Dünya târihi, yalnız güçlülerin zaferini yazmaz. Eğer öyle olsa idi, Roma’dan Osmanlı’ya kadar, bütün o eski ihtişamlı imparatorluklar hâlen yaşıyor olurdu. Ve, meselâ, bizim millî mücadeleyi kazanmamız kabil olmazdı.
Bütün çöküşler, büyük güçlerin zirvede olduğu anda başlar. Çünkü, büyük güçler yükseldikçe, hezimetlerini hazırlayan sâikler de daha etkili hâle gelir. Meselâ, güçlendikçe etki alanları genişler, fakat bu sefer de merkez zayıflamaya başlar. Bundan önce, bütün büyük güçler için geçerli olan bu kânun, günümüzün büyük güçleri için de geçerlidir.
ABD-İsrâil ikilisinin İran’a karşı başlatmış olduğu bu haksız ve hukuksuz savaşın da, saldırganların yenilgisiyle sonuçlanmasını temenni ediyoruz.
Dileğimiz, yüzyıllardır insanlığın iliğini kemiğini sömüren emperyalizmin, bu savaşta, bir daha ayağa kalkacak mecâli bulamayacak şekilde, büyük bir darbe almasıdır.
ABD -başta iktisâdî ve askerî alanlar olmak üzere- küresel bir güçtür, ancak yenilemez bir güç değildir. Vietnam’da nasıl yenildiğini, milyonlarca insanın ölümüne ve koskoca bir ülkenin târumâr olmasına sebebiyet verdikten sonra, nasıl kös kös orayı terketmek zorunda kaldığını biliyoruz. Aynı şekilde, küresel bir dev olan SSCB’nin yenilmez zannedilen Kızılordu’sunun da Afganistan’da nasıl per ü perişan olduğunu gördük.
İran’da, Saldırganlar Kazanırsa, Ne Olur?
İran, 4-5 parçaya bölünür, paramparça edilir.
Ülke nüfusunun yaklaşım yarısını oluşturan Türkler, Hazar’ın güneyinde, ülke yüzölçümünün yaklaşık beşte birini teşkîl eden küçük bir parçaya sıkıştırılır.
Kürt unsuru palazlansın diye, petrol ve doğal gelirlerinden pay almaları sağlanır.
Buradan, İsrail’e bir boru hattı çekilerek, İsrail’in petrol ve doğal gaz ihtiyacı güvenceye alınır.
Aynı zamanda, Türkiye ile İran arasına, Kürt unsuru yerleştirilir.
Böylelikle Türkiye, güneyinden ve doğusundan çepeçevre kuşatılmış olur.
Üstelik, Türkiye ile Türk Dünyası arasındaki irtibat da (Tıpkı, XVI. Yüzyıldan sonra olduğu gibi), tamâmiyle koparılmış olur.
Şu anda, güneyimizdeki ülkelere karadan yapılan ihracatımız, istendiğinde, güney sınırlarımızı çevreleyen terör yapılanmaları ve henüz devlet olgunluğuna erişmemiş komşu devletler tarafından kaba yöntemlerle nasıl engelleniyorsa, bundan sonra Türk Cumhuriyetlerine yapılacak ihracat da, aynı şekilde, sınırı kontrol eden unsurların insafına terk edilmiş olacaktır.
Molla Rejiminin Değil, İran Halkının Yanındayız’
İran’ı savunmak, yıllardan buyana İran halkına mutsuzluk getiren molla rejimini savunmak anlamına gelmez. Rejimler hatâ yapabilirler. Halk irâdesi yeterince güçlendiğinde, o yönetimi devirip, yerine daha âdil bir yönetim kurabilir. Fakat, biz biliyoruz ki, bu savaşta, saldırganların amacı İran Halkının barış, huzur ve refah içinde yaşamasını sağlamak değil, İran’ın fevkalade boyutlardaki doğal zenginliklerine el koymaktır.
İran, dünya petrol rezervlerinin % 15’ine, doğal gaz rezervlerinin ise % % 18’ine sâhip. Rezerv bakımından, doğal gazda 1., petrolde ise 4. sırada. Bunların yanısıra, NTE ‘ler başta olmak üzere, pek çok değerli mâdeni de bünyesinde barındırıyor. Saldırganlar, işte bu zenginliğin peşindedir. Sürdürülebilir bir sömürü düzenini kurulabilmek için de, İran ve Türkiye gibi ülkelerin -bundan böyle sömürüye direnç göstermeyecek şekilde- parçalanmasını sağlamaya çalışmaktadırlar.
Irak ve Suriye’nin ulus-devlet olarak kalması, bütünlüğünü koruması bizim için ne kadar önemlisi ise (ki, bu imkán artık kaybedildi, bu ülkelerde yeniden ulus-devlet düzeninin kurulması parçalanan bir kristal vazonun yeniden bütünlenmesi kadar zordur, maalesef), aynı şekilde İran’ın da “bütün” olarak kalması, istikrarını koruması bizim için aynı şekilde çok önemlidir.
İran Halkı, Yönetimini Kendisi Değiştirmelidir
Tekrarlamak gerekirse; bu kirli savaşın amacı, İran halkına huzur, barış ve refah getirmek değil, İran’ı paramparça ederek, bu kadim ülkenin doğal zenginliklerine el koymaktır.
