1949–1954 yılları arasında başlatılan AB (EU Cultural – Centre Européen de la Culture) Avrupa Birliği Kültür Merkezi oluşum süreci, Avrupa ortak ISO Latin ile yaygın benimsenmiş kültür politikalarının uygulanmasına dönük temel iletişim ve etkileşim kurgulamasıdır. Fransa, Almanya, Hollanda ve Belçika’nın ortak politik kararlarıyla kurulan vakıf, günümüzde EU Fonu olarak sorumlulukları yönetmektedir. Sorumluluklar, sivil insani dayanışmayı ve Avrupa kültürünün yozlaşmalarını dönük faaliyetleri engelleme programlarından oluşturulmaktadır.
AB’nin 1950’li yıllarda kurduğu, açık toplum için Avrupa Kültür Vakfı, aslında görünmeyen ve mafyalaşan dini ve yasa dışı yapılara karşı, görünen, kontrol edilen, dayanışma içinde yaşamayı teşvik eden yurttaşlık bilinçlenmesi için hedeflenmişti. Kendi kurdukları vahşi kapitalizmin kölesi olma tehlikesini gidermek, çalışma kamplarındaki vahşi köleliği, fabrika ve atölyelerde daha ahlaklı uygulamak amaçlı, şeffaf toplumun itaatkârlığa yönlendirilmesi işlevlerini içermektedir. Katı ve gizli kamu yönetimlerinin, insani değerlerle daha üstünlükçü ve daha özgür hissedilmesini sağlamak ve ortak kültür bütünü içine Avrupa’ya göç edenleri de katmak; hem kendi toplumlarını hem de farklı kültür içinden gelenleri asimilasyon programlarıyla Avrupa kültür bütününe uyumlaştırmaktı.
Vergi veren, emekçiliği kutsanan yurttaşlık statüsünün kazandırdığı üstünlük duygudaşlığı, yurda bağlılık ve erdemleri koruma-geliştirme karakterlerini, aklın yönetimine bağlamış görünse de, sivil üstünlükleri ve iletişim ortamlarını denetimci statüye ulaştırmak düşüncesi, AB’de halen gerçekleşmesi umulan hedeflerdir.
AB ülke ve toplumlarının geçmişte yaşadıkları uzun süreli kanlı-katliamcı savaşlar, dini cemaatlerin ve monarşist türedi-yağmacı zenginlerin ve kiliselerin kamu yönetimlerindeki tarihi acı hatıraları, belleklerden henüz tam silinmiş değildir. Diktatörlükler ve köle toplumu, derebeylikler sınıflarının katmaları, AB kültür bütünü politika ve yatırımlarıyla unutturulabilir mi, ders olarak hatırlanır mı, tercih konusudur.
Şeffaf ve görünürde eşitlikçi bir toplum düzeyine ulaşılabileceği umulmuştur. Avrupa kültür bütününün çağımızdaki gelişim süreci, vasat bir model olarak kendi aralarında uzlaşma bilinci doğurmuş denilebilir. AB vatandaşlığı iyi bir koruma kalkanı olmanın yanında, eşit haklar ve adalete erişimde kolaylıklar bağlamında, diğer dünya toplumlarına göre hukuken üst seviyede olan ve imrenilen bir statüdür.
Ulusal ve uluslararası kültür politikaları incelendiğinde, özellikle Avrupa kültür bütününün, bilgi ve bilim zihniyetine bağlı insan gücünü dünyadan derledikleri, ABD’nin bilim gücünün de dünyadan bilim insanı derleme sistemiyle kazandıkları bilinmektedir. Avrupa kültür bütünü yaklaşımı, kimlik değerlerine aykırılıklara rağmen, uluslararası iletişim ortamı etkileşimlerine rağmen, kendi içinde bir tutarlılık ve yurttaşlık değerleri taşımaktadır. Bu nedenle bilim insanları ve özgürlükçü kişiliklerin tercihi, daha mutlu, huzurlu ve güvenli olan ABD ve Avrupa’yı tercih ettikleri üzerinde özellikle durulmalıdır.
Avrupa kültür bütünü politikasının, devletlerin temel anayasal yapıları ve kendi toplumsal ilkeleri içerisinde, yaşamlarını eğitim, bilim ve kültür donanımlarıyla üst niteliğe ulaştırdıkları; çocuklarının daha iyi bir gelecekte yaşamları bağlamında, eğitim ve öğrenimle iç içe geçmiş sivil örgütlülük korumacılığıyla, iş ve yuva kurmadaki kolaylıklarla buluşturması üzerinde ısrarla durulmalıdır.
AB yaşam ideali, diğer kıta uluslarının ilk hedefidir. Avrupa kültür bütününde kültürel hayat, toplumun dinamikleriyle örtüşen sivil hayatın doğasına uyumlu değerler ve kazanımlarla bağlıdır. Avrupa Birliği toplumu, yaşamsal kaynaklara erişim süreçlerinde, yetkinliklere ve başarıya, uzmanlaşmaya ve üreticiliğe sonuna kadar tüm kapıları açarak teşvikler sunmaktadır.
Türk Dünyası Birlik Bilinci
Kültür politikasızlığı, Türk Cumhuriyetlerinde ve Türkiye’de temel bir devlet ve kamu yönetimi duyarsızlığı olarak görülebilir. Avrupa’da; Hollanda ve Belçika gibi kurucu ülkelerin, ortak mirasın ortak geleceğe temel olması yaklaşımından hareketle, siyasi yönetime sunulan sivil programların kamu yönetimi politika ve kararlarına uyarlanarak programlaştırılması mümkün olabiliyor.
Avrupa Birliği’nin, Avrasya savaşları (Ukrayna, Gürcistan, Ermenistan, Kürtsevlik) ve Türk Cumhuriyetleri destek fonlarına bakıldığında; Türkiye’nin ve diğer zengin İslam ülkelerinin hayal dünyasını yıkıcı anlaşmaları başlattığı gözlemlenmektedir. Türklerin bilincinden ‘Türk Dünyası Ütopyası’nı silmek ve somut yatırımlarla hem Rusya’yı çevrelemek, hem de İslam Birliğine daha yakın olan Orta Asya Türklerini Avrupa Birliği eko-stratejisiyle bağdaştırmak hedefleri çok açıktır. Türk Cumhuriyetlerinin, KKTC büyükelçilik ve temsilcilik açamadığı biliniyor. Kıbrıs Rum Toplumu ve Yunanistan’ın onayı ile AB-EU, Türk Cumhuriyetlerine, özellikle Kazakistan ve Kırgızistan’a büyük mali destekler sağladığı tespit edilebilir. Kıbrıs’ın tamamını Rum Cumhuriyeti olarak kabul eden Türk Cumhuriyetleri’nin, Avrupa Birliği ile somut işbirliğinde, Türk ve Rus Avrasyacılığını bilinmezden ve görmezden gelmesi geçici bir siyasi manevra mıdır, araştırılmalı? Rusya ve Türkiye’ye rağmen, Türk Cumhuriyetlerinin stratejik ortak statüsü ile Avrupa bağlaşığı yapılması, eski ‘İngiliz-Rusya Büyük Oyununun’ devamını düşündürebilir.
Türk Cumhuriyetlerinde ‘Türklük mensubiyetliği-bilincinin’ Rusya kültür devrimleri ile parçalanmış olması, Rus komünist devlet yönetiminin Avrupa’dan tamamen uzaklaşması, Türk-Arap ve Uzakdoğu Asya uluslarının emperyalist ABD ve AB kurum ve kuruluşlarının kararlarına boyun eğme tercihi Avrasya için ibret verici olmalıdır. Japonya ve Kore’nin emperyalizme yenilmesi, 21. yüzyılda Batı otoritesinin süregeldiğini ve devamını göstermektedir.
