30 Ekim’in Gölgesinden 29 Ekim’in Güneşine: Atatürk’ün Diplomatik Dehası Ve Cumhuriyet’in İlanı

​Türk milletinin bağımsızlık ve egemenlik mücadelesi, yalnızca cephelerde kazanılan askeri zaferlerden ibaret değildir. Bu şanlı mücadelenin en kritik ve stratejik dönemeçlerinden biri, askeri başarıların diplomatik ve siyasi bir vizyonla taçlandırıldığı Cumhuriyet’in ilan sürecidir. Mustafa Kemal Atatürk’ün Cumhuriyet’i ilan etmek için bilinçli bir şekilde 29 Ekim tarihini seçmesi, sıradan bir takvim tercihinden çok öte bir anlam taşımaktadır. Bu tercih, Osmanlı Devleti’nin fiilen sona erdiğini ve topraklarının paylaşılmasını simgeleyen 30 Ekim 1918 tarihli Mondros Mütarekesi’ne verilmiş en somut, en akılcı ve en gururlu tarihi yanıttır.

​19. yüzyılın sonlarından itibaren Osmanlı Devleti, uluslararası sistemde büyük güçlerin nüfuz mücadelelerinin ana sahnelerinden biri haline gelmişti. I. Dünya Savaşı’nın ardından imzalanan Mondros Mütarekesi, müttefik devletlerin Anadolu’yu işgal etmelerine hukuki zemin hazırlamış ve Türk milletini tarih sahnesinden silmeyi amaçlayan bir tasfiye planı olarak kurgulanmıştı. Ancak Türk milleti, Atatürk’ün önderliğinde bu karanlık senaryoya karşı tarihin gördüğü en büyük direnişlerden birini gerçekleştirmiş ve 1922 yılı itibarıyla askeri bağımsızlığını kazanmıştır. Savaş meydanlarında kazanılan bu üstünlük, 24 Temmuz 1923’te imzalanan Lozan Barış Antlaşması ile uluslararası alanda tescillenmiş ve yeni Türk devletinin egemenliği bütün dünyaya kabul ettirilmiştir. Lozan, Sevr’i tarihe gömen temel bir uluslararası hukuk belgesi olmakla birlikte, yeni devletin rejiminin ve idari yapısının tam anlamıyla netleştirilmesi gerekliliğini de beraberinde getirmiştir.

​Uluslararası ilişkiler ve diplomasi tarihi açısından bir devletin uluslararası toplumda varlık göstermesi kadar, iç konjonktürdeki egemenlik kaynağı da hayati önem taşır. 23 Nisan 1920’de TBMM’nin açılmasıyla “Egemenlik kayıtsız şartsız milletindir” ilkesi fiilen hayata geçirilmişti. Ancak uluslararası diplomaside Türkiye’nin hâlâ monarşik kalıntılar taşıyan muğlak bir yapıda olduğu algısı, tam bağımsızlık ideali önünde aşılması gereken diplomatik bir engeli oluşturuyordu. 1 Kasım 1922’de saltanatın kaldırılmasıyla bu yapının önü açılmış olsa da, devletin yönetim şeklinin hukuki ve uluslararası bir nitelik kazanması şarttı. İşte Cumhuriyet’in ilanı, dış politikada Türkiye’nin modern, laik, bağımsız ve millet iradesine dayanan tam tekmil bir uluslararası aktör olarak sahneye çıktığının tüm dünyaya ilanı olmuştur. Bu sürecin en büyüleyici ve stratejik yönü ise şüphesiz tarihsel sembolizmdir. Atatürk, yeni devletin yönetim biçimini tüm dünyaya duyurmak için neden 30 Ekim’i değil de özellikle 29 Ekim’i tercih etmiştir? Bu sorunun yanıtı, Atatürk’ün dış politika pratiklerindeki zamanlama dehasında ve tarih bilincinde gizlidir. 30 Ekim 1918, Türk milleti için bir çöküşün, esaretin ve boyunduruğun tarihidir. İtilaf devletleri bu tarihi, Türk insanının hafızasına silinmez bir yenilgi damgası olarak vurmak istemişti. Mustafa Kemal Atatürk, yıllar sonra Fahrettin Altay Paşa ile yaptığı bir sohbet sırasında bu acı günü nasıl bir zafer anına dönüştürdüğünü şu sözlerle özetlemiştir:

“Mütarekenin ilk günlerini hatırlar mısın? Ben o zaman Adana’da Yıldırım Orduları Grubu Komutanı idim. Bütün ezayı, cefayı ben çektim. Onların 30 Ekim dedikleri gün benim içimi yakar. İşte 29 Ekim, o acı günü bir gün öncesiyle tarihten silme hamlesidir.”

Atatürk, Mondros Mütarekesi’nin yıl dönümünden tam bir gün öncesini seçerek uluslararası siyasette eşine az rastlanır bir psikolojik üstünlük ve stratejik hamle gerçekleştirmiştir. Emperyalist devletlerin Anadolu’yu teslim almak üzere dayattığı o kara günün tam bir gün öncesinde, Türk milletinin kendi kaderine, kendi iradesiyle el koyduğunu ilan etmiştir. Böylece 30 Ekim’in simgelediği esaret ve mağlubiyet, 29 Ekim’in getirdiği hürriyet ve Cumhuriyet güneşiyle tarihten silinmiştir. Uluslararası ilişkiler perspektifinden bakıldığında bu hamle, yalnızca iç hukuki bir düzenleme değil aynı zamanda emperyalist devletlerin çizdiği haritalara ve tarihlere karşı yazılmış en güçlü bağımsızlık manifestosudur. Sonuç olarak Mustafa Kemal Atatürk, tarih bilincini diplomatik bir silaha dönüştürerek Türk milletinin makus talihini tersine çevirmiş; 30 Ekim’in gölgesini 29 Ekim’in parlak güneşiyle aydınlatarak yeni devletin onurlu yerini uluslararası sistemin merkezine kalıcı olarak kazımıştır.

Demet BALTA

Yazar
Demet BALTA

Bu websitesinde farkı kaynaklardan derlenen içerikler yayınlanmakta olup tüm hakları sahiplerinindir. Sitedeki içerikler atıf gösterilerek kaynak olarak kullanlabilir. Yazıların yasal sorumluluğu yazara aittir. Tüm Hakları Saklıdır. Kırmızlar® 2010 - 2026

medyagen