Sömürgeciler, soygunlarını rahatlıkla yapabilmek için, hedeflerindeki ülkeyi dâima parçalamak isterler (böl ve yönet). Böylelikle, toplu bir direniş imkânı ortadan kalkar.
İran’da, halkın huzur, barış ve refah içinde yaşamasını temin edecek bir yönetimin işbaşına gelmesini sağlamak, saldırganların amacı da değildir, görevi de değildir. Bunu yapacak olan İran halkıdır.
İran halkı (Türkler ve Persler), ülkeleri yıkıldığı takdirde, sonucun ne olacağını öngörebilecek olgunluğa ve ferâsete sâhiptirler.
Nitekim, saldırganların, “rejimin kafası kopartıldığında, İran halkının sokaklara döküleceği ve yönetimi devireceği” beklentisi gerçekleşmemiştir.
İran halkı, büyük ölçüde yönetimden şikâyetçidir, ancak papaza kızıp oruç bozmayacak kadar da, târih bilincine sâhiptir.
İran halkı, saldırganlar başarılı olduğu takdirde, ülkelerinin paramparça edileceğini, tıpkı Irak ve Suriye’de olduğu gibi, sürüm sürüm sürüneceklerinin farkındadır.
Bu savaş, saldırganların gâlibiyeti ile bitmemelidir.
İran, direnebildiği takdirde, içeriden eninde sonunda dönüşecek, İran halkı özlediği iyi yönetime kavuşacaktır.
Bu dönüşüm elbette zahmetli olacaktır. Ancak, İran halkının emek ve gayretinin eseri olacaktır.
Düşmanın vereceği, özgürlük ve refah değil, kölelik ve sömürüdür.
Görünen o ki, İranlılar, bu gerçeğin farkındadır.
İran Halkının, hem emperyalist saldırıyı defetmelerini, hem de -bu savaş vesilesiyle- yarım asırdan buyana kendi halkına acı ve ıstırap çektiren molla rejiminden kurtulmalarını temenni ediyoruz.
“Savaşı kazanırsa, rejim güçlenir” düşüncesine tam olarak katılamıyoruz. Zîrâ, saldırganlar, belki de büyük bir hesap hatâsı yaptılar, “İran’ın kafasını koparalım, savaşı çabuk bitirelim” derken, belki de İran Halkına büyük bir iyilik ettiler. Evet, yönetimin kendisini yenilemesine engel olan dinazorları kendi elleriyle temizleyerek, İran Halkının işini kolaylaştırmış oldular.
Türk Milletine/Devletine Düşen Târihî Görev
Duvara toslayan ve bu nedenle de çıkış yolu arayan saldırganlar, Irak ve Suriye’de olduğu gibi, etnik Kürt unsurlarını -kara gücü olarak- İran’a karşı kullanmak konusundaki niyetlerini her dâim dile getiriyorlar. Ancak, devlet ve ordu olma tecrübesi bulunmayan, ancak çete savaşı yapabilecek durumda olan bu gruplarla, emperyal emellerini gerçekleştirme imkânlarının bulunmadığının da bilincindedirler. Bu nedenle, saldırganların, Türkiye ve Azerbaycan Devletlerini İran ile karşı karşıya getirmek, Türk Milleti’nin İran Halkına olan sevgi ve muhabbetini zayıflatmak, aynı zamanda İran Halkının yaklaşık yarısını oluşturan İran Türklüğünü isyâna sürüklemeye çalışmak istemektedirler.
Ancak, engin bir devlet ve târih bilinci/tecrübesi olan Türk Milleti, saldırganların asıl amacını anlayabilecek ferâsete ve idrâk yeteneğine sâhiptir. Türk Milleti bu oyuna gelemeyecektir.
İran Halkına destek olmalıyız. Bir sahte bayrak operasyonu olduğu kısa zamanda anlaşılan füze olayında olduğun gibi, Türkiye ve İran’ı karşı karşıya getirmek amacıyla, benzer tahriklere bundan sonra da başvurulacaktır. Bu oyunlara gelmemeliyiz.
Ama, her şeyden önemlisi, ülkemizdeki NATO üslerinin, ABD-İsrail ikilisinin meşum amaçları için kullanılmasına engel olmalı, bunun için, üsleri savaş süresince kapatmak da dâhil olmak üzere, gerekli tedbirleri almalıyız.
Türk Milleti ve Türk Devleti olarak, bize düşen, hiçbir gerekçeyle, saldırganlardan yana olmamaktır.
Bütün târihi boyunca, zâlimlerin hasmı, mazlumların koruyucusu olan Türk Milleti/Devleti, soydaşı/dindaşı/komşusu olan bir ülke halkının mahvına sebebiyet verecek bir savaşta, hiçbir gerekçeyle, saldırganların yanında olmamalı, onlara açık ya da örtülü destek anlamına gelecek eylemlerde bulunamamalıdır.
Dileriz, bu savaş, İran Halkının zaferiyle sonuçlanır.
Gönlümüz, İran Halkından yanadır.
Mustafa TEZEL
