Prof.Dr. Ergin ERGÜL
Romalı hukukçuların özlü ifadesiyle, “ubi societas, ibi ius”: nerede toplum varsa orada hukuk vardır. Bu kadim özdeyiş, binlerce yıllık insanlık deneyiminin süzülmüş bilgeliğini taşır. İnsan, doğası gereği toplumsal bir varlıktır; toplumsal yaşam ise ancak belli kurallar çerçevesinde sürdürülebilir. Hukukun olduğu yerde onun yaptırımını güvence altına alacak bir devlet, devletin olduğu yerde de uyuşmazlıklara hukuku uygulayacak bir yargı sistemi vardır. Yargı sisteminin amaçlanan ve beklenen çıktısı adalettir; adaletin bilimi ise hukuktur. Mevlânâ’nın yalın tanımıyla adalet, “herkese hakkını vermek”tir. Ancak bu basit görünen tanımın ardında, yüzyıllar boyunca filozofların, hukukçuların ve devlet adamlarının üzerinde kafa yorduğu derin bir kavramsal evren yatar.
Mevlânâ’nın bir başka sözü, yargı sisteminin varlık nedenini adeta bir mısrada özetler: “Musa da, Firavun da ölmediler; bugün senin içinde yaşıyorlar, senin varlığına gizlenmişler.” İnsanın hem insani hem de nefsani boyutlar taşıyan ikili doğası, toplumun devamını sağlayacak etik davranışlara olduğu kadar onu tehlikeye atacak etik dışı davranışlara da kaynaklık edebilir. İşte tam bu noktada devlet, hukuk ve yargı sahneye çıkar. Saldırganlık, adaletsizlik ve hak ihlallerini önlemek; güvenliği, adaleti ve insan haklarını korumak yargı sisteminin meşruiyet zeminini oluşturan görevlerdir. Adalet, sadece devletin varlığıyla veya yasanın şeklen uygulanmasıyla değil; hukukun özümsenmesi ve hakkaniyetle tatbikiyle vücut bulur.
Peki, adaletin somut olarak gerçekleşmesinin güvencesi nedir? İşte yargı etiği bu sorunun cevabıdır. Yargı etiği, yargı görevi yapanların yani hâkimlerin, savcıların ve avukatların görevlerini yerine getirirken uymaları gereken ilke, standart ve davranış kurallarını inceleyen, bunların felsefi temellerini araştıran ve uygulamadaki yansımalarını değerlendiren bir disiplindir. Bağımsızlık, tarafsızlık, eşit muamele, dürüstlük, ehliyet ve liyakat gibi temel değerleri merkeze alarak yargının toplumsal meşruiyetini ve güvenilirliğini korumayı hedefler. Vecdi Aral hocanın özlü ifadesiyle, “etik değerler hukukun vicdanı ve ruhudur.” Hukukçu, ancak etik değerlere uygun davranışıyla hukukun bu vicdanı ve ruhuyla temasa geçerek somut olay adaletini, yani hakkaniyeti gerçekleştirebilir.
Bu meseleyi medeniyetimizin kendine özgü bir kavramı olan “Adalet Dairesi” aracılığıyla bir “Yargı Etiği Dairesi” olarak da tasavvur edebiliriz: Toplumun temeli kişidir; kişinin hak ve özgürlüklerinin teminatı hukuktur; hukukun özü ve nihai amacı adalettir; adaleti gerçekleştirmenin mekanizması yargıdır; yargının başarısının koşulu kendisine yönelik toplumsal güvendir; bu güvenin temeli ise yargı etiğidir. Daire başa döndüğünde aynı silsile yine kendini tamamlar. Bu döngü, yargı görevi yapanlarca içselleştirildiği takdirde, en kıymetli toplumsal değer olan adalet yargı sisteminin doğal çıktısı olur.
