Din, Laiklik ve Eğitim Üzerine Kimi Düşünceler[i]
Prof.Dr. Hasan AYDIN
Ülkemizde, genelde laiklik siyasal bağlamda ele alınır ve din ve devlet İşlerinin birbirinden ayrılması olarak tanımlanır. Bu anlamda sadece teokrasinin din devletinin almaşığı olarak düşünülür. Bu, laikliğin dar bir konumlandırılışıdır. Felsefi temelde bakıldığında laiklik aslında, İnsanın, varlık, bilgi ve değere beşerî olanaklarla baktığını anımsamasından İbarettir. İnsan “tanrı” olmadığına göre, tanrısal olarak bakamaz. Bu, doğal olarak, İnsânî düzlemde, theo-ontoloji tanrısal varlıkbilim, theo-epistemoloji tanrısal bilgibilim ve theo-aksiyolojinin (tanrısal eylembilim olanaksızlığına İşaret eder. Kutsal metinler aracılığıyla İnsanlara Tanrı’nın seslendiğine İnansak bile, kutsal metinlerin, beşerî olan dil, kültür ve insanın bilişsel yapısı tarafından sınırlandırıldığını görürüz. Bunu görmek için herhangi bir kutsal kitabı okumak yeterlidir. Bu sınırlılık yüzünden dinsel metinler, pek çok tarihsel ve yöresel anlayışlar İçerir. Kaldı ki, kutsal metinler doğrudan bir şey de söylemezler; onu okuyan İnsanın yetenekleri, bilişsel durumu, algıları, yaşam deneyimleri, varlık, bilgi ve değerlere bakışı metili anlamlandırmasına etki eder. Bu yönüyle, kutsal metinlere yönelik her okuma bir yorumlama etkinliğidir ve yorumlama beşerî bir faaliyettir. Şu halde, hem dinsel metinlerin kendisi beşerî araçları kullanır hem de onu anlamaya yönelen özne onu beşerî olanaklarla anlar ve yorumlar. Yani böylelikle her şey aslında beşerîleşmiş olur. Bu, İnsânî düzlemde tanrısal bir ontoloji, tanrısal bir epistemoloji ve tanrısal bir aksiyolojinin olmadığını gösterir. İşte laiklik, İnsanın sınırlı olan antropo-ontoloji (İnsanî varlıkbilim), antropo-epislenıoloji (İnsânî bilgibilim) ve antropo-aksiyolojiye (İnsânî eylebilim) mahkûm olduğunun bir itirafıdır. Yani İnsanın haddini bilmesidir. Bunu bilmek, dogmatizmden kurtulmak, eleştirel bakmak, yanılabileceğimizi görmek, hoşgörü ve tolerans kültürü vb. geliştirmek bakımından kaçınılmazdır. Herkes kendi algısını tanrıçalaştırıp biricik sayınca, inanç adına öldürmeler, mezhep kavgaları, ötekileştirmeler, küfürle suçlamalar, yargılamalar vb. bitmemektedir. Aslında, theo-epistomolojiye İnananlar, hadsizlik yaparak, kendi yorumlarım, algılarını Tanrı’ya mal etmiş olmaktadırlar. Bu gerçekten bir hadsizliktir; insanın kendisine yabancılaşması ve deyiş yerindeyse tanrılığa soyunmasıdır. Laiklik, İnsanın haddini bilmesi, İnsânî düzlemdeki her şeyin İnsânî algı düzeyiyle, İnsanın dili, bilişi ve kültürüyle sınırlı olduğunu kavramasıdır. Bu yüzden laiklik kanımca, her türden ayrımcılığın panzehiridir. Çünkü tüm ayrımcılıklar, birisinin kendisini epistemolojik ya da ontolojik açıdan Üstün ya da tanrısal bir yere yerleştirmesinden kaynaklanmaktadır.
