Prof Dr. Tolga ŞİRİN
Bu bir “proje” olarak sunulduğuna göre, bu projenin tasarımcıları ve ondan belirli sonuçlar elde etmeyi uman aktörleri olsa gerekir. Kimlerin hangi aşamada ne ölçüde rol oynadığı konusunda spekülasyon yapmak istemem. Fakat süreçten kimlerin ne kazanmayı umduğuna bakarak projenin siyasal mantığını anlamak mümkün.
ABD’nin Beklentileri
ABD açısından bu proje hem askerî hem ekonomik yönden desteklenebilir nitelikte.
Eski Suriye düzeni ABD açısından giderek pahalı ve çelişkili hâle gelmişti. ABD yönetimi bir taraftan NATO bakımından büyük önem taşıyan Türkiye’yle çalışıyor, diğer taraftan silahlandırdığı SDG/YPG’yi Amerikan askerlerinin gözetimi altında tutuyordu. Bu düzenin devamı, ABD’nin Suriye’de belirsiz bir süre asker bulundurmasını da gerektiriyordu.
Esad rejiminin çöküşü bu açmazdan çıkmak için yeni bir imkân yarattı. Yeni koşullarda PKK’nın tarihsel örgütsel biçimi şeklen tasfiye edilebilir, SDG ortadan kaldırılmak yerine yeni Suriye devletine entegre edilebilir ve Kürtlerin belirli siyasal ve kültürel kazanımları mevcut devlet sınırları içerisinde korunabilir.
Böylece ABD, bölgedeki silahlı Kürt güçlerini bütünüyle terk etmeksizin PKK’nın yarattığı yükten, Türkiye ile YPG nedeniyle yaşadığı sürekli gerilimden ve Suriye’deki doğrudan askerî maliyetten kurtulma imkânı elde ediyor.
Bu farklı ülkelerin siyasal ayrıntılarına müdahale etmeyi yeğleyen Demokratlara nazaran iç siyasete karışmayıp bir şekilde öne çıkan (muhalifmiş gibi görünse de ABD’ye çeşitli nedenlerle göbekten bağlı) otoriter bir patronla çalışmayı yeğleyen Trump yönetiminin tarzına uygun.
Projenin bir de ekonomik boyutu var. Parçalanmış savaş ekonomisinin yerine Şam merkezli, Türkiye ve Körfez sermayesine açık ve Batı ekonomik sistemiyle yeniden bütünleşen bir Suriye öngörülüyor.
Böylelikle SDG’nin kontrolündeki petrol ve doğal gaz kaynakları merkezi yönetime dönebilir; Körfez sermayesine Suriye’nin yeniden inşasında geniş bir alan açılabilir; Türkiye ise ticaret, enerji, ulaştırma, lojistik ve müteahhitlik bakımından Suriye’nin başlıca kapılarından biri hâline gelebilir. Bunun sonucunda İran ve Rusya’nın Suriye’deki askerî nüfuzunun yanında ekonomik nüfuzu da gerileyebilir.
Özetle ABD açısından oldukça elverişli bir proje bu.
Suriye’deki askerî yükü azalacak, silahlı Kürt güçleri tamamen terk edilmemiş olacak, Türkiye-YPG arasındaki kronik gerilimi sürekli yönetme zorunluluğu hafifleyecek ve yeni Suriye Batı-Türkiye-Körfez eksenine yaklaştırılırken İran ile Rusya’nın bölgesel nüfuzu daraltılacak.
Cumhur İttifakı’nın Beklentileri
Cumhur İttifakı’nın da Suriye’nin yeniden inşası üzerinden işleyecek “müteahhit ekonomisi” bakımından ekonomik beklentileri olduğu anlaşılıyor. Fakat asıl önemli kazanımlar iç siyasette. Burada en az dört hesap görüyorum.
(1) PKK’nın tasfiyesinin siyasal başarısını sahiplenmek.
PKK’nın silahlı varlığının sona ermesi, Erdoğan’a kırk yılı aşkın süren bir çatışmayı kendi iktidarı döneminde “sona erdiren lider” olma imkânı veriyor.
Sürecin “çözüm süreci” gibi bir adlandırma yerine “Terörsüz Türkiye” olarak sunulmasının da özel bir anlamı var. Devlet Bahçeli’nin sürecin önünde bulunması bu bakımdan önemli bir işlev görüyor. Öcalan’la temas ve PKK mensuplarına yönelik hukuki düzenlemeler, milliyetçi seçmene “PKK’ya taviz” şeklinde değil, devletin PKK’ya kendisini feshettirmesi şeklinde anlatılabiliyor.
