Galip TÜRKMEN (E. Başmüfettiş)
“Harese nedir, bilir misin oğlum? Arapça eski bir kelimedir. Bildiğin o hırs, haris, ihtiras, muhteris sözleri buradan türemiştir. Harese şudur evladım: Develere çöl gemileri derler, bilirsin. Bu mübarek hayvan, üç hafta yemeden içmeden, aç susuz çölde yürür de yürür; o kadar dayanıklıdır yani. Ama bunların çölde çok sevdikleri bir diken vardır. Gördükleri yerde o dikeni koparır, çiğnemeye başlarlar. Keskin diken, devenin ağzında yaralar açar, o yaralardan kan akmaya başlar. Tuzlu kan dikenle karışınca bu tat devenin daha çok hoşuna gider. Böylece yedikçe kanar, kanadıkça yer, bir türlü kendi kanına doyamaz ve engel olunmazsa kan kaybından ölür deve. Bunun adı haresedir.”
Huzursuzluk, Zülfü Livaneli
Giriş: Hegemon; Dün, Bugün, Yarın
Teknolojik gelişmeler, dünyayı giderek büyük bir köye dönüştürdü. Uluslararası ilişkiler, tarihin hiçbir döneminde olmadığı kadar girift hale geldi. Ekonomik ilişkiler iç içe geçti; bir piyasada oluşan dalgalanma saatler içinde dünyanın her yerinde piyasaları etkiler hale geldi. Finansal faaliyetler, sınır tanımadan elektronik devreler arasında oradan oraya aktı. Teknoloji sınırları zorlarken, sınırlarıyla var olan ulus-devlet sistemi sorgulanmaya başlandı. II. Dünya Savaşı’ndan sonra Doğu ve Batı bloku şeklinde oluşan denge, Rusya önderliğindeki Sovyetler Birliği’nin dağılmasıyla ABD önderliğindeki Batı lehine bozuldu.
ABD, tek hegemon güç olarak kaldı. Doğu Avrupa ve Balkanlar, Avrupa Birliği’ne (AB) entegre edilerek, NATO’nun güvenlik şemsiyesi altında, Batı blokuna katıldı. 11 Eylül 2001 terör saldırısının yarattığı korku sarmalında Afganistan ve Irak işgal edildi. Ortadoğu ve Kuzey Afrika’daki Rus nüfuzu, BOP kapsamında sivil ve askeri müdahalelerle kırıldı. Şu günlerde sıra, Sovyetler’in varisi olan Rusya’nın Kafkaslar ve Hazar Havzası’ndaki etkisini azaltmaya geldi.
Roma İmparatorluğu hegemonyasını “disiplin” üzerine kurdu; Osmanlı “adalet”, Birleşik Krallık “böl, parçala, yönet – kurnazlık” üzerine kurdu. II. Dünya Savaşı’na kadar izolasyonist olan ABD, bu savaştan sonra ‘korku’ temelli politikalarla hegemonyasını yaydı. Makale serisinin I. bölümünde ABD’nin savaş öncesi korkuları, (1) II. bölümünde ise Soğuk Savaş ve 2000’lere kadar korku sarmalında yükselişi incelendi. (2) Bu bölümde, Rusya, Çin, küresel ısınma ve ticaret yollarının değişimi gibi güncel korkularla ABD’nin dünyayı korku sarmalında şekillendirme çabaları ele alınacaktır.
Hakimiyet Denizlerdedir: Şimdilik
ABD Deniz Kuvvetleri, İkinci Dünya Savaşı öncesi sınırlı bir kapasiteye sahipti. 1898 İspanyol-Amerikan Savaşı’nda deniz zaferleri ve Theodore Roosevelt’in “Büyük Beyaz Filo”su (1907-1909) modernizasyonu başlattı. 1916 Donanma Yasası ile savaş gemileri ve uçak gemileri inşa edilse de, Birinci Dünya Savaşı’nda konvoy koruması ön plandaydı. 1930’larda Büyük Buhran bütçeleri kısıtlarken, Japonya korkusu donanmayı 7 uçak gemisi ve 17 savaş gemisine çıkardı. 1941’deki Pearl Harbor saldırısından önce küresel ticaret yollarını koruma kapasitesi yetersizdi. Savaş sonrası, donanma küresel bir güç haline geldi. 1945’te 6.700 gemi (27 uçak gemisi) ile zirve yapan filo, Soğuk Savaş’ta Sovyet tehdidine karşı uçak gemisi grupları ve nükleer denizaltılar (USS Nautilus, 1954) ile güçlendi; 1967’de 930 gemiye ulaştı. 1991 Körfez Savaşı’nda deniz harekâtları kritik rol oynadı. 2000’lerde filo küçüldü (290 gemi), ancak 11 uçak gemisi (örneğin, USS Gerald R. Ford’un maliyeti 13 milyar dolar) ve teknolojik üstünlükle (Aegis sistemleri) ticaretin %90’ını korudu.