Laikliğin bu bakımdan konumlandırılması, siyasi bakımdan sığ bir biçimde konumlandırılmasından daha işlevseldir. Çünkü laikliğe felsefi düzlemde bakmak, eğitim sisteminin temeline oturan “nasıl insan istiyoruz” sorusu ile “bu insanda bulunması gereken nitelikler nelerdir” sorusuna verilen yanıt da önem taşımaktadır. İnsan odaklı laik eğitim, Özü İtibarıyla, varlık, bilgi ve değere İnsânî olanaklarla baktığını bilen insanlar yetiştirmeyi İlkeleştirirken, almaşığı olan tanrı odaklı dinsel eğitim, her şeye tanrısal gözle bakması ya da bakılması gerektiğine inanan bir insan modeli üretmeyi erekler. Bu bağlamda, Türk eğitim tarihinin, “nasıl bir insan istiyoruz” sorusu ile “bu insanda bulunması istenen özellikler ve bu özelliklerin hangi öğretim İçerikleri ile kazandırılacağı” konusunda Tanzimat’tan beri güçlü tartışmalarla dolu olduğunu, laik eğitim dini eğitim ikileminin her daim güçlü bir tartışma konusu olduğunu anımsatmak gerekir. Laik eğitim dinsel eğitim ikileminde yürütülen bu tartışmalar yaşamsaldır; çünkü her iki eğitim anlayışının varlık, bilgi ve değere bakışı, inşa etmeyi amaçladığı insan tipi ile amaca ulaştırıcı eğitim içeriği kökten farklılaşmaktadır. Betül Çotuksöken’in yerinde kavramsallaştırmasıyla, dinsel eğitim, özcü, tümelci ve durağan bir yaklaşımı temel alırken, laik eğitim, değişimi, evrimi temele alan tikelci ve nominalist bir yaklaşıma dayanır. Ancak tartışmayı daha sağlıklı bir zemine dayandırmak için, “din öğretimi” ile “dinsel eğitimi” birbirinden ayırmak gerekir; dinsel eğilim, eğitimi dinî temellere dayandırmaya, varlık, bilgi ve değere dinsel/tanrısal paradigmadan, deyiş yerindeyse, theo-epislomolojik ve theo-ontolojik temelde bakan insanlar yetiştirmeye çalışırken, din öğretimi din ve dinler hakkında yansız ve çoğulcu bir biçimde bilgilendirmeyi temel alabilir. Bu haliyle, varlık, bilgi ve değerlere antropo-epistemoloji ve antropo-ontolojik temellerle yaklaşan laik eğilim, dinler ve mezhepler hakkında nesnel ve çoğulcu bilgiler veren din öğretiminin değil, eğitimi dinsel temellere dayandıran dinsel eğilim anlayışının almaşığıdır. Ancak üzülerek söylemek gerekir ki, bizdeki din öğretimi programları, dinler hakkında bilgi vermekten çok, insânî olan her şeyi (bilim, sanat, felsefe, etik vb. dinsel bir temele dayandırmaya çalışmakta; hatta İslam’ın da sadece belli bir yorumunu esas almaktadır. Bu haliyle din öğretimini değil, fikir aşılamasına hatta koşullandırmaya yönelten dinsel bir eğitimi hedeflemektedir.
Yansız ve çoğulcu din öğretimi yerine, dinsel eğitim yapmak ve laik eğitimden uzaklaşmak, bize ne getirir? Gelin tartışmamızı felsefi bağlamda, dinî eğitim ve laik eğitimin hedeflediği insan tipinden yola çıkarak derinleştirelim. Genelde dinsel eğitimin amaçladığı ideal insan tipi, -bu ister Hristiyan; Müslüman isterse Yahudi olsun fark etmez- aslında insana, topluma, evrene ve bunlara yönelik varlık, bilgi ve değere tanrı odaklı, bir başka deyişle teosentrik bakan bir insan tipidir. Bu tipin bir diğer önemli unsuru, bu dünyayı gelip geçici sayması, ahirete yönelmesi, deyiş yerindeyse bir tür “homo ahireticus” olmasıdır. Bu bakış açısına göre, Tanrı etkin varlıktır; o yaratıcıdır; her şeyin kökenidir. Hakiki varlık O’dur; diğer varlıklar yaratılmış varlıklardır; deyiş yerindeyse onların varlığı mecazidir; onlar etkin değil, Tanrı karşısında edilgindirler, Bu varlık anlayışı felsefeden tanıdığımız Platoncu özcü varlık anlayışının basit bir tekrarı gibidir. Bu anlayışa göre, bilgi ve değer de Tanrı tarafından verilmiştir yani esinlenmiştir, vahyedilmiştir. Dolayısıyla insana düşen, verilmiş olan öz bilgi ve değeri yorumlayarak açımlamak ve yaşamına uygulamaktır. Burada insanın bilgi ve değer konusundaki tek Üretken katkısı, verilmiş çerçeve içinde düşünerek kutsal metinlerde gizli olan hakikati ortaya çıkarmak, onu açımlamaktan ibarettir. Bu, deyiş yerindeyse tam da tipik bir ortaçağ anlayışıdır ve bu anlayışın başarılı bir insan tiplemesi olmadığım, bilgi ve değer üretmede güdük kaldığını tarihsel deneyimler göstermiştir. Batı, bu insan tipini terk edince atılıma geçmiş, Osmanlı da Batı karşısında geri kaldığı için anılan tipten vazgeçmek zorunda kalmıştır. Bu İnsan tipi skolastik bir tiptir; her türden bilgi ve değerin meşruiyetini kutsal metinlerle ilişkilendirme gereksinimi duyar. Dinsel metinlerle ilişkilendiremediği her türden bilgi ve değere mesafeli durur; laik ve seküler olanı aşağılar ve küçümser. Bu nedenle ona bir bilgi ve değeri sunarken daima dinî referanslarla sunmak gerekir; aksi takdirde onu kabullenmez. Onun için dini ambalaj şarttır. Aksi takdirde laik ve seküler olanı dünyeviliği İçinde kabullendiğinde dinden çıkacağını düşünür. Aslında bu İnsan tiplemesi, modern laik ve seküler toplumda yaşıyorsa, daima travmatik bir bilişsel durum içerisindedir; çünkü karşılaştığı her şey sekülerdir ve bilişini altüst ermektedir. Bu tipin bir diğer önemli niteliği, kendisini hakikate, daha doğru bir deyişle tanrısal hakikate sahip olarak nitelemesi, kendisi gibi bakmayanları, laik ve şekiller bakanları dinsiz ve hatta ahlaksız olarak görmesi, bilişinde onları aşağılamasıdır. Bu Özünde tolerans ve demokratik kültürün önündeki en güçlü engel olarak karşımıza çıkar. Zihni dogmalarla koşullandırılmış olan İnsan tipinin, eleştiriye, yeniye, farklı bakışlara, alternatiflere, nedensel açıklamalara karşı mesafeli olduğunu, varlığı ve evreni Tanrı’yı karıştırmaksızın kendi içinde nedensel süreçlerle açıklamayı erekleyen etkinliklere yaklaşmadığını belirtmek gerekir. Bu tip, farklı dinsel yorumlara da dinsizlik gözüyle bakar. Onun için her şeyin yanıtı bir şekilde Tanrı ve tanrısal yaratıyla ilişkilidir. Her söylemine Tanrı sözcüğü mutlaka bulaşır. Bu nedenle, onun evreninde her an harikulade şeyler olabilir; doğanın olağan İşleyişi sadece faili muhtar (Özgür seçici) olan Tanrı’nın dileğine bağlıdır. Her şey Tanrı’ya bağlı olduğu için, her şeyde bir tanrısal hikmet arar; şans, tesadüf, rastlantı gibi kavramların yerini Tanrı’nın anlık yaratımına dayanan kader alır. İşte bu insan tipi, evrim kuramına dine uymadığı için karşı çıkar; laik ve seküler yaşamı, dini referans almadığı için eleştirir; bilimi Tanrı’dan söz etmiyor diyerek materyalist sayar, her türden yeniliğe karşı durur. Bu nedenle olsa gerek, kimi modern dinciler —Yahudi, Hristiyan, Müslüman olsun fark etmez- dini metinleri bir parça tahrif ederek, çeşitli tevillerle dini metinlerde evrimden söz edildiğini, dinin laikliği önerdiğini, demokrasinin dinde de yer aldığını, çeşitli dinsel ritüellerin tıbben sağlık getirdiğini vb. gündeme getirirler; bu tutumlarla modern bilgi ve değerleri dini bir ambalaja sokarak sunarlar; değişimi böyle gerçekleştirmeye çalışırlar. Her şeyi kutsal kitapta arayan bu insan tipi için hakikat verilmiştir; oradadır ve verilmiş hakikati ezberlemek ve bilişe yerleştirmek yeterlidir. Bu nedenle bu tip insan daha çok hafızasını kullanır, zekasını işlevsel olarak kullanmada sıkıntılar yaşar. Bu insan ahirete odaklı olduğu ve dünyayı küçümsediği için, uygarlığa katkısı oldukça sınırlıdır. Hemencecik inanıverme niteliği yüzünden sömürüye ve itaate hazırdır. Sık sık kandırılır. Daha da önemlisi bu insan tipi, varoluşu, yaşamı ve yaşamın tüm zenginliğini bir kitaba, bir metne indirger; hayatı ona sığdırmaya çalışır. Ona sığdıramadığında iç çelişkiler yaşar ve günahkârlık bilinciyle yanıp tutuşur,
