bahçeyi faaliyetler için açık hava ortamı ve alternatif bir salon olarak da değerlendirmişti.
Bu bahçeyi çok severdi. Ben de Ankara’da olduğum zamanlarda Yakup’la bu bahçede buluşur keyfine ortak olurdum.
Bir gün Ankara’ya gelmiş ve hemen Yakup ile buluşmak için Hamamönü’ne koşmuştum. Yaz mevsimi olduğu için bahçe kapısına yöneldim. Kapı duvar. Dernek binasında Yakup’u odasında buldum. Bahçeyi sordum. Çok üzgündü… Tahsis eden merciler bahçeyi geri almışlar.
Ben de büyük bir sukut-ı hayâl yaşıyordum. Daha sonraki buluşmalarımızda Yakup ile her daim, bahçeyi hüzün ve hasret ile yâd ettik…
*
Duygularını, heyecan ve kederlerini umumen Türk Dünyasının kültür birliği lirizminde yaşıyordu.
Ruhunda, bütün hayatında duyduğu aydınlık, berraklık hasreti kadar, sebebi daha henüz sızıntı halindeki hüzünlere karşı koyma ihtiyacının da görünüşüydü bu.
Uzun koyu buğday çehresi, gözlerinde parlayan ışıkların hüznüyle renkli bir yüzdü adeta.
Ve gözlükleri… Mütemmim bir aksesuar bir yüze bu kadar mı yakışırmış. Adeta yüzünün tabii bir unsuru gibi.
Bu uzun olduğu kadar geniş, buğday tonundaki yüzünde: bebekleri, kısık göz kapaklarının aralığında hüzünlü, ancak tebessüm ışıklarıyla dolu, çoğu zaman karşısındakinin kalbine girmek istiyormuşçasına dik bakışlı kömür gözleri, güzellik denen ilahi cevherden ışığını almış… Konuşurken hepsi gözüken muntazam, iri beyaz dişlerinin arasından çıkan sakin bir ses… Seslerin rengi olsa onunki, al görülecek. Bu al, ses tonuna olduğu kadar konuşmalarının konularına da hâkim… -Yavaş yavaş konuşup, fikirlerini düzgün cümlelerle anlatmaya gayret ettiği kadar, mantık hataları yapmamak için de dikkatli davranırdı.
Yavaş, ağır ağır, saygıyla konuşmasını bildiği kadar, dayandığı ülkünün kudretinin değerlerini de idrak etmişti. Konuşmaları oldukça düzgün, akıl ve ruh renkleri parlak, bütün hayatı gözlerinde toplanmış adeta. Karşısındakinin kalbine ve kafasının içine girmeye, düşüncelerini, hislerini bulup çıkarmaya çalışan bakışlar…
Bir de de nazik hareketlerle gizlemek istediği bütün görünüşünü sarmış, melankolik, sessiz bir gurur…
O’nu her daim, gün doğuşunun ve batışının ufuklarında, yaktığı hizmet ve gayretin yangınları arasında yürüyen bir yolcu olarak görürdünüz.
Rabbinin ona cömertçe bahşettiği; güzellik vasıfları, huy, ahlak, sima güzelliği ile bedeni yakışıklılığı, müheykel duruş ve edası, seciyesini de zırhlaştırmış olmalı. Güzellik denen o deruni sonsuzluğun sevk-i tabiisi ile kutlu istikameti üzere, soluk soluğa yürüdü.
Bir ideali anlatacaksınız, onun peşine düşmüş bir adamı da! Sonra bu adamın, idealine kavuşmak için yürüdüğü yollar, atladığı geçitler, çektiği sıkıntılar, gurbet, hasret, hüzün ve melalini de anlatabilmelisiniz.
Yürüdüğü yolun taşları, dikenleri, çamurlarına rağmen, o, daima koşturmuş, ancak yıprandığının ve yorulduğunun farkına dahi varamamış… Bilgisini, kabiliyetlerini, takatını esirgemeden ortaya koyduğunu da hissetmeli ve anlatmalısınız.
Derin akıl olarak da vasıflandırabileceğimiz o vicdan terennümleri ile ruhumuza güzelin, samimiyetin ve mesuliyetin renklerinden elde ettiği armonilerle hizmetin resmini tersim etti.
Güzelliğin derinliklerine yöneltilmiş bakışlarla olayları, eşyayı ve zamanı ve elbette kendini aşabildi.
Büyük hareket adamlarının, irade sahiplerinin şu yeryüzüne bıraktıkları, bir sessiz çığlıktan başka ne olmuştur ki?
Ama o sessiz çığlık, sahibinin dahi kulaklarına ulaşamamıştı… Davası ve ülküsü, maddi varlığının önünde ve üstündeydi. Bedeni tükenmişliğinin farkına dahi varamamıştı.
Son konuşmamızda; o meşum kelime ile hastalığını duyururken, bir başkasından söz ediyormuşçasına öylesine bîgâne… Ama o kelime benim kulağımı yakıp kavuran bir alevdi adeta.
Çünkü O, kendine acıma hissine kapılmayacak kadar bir arslan yüreğine sahipti.
Vesselâm…
Rahmet ve mağfiret niyazıyla…
