Ege’de mevcut uyuşmazlıklara yeni bir boyut: Deniz milli parkları

Tam boy görmek için tıklayın.

Türkiye’nin iki deniz alanını ilk Deniz Milli Parkı statüsüne alması, Türk-Yunan ilişkilerinde gerçekten yeni bir sorun mu? Yunanistan’ın tepkisinin ardında ne var? Karar gelecekte iki ülke ilişkilerini nasıl etkileyebilir?

Doç. Dr. Cihan DİZDAROĞLU

Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan’ın 15 Ağustos 2026’da imzaladığı ve ertesi gün Resmî Gazete’de yayınlanarak yürürlüğe giren “Kuzey Ege” ve “Fethiye-Kaş” Deniz Milli Parkları, Türkiye’de gündeminin yoğunluğu nedeniyle beklenen ilgiyi görmezken, Yunanistan’da gündemde öncelikli yerini aldı. Her iki deniz milli parkının koordinatları incelendiğinde, birinin Boğazönü adalara, diğerinin ise Yunanistan’ın egemenliğindeki Meis adasına yakınlıkları iki ülkenin Lozan Antlaşması’ndan günümüze devam eden deniz yetki alanları ve egemenlik tartışmalarını bir kez daha gündeme getirdi. Yaklaşık 2,34 milyon hektarlık bu iki deniz alanının, milli park statüsünde koruma altına alınmış olması Türkiye açısından bir ilk.

Türkiye-Yunanistan ilişkilerini yakından takip edenler için ne bu konunun Yunanistan gündeminde yoğun şekilde tartışılması ne de bu konunun ikili uyuşmazlıklar çerçevesinde değerlendirilmesi yeni bir durum. İki ülke ilişkilerinin tarihsel boyutu incelendiğinde, ülkemiz Yunanistan için sadece büyük bir komşu değil, aynı zamanda hem Yunan ulusal kimliğinin oluşumunda hem de dış politikasının belirlenmesinde önemli bir unsur. Bu nedenledir ki Türkiye’de kamuoyunun pek de dikkatini çekemeyen gelişmeler Yunanistan’da günlerce hatta haftalarca tartışılabiliyor. Bunun en yakın örneklerinden bir tanesi Mayıs 2026’da Ankara Üniversitesi Deniz Hukuku Ulusal Araştırma Merkezi (DEHUKAM) tarafından düzenlenen basın toplantısında kamuoyuyla paylaşılan ve ne adında ne de içeriğinde “Mavi Vatan” ifadesinin geçmediği “Deniz Yetki Alanları Kanun Taslağı”nın Yunanistan’da haftalarca “Mavi Vatan” vurgusuyla gündemin ilk sıralarında yer alması oldu.

Peki, 2873 sayılı Milli Parklar Kanunu kapsamında deniz alanlarının ilk kez Deniz Milli Parkı statüsüne alınması gerçekten Türk-Yunan ilişkilerinde yeni bir sorun mu? Neden taraflar deniz milli parkları üzerinden siyasi bir tartışma başlattı? Söz konusu karar gelecekte iki ülke ilişkilerini nasıl etkileyebilir? Bu yazıda bu soruların yanıtlarını birlikte arayalım.

Dünden bugüne ortaya çıkan bir sorun mu?

Deniz parkları meselesi aslında iki ülke ilişkilerinde son birkaç yıldır tartışılıyor. Yunanistan Dışişleri Bakanı’nın Nisan 2024’te Atina’da gerçekleşen “Okyanuslarımız Konferansı” öncesinde biri Ege Denizi, diğeri ise İyon Denizi’nde olacak şekilde iki deniz parkı ilan edeceğini duyurmasının hemen ardından Türkiye Dışişleri Bakanlığı’nın tepkisine kadar meseleyi götürebilmek mümkün. Bakanlık tarafından yapılan açıklamada, Yunanistan’ın niyet beyanının “hukuki açıdan hiçbir sonuç doğurmayacağı” ifade edilirken, “uluslararası deniz hukukunun kapalı ya da yarı kapalı denizlerde kıyıdaş devletler arasında çevre konuları dahil işbirliğini teşvik ettiğini, bu bağlamda ülkemizin Ege Denizi’nde Yunanistan’la işbirliğine hazır” olunduğu vurgusu yapıldı.

Bu tartışma Türkiye ve Yunanistan’ın neredeyse eş zamanlı olarak Nisan 2025’te Deniz Mekansal Planlamalarına dair haritalarını açıklamaları, Türkiye’nin Haziran 2025’te söz konusu planlamasını Birleşmiş Milletler bünyesindeki UNESCO Hükümetlerarası Oşinografi Komisyonu’na tescil ettirerek kayıt altına aldırması ve Yunanistan’ın 21 Temmuz 2025’te deniz parklarını resmen ilan etmesi şeklinde silsile halinde devam etti. Dolayısıyla geçtiğimiz hafta Türkiye’nin ilan ettiği Deniz Milli Parkları meselesi bir anda ortaya çıkan bir politika olmaktan ziyade, hazırlıkları bir süredir devam eden ve resmî politika haline gelen bir sürecin devamı niteliğinde.

Her iki ülkenin de çevrenin ve deniz ekosisteminin korunmasını önceliklendirdiği bu adımlar neden ve nasıl iki ülke arasında böylesine bir siyasi meseleye dönüşüyor sorununun yanıtı ise deniz milli parklarından çok, iki ülkenin birbirine yönelttikleri itirazlarda sıkça tekrarlanan “egemenlik hakları”, “kara suları”, “kıta sahanlığı” vb. kavramlar çerçevesinde tarihsel fakat halen varlığını koruyan uyuşmazlıklarında aramak gerekiyor.

Eski sorunların yeni bir alana tezahür etmesi

Başta da belirttiğim üzere, iki ülke arasındaki Ege Denizi’ne yönelik görüş ayrılıklarının kökleri Lozan Antlaşması’na kadar uzanıyor. Türkiye ve Yunanistan’ın antlaşma hükümlerini farklı ve ulusal çıkarları çerçevesinde yorumlaması nedeniyle günümüzde halen pek çok konu ikili ilişkilerde sorun olarak varlığını devam ettiriyor.

Konunun hukuki boyutunu uluslararası hukukla ilgilenen meslektaşlara bırakıp sadece şunu ifade etmenin iki ülkenin neden anlaşamadığını göstermek bakımından yeterli olacağı kanaatindeyim: Türkiye ve Yunanistan gerek Ege’de hangi konuların sorun olduğu gerekse de bu sorunların nasıl çözüleceği konularında dahi anlaşamayan iki komşu ülke. Örneğin, Yunanistan Ege’de taraflar arasında tek uyuşmazlık noktasının kıta sahanlığı sınırlarının belirlenmesi olduğunu ifade ederken bunun çözüm yolunun uluslararası yargı olduğu tezini savunuyor; Türkiye ise karasuları, hava sahası, kıta sahanlığı, bazı coğrafi formasyonların egemenliği statüsü, adaların gayri-askerî statüsü vb. birbiriyle ilişkili çok daha geniş bir sorun kümesinin varlığını ve tüm bu meselelerin iki ülke arasındaki müzakerelerle çözülmesi gerektiği tezini savunuyor.

1999’da iki ülke arasında başlayan yumuşama döneminde, taraflar arasındaki uyuşmazlıkların çözümüne yönelik olarak 2002’de hayata geçirilen istikşafi/istişari görüşme (anılan görüşmelerin ismi konusunda da son yıllarda taraflar arasında görüş ayrılığı olduğunu da bu vesileyle hatırlatmış olalım) mekanizması çerçevesinde iki ülke yetkilileri yıllardır bu sorunlara çözüm arıyor. Altmışın üzerinde görüşmeye rağmen kayda değer bir gelişme sağlanamamasında tüm bu görüş ayrılıklarının payı olduğunu unutmamak gerekiyor.

Dolayısıyla deniz milli parklarını Türk-Yunan ilişkilerinde yepyeni bir kriz başlığı olarak görmek yanıltıcı olacaktır. 1970’lerde iki ülke arasında petrol arama ruhsatları ve kıta sahanlığı üzerinden görünür hale gelen Ege uyuşmazlıklarının günümüzde enerji projeleri, denizaltı kablolar, deniz mekansal planlama ve şimdi de deniz milli parkları üzerinden yeni alanlara tezahür etmesinden ibaret.

Tek taraflılık ikilemi

Çevre ve ekosistemi koruma amacıyla iki ülkenin attığı bu adımların hukuki boyutu bir yana, siyasi açıdan bakıldığında şöyle bir sorun da mevcut: Yunanistan kendi deniz parklarını, deniz mekânsal planlamasını, enerji vb. düzenlemelerini egemenlik haklarının ve uluslararası hukukun doğal bir sonucu olarak savunurken, Türkiye’nin kendi tezlerini haritalar ve ulusal düzenlemelere aktarmasını “uluslararası hukuk ihlali” üzerinden değerlendirmesi gerçekçi ve kabul edilebilir değil. Nitekim atılan adımlar Türkiye’nin uzun süredir savunageldiği pozisyonuyla tutarlı ve söylemlerin pratiğe dökülerek somutlaştırılmasından başka bir şey değil. Daha da önemlisi bu tür düzenlemeleri yapanın yalnızca Türkiye olmadığı da göz ardı edilmemeli!