(2) Erdoğan karşısında oluşan muhalefet koalisyonunu parçalamak.
İmamoğlu’nun başarısının önemli nedenlerinden biri, CHP’nin geleneksel laik tabanının ötesine geçerek Kürt seçmeni, merkez seçmeni ve bazı muhafazakâr kesimleri (farklı dini gruplar dahil) aynı aday etrafında buluşturabilmesiydi.
İktidarın DEM ve Öcalan’la doğrudan bir çözüm ilişkisi kurması, Kürt siyasetinin ağırlık merkezini Erdoğan karşıtı Türkiye çapındaki ittifaktan Kürt meselesinin çözümüne doğru kaydırabilir. Böylece İmamoğlu çevresinde oluşan seçim koalisyonunun en önemli ayaklarından biri zayıflatılabilir.
(3) Erdoğan’ın dışarıdan yeniden meşruiyet kazanmasını sağlamak.
AKP iktidarının ABD açısından bölgesel değerinin artması, içerideki otoriterleşme karşısındaki dış baskının azalmasına yol açabilir.
Türkiye, PKK’nın silahsızlandırılması, SDG’nin Şam’a entegrasyonu, yeni Suriye yönetiminin istikrara kavuşturulması ve İran’ın bölgesel nüfuzunun sınırlandırılması bakımından ABD için önemli bir ortak hâline geldikçe Erdoğan’la çalışmanın değeri de artıyor.
Bu durum, İmamoğlu’nun siyasal ve hukuki yollarla etkisizleştirilmesi de dâhil olmak üzere Türkiye’deki demokratik gerilemeye karşı ABD’nin daha sınırlı tepki göstermesine yol açabilecek bir jeopolitik tolerans üretebilir. Erdoğan böylece içeride kaybettiği demokratik meşruiyetin bir bölümünü dışarıdaki stratejik öneminden telafi edebilir.
(4) Erdoğan’ın yeniden adaylığının önünü açmak.
Mevcut anayasal düzen Erdoğan’ın bir kez daha adaylığı önünde ciddi bir sorun yaratıyor. DEM’in desteği, anayasa değişikliği veya TBMM’nin seçimlerin yenilenmesine karar vermesi gibi yollar bakımından kritik hâle gelebilir.
Dolayısıyla Kürt siyasetiyle kurulacak yeni ilişki, aynı zamanda Erdoğan’ın 2028 sonrasında iktidarda kalmasına imkân verecek yeni bir parlamento aritmetiği yaratabilir.
Bütün bunları birlikte düşündüğümüzde Cumhur İttifakı açısından oldukça elverişli bir tablo ortaya çıkıyor:
PKK’nın tasfiyesinin siyasal başarısı sahipleniliyor, DEM’in CHP ve İmamoğlu çevresindeki muhalefet denkleminden uzaklaştırılması mümkün hâle geliyor, İmamoğlu’nun etkisizleştirilmesine karşı dışarıdan gelebilecek baskı azalıyor ve DEM’in desteğiyle Erdoğan’ın yeniden adaylığının önünü açabilecek bir parlamento dengesi kurulabiliyor.
Bu bakımdan proje, ABD’nin bölgesel çıkarları ile Erdoğan’ın iç siyasi çıkarlarının kesiştiği bir zemine sahip.
ABD, Suriye’deki askerî yükünü azaltıp yeni bölgesel düzeni Türkiye’nin yardımıyla kurma imkânı elde ederken Erdoğan da uluslararası önemini artırma, muhalefet blokunu parçalama ve iktidarını 2028 sonrasına taşıma imkânı kazanıyor.
Muhalefetteki Durum
Muhalefet cephesinde ise farklı aktörlerin farklı hesapları var.
Milliyetçi muhalefeti hâlâ gözlemlemeye çalışıyorum.
– DEM’in siyasal elitlerinin süreçten belirli kazanımlar beklediği açık. Kayyım uygulamasının sona ermesi ve bazı mahpusların serbest bırakılması bunların başında geliyor. Cumhur İttifakı’nın temel siyasetiyle çatışmadığı ve iktidarın devamı bakımından tehdit oluşturmadığı ölçüde bu beklentilerin bir kısmının karşılanması mümkün görünüyor. Buna kimi kimlik politikası talepleri bakımından elde edilebilecek ek kazanımlar da eklenebilir.
Kürt siyasal elitlerinin kazanım hayali bu. Bu beklenti, otoriterleşmeye karşı daha ihtiyatlı ve yer yer kerhen bir muhalefet yürütmelerine de yol açıyor.