Buna karşın, yansız ve çoğulcu din Öğretimine karşı çıkmayan, dini sosyal bilimler içinde konumlandıran laik eğitim, varlığa, insana ve topluma İnsânî olanaklarla bakan, onları bilimsel yöntemlerle anlamaya çalışan hümanist bir insan tipi varsayar. Bu tip, ontolojik anlamda bir Tanrı’ya inansa da inanmama özgürlüğünün de bilincindedir- bunu öznel kabul eder ve inançlarını diğerine empoze etmez. İnancını Tanrı ile kendi arasında bir bağ olarak görür ve bunu çoğu kez konuşmaz. Nesnel bir dünyada yaşadığının farkındadır ve bu dünyanın nedensel açıklamasının peşine düşer. Onun için bir olguyu, bir olayı, bir durumu açıklamak, bir üst yasaya ve daha üst teorilere gitmekle mümkündür. Doğanın ve insanın bilgisini yine doğada ve insanda arar; onu kutsal metinlerle ilişkilendirme gereği duymaz; ona göre din başka bilim başka bir şeydir; her ikisi insanın farklı taraflarına seslenir. Çünkü ona göre insan çok boyutlu bir varlıktır. Bu açıdan onun için bilgi ve değer üretmek çok önemlidir; bilgi ve değer verilmiş değil, yaşamsal koşullarla diyalektik içerisinde üretilmiş ve üretilen bir şeydir. Bu anlamda bilgi ve değer alanında mutlak hakikat diye bir şeye inanamaz; hakikatin peşindedir ama ona kesin anlamda sahip olduğunu ileri sürmez; hiçbir şeyi ezberlemez, anlamaya, kavramaya çalışır. Önüne sürülen her bilgi ve değere eleştirel yaklaşır; farklı alternatiflere bakar, mutlak doğru saplantısı olmadığı için alternatiflere saygı gösterir, diyalog kurar ve demokratik yaklaşımı ilkeleştirir. Ahlakı toplumsal ve insansal yaşamın bir parçası olarak görür; onu insanın dışında aramaz, insana eğilir, içine ve vicdanına yönelir, iç dünyasını korkularla değil sevgilerle zenginleştirir. Köle ahlakı, korku ahlakı, dışsal baskı ahlakını gerçek ahlak olarak görmez; ahlakı insânî ve evrensel değerlerde arar. İnanan-inanmayan ayrımı yapmaz ve hiç kimseyi ötekileştirmez; herkesin birey olduğunu düşünür ve seçimlerine loplumu ve kendini rahatsız etmediği sürece saygı duyar. Dinsel metinleri anlamaya çalıştığında da sosyal bilimlerin metin anlama ve yorumlama yöntemlerini kullanır; dini metinler dâhil hiçbir şeyin, dili, kültür ve İnsan bilişini aşamayacağının farkındadır. Bir anlamda onun için her şey ilintili ve koşulludur; belli bir bağlamda var olur. Evrensel kavramını kullanırken bile bu ilintililik ve koşulluluğun bilincindedir. O belli bir zaman ve mekânda yaşadığını ve sınırlılığını bilir, nesneler dünyası ile varlık nesne ve olaylarla doyurucu ilişkiler kurmaya yönelir. Hiçbir şeyi kutsallaştırmaz; hiçbir şeyin kendinde anlamı olmadığını bilir ve kendi anlam dünyasını kendisi örer.
Şimdi, varlık, bilgi ve değerleri değişmez, saltık dinsel temellere dayandırmaya çalışan dinsel eğitim mi; yansız ve çoğulcu din öğretimine, sosyal bilimler, kültür bilimleri bağlamında yer veren, varlık, bilgi ve değerleri İnsânî ve değişim temelinde ele alan laik eğitim mi İkilemine yanıt bulmak için hangi İnsan tipinin felsefi açıdan daha doyurucu, daha ikna edici ve daha başarılı olduğunu ve olacağını düşünmek sanırım yeterli olsa gerekir. Ayrıca şunu da düşünmek gerekmektedir: Acaba hangi tip insan modeli Türkiye’nin bilim, sanat, felsefe, siyaset vb. alanlarda atılıma geçmesine daha çok katkı sağlar? Eğitimin görevi üretken, düşünen, eleştiren, sorgulayan, bilgi ve değer üreten insan yetiştirmek mi; yoksa itaat eden, düşünmeyi ve kuşku duymayı günah sayan, her şeyi kutsallaştıran, insanları mümin-kâfir, Alevî-Sünni, Hristiyan-Müslüman-Budist vb. biçiminde dinsel inancını hakikat diyerek herkese yetiştirmek midir?