‘Türk Dünyası’ kavramının içi; kültür, eğitim, bilim, felsefe, edebiyat, din ve özellikle ortak bilim dili iletişim ağlarının henüz umulan düzeylerden uzak kalmış olması, alt ve üst yapısıyla modellik iddiasını sürdüren Türkiye için uluslararası büyük bir sorun yumağı gibi 30 yıldır masada durmaktadır. Türk kültür teşkilatlarının, dernek ve vakıflarının, sendikalarının, belediye ve sportif varlığının, Türkiye öncülüğündeki TDT’yi Avrupa Birliği gibi tercih edilecek düzeyde, büyük bir oluşum olarak görücüye çıkarmamıştır.
Avrupa Birliği ve ABD’nin kurumsallaşmış küresel etki ağının ortağı olmak hedefi, her ülkenin hayali olsa da, Ortadoğu’daki İsrail-Batı ittifakına bakıldığında, Arapların ve Türklerin manda olarak yaşama tutkusunun, sömürülmekten öte, ortak bir gelecek planlamasında, Pakistan-Türkiye ve Suudi Arabistan ile yapılan 2026’da kurulan güvenlik paktı modeli önemsenmelidir. Türk Avrasyacılığının, stratejik kurumsallaşma ve ortak politikaları kuvvetlendirmede, bu üç ülkenin güvenlik ittifakı yeni ortaklık çatısı olabilir. Bu çatı içerisinde yer alan ülkelerin ortak güvenlik ve ideal bilgi toplum ütopyası kurgulanabilir.
- yüzyılda bildirilen Türk tarih tezi, Büyük Selçuklu Devleti döneminde Vezir Nizamülmülk tarafından kurulan devlet merkezli ve destekli yükseköğretim kurumları ile kurumsal politik yapısını oluşturmuştur. Türk-İslam medeniyetinin ve teşkilatçılığının en gelişmiş döneminde ise Osmanlı Küresel Mefkûresi (İlây-ı Kelimetullah / ulusların yönetimi ve denetimi), insanlığın İslam barışı içinde yaşatılması ülküsünü esas almıştır. Türk ulusunun evrensel kültür kurgusu olarak Osmanlı Devleti’nin İslam sancaktarlığı, başarılı süreçlerle tarihte kendi özel yerini almıştır. 8. ve 15. yüzyıllarda kurulan Avrasya kültür bütününün temel olgusu Türkçe ve Muhammedi Hanif Türk İslamlığıdır. Müslümanların İslam’ı yeniden okuyup zihniyetlerinin ve iradesinin emir komutasına, aklına rehber yapması, ancak ve yalnızca Türk kültür bütünü gücüyle mümkün olabilir.
Türk gençliğinin ülküsüzlük ve töresizlik girdabında, bilgisizlik ve mesleksizlik nedeniyle hayatın ağır yüklerine maruz bırakılması; eğitim, öğretim ve turizm içinde üzeri örtülü tutulan ulus kültürünün, tarikatçı ümmetçilik ve Arapçı İslamcılık içinde politik tercih olarak eritilmesi, Türk kültür bütünü politikalarını sürekli etkisizleştirecek gerçekler olduğu tam idrak edilmemiştir.
Türk hükümetlerinin uzun yıllar tam bağımsızlık için çözmek istediği büyük ekonomik yatırım sorunları, sivil toplumun arz ve taleplerini üçüncü plana itmiş ve kırsaldan büyükşehirlere göçen mesleksiz köylü gençliğini eğitimsiz işportacılığa veya Avrupa ülkelerine göçe zorlamıştır. Arabesk boğulmadan kaçan milyonlarca kültür insan varlığıyla oluşan çadır gecekondularda yetişen, günümüz 60 yaş üstü emektar nesil ise Avrupa ve İslam medeniyetleri arasında tercihe zorlanarak AB yaşam kalitesine ulaşamadan ölüme terk edilmiş bir nesil olmuştur. Bu kuşak tarafından kurgulanan Türk Dünyası ülküsünün kurgusu ise yeni ve tedirgindir. Henüz sivil oluşum tabanı ve iş insanları birleşmesi mevcut değildir. Spor, sağlık, kültür ve turizm alanlarında kurumsal etkileşim AB düzeyinde yaygın serbestlikte ve kaliteli değildir.