Savaş gemileri ve üslerin yıllık 250 milyar dolar maliyeti, bu hakimiyetin sürdürülemezliğini ortaya koyuyor. Örneğin, bir uçak gemisinin inşası 10-15 milyar doları bulurken, yıllık işletme maliyeti 1 milyar doları aşıyor. Küresel üsler (Japonya, Bahreyn, İtalya) ise yıllık 30-40 milyar dolarlık bir yük getiriyor. Çin’in 2013’te başlattığı İpek Yolu (Kuşak ve Yol Girişimi) ile karasal rotalar (Orta Koridor, Gwadar Limanı) yükselirken, bu devasa harcamalar ABD’nin gücünü tüketen Harese’nin kan döngüsüne dönüşüyor.
Ticaret Yollarının Tarihi Dönüşümü
Tarih boyunca ticaret yolları, büyük güçlerin yükselişini şekillendirdi. Roma, Akdeniz etrafında süper güç olurken, Osmanlı İpek Yolu ve Baharat Yolu üzerinde yükseldi. Ticaretin denize kaymasıyla İspanya, Portekiz, Fransa ve İngiltere rekabetine sahne oldu; İngiltere, deniz ticaret yollarının hakimiyetini kazanarak “güneş batmayan” küresel güç haline geldi. İkinci Dünya Savaşı’ndan tükenmiş olarak çıkan İngiltere’den hegemonyayı devralan ABD, donanmasını küresel deniz ticaretinin güvenliğini sağlayacak boyutta büyüttü.
Yeni İpek Yolu ve Hegemonya Kaybı Korkusu
Son zamanlarda teknolojik gelişmenin gerisinde kalan deniz ticareti hızı (12 mil/saat) bir handikap olarak belirdi. Çözüm, eski İpek Yolu güzergâhında gelişen hızlı trenlerle taşımada bulundu; Çin’den Londra ve Paris’e uzanan bu yeni rota, ABD’nin etkin olamadığı bir hegemonya kaybı tehdidi yarattı. Hakimiyet kaybı korkusuyla ABD, güzergâhın kritik kavşağı Zengezur Koridoru’nu kontrol altına almak için Ermenistan’la 99 yıllığına, işletme hakkı anlaşması imzaladı. Bu hamle, bölgede yeni bir korku sarmalının yükselişine zemin hazırladı.
Zengezur Koridoru ve Kafkaslar’daki Rekabet
ABD’nin Güney Kafkasya ve Türkistan’a (Orta Asya) ilgisi, Sovyetler Birliği’nin 1991’deki dağılmasıyla başladı. Bu çöküş, Ermenistan, Azerbaycan, Gürcistan ile Kazakistan, Kırgızistan, Tacikistan, Türkmenistan ve Özbekistan’da jeopolitik bir güç boşluğu yarattı. ABD, Hazar Havzası’ndaki petrol ve gaz kaynaklarına erişimi ve Rusya ile İran’ın etkisini sınırlamayı stratejik bir öncelik olarak gördü. İpek Yolu Strateji Yasası (1999), Clinton yönetiminin desteğiyle bu bölgelerde ekonomik ve siyasi nüfuzu artırmayı hedefledi. Ancak, Cumhuriyetçilerin çoğunlukta olduğu Senato’da, Ermeni lobisinin baskısı ve bölgesel hassasiyetler nedeniyle tasarı tam anlamıyla yasalaşamadı. Yasaya “İpek Yolu” adının verilmesi tesadüf değildi; 25 yıl sonra, 2025’te Zengezur Koridoru’nda ABD’nin 99 yıllık işletme hakkı elde etmesi, bu vizyonun Çin’in Kuşak ve Yol Girişimi’ne karşı etkili bir hamleye dönüştüğünü gösterdi.
Bu hamlenin zamanlaması da ilginç. Rus nüfuz alanlarının (Doğu Avrupa, Balkanlar ve Ortadoğu) ABD etkisine girmesinden sonra tam da sıranın Kafkaslar’a geldiğinde bu kritik adım atıldı. Çin’in başlattığı “Bir Yol Bir Kuşak” projesi de olgunlaşmıştı. Öte yandan, Hindistan-BAE-Suudi Arabistan-İsrail üzerinden deniz geçişli olarak Avrupa’ya uzanan güzergâhın (IMEC) açmaza girdiği bir zamanla kesişti. Bu güzergâhın proje olarak ABD tarafından ilan edilmesinden bir ay sonra Hamas, İsrail’e Aksa Tufanı operasyonu yaptı. Sonrasında İsrail, Gazze’ye büyük yıkım getiren saldırıları başlattı. İran’ın vekil güçleri Hizbullah ve Husiler buna tepki olarak İsrail’e saldırdılar. İsrail ise Hizbullah ve Husiler’e yönelik operasyonlardan sonra İran’a saldırdı ve İran’ın savunma altyapısına büyük zarar verdi.