Unutulmamalı ki, laik eğitim, bilimsel eğitimin temeli olduğu kadar, dinsel, mezhepsel, etnik, cinsel vb. ayrımların da panzehiridir. O, bilimsel ve hümanist eğitimin mihenk taşıdır. Türkiye, din ve mezhep kavgasıyla boğuşan, hem ölenin hem de öldürenin Allahü Ekber dediği Ortadoğu gibi olmak istemiyorsa, her ne olursa olsun laik eğitimden vazgeçmemelidir. Eğitim sisteminin yüzü, bilime ve insanlığa yönelmelidir. Dediğim gibi, sorun; laik sistem içerisinde, sosyal bilimler mantığıyla nesnel olarak çoğulcu din öğretimine yer vermek değildir; dini gittikçe tüm eğitim sisteminin temeline oturtup, dinî/dinsel eğitime yönelmektir. Türkiye sanki buraya doğru gidiyor. Bu gidişin bedeli ağırdır. Bunun dîne de, Türk insanına da yarar getirmeyeceği ortadadır, Henüz vakit varken, her şeyi yeniden düşünmek gerekir. Yoksa eğitim sistemi aracılığıyla birbirinden nefret eden, Ortadoğu’daki gibi, düşünsel ve inançsal farklılık yüzünden birbirinin başını kesmek için can atan canavarlar da yetiştirebiliriz.
Burada şu soruya da yanıt aranmalıdır: Laik ve demokratik bir ülkede herkese zorunlu din eğilimi vermek, hatla Türkiye’de olduğu gibi tek tip bir din eğitimi dayatmak ne ölçüde insânîdir? Ve gerçekten laik ve demokratik bir ülkede, devlet İmam Hatip okulları gibi dinsel eğitim ağırlıklı okullar açıp onları laik ve bilimsel eğitim yapan okulların alternatifi yapma hakkına sahip olabilir mi? Hatta çoğunluk böyle istiyor diye bunu haklılaştırabilir mi? Bu sorulara evet demek hiç de kolay değildir. Zira laik ve demokratik bir toplumsal düzende, devlet ve siyasal erkin tüm inanç sistemlerine eşit uzaklıkta durması gerekir. Bu laik devletin temel karakteridir; aksi takdirde etkinlikte bulunan devlet, laik bir devlet olmaz. Çünkü bunun aksi, devletin bir inancı ya da bir mezhebi, diğerlerine karşı koruması ve savunmasıdır ki, bu ayrımcı bir anlayışa doğru adım atmak demektir. Eğer Türkiye Cumhuriyeti laik bir devlet ise, devlet okullarında dinî eğitim yapamayacağı gibi, zorunlu din eğitimi de vermemelidir; hatta bu tür devletlerde, devletin din adamı yetiştirme, dip adamı atama gibi yükümlülükleri de olmamalıdır. Devlet bu alanlardan tamamıyla elini çekmeli, hailen İnisiyatifine bırakmalıdır. Eğer vatandaşlar illa din eğitimi almak istiyorlarsa, pedagojik esaslar çerçevesinde, kim hangi dini, hangi mezhebi ya da hangi inancı öğrenmeyi talep ediyor ise, onların taleplerini karşılayacak seçmeli başka çözümler aranmalıdır; ancak bu çözüm arayışında, okulun laik ve her inanca eşit mesafede yaklaşan yapısını korumak esas olmalıdır, Hiçbir devletin yurttaşlarından aldığı vergileri, yurttaşları arasında ayrımcılık yapmak için kullanması söz konusu olmaz. Türkiye’de din eğitimi, tek tip Sünni-Hanefi inanç sistemini temele almaktadır ve bu nedenle özellikle Alevî yurttaşların buna yönelik tepkileri bilinmektedir. Ayrıca Türkiye’de verilen din eğitimi, çocukların bilişsel, duyuşsal ve psikomotor gelişimlerini hiçe saydığı için, bir tür inanç aşılamaya dönüşmüş durumdadır. 8-9 yaşındaki çocuklara anlayamayacakları metafizik ve mistik şeyleri anlatmaya ve ezberletmeye çalışmak, ancak bir beyin yıkama ve telkin faaliyeti olabilir ve hiçbir pedagojik temeli ve değeri yoktur.
