Erol Cihangir geldi İstanbul’dan.
Erol ile arkadaşlığımız elli seneden fazla. Gerçi benden önce babamı tanımıştı ama olsun.
İnternette sorarsanız şunlar çıkar karşınıza;
“Yazar, yayıncı, yakın tarih araştırmacısı. Doğu Kütüphanesi Yayınları imtiyaz sahibi ve Turan Dergisi genel yayın yönetmeni.
İlk okulu köyünde okudu.
Mihalıççık ortaokulunu ve Adana Borsa lisesini bitirdi.
İstanbul Üniversitesi Edebiyat Fakültesi Türk Dili ve Edebiyatı Bölümü’nden mezun oldu. Aynı üniversitede Siyaset Bilimi sahasında yüksek lisans öğrenimi gördü.
1987-1990 yılları arasında Türkistan dergisinin yazı işleri müdürlüğünü yürüttü.
1991-1992 yıllarında Tataristan’da Kazan Devlet Üniversitesi’nde öğretim görevlisi olarak ders verdi.
Sovyet Rusya, Azerbaycan, Başkurdistan, Dağıstan, Sibirya ve Makedonya’yı gezip gördü ve buralarda incelemelerde bulundu. Bir süre Sivas Demir Çelik İşletmelerinde görev aldı. Türk Diplomatik dergisini neşretti. 2005’te Doğu Kütüphanesi’ni kurdu. Moskova’da SSCB İlimler Akademisi bünyesinde başladığı doktora programını yarım bırakan Erol Cihangir, hâlen İstanbul’da yayıncılıkla uğraşmakta ve siyasi tahliller yapmaktadır.
Eserleri
-Sultan Galiyev ve Sömürgeler Enternasyonaliı
-Papa Eftim’in Muhtıraları ve Bağımsız Türk Ortodoks Patrikhanesi,
-Yeni Çağ Türkistan Tarihi’nin Kaynakları ve Dr.Baymirza Hayit
-Dr. Baymirza Hayit Armağanı, (Rasim Ekşi ile)
-Rauf Denktaş Armağanı, (Yakan Cumalıoğlu ile)
-Şehid-i Muhterem Enver Paşa: Emir Şekib Arslan
-Enver Paşa: Abdullah Recep Baysun,
-Mustafa Çokay’ın Hatıraları: Maria J. Çokayeva
Erol ile çay içelim diye oturduk bir yere, arkasında bir cami ve minaresi var. “Son Bolşevik”in bunlarla beraber bir fotoğrafını çekeyim dedim, baktım Azerbaycan’dan Reşat arıyor.
Reşat da Özal döneminde Türkiye’ye Türk Dünyasından gelen on bin öğrenciden biri. Vefalı, ara sıra arar, gelir gider. “Abi bir şiir okuyayım mı?” dedi, okudu sonra.
Hafız-ı Şirazi demiş ki;
“Eger an Törke sherazi be deste ared del-amara
Be khal-e henduyesh bakhshem Semerkand u Bukhara.”
Eğer nazlı Türk güzeli kalbimi fethederse, onun bir siyah benine Semerkant ve Buhara’yı feda ederim.
Suzan Çataloluk Abla’nın yazdığı “Yolcu Derviş ile Ata Yurtları” kitabı ile oraları dolaşıyoruz ya, tam da denk geldi.
Hani derler ya, Timur, Şiraz’ı fethedince Şirazi’yi bulmalarını istemiş, karşısına getirdiklerinde celallenmiş;
““Bre gâfil, benim ne bedeller ile yurt tuttuğum Semerkand ve Buhara’yı sen kim olursun da bir kadın için bağışlarsın” diye öfkeyle sormuş. Bunun üzerine Şirazi şöyle cevap vermiş:
“Ey yüce Emir, şu hâlimi görmüyor musunuz? Eğer bende bu savurganlık olmasa kulunuz bu hâlde olur muydu?”
Gerçi Ruhsati’de vermişti Belh’i, Buhara’yı ama o bir göz için;
Nasıl vasfedeyim güzelim seni,
Rumeli, Bosna’yı değer gözlerin.