21.yüzyılın Türkiye ve Türk Dünyası yüzyılı olmasının olabilirlik ve yapılabilirlik bağlamlarının, siyasi ve politik söylem düzeyinden çıkması için Türk Cumhuriyetleri sektörlerinin ortak aklı yönetecek üst akıl (CEO – Chief Executive Officer) güçlerine ihtiyacı vardır. Batı’dan doğuya, doğudan Ortadoğu’ya gelecek (tersine bilim insanı göçleri) uzamaların çekilmesiyle bilgili, küresel (inavosyona) bilişim ve iletişime hâkim üst düzey genç yöneticiler, kamu ve özel sektörü yönetmelerini yeniden düzenleyeceklerdir.
Türk dünyası kamuoyu ve sosyal devinim gücünün, mevcut kişi ve aile otorite yapısı, yönetimlerden, politikasız siyasi oluşumlardan kurtarılarak öz değerleriyle bütünleşik, bilim düşüncesiyle yeniden oluşturulacaksa, bu oluşturmaların akıl ve bilim yöntemlerine dayandırılması kaçınılmaz gerekliliktir.
Daha bağımsız yaşayabilen, baskın dini ve siyasi yapıların hizmetkârlığından uzak kalmış, tamamen öz iradesinin gücüyle çalışan milyonlarca genç; çok dilli beyin gücü ile küresel rekabete yönelik firmaların işbirlikleri düşünülmelidir.
Kamu yönetimi etkin bilincinin, sivil üretimlere karşı bir cephe alma olasılığı çok düşüktür. Siyasi mafyalaşmaların ve siyasi çıkarcılığın halkası olma özelliğini genellemeden bakıldığında taşımazlar. Kişiler, sosyal hayatın içinde etkin sorumluluklar üstlenme hakkını yasal olarak kazanmış, yönetimi yönlendirici hukuk ve haklara sahip olmuşlardır. Elit tröstlerle ve sermaye sahipleriyle ilişkileri, devletin ve toplumun çıkarlarına aykırı olmayacak düzeydedir. Kamu yönetimi temsillerinde kişiler, gücünü hem devletten hem de mensubu olmakla övündüğü Avrupa medeniyetinin ferdi olmaktan alırlar.
Türk-Arap toplumlarında ise kişiler bir yana, sivil ve gönüllü kuruluşlar bile hükümetlerin uzantıları gibi siyasi kuşatmalar altında varlıklarını sürdürme eğilimini benimsemek mecburiyetinde kalmışlardır. Türk ve Arap toplum tarihinde hiçbir sivil oluşum, haklar ve özgürlükler için mücadele ederek toplumun tercihlerine uyumlu yönetişim bağlarını kurgulamayı başarmamıştır. İnanç ve kültürleri gereği edilgenliği, uyum, her emre itaatkârlığı ise başarı olarak kabullenmişlerdir.
Geleneksel lider güdümlü hükümetler, kendi lehlerine güdüleyemeyeceği sivil toplum yönetmelerini, toplumsal dayanışma ile gerçekleştirilecek çok yönlü arz ve talep dengesini, anayasal omurga içinde yaşatmaları mümkün olmamıştır. Bu nedenle, komünist baskıcı sistem altında yetişen gençlik ile toplum ve aile baskısı altında yetişen nesiller, üreticilikten ve yaratıcılık gerektiren bilim düşüncesinden kopuk kalmışlardır.
Çağımızdaki küresel etkileşimler, doğu toplumlarının sömürülmesi, kökleştirilmesi ve öz değerlerden kopuk tutulması esasına dayalı mücadeleler olgusuyla sürdürülmüştür. Küresel iletişim ortamı uzantılarının yozlaşmış toplum ütopyasının temelinde, birey kararları siyasal kararların gölgesinde mahsur kalmıştır. Çağımızın sömürü ağları, iletişim ortamı ve iletişim köprülerince, özellikle Türk-İslam toplumlarını eğitimsiz ve kültürde bağımlılıklara sürükleyerek bağımsız bilgi toplumu süreçlerini pasifleştirmiştir.
Türklük mefkûresi, fikirleri üzerine, Bilge Kağan’dan başlayarak çeşitli yasalar ve hükümlerin kararlaştırılarak bildirildiği bilinmektedir. Bu tebliğlerin bazıları taşlara yazılmış fakat çoğunluğu destan sözleriyle toplumlara ozanlar tarafından okunmuştur. Korkutata sözcülüğü gibi gezgin tebliğciler aracılığı ile Türk boylarının Türk töresine bağlılıkları sağlanmıştır. İslamiyet’in kabulü ile Türkler, özellikle Büyük Türkistan (Uzakdoğu, Orta Türkistan ve Batı Türkistan) coğrafyalarında hocalar, evliyalar, dervişler tarafından eğitilip öğretilmişlerdir. Tüm bunlar yapılırken, 10. ve 12. yüzyıllarda doğup Avrupa’ya ulaşan Türk-İslam medeniyet bilgi birikimi; tasavvufi yozlaşmalar ve Moğol işgallerine bağlı aydın âlimlerin öldürülmesiyle kargaşa ve karışıklıklar evresine çökelmiştir. Bu çökelmeler sonucu, Türk-İslam coğrafyalarında bilimin gücü durmuş, 16. yüzyılda Avrupa sömürü ve keşifler süreci başlamıştır. Okullaşma ve matbaa devrimleriyle Avrupa toplumunda aydınlatma süreci, yarım yüzyılda değerler gücünü ve insan onurunun bağımsızlığına ait yasal zemini statüye bağlamıştır.
Türk Cumhuriyetleri ve Türkiye kültür uyumlaşmalarının öncelikle; kültür, eğitim ve ekonomi-ticari faaliyetlerle birlikte sağlanması politikası benimsenmiş olsa da, bu tercih, siyasi yönetimlerce son 30 yılda planlama ve programlaştırmadaki zafiyetler nedeniyle başarıdan uzak kalmıştır. Avrupa toplumlarının aydınlanma eşitlik öz savaşımları hafızası olmayan bir topluma, aklının ve iradesinin gücünü kullanmasını önermek; henüz programı yazılmamış, çalışmayan bir robota komutlar vermeye benzer.
Türkiye siyasetçilerinin yönetişim yetersizlikleri, siyaset üstü stratejiler boyutu, Osmanlı Devleti’nin 1839 Meşrutiyetinden 1923 Cumhuriyet rejimine kadar geçen sürede, Rus-Tatar aydınlanması boyutuna neden ulaşmamıştır? 9–11. yüzyıllar hiçbir dönemde bilginin gücü ve özgür irade yaratıcılığı, Türkler tarafından resmi devlet politikası konumuna ve önceliğine yükseltilmemiştir.
Bu nedenle, ‘Türkiye ve Türk Dünyası Yüzyılı’ söylemlerinin sivil ve resmi yapılarda sadece yönlendirme algısı (propaganda) oluşturmakla sınırlandırıldığı; plan ve programla siyaset üstü politikalar bağlamına yükseltilmediği temel bir gerçektir. Türk Dünyası kültür bütünü sorunsalının kimlik arayışlarından öte, ilkeleri olmayan bazı aydın ve elit akademik sınıfın değerler dizgesi kurgularından (değerler dizisi) uzak, politik zeminin beğenisini (sevgisunarlık) kazanmaya yönelik yönelimler olduğu söylenebilir.
Türk Cumhuriyetleri kültür bütünü süreç yönetimi, dini ve akademik alt düzey programlara terk edilmiş gibi görünse de, devlet kurum ve kuruluşlarınca Türklük bilinci, Arap kültür yaygınlaşması (Pan-Arabizm) ile kısmen bastırılmış ve TDT’nin faaliyet çeşitliliğine kısmen yansıtılmak istenmiştir.