– CHP (mutlak butlan) yönetimi, bizzat Saray’ın sayesinde o makamda olduğu için (her ne kadar muhalifmiş gibi görünmeye çalışsa da) onlarla koşut hareket etmek durumunda. Kendilerine biçilen “majestelerinin muhalefeti” rolünden kopmaları imkânsız. Yerel düzeyde iktidarla kurulabilecek ilişkilerin ve ihale ekonomisinin sağlayabileceği imkânlar da bu uyumu kolaylaştıracaktır.
– Sosyalist solun önemli bir bölümü bildiğimiz üzere birkaç sandalye hesabına sıkışmış ve alıklaşmış durumda. Bir kısmının Kürt hareketiyle 1970’li yıllardan kalan mücadele ilişkilerinden ileri gelen tuhaf bir angajmanı da var. Bu yükler nedeniyle kendi aklıyla konuşmaya cesaret edemeyen, karnından konuşan bir görüntü veriyorlar. ABD’nin bölgesel tasarımı, Erdoğan’ın iktidar hesabı ve sermayeye açılan yeni alanlar karşısında bağımsız bir sosyalist tutum geliştirmekte zorlanıyor. Kısa vadede bunun değişme olasılığı yok.
– Millî Görüş hareketinden ise normal koşullarda daha güçlü bir itiraz beklenirdi. ABD’nin ve İsrail’in bölgedeki rolü ile kurulmak istenen ekonomik düzen, bu geleneğin tarihsel söylemi açısından ciddi bir karşı çıkış nedeni olabilirdi. Üstelik ortada “adil düzen” iddiasıyla ilişkilendirilebilecek bir toplumsal program da yok. Fakat ciddi bir liderlik sorunu yaşandığı için ne dediği tam olarak anlaşılmayan bir fasit daire içinde görünüyor.
Yeni Parti?
Yeni Parti’nin önünde iki yol olduğunu düşünüyorum.
Birinci yol, bu denklemin içine kafası karışık biçimde dâhil olmak, başkalarının belirlediği gündemin peşinden sürüklenmek ve zamanla siyasal olarak ayırt edilemez hâle gelmek. Bunun sonu muhtemelen yok olup gitmektir.
İkinci yol ise bütün bu pazarlıkların dışında kalan geniş yığınlarla buluşmak ve siyasal odağı buraya çevirmek.
Çünkü masanın etrafındaki hemen herkesin bir hesabı var ama yoksullukla, işsizlikle, düşük ücretlerle, yüksek kiralarla ve giderek ağırlaşan hayat koşullarıyla mücadele eden milyonlar açısından ortada benzer bir kazanım görünmüyor.
Bunun temel nedeni, süreci yürüten aktörlerin hiçbirinin Kürt meselesinin iktisadi ve sınıfsal boyutunu merkeze almamasıdır.
Kürt sorunu bir kimlik politikasına sıkıştırılmış durumdadır.
Bölgesel eşitsizlik, servet dağılımı, ücretler, güvencesiz çalışma, kamusal hizmetler, toprak meselesi ve sermaye-emek ilişkileri bu projenin konusu değil.
Kürt, Türk, Arap veya başka bir etnik kökenden olmak bu bakımdan emekçinin konumunu değiştirmiyor. Buna karşılık Suriye’nin yeniden inşasıyla Türkiye ve Körfez sermayesine yeni yatırım alanları açılırken mevcut ekonomik düzen daha geniş bir coğrafyada yeniden üretiliyor.
Cumhur İttifakı ve DEM’in pazarlıkları bir elitler pazarlığı olduğu için emekçilerin o masada yeri yok.
Üstelik bunun bir demokratikleşme programı olduğuna ilişkin de hiç bir işaret de yok.
Yargı bağımsızlığı, ifade ve basın özgürlüğü, toplantı ve örgütlenme özgürlüğü, seçim güvenliği ve siyasal çoğulculuk bu sürecin gündeminde değil. Türkiye’deki otoriter düzenin başlıca aktörlerinin daha da güçleneceği bir süreçten kendiliğinden demokratikleşme çıkmasını beklemek için bir neden bulunmuyor.
Silahlı çatışmanın sona ermesi elbette önemli. Fakat silahların susması tek başına demokrasi, sosyal adalet ve toplumsal barış anlamına gelmez.
Yeni Parti, başkalarının kurduğu masada kendisine sandalye aramak yerine, o masada sandalyesi bulunmayan milyonların siyasetine yönelirse (kendi alternatif projesini bir iktidar projesi olarak takdim ederse) bu bir çıkış yolu getirebilir.
Eğer bu yolu seçmezlerse Türkiye’de milyonların kısa vadede çıkış yolu kalmayacak.
Teşekkürler sayın @tolgashirin