Dünyaya gelmemiş eşin akranın,
İzmir’i Konya’yı değer gözlerin.
Kimsede görmedim sendeki nazı,
Tunus Trablus’u Mısır Hicaz’ı,
Kars’ı Kağızman’ı Acem Şiraz’ı,
Girit’i Hanya’yı değer gözlerin.
Yüzünde görünür Yusuf nişanı,
Yüzünü görenler çeker efganı,
Büsbütün Gürcistan Erzurum Van’ı,
Belh’i Buhara’yi değer gözlerin.
Ruhsat’ım, eyledim senin de methin,
Al yanaktan bir buse ver himmetin,
Yüz bin sarraf gelse bilmez kıymetin,
Âhiri dünyayı değer gözlerin.
Buna benzer sözler Erzurum türküsünde, Karacaoğlan’da, Emrah’da da var.
Göz önemli efendim.
Hani Hüseyin Nihal Atsız o çok güzel şiirinde diyor ya, Geri Gelen Mektup’ta;
Ruhun mu ateş, yoksa o gözler mi alevden?
Bilmem, bu yanardağ ne biçim korla tutuştu?
Pervane olan kendini gizler mi alevden;
Sen istedin, ondan bu gönül zorla tutuştu…
Gün senden ışık alsa da bir renge bürünse;
Ay secde edip çehrene yerlerde sürünse;
Her şey silinip kayboluyorken nazarımdan
Yalnız o yeşil gözlerinin nuru görünse…
Ey sen ki kül ettin beni onmaz yakışınla,
Ey sen ki gönüller tutuşur her bakışınla!
Hançer gibi keskin ve çiçekler gibi ince
Çehren bana uğrunda ölüm hazzı verince
Gönlümdeki azgın devi rüzgarlara attım;
Gözlerle günah işlemenin zevkinin tattım.
Gözler ki birer parçasıdır sende İlah’ın,
Gözler ki senin en katı zulmün ve silahın,
Vur şanlı silahınla gönül mülkü düzelsin;
Sen öldürüyorken de, vururken de güzelsin!
Bir başka füsun fışkırıyor sanki yüzünden,
Bir yüz ki yapılmış dişi kaplanla hüzünden…
Hasret sana ey yirmi yılın taze baharı,
Vaslınla da dinmez yine bağrımdaki ağrı.
Dinmez! Gönülün, tapmanın, aşkın sesidir bu!
Dinmez! Ebedi özleyişin bestesidir bu!
Hasret çekerek uğruna ölmek de kolaydı,
Görmek seni ukbadan eğer mümkün olsaydı.
Dünyayı boğup mahşere döndürse denizler,
Tek bendeki volkanları söndürse denizler…
Hala yaşıyor gizlenerek ruhuma “Kaabil”;
İmkanı bulunsaydı, bütün ömre mukabil
Sırretmeye elden seni bir perde olurdum.
Toprak gibi her çiğnediğin yerde olurdum.
Mehtaplı yüzün Tanrı’yı kıskanıyordur.
En hisli şiirden de örülmez bu güzellik.
Yaklaşması güç, senden uzaklaşması zordur,
Kalbin işidir, gözle görülmez bu güzellik!
Reşat’ın gönderdiği Nihal Atsız’ın bir başka şiirinde de yine “göz” vardı;
Ey gözlerinin rengi bütün ruhumu sarsan!
Kalbimde bugün açtı siyah renkli çiçekler
Bir gün beni rüzgârlara kalbinle sorarsan
Can verdi senin uğruna çoktan diyecekler.
Tâ kalbe giren gözlerinin şûlelerinden
Gel sevgili, gel sen bana bir semli kadeh sun!
Hiç titrememiş kalbimi oynattı yerinden
Oynattı evet, sendeki baş döndüren efsun!
Ey gözleri hançer gibi keskin dişi kaplan!
İster bana aşkın bütün âlâmını çektir
İster beni öldürmek için sineme saplan
Ölsem bile aşkım seni takip edecektir.
Hüseyin Nihal ATSIZ