Bu arada, Türkiye destekli Suriye muhalif güçleri Şam’ı ele geçirerek Esad rejimini devirdi ve ülkeden İran vekil güçlerini çıkardı. Tüm bu süreçte ABD, İsrail’e açık destek verdi. ABD’nin Zengezur’a müdahalesi, tam da İran’ın zayıflatıldığı aşamada oldu. ABD, Ortadoğu’da kaosa ihtiyaç duyduğunda İran’ın Şii hilali oluşturmasına göz yummuştu; Kafkaslar’a yoğunlaşmak için bölgeden çekilirken kaos yaratan unsuru da bitirmeye yönelik adımlar attı.
Dünyanın yarası kanar durur,
Nehirleri acı çığlıklarla akar,
Yıldızlar sessiz korkuyla bakar,
Ve hakikat gömüldüğü yerde yatar.
Hiçbir şafak kalbin eski acısını iyileştiremez,
Hiçbir gelgit kanı yıkayamaz,
Döngü döner, tekrar döner,
Gölgelerde hakikat griye solar. (Federico García Lorca)
Korku Sarmalında İsrail’in Provokasyonu
İsrail, kendi güvenlik önceliği gereği ABD’nin bölgeden çekilmesini istemiyordu. İran’a yönelik 12 günlük operasyonu, ABD’yi savaşa sokmak için kurguladı; ancak Trump yönetimi, Evanjelik baskıya rağmen savaşa girmedi ve İran’a yönelik teatral bir saldırı ile operasyonu bitirdi. CIA, saldırının başarısız olduğunu ve operasyonun devam etmesini istedi, Trump reddetti, İsrail-Hamas ateşkesi ve barış anlaşması için diplomasiye hız verdi. Olumlu gelişme sinyalleri gelirken, Fransa ve İngiltere, Filistin’i tanımaya hazırlandıklarını duyurdu. Bu açıklamalarla ilgili olarak konuşan ABD Dışişleri Bakanı Rubio, açıklamaların Hamas’ı cesaretlendirerek ateşkes görüşmelerini sabote ettiğini söyledi.
Avrupa’nın Ortadoğu Stratejisi: Hegemonu Bataklıkta Tut
“Fransa ve İngiltere, ABD’nin bölgede kalmasını istiyordu; bu nedenle İsrail’in beklentilerini destekleyen açıklamalar yaptılar. İngiltere, daha önce BTC Boru Hattı ile Hazar Havzası’na ulaşım sağlamıştı. Fransa, son yıllarda diplomatik ve ticari olarak bölgeye nüfuz etmenin yollarını arıyordu. Her ikisi de ABD’nin bölgeden uzak durmasını, Ortadoğu’da kalmasını istiyordu. ABD ise ikisini de dışladı; Trump ile Putin’in Alaska görüşmelerine çağrılmadılar, öncesinde bilgilerine başvurulmadı. Kafkaslar ve Hazar Havzası’ndaki rekabet, ABD ile Rusya sadece arasında değil, Fransa, İngiltere, Çin, İran ve Türkiye’nin dahil olacağı yeni bir korku sarmalı oluşturmaya aday.
Rusya: Hasta Nükleer Dev
Savaş’tan Rusya liderliğindeki Doğu Bloku yenilerek çıktı. Batı için ganimet toplama zamanıydı. Soğuk Savaş’ın yükünü üstlenen ABD, büyük payı almayı hak etmişti. Doğu Avrupa’daki eski Sovyet ülkeleri (dağılan Yugoslavya ülkeleri dâhil) Avrupa Birliği’ne dâhil edildi. NATO’ya üye yapılarak güvenlik şemsiyesi altına alındı. Ganimetin ilk büyük parçasını Avrupa aldı. NATO’ya entegre edilen eski Sovyet ülkelerinin getirdiği askeri yük ise NATO’nun ana finansörü ABD’ye kaldı. Bu entegrasyon sürerken ABD, sözde İslami terör korkusu sarmalında Afganistan ve Irak bataklığına itildi. İngiltere, Almanya, NATO, ABD savaş endüstrisi ve CIA bu bataklıkta ganimeti topladı. NATO kendine meşruiyet sağladı, CIA yeniden güçlendi, Almanya ve İngiltere büyümeye, (3) Amerikan halkının borcu artmaya, insanların kanı akmaya devam etti.
Rusya’nın Çöküşü ve Yeniden Doğuşu
Sovyetler’in mirası paylaşılırken Rusya da paylaşımın merkezindeydi. Yeltsin’in (1991-1999) liderliği, Batı etkisinin Rusya’yı dönüştürdüğü çalkantılı bir dönemdi; şok terapi politikaları hiperenflasyona ve ekonominin çöküşüne yol açarken, oligarklar yükseldi, halk yoksulluğa sürüklendi. NATO’nun Doğu Avrupa’ya genişlemesi, çevreleme korkusunu canlandırdı. Artan yoksulluk, işsizlik ve Çeçenistan Savaşı (1994-1996) iç huzursuzluğu derinleştirdi. Soros’un sivil toplum kuruluşları, USAID’in mali yardımları, IMF kredileri yeterli olmadı. Yeltsin, iktidarı Putin’e devretti. Batı yanlısı neoliberal Moskoviç grubu gitti ulusalcı neorealist Silovikiler iktidara geldi.
Demokrat Başkan Clinton döneminde Rusya, Batı’ya entegre edilmeye çalışıldı. IMF kredi desteği ve Rusya’nın NATO’ya alınması için “Barış İçin” ortaklık bu çabanın bir parçasıydı. Ancak küreselleşmeci politikalar başarılı olamadı. Cumhuriyetçi Bush yönetimi, yüksek petrol ve doğalgaz fiyatlarıyla Putin yönetimini dolaylı olarak destekledi. Oligarkları kovan Putin, ekonomiyi düzeltti. II. Çeçenistan Savaşı’nı kazanarak otoritesini sağlamlaştırdı, iç istikrarı sağladı.
Rusya’nın Çevreleme Korkusu ve Müdahaleleri
Rusya toparlandığında, 11 Eylül 2001 saldırıları sonrasında ABD’nin geliştirdiği, “önleyici vuruş” doktrini kapsamında Büyük Ortadoğu Projesi (BOP), Ortadoğu ve Kuzey Afrika’da Rus nüfuz alanlarında yürürlüğe konulmuştu. Afganistan ve Irak savaşlarına mesafeli duran Rusya, Suriye’deki iç karışıklığa Beşar Esad rejimi lehine müdahale etti (2015), Libya’da Hafter lehine Wagner Grubu’yla müdahale ederek (2019) ülkenin yarısında kontrolü sağlamasını temin etti.
ABD’nin Rusya’yı çevreleme politikası, Ukrayna ve Gürcistan’da daha görünür hale geldi. Gürcistan’da Cumhurbaşkanı Şevardnadze yönetiminin 2003 yılı parlamento seçimlerine hile karıştırdığı bahanesiyle başlayan sivil gösteriler, parlamento işgali ve Şevardnadze’nin istifası ile sonuçlandı. 2004 yılında yapılan seçimi Batı yanlısı Saakaşvili kazandı. Saakaşvili’nin NATO’ya girme çabaları, 2008’de savaşla sonuçlandı. Gürcistan, Abhazya ve Güney Osetya’yı kaybetti. NATO hedefinden uzaklaştı. Savaş, 5 günde Gürcistan’ın yenilgisiyle sonuçlandı. Kısa sürmesinde Türkiye’nin Montrö Boğazlar Sözleşmesi kapsamında, ABD savaş gemilerinin Karadeniz’e çıkmasına izin vermemesinin etkisi oldu. ABD’nin Kafkaslar’a yerleşme ve Rusya’yı çevreleme çabası sonuçsuz kaldı.
Ukrayna’da 2005 yılında gerçekleşen Turuncu Devrim sonucunda Batı yanlısı Yuşçenko iktidara geldi. Devrimde Soros’un organize ettiği sivil toplum kuruluşları aktifti. Ordunun ve polisin pasif desteğiyle devrim gerçekleşti. Ancak yeni yönetim başarısız oldu; bir sonraki seçimde Rus yanlısı Yanukoviç, Devlet Başkanı oldu. Yanukoviç’in Avrupa Birliği ile görüşmeleri askıya ald., 2014’de Euromaydan gösterileri ve kanlı olaylar sonunda Yanukoviç Rusya’ya sığındı. Yerine Batı yanlısı Poroşenko Devlet Başkanı seçildi. Rusya buna Kırım’ı ilhak ederek cevap verdi.
2019 yılında Devlet Başkanı olan Zelensky, Avrupa Birliği ve NATO’ya girmek için oldukça hevesliydi. NATO ve AB de buna teşvik etti. 2014’te AB ile ortaklık anlaşması imzaladı. Rusya’nın itirazları dikkate alınmayıp 2019 yılında NATO’ya üyelik hedefinin anayasaya girmesi, Rusya’nın çevrelenme korkusunu artırdı. Libya ve Suriye’de 2019-2022 arasında Türkiye’nin de gayretleriyle çatışmasızlık hali sağlanınca eli rahatlayan Rusya, çevrelenme korkusu sarmalında, Rusça konuşan bölgelerin (Donetsk, Luhansk) önce bağımsızlık ilan etmesi, sonra daveti üzerine Ukrayna’ya girdi.
Rusya’nın Beka Korkusu ve Ukrayna Savaşı
2022 Şubat’ında başlayan savaşta Rusya, önce hızla ilerleyip Kiev’in dış mahallelerine kadar vardı. Ancak ABD ve Avrupa’nın desteğiyle Ukrayna ordusu direndi ve Rusya, Donbas bölgesine geri çekildi. Hâlen Ukrayna’nın üçte biri Rus işgalinde, çatışmalar düşük yoğunluklu devam ediyor. Rusya, Ukrayna’da bataklığa saplanmış halde kaynaklarını tüketirken, Suriye’de 2024 Aralık ayında Türkiye destekli muhalifler, Şam’ı ele geçirerek Esad rejimine son verdiler. Esad Moskova’ya sığındı. Rus güçleri ülkeden çekilmek zorunda kaldı. Libya’da da Wagner’in etkisi kalmadı. Rusya, Ortadoğu’dan tamamen çekildi ve Ukrayna’ya odaklandı.