Yargı etiği konusunu son zamanlarda Batı’da ve uluslararası alanda birdenbire ortaya çıkmış bir kavram olarak görmek eksik bir bakış olur. Bizim kadim hukuk geleneğimizde Edebü’l-Kâdı (Yargıç Etiği) adı altında yazılmış zengin bir literatür vardır. Abbasi dönemi Hanefi hukukçularından el-Hassâf eş-Şeybânî’nin (797-875) Edebü’l-Kâdı’sı, hâkimlik etiği konusunda günümüze ulaşan ilk kapsamlı çalışmadır; üzerine ondan fazla şerh yazılmıştır. Bu eserlerde hâkimin makamın saygınlığını zedeleyecek davranışlardan kaçınması, taraflardan hediye kabul etmemesi, taraflarla yemek yememesi ve tarafsızlığı hakkında şüphe uyandıracak her türlü tutumdan uzak durması yani bugün “tarafsız olmak kadar tarafsız görünmek” diye formüle ettiğimiz ilke özenle işlenmiştir. Bu birikim Osmanlı’ya “Hâkimlik Adabı” olarak intikal etmiş, Mecelle’ye alınarak modern anlamda yasal bir dayanağa kavuşturulmuştur.
Bu zincirin daha eskisinde Hz. Ömer’in Ebu Musa el-Eş‘arî’yi Kûfe kadılığına atarken gönderdiği yazı vardır. Kısa bir metin olmasına rağmen, bugünkü anlamda yargı etiğinin özüne dokunan ilkeler içerir: tarafların eşit dinlenmesi, ispat yükünün dağılımı, içtihat değişikliğinden kaçınmama cesareti, yorgunluğa ve sinire teslim olmama. Belki de en çarpıcı cümlesi şudur: “Huzurunda bulunanlara eşit davran; öyle ki güçlü, senin tarafını tutacağına güvenmesin; zayıf ise adaletinden ümitsizliğe düşmesin.” Yedi yüz yıl sonra Mecelle, hâkimi şu altı kelimeyle tarif eder: hâkim, fehîm, müstakîm, emîn, mekîn, metîn. Yani bilge, anlayışlı, doğru, güvenilir, vakarlı ve sarsılmaz. Bu nitelikler Mecelle’nin 1792. maddesinden bugünün hukukuna uzanan bir köprü olarak 2019 tarihli Türk Yargı Etiği Bildirgesi’nin de açılış cümlesinde yer almıştır;
Çağdaş yargı etiğinin en önemli uluslararası belgesi olan 2002 tarihli Bangalor Yargı Etiği İlkeleri’nin yorum kitabında, İslam hukuk geleneğinden alıntılara ayrı bir bölüm tahsis edilmesi tesadüf değildir. Bangalor çalışma grubunun koordinatörü Dr. Jayawickrama, yargı etiği ilkelerinin pek çok yönden İslam hukuk geleneğinde erken dönemde sistematik biçimde ortaya konduğunu açıkça ifade eder. Bu, kendi mirasımıza yabancı kalmamamız gerektiğini hatırlatan değerli bir tespittir. Türk Yargı Etiği Bildirgesi de işte bu birleşik mirasın ürünüdür: Mecelle’den gelen klasik miras, Anayasa’nın 138. maddesinde dile gelen vicdan vurgusu ve Bangalor başta olmak üzere uluslararası standartlar tek bir çatı altında buluşturulmuştur. Bildirge, sekiz temel değer etrafında kurulur: insan onuruna saygı ve eşitlik, bağımsızlık, tarafsızlık, dürüstlük ve tutarlılık, güven, mahremiyet, mesleğe yaraşırlık ve nihayet yetkinlik ile özen.