Ortadoğu ve Balkanlardaki elit sektörlerin temsilcileriyle Avrupa Birliği’nin 3. kademe ülkelerinde yaşayan ve birinci sınıf hakları özleyen toplumların gözü, 21. yüzyıl Türkiye Cumhuriyeti askeri sektör atılımlarıyla Türkistan coğrafyalarına çevrilmiştir. Son 500 yıllık toplumsal çöküşlere ve iç yıkım isyan hareketlerine rağmen Türkiye, 1990 sonrası yumuşak girişimleriyle mümkün olduğunca genç ve orta kuşak Türk mensubiyetine kendi öz değerlerine dönme ve toplumsal bütünlükle kalkınma öğretilerini canlandırma çabasını benimsemiştir.
Bu benimsemenin sosyal ve stratejik nedenleri çok değişik olsa da, birinci neden Türkiye’nin coğrafi kuşatılmışlığı ve iç toplumsal dengelerinin bütünlükten kopuk olmasıdır. İkinci neden, bölgesindeki paylaşım savaşlarının içinde NATO askeri gücü olarak yer alma mecburiyetinde kalmış olmasıdır. Üçüncü neden ise Akdeniz, Kıbrıs, Adalar Denizi ve Misakı Millî coğrafyasında kurmak istediği hükümranlık ve güvenlik gerekliliklerinin 100 yıl süresince başarılamayışıdır. Kesinlikle bilinmelidir ki, bu başarısızlıkların esas nedeni, hükümetlerin siyasi tutumları ve tüm tabandan oy alma hedeflerinin eski otoriter zihniyetin sonucudur. Türklük bilincinden ve ulusal egemenlik ülküsünden uzak durulmuş olunmasıdır.
Türkiye ve Kıbrıs Türk Devleti’nin Avrupa Birliği’ne eşit üye olma hedefi de, aynı şekilde, toplumdan beğeni almak ve oy kazanmaya yönelik siyasi söylencelerdir. Avrupa Birliği kültür bütünü, diğer milletlerden gelebilecek tüm planlı baskı araçlarının kuşatma süreçlerini, öz bilgi toplumunun benimsemiş olduğu yurtseverlik bilinciyle karşılamıştır. AB, ulusal kültür politikaları ile bütünleştirerek yükselme savaşını, Rönesans ve Reform hareketleri kapsamında; eğitim, bilim, adalet, siyaset ve eşit katılımcılık düzeylerindeki istikrarlı kamu yönetimiyle ulaşmıştır. Toplumlarını, öz değerlerle yükselip yücelme taleplerinden mahrum etmeyerek küresel denklemde büyük bir uzlaşma gerçekleştirmişlerdir.
Türkiye ve Türk Cumhuriyetlerindeki istikrarlı devlet yönetimlerinin, sosyal denge bağlamında, haklardan ve varlıklardan yeterince yararlanmayan alt pasif nüfusunun yönetime ve üst düzey gelir seviyesine ulaşmasına yönelik katılımcılığı hâlâ umulan düzeyde kapsayıcı değildir. Bu konuda tam bilimsel gözlemlerle, belgesellerle durumları araştırıp ölçmek gerekir.
Öncelikle, toplumsal geri kalmışlıkların bir hukuk sorunu gibi görülmesi; kültür bütünü ve sosyal denge arayışında yasal gelişmeleri ve karar süreçlerini etkileyememesi, öz yaklaşıma bakıldığında, mankurtluk, mandacılık aymazlığı, bilgi ve idrak kapasitesi sorunudur. Bu salgın ve yaygın sorun, günümüz iletişim çağında toplumsal dinamizmin gidişatının denetimlerini de büyük ölçüde zorlaştırmaktadır.
Türk Cumhuriyetlerinin kamu yönetimi uygulamalarında, otoriter devlet erkinin sınırsız ve hesapsız gücü, bireyin haklarının korunması gibi oldukça hassas yurttaşlık hakkını görmezden gelebilmektedir.
Türkiye’de kamu kültür politikalarının, Türk kültür bütünü bilinçlenme süreçlerine bakıldığında, Türk kimliği ve meşruiyeti üzerindeki ırkçı ve yozlaştırıcı iç ve dış baskıları görmek ve göstermek mümkündür. Türkiye’ye dışarıdan gelen ve üretici olmayan toplumlar kısmen bir yük ve kargaşa oluşturmuştur. Türklük değerleriyle bağdaşmayacak kadar büyük yozluk ve cehaleti barındıran bu göçler, Türk aydınlanma çabaları için gerekli dinamizmi sunmaktan uzaktır. Üretmeyen ve tüketimi devletin desteğiyle başaran bu dış göçlerin maliyeti, bedeli Türkiye vergileriyle karşılanarak enflasyonun görünmeyen bir nedeni olmuştur.
İslamilik söylemleri maskesiyle alt kimliğin mağduriyeti gibi son derece acınacak zeminlerde dillendirilen ‘Türk kültür bütünü karşıtlığı’ sinsice ve genelde sivil organizasyonlar marifetiyle canlı tutulmak isteniyor. Bu dış bağlantılı saldırganlıkların ilk hedefi Türk kültür bütününün devletin resmi, stratejik politikalarını önlemektir.
İnsan nüfusunun on milyara ulaşacağı 21. yüzyıl içinde; Türk Müslümanlığı, Hanif Muhammedi yaşam tarzı, hem Avrupa’da hem de Çin ve Hindistan başta olmak üzere devlet destekli linçlere maruz kalmaktadır. Avustralya kıtasında bile camilere ve derneklere saldıran, Müslümanları rencide edecek film ve tiyatroları oluşturan ve destekleyen İsrailiyat ve Siyonizm taraftarı kapitalist dünyanın beyin gücü Yahudi şirketlerinin ve bankerlerinin ilk hedefinde yine Türk kültür bütünü oluşumu söz konusudur.
Türk Dünyası demografisinin ‘Adriyatik’ten Çin Seddi’ne dünyanın tüm orta coğrafyalarını kuşatıyor olması, Rusya Müslüman Türklüğünün aşırılıkçılıklardan uzak kalmış olması, Türkiye ve Türk Cumhuriyetleri için toplumsal dokunun işlenmesi gibi oldukça incelik isteyen faaliyetler açısında avantajlar sağlayabilir. Bu avantajların 21. yüzyılda doğmadan boğulması gibi dış saldırganlıklar ve iç hainliklerin hedefinde yine Türk kültür bütünü vardır.
1990’dan günümüze Türk Cumhuriyetleri kültür politikaları üzerinde durulduğunda, en azından kısmen başarılı olunan ortaklıklar, ticari ve ekonomik bütünleşmeler, sektörlerin desteklenmesi; tabana yayılım göstermese de temel bir başarıdır. Bu başarıların kısıtlanmasına yönelik AB ve Rusya’nın hedefinde Türk kültür bütünü eylem zinciri vardır.
Türk Cumhuriyetlerinde 30 yıllık ortak kültür politikası seviyesi, Türkiye’nin tüm çabalarına rağmen Avrupa kültür bütününü benzeri bir olgunlaşmaya everilemese de, en azından zemin yoklamalarında tespit edilen büyük engellerin farkına varılmıştır. Bu farkındalıkla uyanışları bastırmak isteyen Çin, Hindistan ve ABD’nin hedefinde Türk kültür bütünü oluşumları vardır.
Yüzyılın en büyük akıl ve idrak dışılığıyla iç içe gelişen, algısız ve vicdansız yapay zekâ (AI – Artificial Intelligence = düşünce olgusu ile etkileşimli, sistemler bütünlüğü içinde kullanılan mekanik araçlar) ile robotik üretim yaklaşımları, 21. yüzyıl Türk Dünyası için ulaşılması gereken büyük hedefler niteliğindedir. Ahlaki olmayan yapay zekâ (AI) aslında kolaycılığın risklerini de beraberinde taşımaktadır. Bu konuda yaygın bilinen görsel-işitsel belgeseller de yapılmamıştır. Türk kültür bütününe yönelik görsel ve işitsel alan yönetimine karşı kendi online-sayısal ağ programlarını (Rusya gibi) oluşturma ve ortak alfabe ile bilimsel ortaklıkları zenginleştirmek öncelikli strateji olarak planlanmalıdır.