FSB raporlarına yansıyan ve büyük oranda Rus aydınlarının da katıldığı; ABD’nin hedefinin “Moskova civarında 60 milyon nüfuslu Rusya yaratmak” olduğu görüşü, Rusya’nın temel korkusunu yansıtıyor. Bu senaryo, enerji ve maden kaynakları zengini Sibirya’nın Rusya’nın elinden çıkacağı tezini içeriyor. Bu korkuya karşı Rusya’nın tek silahı nükleer gücü. Öte yandan, Ukrayna’nın Rusça konuşan bölgesi ve Kırım’ı işgal ederek Karadeniz’de tutunmaya çalışıyor. Osmanlı’nın başarısız II. Viyana kuşatması ve Karlofça Anlaşmasından sonra Suriye ve Irak’tan Türk göçleriyle Anadolu’yu tahkim etmesi gibi, “son kale” olarak Moskova civarını tahkim ediyor. Ancak ABD, NATO’nun genişlemesi ve enerji yaptırımlarıyla Rusya’yı çevrelerken acele etmiyor; zira Rus korkusu, ABD’nin Avrupa’daki hegemonyasını pekiştirmek için vazgeçilmez bir araç.
Ey düşmanım, sen benim ifadem ve hızımsın,
Gündüz geceye muhtaç, bana da sen lazımsın. (Necip Fazıl Kısakürek)
Amerikan tarihçi Richard Hofstadter, 1950’lerde komünizm korkusunun toplumu birleştirmede, savaş sonrası iç korkuları aşmada kısa vadede yararlı olacağını yazıyordu. Bu görüşü destekleyen düşünür ve politikacı az değildi. Evanjelikler, bu öneriyi kutsallaştırdılar. Soğuk Savaş boyunca bu korku ile Amerikan halkı kolayca yönlendirildi, kendini borç altına sokan Kore ve Vietnam bataklığına girilmesine destek verdi. Sonra 11 Eylül saldırısının yarattığı korkuyla, borcunun daha da artması pahasına Afganistan ve Irak savaşlarını destekledi. 1945’ten sonra dünyaya açılan ve korku sarmalında dünyayı yönetmeye başlayan ABD, bu kullanışlı sopayı elinden hiç eksik etmedi. Hofstadter gibi tarihçiler, bu politikaların uzun vadede paranoyayı ve bölünmeyi körükleyeceğini yazdılar ama korku, kendini besler (kandan zevk alan) hale gelmişti ve sarmal halinde büyümeye devam etti. Sanayinin çarkları kanla yağlandı, finans kesimi bundan yararlandı.
Avrupa’nın Bağımsızlık Arayışı ve ABD’nin Müdahalesi
- Dünya Savaşı’ndan sonra kalkınmasına yardım ettiği, Soğuk Savaş boyunca güvenliğini sağladığı AB, Soğuk Savaş’tan sonra Doğu Avrupa ve Balkanları içine alarak genişlemişti. Refah olarak da iyi durumdaydı. Soğuk Savaş bitmiş, komünizm korkusu kalmamıştı. Rusya ile iyi ilişkiler geliştirdiler, ucuz Rus doğal gazı ile ısınmaya, gelişmiş sanayilerinin çarklarını döndürmeye başladılar. Artık ABD güvenlik şemsiyesine ihtiyaçları kalmadığını düşünüyor ve Avrupa Ordusu kurulması gerektiğini açıkça seslendiriyorlardı. Bu durum, ABD’de hegemonya kaybı korkusuna dönüştü. Buna müdahale etmek gerekiyordu.
Avrupa Üzerinde Demokles’in Kılıcı: Rus Korkusu
- Dünya Savaşı’ndan 2022 yılına kadar kıtasında ciddi bir çatışma görmeyen Avrupa, Rus tanklarının sesini Kiev kıyılarında duydu. Tank homurtuları Londra, Paris, Berlin semalarında yankılandı; 2022 Ukrayna işgali, Avrupa’yı korku sarmalına geri çekti. Rus korkusu, Demokles’in Kılıcı gibi Avrupa üzerinde asılı bir tehdit olarak, ABD’nin hegemonyasını pekiştirmek için bir kaldıraç haline geldi.
Ukrayna’dan milyonlarca geçici sığınmacıyı kabul etmek durumunda kalan Avrupa, Ocak 2022’den Haziran 2025’e kadar toplamda yaklaşık 165,7 milyar dolar yardım sağladı; bu, finansal, askeri ve insani destekleri kapsıyor ve Avrupa Birliği ile üye ülkelerin katkılarıyla gerçekleşiyor. ABD ise aynı dönemde, Trump’ın açıklamasına göre, yaklaşık çoğunlukla askeri destek (örneğin, silahlar ve ekipmanlar) ön planda olmak üzere 350 milyar dolar yardım yaptı.
Trump’ın Stratejisi ve Avrupa’nın Silahlanması
Trump, savaşları durdurma politikası kapsamında Ukrayna’ya yardımları azaltacağını açıkladı. Savaşın getirdiği yükün Avrupa ülkeleri tarafından karşılanması gerektiğini ifade etti ve bu yönde adımlar atmaya başladı. Ukrayna’ya askeri teçhizatları ABD verecek, faturayı Avrupa ödeyecekti. Ayrıca Trump, Avrupa ülkelerine silahlanmaları yönünde baskı yapmaya, NATO giderlerine daha çok katkıda bulunmaya zorladı; Avrupa ülkeleri bunu kabul ettiler. Tabii ki askeri kapasitelerini artırırken teçhizatı ABD silah endüstrisi sağlayacaktı. Ukrayna savaşı başladıktan sonra Avrupa ordusu konuşulmaz oldu. Avrupa silahlanacaktı, ancak bu ABD kontrolünde, NATO üzerinden olacaktı. Bu, savaş endüstrisinin savaş talebini bir süre erteleyecek önemli bir hamleydi. Trump’a “Nobel Barış Ödülü” getirir mi? Bilinmez!
Enerji Savaşları ve Nord Stream Krizi
Ukrayna savaşı başladıktan itibaren dikkatlerden kaçmayan bir konu vardı: Yüzeyde savaş devam ederken Rus doğal gazı, Ukrayna topraklarının altından ve Baltık Denizi’nden boru hatları ile Avrupa’ya akıyordu. Oysa ABD’nin son zamanlarda keşfettiği kaya gazını satacağı pazarlara ihtiyacı vardı. Eylül 2022’de, savaş başladıktan 7 ay sonra Baltık Denizi’nden Almanya’ya bağlanan Nord Stream boru hatlarında patlamalar oldu; o tarihte dolu ama aktif olmayan hat tamamen devre dışı kaldı. Ukrayna topraklarından geçen boru hatları da ABD’nin baskısı nedeniyle 2022 sonunda kapandı. Hatlardan gaz akışının kesilmesi, Avrupa’yı kara kışta titretti.
Hazırda bekleyen ABD kaya gazı devreye girdi; BP, Shell gemileri LNG taşıdı Avrupa’ya; 2021’de 6 milyar metreküp olan ABD LNG sevkiyatı, 2022’de Ukrayna savaşıyla %40 arttı. 2024’te ise 50 milyar metreküpü aştı ve 2025’te 58 milyar metreküpe ulaştı. ABD, korku sarmalında Avrupa’yı hizaya sokmuştu. Ancak bu, beraberinde büyük bir güven kaybını da getirdi. ABD enerji ve silah sektörleri kâr etti ama Ukrayna halkı yüz binlerce kurban verdi, milyonlarcası mülteci oldu. Keza Rus tarafı da enerjisini savaşta harcadı, ekonomik yaptırımlara maruz kaldı, yüz binlerce askerini kaybetti ve kaybetmeye devam ediyor.
ABD, dünyanın üç büyük ekonomik bölgesinden (Avrupa, Pasifik, Kuzey Amerika) biri olan Avrupa’yı kendi ekonomisini besler halde tuttu, hegemonyasına karşı direnci kırdı. Öte yandan Pasifik bölgesi de ilgi alanındaydı.
Gülen Eğri, Ağlayan Yüz
Gülen Eğri (Smiling Curve), 1992’de Acer’ın kurucusu Stan Shih tarafından ortaya atılan bir ekonomik modeldir. Bir ürünün değer zincirinde Ar-Ge/tasarım ve pazarlama/satış gibi uç aşamaların yüksek kâr getirdiğini, üretim gibi orta aşamaların ise düşük kârlı olduğunu ifade eder. Eğri, kârın grafikte bir gülümseme gibi iki uçta yoğunlaştığını gösterir.
Çin’in Devlet Kapitalizmine Geçişi
Çin’in komünizmden devlet kapitalizmine geçişi, 1978’de Deng Xiaoping’in reformlarıyla başladı. Mao Zedong’un ölümünden (1976) sonra, Çin Komünist Partisi (ÇKP), katı komünist politikalar yerine ekonomik büyümeyi önceliklendirdi. Deng’in “Reform ve Açılım” politikaları, serbest piyasa unsurlarını devlet kontrolüyle birleştirdi: Özel girişim teşvik edildi, yabancı yatırımlara kapılar açıldı ve özel ekonomik bölgeler (örneğin, 1980 Shenzhen) kuruldu. ÇKP, siyasi kontrolü elinde tutarken, devlet destekli şirketler (örneğin, Huawei, Sinopec) ve karma ekonomi modeli aracılığıyla kapitalist büyümeyi yönlendirdi. Hong Kong’un 1997’de Çin’e devri, bu süreci katalize etti. “Bir ülke, iki sistem” ilkesiyle, Hong Kong’un kapitalist sistemi ve küresel finans merkezi statüsü (örneğin, HSBC’nin 2025’te 200 milyar dolarlık Çin varlıkları) Çin’in uluslararası piyasalara erişimini kolaylaştırdı. 2001’de DTÖ’ye katılım, ihracatı ve teknoloji transferini hızlandırdı.