Öte yandan din ve ahlak eğitiminin aynı ders içerisinde verilmesi, ahlakın dinden bağımsız bir fenomen olduğunun görülmesine de engel oluşturmaktadır; bu açıkçası, dinsiz insanların ahlaksız olduğu gibi bir inancın yayılmasına yol açmakladır, Oysa dinle ahlak arasında hiçbir mantıksal, tecrübi zorunlu bağ yoktur; pekâlâ dindar olduğunu söyleyen ama ahlaksız, dinsiz olduğunu ileri süren ama ahlaklı insanla karşılaşmak olanaklıdır. Fiilî eğitim sistemimiz, sosyal bilgilerde laik değerleri, din derslerinde dini değerleri; yine fen bilimleri derslerinde bilimsel doğa anlayışını, din derslerinde ise dinsel doğa anlayışlarını kazandırmaya çalıştığı için kişilik bölünmesi yaşayan, çelişkilerle boğuşan insan tiplerine yol açmaktadır. Bu anlamda bir eğilim dizgesinin, pedagojik değeri olacaksa, tutarlılığı olmak zorundadır.
Devletin yurttaşlardan aldığı vergilerle dindar insan yetiştirmek gibi bir amacı da olmaz; bu laik devlete ters düştüğü gibi eşitliğe ve insan haklarına da aykırıdır. Devletin temel görevi, eğitim kurumlarında bilimsel bilgilerin ve evrensel insânî değerlerin öğretilmesine olanak sağlamaktır; bağnazlığı, ötekileştirmeleri, hoşgörüsüzlüğü, anti demokratik yaklaşımları, ayrımcı anlayışları pekiştirmek değil. Bu ilkeler düşünüldüğünde, Diyanet İşleri Başkanlığı yapısının da devlet içerisinden uzaklaştırılmasının laik devlet yapısı açısından bir zorunluluk olacağı açıktır. Yine sayısı yüze yaklaşan İlahiyat Fakültelerinin de gözden geçirilmesi, çoğulcu bir bakışla tüm dinlere ve mezheplere eşit uzaklıkta duran bir yapıya kavuşturulması, sayılarının minimize edilmesi bir zorunluluktur. İlahiyat Fakültelerinin görevinin, İslamcı militanlar yetiştirmek değil tüm inanç sistemlerini, bilimsel, sosyolojik, psikolojik, tarihsel ve felsefi açıdan araştıran ve tartışan bilim ve düşün insanları yetiştirmek olduğu açıkça deklare edilmelidir.
Sonuç olarak belirtmek gerekirse, devletin, kimin neye, nasıl İnanacağına karışma hakkı olamaz; çoğunluk onun karışmasını talep etse de bu doğru değildir; çünkü bu anti-demokratik bir tutumdur. Bu anlamda laik anayasal sistemi ve laik eğitimi benimsemiş bir devlet, dinsel, mezhepsel ayrım yapmayacağı gibi, zorunlu olarak belli bir dini ve mezhebi dayatamaz; etnik ve cinsel ayrım da yapamaz. Daha açık deyişle devletin makbul vatandaşı yoktur; her vatandaş, hukuk önünde eşittir ve aynı haklara sahiptir. Yine siyasal partilerin, kendi siyasal ideolojileri doğrultusunda, muhafazakâr, dindar vb. insan yetiştirmeye yönelerek eğitim kurumlarını kendi siyasal ikballerinin arka bahçesi olarak görmeye de hakları olamamalıdır; bu da siyasal eşitliğe aykırıdır. Devlet dinli-dinsiz herkese eşit uzaklıktadır; ne dinin ne de dinsizliğin propagandasını yapamaz. Bunlar vicdanî, bireysel inançlardır; kimseyi ilgilendirmez. Eğitimin tek dayanağı, evrensel olan bilim ve insânî değerlerdir; demokratik, özgürlükçü, çok sesli bir toplum için laik ve bilimsel eğitim olmazsa olmazdır. Eğer Türkiye çağdaş uluslar arasında yerini almak, bilim, sanal, felsefe vb. alanlarda atılım yapmak istiyorsa, dinî eğitim-laik eğitim ikilemini bir an önce laik eğitim lehine çözmek zorundadır. Bu anlamda, bilim insanlarına, felsefecilere, sanatçılara, siyasilere ve her şeyden önemlisi sağduyulu, felsefi derinliği olan hakkaniyetli ilahiyatçılara büyük görevler düşmektedir.
[i] Aydın, Hasan. “Din, Laiklik ve Eğitim Üzerine Kimi Düşünceler.” Hukuk Defterleri (2017).
