Cemal GULAŞ
İlk Mehmetçiğin şehit edildiği gün azan terör örgütü sempatizanları havai fişek gösterileri ile taşkınlıklarını tüm Türkiye’ye gösterdiler.
Bugün ülkede dün söylediğinin tam tersini yapanlara güvenenlere sadece sonra ağlamak yok diyerek daha önce 2024 de yazdığım bir yazıyı yeniden paylaşıyorum.
2014 yılı Haziran ayıydı.
Moskova’da eski bir arkadaşımla buluştum. Arkadaşım o sırada Duma’da milletvekiliydi. Uzun uzun sohbet ettik. Beni Moskova’ya 80 kilometre mesafedeki köyüne davet etti. Ancak bir program dâhilinde Moskova’da bulunduğumu ve davetine katılamayacağımı söyleyince, “Öyleyse akşam yemeğini beraber yiyelim.” dedi.
Birlikte uzun bir yemek yedik. Doğal olarak konu dünya siyasetine geldi.
Ben, 2015 yılında tüm Asya’yı kapsayacak bir geziye çıkacağımı ve Bering’e kadar gitmek istediğimi söyledim.
O da Moskova dâhil olmak üzere tüm Rusya’da Türklere karşı bir ilginin geliştiğini anlattı. Duma’daki arkadaşlarıyla konuşurken kendilerini, “Çocuğu olmayan bir dayının Türkiye’yi de bu dayının yeğeni olarak görüp mirasından en büyük payın Türklere düşeceğini konuşuyoruz.” şeklinde ifade ettiklerini söyledi.
Benim Asya’ya olan ilgimin de bu tezlerini desteklediğini, çünkü genç Türkiye’nin henüz Asya’daki gücünün farkında olmadığını; ancak benim gibi insanların bu eksiği giderebileceğini anlattı.
“Peki,” dedim, “Rusya bizi yeğeni olarak görüp geleceğini bize emanet etmek isteyebilir. Ama bu konuda Çin ve Amerika’nın nasıl davranacağını düşünüyorsun?”
O günkü değerlendirmesine göre Türkiye bunun farkına vardığında ABD’nin artık böyle bir gücü kalmamış olacaktı. Kore, Japonya ve Pakistan kendilerini Turan Birliği’nin parçası ilan ederek özel bir güç oluşturacaklardı.
Ona göre buradaki asıl tehlike Amerika ya da Çin değildi. Çin’in binlerce yıldır kendi coğrafyası dışına çıkmadığını, yalnızca kendi kıtasında genişleme ve daralmalar yaşadığını söylüyordu. Asıl tehlikenin ise İran ve Hindistan olacağını uzun uzun anlattı.
Sonra çantasından iPad’ini çıkarıp ABD ile ilgili bir sürü istatistik göstermeye başladı.
İnanılır gibi değildi.
Bana gösterdiği veriler üzerinden şu soruyu sordu:
“Bu veriler doğruysa ABD giderek daha fazla kutuplaşmış, şiddet eğilimli, eğitimsiz, borca batmış ve kurumsal güveni çökmüş bir ülke hâline geliyor. Sence süper güç olarak kalabilir mi?”
Ardından kendi değerlendirmesini yaptı:
“Askerî ve teknolojik üstünlük bir süre daha onu ayakta tutabilir. Ancak toplumsal dokudaki bu çürüme uzun vadede eninde sonunda çöküşü getirir. Tarihte Roma ve Sovyetler Birliği de benzer iç sorunlarla dağılmadı mı?”
Haklıydı.
O günlerde ben de ABD’nin yıkılışıyla ilgili bir geri sayım yazı dizisi başlatmıştım.
Bir süre sonra o dostum beni aradı:
“Cemal’ciğim, yazdıklarını birileri dikkate alır. Bu kadar gerçekçi şeyler yazma. Çünkü bugün Türkiye dâhil bu ülkelerde ABD’nin idaresindeki etkili kurumlar var. Geri sayımı hızlandırmak istiyorsan bu konuyu sadece izle.”
dedi.
Ben de o günden bugüne dünyada olup bitenleri gerçekten bambaşka bir gözle izliyorum.
Ve yıllar içerisinde, izlediklerimden çok farklı kanaatlere ulaştım.
Şimdi geriye dönüp 2014’teki o akşamı düşündüğümde, o gün masada konuşulanların bir kehanet değil, dönemin dünyasına ilişkin bir değerlendirme olduğunu özellikle belirtmek isterim. Zamanın hangi öngörüleri doğrulayacağını, hangilerini yanlış çıkaracağını tarih gösterecek.
Ama bugün geldiğimiz noktada o konuşmayı hatırlamamak da mümkün değil.
Kısacası dostlar, bu yaz pek kolay geçeceğe benzemiyor.
Trump Efendi Mayıs’ı çıkarıp Haziran’a ulaşırsa, korkarım Körfez de ısınacak.
Ama rivayettir ki bu manyak herif Küba’ya da yürüdüğünde, kesinlikle Temmuz’u görse Aralık’ı göremeyecek.
Ben Amerika için geri sayımda üçteyim.
Bunun bile yıkımı durduramayacağını düşünüyorum.
Ülkemde de ona bel bağlayıp Kürtlere süt annelik yapmaya yeltenenlere şunu söylemeden geçemeyeceğim:
Güvendiğimiz dağlara kar yağacak.
Yol yakınken tövbe edip titreyerek evinize dönün.
Memleketi gençlere bırakın.