Türk ulusunun kültür kollarının ‘Türk-İslam medeniyetinin kökü’ içinde yeniden yeşertilmesi yüzyıllık stratejiler gerektirir. Büyük çoğunluğu sömürücü güçlere bağlı olarak yönetilen ülkelerin, Türklük ekseninde bilgi toplumu düzeyini diğer medeniyetler seviyesine yükselterek kaynaşabilmesi; gelecek yüzyılların yatırım programlarının şimdiden planlanmasıyla ve geniş ve derin görüşlülükle mümkün olabilir.
Avrupa ve ABD’nin kurduğu refah toplumu, göründüğü gibi, gösterildiği gibi istikrarlı eşit paylaşıma ve eşit adalete ulaşan düzeyde değildir. 1500’lü yıllardan beri dünyanın tüm zenginliklerini sömüren, insanları köle olarak çalıştıran ve tüm kıtaların alt ve üst zenginliklerini kullanan Batı medeniyeti, kendi eseri olan doğallıktan kopmuş, insanlıktan uzak maddeci ve dünya nimetlerine odaklı devlet ve toplum yapısını düzenlemenin zorluklarını görmeye başlamıştır.
Bir şirketler ve elit sınıflar birliği olan Avrupa ülkeleri, ilahi yasaları terk etmenin bedelini, kendi kuşağını ruhsuz ve dünya severcilik (sekülerizm – dünyevilik) kirlenmesine terk etmiştir. Aklın yerine nefsi kazanımları din haline dönüştürüp ‘Samiri’nin Buzağısı’nı (görsel ve işitsel alan kazanımları ve online denetimleri) yaratarak onu ilah edinmiştir. Tüm dünya nimetlerini kendi hakkı gibi gören ve külfetleri yoksulların kaderi gibi gösteren bu sahte-kirli gelişmişlik, yapay olduğu için yapay zekâya indirgenme risklerini taşımaktadır.
Çağımız yüksek teknoloji uyumlu toplumlarda ahlak ve vicdan, insanın en büyük zenginliği olmaktan dışlanarak öldürülmüştür. Bu büyük içsel vicdani algılama katliamları, doğu medeniyet ilkelerini, bilim zihniyeti adı altında örseleyip incitmiş ve küçük düşürmüştür.
Türkiye ve Türk Cumhuriyetleri toplumları, İslam ilkelerine bağlı ve ‘Türk İyilikçiliği’ yaşa ve yaşat felsefesiyle Adriyatik’ten Çin Seddi’ne orta kuşakta yeni bir insancıl medeniyet kurgulayacaksa, bunun bilgi toplumu alt ve üst yapısını Kur’an ahlakı ile bezemelidir.
Kur’an’dan ve imandan uzak her türlü kazanım batmaya açıktır. Türk Cumhuriyetleri, Avrupa’nın kokuşarak çürümekte olan materyalist dünya kurgusuna biat ederse, kendi kuyusunu kazmış olacaktır. Avrupa ve ABD’nin kurtuluşu İslamlaşmak ve ilahi adaleti yasalarına uyumlaştırmakla mümkündür. Kapitalist ve emperyalist oluşumların halka daha fazla refah ve kendileriyle eşit adaleti uygun görmemesi, Kur’an’da bahsedilen kavimlerin maruz kaldığı felaketlerin bir benzerini yaşatacaktır.
Türk Cumhuriyetleri ve Türk Dünyası için henüz bu gibi yozlaşmalar tam teşekkül etmediğinden, Türkiye ve ‘Türk Dünyası Yüzyılının’ temelinin ahlak ve bilimsel erdemler üzerine kurgulanması; toplumun hem vicdanlı hem de akıllı olarak dönüştürülmesi daha kolay olabilecektir.
Tüm zorluklara rağmen, ezilen ve sömürülen Türk-İslam dünyasının kendi içinde kuracağı yeni medeniyet; 21. yüzyıl Türk-İslam bilgi toplumu, dış dünyanın ilgisini çekecek ve Küresel İslamlaşmaya teşvikler sunacaktır.
Cengiz ASLAN / Araştırmacı
[email protected]