Dolayısıyla Yunanistan Dışişleri Bakanlığı’nın 16 Ağustos’taki açıklamasında Türkiye’nin ilan ettiği deniz milli parklarının “Türkiye karasularının ötesine”, Yunanistan’ın “kıta sahanlığı” olarak gördüğü bölgelere ve “açık deniz alanlarına” uzandığı şeklindeki eleştirileri dile getirerek “iyi komşuluk ilişkilerinin pekiştirilmesine katkı sağlamadığı” vurgusu yapması pek de şaşırtıcı değil. Yunan medyasında ise kararın, Türkiye’nin ileride Ege’de atacağı adımlarla Yunanistan’a ait adaları “izole ederek” savunmasız hale getireceği revizyonist politikalarının bir yansıması olarak “Mavi Vatan” kavramı çerçevesinde değerlendirmesi, özellikle söz konusu Türkiye olduğunda, alışılagelmiş bir tepki. Gerçekten de “Mavi Vatan” kavramı son yıllarda Yunan medyasında Türkiye’nin denizlerde attığı farklı adımları ulusal güvenlik ve egemenlik tehdidi çerçevesinde değerlendiren bir üst etiket haline dönüş durumda.

Oysa iki ülke arasındaki iyi komşuluk ilişkileri ve işbirliğinin geliştirilmesi Aralık 2023’te taraflar arasında imzalanan Atina Bildirgesi ile Şubat 2026’da tekrar bir araya gelen liderlerin vurgularının özünü oluşturuyor. Nitekim taraflar her ne kadar çevre dahil pek çok alanda işbirliğini geliştirme iradesi ortaya koymuş olsa da söz konusu alanlarda politikalarını ayrı ayrı hayata geçirmeleri aslında Atina Bildirgesi ruhunun ne kadar kırılgan bir zemine oturduğunun da göstergesi.

Peki ya bundan sonrası

Deniz Milli Parklarının tek başına ikili ilişkilerde yeni bir kriz yaratmasını beklemek için şimdilik bir gerekçe yok. Ancak asıl mesele parkların kendisinden ziyade, Ege’de çözülemeyen uyuşmazlıkların enerji, deniz mekansal planlaması, kablo hatları ve şimdi de çevrenin korunması üzerinden giderek daha fazla faaliyet alanında yeniden karşımıza çıkması.

Atina Bildirgesi’nden bu yana Türk vatandaşlarına belirli Yunan adalarına yönelik kapıda vize uygulaması, diyalog kanallarının açık tutulmaya çalışılması, üçüncü tarafların ilişkilerden uzak tutulması ve geçmiş dönemlere kıyasla hasmane söylemlerin azalması ikili ilişkiler açısından bekleneni vermese de önemli kazanımlar. Ancak bunlar Ege’deki uyuşmazlıkların ortadan kalktığı anlamına gelmiyor ve benzer tartışmaları önümüzdeki dönemde de görmemiz muhtemel. Bu nedenle iki ülke açısından öncelik, söz konusu uyuşmazlıkları çözmekten ziyade, bu uyuşmazlıkların yeni alanlar üzerinden gündeme geldiklerinde krize dönüşmelerini engellemek olmalı.

Bunun sağlanmasının önümüzdeki dönemde daha da zorlaşabilir; nitekim Yunanistan’ın seçim sath-ı mailine girdiği unutulmamalı. Her seçim döneminde olduğu gibi Türkiye’ye yönelik söylemlerin sertleşmesi şaşırtıcı olmayacaktır. Nitekim muhalefet partilerinin Yunanistan Başbakanı Kyriakos Mitsotakis’in Ankara’ya yönelik uyguladığı “sakin sular” siyasetine meydan okumaları ve “ulusal meseleler”e yönelik daha sert bir tutum benimsemeye çalışmaları düşünüldüğünde, Türkiye konusunun 2027 baharında yapılması planlanan seçimlere kadar Yunan iç siyasetinde yoğun biçimde tartışılacağını öngörmek mümkün.

Sonuç olarak, deniz milli parkları ikili ilişkilerde yeni bir sorun değil; Lozan’dan bu yana devam eden Ege uyuşmazlıklarının çevre politikaları üzerinden yeniden karşımıza çıkmasının son örneklerinden biri. Tarafların 2023’te imzalanan Atina Bildirgesi’nde belirledikleri ve Şubat 2026’da yeni alanlara genişlettikleri işbirliği alanlarında çalışmaya devam etmeleri önem taşıyor. Mevcut koşullarda sorunların çözülmesinden ziyade, yeni sorunların ortaya çıkmasını veya mevcut uyuşmazlıkların krizlere dönüşmesini engelleyecek diyalog kanallarının ayakta tutulması daha mütevazı ama şu an için çok daha gerçekçi bir hedef!

———————————————-
Kaynak:

Ege’de mevcut uyuşmazlıklara yeni bir boyut: Deniz milli parkları

Yazar
Kırmızılar

Bu websitesinde farkı kaynaklardan derlenen içerikler yayınlanmakta olup tüm hakları sahiplerinindir. Sitedeki içerikler atıf gösterilerek kaynak olarak kullanlabilir. Yazıların yasal sorumluluğu yazara aittir. Tüm Hakları Saklıdır. Kırmızlar® 2010 - 2026

medyagen