İngiltere’nin Stratejik Hamleleri
Soğuk Savaş’ın başlangıcında, küresel hegemonyayı ABD’ye devretmek zorunda kalan İngiltere, ABD’nin hegemonyasını sınırlamak amacıyla Sovyetler Birliği’ne teknolojik sırları sızdırdı ve Sovyetler’in nükleer silah edinmesine yardım etti. Komünizm korkusu ile ABD, Sovyetler’le mücadeleye yoğunlaştı. Bu arada İngiltere kendini toparladı ve Soğuk Savaş’ın sonunda küresel finans merkezi olmayı başardı.(4)
İngiltere, Afyon Savaşları sonrasında 150 yıllığına el koyduğu Hong Kong’u 1997 yılında Çin’e devretti. Bu tarihten sonra Çin, hızla devlet kapitalizmi kurumlarını ve özel sektör ayağını oluşturdu. Küresel sermaye, finansal desteğini esirgemedi. ABD Demokrat yönetimi ve İngiltere, Gülen Eğri teorisi yaklaşımıyla Çin’i üretim üssü yaptılar. Batı’nın teknolojisi böylece Çin’e transfer edildi. 1950’li yıllarda Sovyetler’e teknoloji transferi sızıntılar yoluyla yapılmıştı; Çin’e açıktan yapıldı. 1950’li yıllarda ABD bakımından bu vatana ihanetti. Ancak aradan geçen 50 yılda Demokratlar’ın köklerinde yatan neoliberal küreselci damar güçlenmiş, vatansız, mülkiyetsiz, kimliksiz bir ideolojiye dönüşmüştü. Çin ile ABD arasında tercih, sadece ekonomik yararcılıkla ilgiliydi.
Çin’in Yükselişi ve Hegemonya Korkusu
Tarihsel olarak Çin’in bilimsel zekâsı oldukça yüksekti. 19. yüzyıla kadar her türlü teknolojik yenilik Çin’den çıkmıştı. 19. yüzyılda afyonla, 20. yüzyılda komünizmle uyutulmuştu. 21. yüzyıla Batı’nın finansal desteği ve teknoloji transferiyle girdi. Uyuyan dev, 25 yılda uyandı. Gülen Eğri’nin uçlarını zorlamaya başladı. İleri teknoloji geliştirdi, kendi markalarını oluşturdu. Üretim Çin’e kaydıkça Avrupa ve ABD’de sanayi olumsuz etkilendi. Bu durum, ulusalcı neorealist Cumhuriyetçiler’de hegemonya kaybı korkusunu tetikledi. Çin, her ne kadar ucuz ürünler ve tahvil alımı ile ABD ekonomisini desteklese de bu, sanayi kaybının yanında küçük bir katkıydı ve neoliberallerin finans gücünü büyütüyordu.
Sanayi elitlerinin desteği ile seçilen Cumhuriyetçi Trump, ilk başkanlığında da ikincisinde de bu durumu tersine çevirebilmek için tarife rejimini kaldıraç olarak kullandı. Ağustos 2025 sonu itibarıyla tarife gerilimi devam etmektedir. Tarifelerin yükselmesi, neorealist politikaları destekleyen, ulus-devletleri güçlendiren stratejik hamlelerdir. Trump’ın Nisan 2025’te tarife savaşını başlatmasından sonra küresel sermaye, Trump’ın dikkatini dağıtmak ve yeni bir bataklığa sürüklemek için Mayıs 2025’te Pakistan-Hindistan arasında Keşmir üzerinden çatışma başlattı. Trump bu tuzağa düşmedi. İsrail’in ABD’yi Ortadoğu’da tutma stratejisi ile küresel sermayenin bataklık yaratma çabası örtüştü ve İsrail, Haziran 2025’te İran’a saldırdı. Trump bunu da 12 gün gibi kısa bir sürede bitirdi.
Pasifik’te Askeri ve Ekonomik Rekabet
ABD’nin Çin’le ekonomik rekabetinin yanında Pasifik’te askeri olarak da çevrelemesi gelişerek devam ediyor. Japonya’da 60.000, Güney Kore’de 29.000 ve Guam’da 11.000 asker gibi stratejik noktalarda kalıcı üsler bulunuyor. Hawaii’de 71.000 asker ile Pasifik Komutanlığı karargâhı yer alıyor. AUKUS Anlaşması kapsamında İngiltere ve Avustralya ile nükleer enerjili denizaltı teknolojisi paylaşımı, Çin’e karşı de oluşturuyor; Avustralya’da Darwin’de 2.500 kişilik deniz piyade gücü konuşlu.