Bu değerlerin her biri kendi başına bir kitap konusu olmakla birlikte, hepsinin altında ortak bir hakikat yatar: hâkim ve savcı, sadece hukuki değil aynı zamanda ahlaki bir varlıktır. Mahkeme salonundaki adaletin kalitesi, oradan önce hâkimin ve savcının iç dünyasındaki adalet anlayışıyla doğrudan ilişkilidir. Toplumun güvenini kazanamamış bir yargı, gerçekte adil kararlar verse bile adil görünmeyebilir; oysa yargı sadece adil olmakla değil, adil görünmekle de yükümlüdür. Bu nedenle, hemen hiçbir meslekte beklenmeyecek ölçüde yüksek bir özveri, hâkimlik ve savcılık mesleğinin doğal gereği sayılır. “Halka yakınlık” veya “sosyallik” başka mesleklerde olumlu görülürken yargıç açısından tarafsızlık algısını zedeleyebilecek bir risk; “yol gösterici davranış” başka kamu görevlilerinde etik kabul edilirken yargıçta etik ihlal sayılır.
Bugünün yargısı yeni bir meydan okumayla daha karşı karşıyadır: yapay zekâ. UNESCO’nun 2024 yılında 96 ülkede yaptığı kapsamlı araştırma, yargıçların ve yargı çalışanlarının yüzde kırk dördünün ChatGPT gibi üretken yapay zekâ araçlarını iş süreçlerinde aktif olarak kullandığını, ancak bu kullanıcıların yalnızca yüzde dokuzunun bu konuda herhangi bir eğitim aldığını ortaya koymuştur. Bu dramatik uçurum, dijital çağın yargı etiğine yönelik meydan okumasının boyutlarını gözler önüne serer. ABD Yüksek Mahkemesi Başyargıcı John Roberts’ın da belirttiği gibi, kamuoyunda yapay zekâ tarafından üretilen kararların insan yargıçların kararlarına kıyasla daha az adil algılandığına dair kalıcı bir algı vardır. Burada temel soru şudur: yapay zekâ, yargıcın yardımcısı mı olacak yoksa yerini mi alacak? Cevap nettir: adalet, insan aktörlerinin karar verici olduğu bir yargı sistemini gerektirir. Yapay zekâ bu aktörleri destekleyebilir, ama asla yerlerini alamaz. Bir robotun insan haklarını koruması mümkün değildir; çünkü hak, vicdanın da konusudur.
Türk Yargı Etiği Bildirgesi’nin son cümlesi, bu konunun nihai mahiyetini en güzel şekilde ifade eder: “Türk Yargı Etiği Bildirgesi; hâkimler ve savcıların, adına karar verdikleri Yüce Türk Milletine ve onun her bir ferdine verilmiş sözüdür.” Bu bir yasa değil, bir taahhüttür; vicdanlarına ve onurlarına verilmiş bir sözdür. Hukukun mutfağı hukuk fakülteleridir. Bu bilim ve eğitim kurumları, hukuki kural, kuram, kurum ve kaynakların aktarıldığı yerler olmakla birlikte, hukukun ruhu ve nihai amacı olan adaletin vicdanı sayılan etik bilincin de mayalandığı mekânlardır. Hukuk eğitiminin salt pozitif hukuk bilgisi aktarımından ibaret olmadığını, aynı zamanda bir değerler eğitimi olduğunu kavramış öğrencilerin varlığı, adaletin geleceği açısından son derece umut vericidir.
Sonuç olarak yargı etiği, yargıya yönelik dışarıdan bir denetim aracı değil, içerden işleyen bir vicdan mekanizmasıdır. Adaletin somut olarak gerçekleşmesinin en sağlam güvencesi de işte bu vicdandır. Ali Fuad Başgil’in tazeliğini yitirmeyen tespitiyle: “Mesut o ülkedir ki, kanun yapanları, uygulayanları, yerine getirenleri erdemlilikte ve hak severlikte halka örnek olurlar. Ne mutlu o ülkeye ki, bireylerin en zayıf ve âcizi bile, hâkimleri sayesinde iç emniyeti ve huzur ile yaşar.” Adli toplumdan adil topluma geçişin yolu da buradan, yani yargı etiğinin gerçek anlamda içselleştirilmesinden geçer.
————————————-
Kaynak:
