Erol Güngör, Türk Kimliğinde Asıl Belirleyici Olan İslam’a ve Tasavvufa Eğilmişti

Tam boy görmek için tıklayın.

Benim Erol Güngör’ü okumaya başladığım tarih, onun Erol Güngör olarak dergilerde ve gazetelerde yazmaya başladığı tarihtir. Birçok meslektaşının aksine ve hocası Mümtaz Turhan’ın akademik seçkinciliğine rağmen, onun, bilgisini ve düşüncelerini geniş kitlelere ulaşmayan akademik dergilere hapsetmeyi doğru bulmadığı anlaşılıyor. Esasen gazeteciliğe talebelik yıllarında bulaşmış, yayın hayatına 1960 yılında başlayan Yeni İstanbul gazetesinde müstear imzalarla yazmıştır. Geceleri de Marmara Kıraathanesi’ne gider, dostlarıyla buluşarak geç vakitlere kadar sohbet edermiş. Marmara sohbetleri uzun yıllar devam edecek, Ziya Nur, Dündar Taşer ve Ali İhsan Yurt gibi önemli “Marmaratör”lerin katıldığı tadına doyum olmaz sohbet halkaları, 1980’lerin başlarına kadar kurulacaktır.

Erol Güngör’ün bir ilim ve fikir adamı olarak başarısını, sadece zekasına, engin tecessüsüne ve Mümtaz Turhan gibi bir hocanın rahle-i tedrisinden geçmiş olmasına bağlayarak açıklamak zordur. Bana sorarsanız, o, üniversitenin dışına çıkarak sokaktaki adamla ve kahvedeki entelektüelle iç içe yaşamayı seviyor, bu yolla, toplumun kılcal damarlarına kadar yayılan yeni fikirleri, yeni eğilimleri ve yeni heyecanları asıl kaynağında yakalayabileceğini biliyordu. Daha da ötesi, Osmanlı’nın hâlâ yaşayan temsilcileriyle tanışarak edindiği hurda teferruatı kullanarak, içtimai tarihin gizli kapaklı köşelerine nüfuz etmenin yollarını da bulmuştu. Osmanlı kültürü ve medeniyetiyle ilgili her konuda yetkinlikle konuşup yazabilirdi. 1980’lerin hemen başında “İslam’ın Bugünkü Meseleleri” (1981) ve “İslam Tasavvufunun Meseleleri” (1982)’ni yazarak bir sosyal bilimci olarak bugün gündemimizi işgal eden meseleleri o günden görmüştü.

Ve yazdı; 1970’ten sonra ayrılmaz bir ikili teşkil ettikleri Mehmet Genç’in aksine, sürekli yazdı. Bildiğini iyi bilen ve iyi ifade eden bütün aydınlar gibi, son derece aydınlık bir üsluba sahipti. O yıllarda konjonktürün kendilerine sağladığı haksız bir kültürel iktidarın tadını çıkaran solcu aydınlar, bilgi ve üslup fukaralıklarını gizlemek için kullandıkları, daha çok argoya benzeyen, hatta argodan başka bir şey olmayan çetrefil Türkçeleriyle en basit meseleleri bile anlaşılmaz hale getirirlerken, Erol Güngör, en karmaşık meseleleri dolambaçlı yollara sapmadan ve yabancı kelime kullanmadan, herkesin anlayabileceği bir dil ve üslupla anlatırdı. Onun yazdıklarını okurken, zihnimdeki karanlıkların önce yavaş yavaş ağardığını ve sonra birden kuvvetli bir ışıkla silindiğini hissederim.

Erol Güngör, asıl manasında ilim adamı haysiyetine sahip olduğu için, Türkiye’de pozitivist ilim ideolojisinin adeta yasakladığı alanlara büyük bir cesaretle girmiş, Türk toplumunun kimliğinde asıl belirleyici olan İslam’a ve tasavvufa bir sosyal bilimci olarak eğilmek ihtiyacı hissetmiştir. Çünkü, İslam’ı tasavvufi yorumları da dahil olmak üzere derinliğine kavramadıkça, Türk toplumunun karakter çizgilerini anlamanın mümkün olmadığını çok iyi biliyordu. Yani Erol Güngör, ayaklarını yere basan bir ilim adamıydı. Hocası ve dostu Sabri Özbaydar’ın şu cümleleri, bence Erol Güngör’ü çarpıcı bir biçimde tarif etmektedir: “Kırşehir’in bir mahallesindeki çocukluk arkadaşlarını ve ihtiyarları sık sık hatırlar, bitişik komşudaki çok çocuklu ailenin sabahın erken saatlerinde çay içişlerini hatırlar ve hep beraber çay bardaklarındaki şekeri karıştırırken çıkardıkları sesin müziğine dalardı. Ve buradan sosyal psikolojiye döner ama çay bardağından çıkan müziği de unutmazdı.”

Konya Selçuk Üniversitesi’ne rektör olarak atanması, her ne kadar hasta kalbini düşünerek endişeye kapılmışsak da, bizi çok sevindirmişti. Galiba onun rektörlüğünü yepyeni ve mutlu bir başlangıç, bir müjde gibi algılamıştık. Sevincimiz ne kadar kısa sürmüştü! Yunus bir şiirinde:

Şu dünyada bir tek şeye yanar içim göynür özüm

Yiğit iken ölenlere gök ekini biçmiş gibi

diyor; yiğit iken ölen, bir de Erol Güngör gibi az bulunur cinsten bir zekâ, az yetişir cinsten bir ilim adamıysa, içimiz daha çok yanar, özümüz daha çok göynür.

Evet, Erol Güngör, öldüğünde 45 yaşındaydı. Arkasında çok sayıda telif, bir o kadar tercüme ve binlerce makale bıraktı. Ama asıl kitaplarını henüz yazmamıştı. Ah… o yazılmamış kitaplar…

Kaynak: Beşir Ayvazoğlu, Defterimde Kırk Suret, Ötüken Yay. 1996- İst.

Yazar
Beşir AYVAZOĞLU

Bu websitesinde farkı kaynaklardan derlenen içerikler yayınlanmakta olup tüm hakları sahiplerinindir. Sitedeki içerikler atıf gösterilerek kaynak olarak kullanlabilir. Yazıların yasal sorumluluğu yazara aittir. Tüm Hakları Saklıdır. Kırmızlar® 2010 - 2026

medyagen