Çin’in Pasifik’teki faaliyetleri, ekonomik, diplomatik ve askeri boyutlarıyla küresel güç dengelerini sarsmayı hedefleyen çok katmanlı bir strateji izliyor. Güney Çin Denizi’nde Spratly ve Paracel adaları gibi tartışmalı bölgelerde yapay adalar inşa ederek askeri üsler kuran Çin, bu alanlara hava savunma sistemleri, füze bataryaları ve H-6 bombardıman uçakları için hangarlar konuşlandırdı. “Dokuz Çizgi Hattı” ile bölgenin %80’inde egemenlik iddia etse de, 2016’daki Lahey Tahkim Mahkemesi’nin bu iddiaları uluslararası hukuka aykırı bulmasına rağmen Çin, askeri tatbikatlarını artırarak ve Filipinler, Vietnam gibi ülkelerle gerilim yaratarak varlığını güçlendirdi. Örneğin, 2025’te Filipin gemilerine müdahale eden Çin Sahil Güvenlik güçleri, ABD destroyerleriyle karşı karşıya geldi. Ayrıca, Tayvan’a yönelik caydırıcılığı artırmak için 4.000 km menzilli DF-26 füzeleri gibi gelişmiş silah sistemlerini devreye soktu ve Guam yakınlarındaki tatbikatlarda teknolojik üstünlük sergiledi. Bu hamleler, ABD’nin çevreleme politikasına karşı kendi alanını tahkim etme çabasını gösteriyor.
Çin’in Yumuşak Güç Stratejisi
Ekonomik ve diplomatik alanda ise Çin, Kuşak ve Yol Girişimi kapsamında Pasifik ada ülkeleriyle altyapı projeleri ve borç diplomasisi yoluyla nüfuzunu genişletiyor. 2022’de Solomon Adaları ile imzalanan güvenlik anlaşması, Çin’in donanma üssü kurma potansiyelini gündeme getirerek ABD, Avustralya ve Yeni Zelanda’da endişe yarattı. Kiribati’de II. Dünya Savaşı’ndan kalma bir uçak pistinin yenilenmesi ve Papua Yeni Gine ile ekonomik iş birlikleri, Çin’in bölgedeki yumuşak gücünü artırıyor. Trump’ın 2017’de göreve başlar başlamaz çekildiği Kapsamlı ve İlerici Trans-Pasifik Ortaklığı Anlaşması’na (CPTPP) 2021’de katılım başvurusu, Çin’in ekonomik entegrasyon hedefini gösteriyor. Konfüçyüs Enstitüleri gibi kültürel girişimler ve borç karşılığı liman kiralama (örneğin, Sri Lanka’daki Hambantota modeli) Çin’in Pasifik’te güçlü bir savunma hattı yaratma stratejisini destekliyor.
Çin, borç karşılığı liman kiralama modelini Hambantota (Sri Lanka), Mombasa (Kenya), Pire (Grekya) ve Cibuti gibi örneklerle dünyaya yaydı, özellikle Afrika’da kobalt, bakır ve lityum gibi kritik madenlere güvenli erişim için hamlelerini yoğunlaştırdı. Çin bir yandan güvenli ve sürdürülebilir ham madde akışını sağlamaya çalışırken diğer yandan Gülen Eğri’nin uçlarını, yeni teknolojiler, kritik minerallerde hakimiyet ve pazarlara ulaşmanın alternatif yolu “Bir Kuşak Bir Yol” projesiyle zorluyor. Bu durum küreselleşmeci neoliberallerin, küreselleşme önünde en büyük engel gördükleri ABD’nin zayıflatılması hedefiyle uyum sağlıyor.
Korku sarmalı, Avrupa’yı içine çekerken Hazar Havzası’nda Zengezur Koridoru’na uzandı, Pasifik’te Güney Çin Denizi’ndeki askeri gerilimlerle yükseldi; Körfez’de ise petrodolar, ABD’ye şimdilik istikrarlı akıyor.
Altın Yumurtlayan Tavuk: Petrodolar Zengini Körfez
Dünya ekonomisi üç merkez üzerinde yükseldi: Avrupa, Pasifik ve Kuzey Amerika. Bu üç bölgenin dışında dört büyük enerji havzası bulunmakta: Rusya (Sibirya), Hazar Havzası, Venezulea ve Körfez. ABD, Hazar Havzası ve Sibirya enerji kaynaklarının kontrolü için Rusya ile çatışmak zorunda. Körfez’de durum farklılık gösteriyor.
- yüzyıl başlarında Ortadoğu’da petrol varlığı ortaya çıkmaya başlayınca İngiltere, bütün dikkatini bölgeye verdi. Osmanlı İmparatorluğu’nun en zayıf döneminde petrol bölgelerine el koyması zor olmadı. I. Dünya Savaşı’ndan sonra bölgeyi Fransa ile paylaştı. Ancak ABD desteğiyle petrol bölgelerini kontrolü altına aldı. II. Dünya Savaşı’ndan sonra oluşan yeni durumda İngiltere, bölgeyi elinde tutacak güçten yoksundu. İran’da Musaddık, 1951 yılında petrol işletmelerini millileştirip İngiliz firmaları kovdu. 1953’te CIA ve MI6 operasyonu ile Musaddık devrildi; İngiliz ve ABD şirketleri İran’a geri döndüler.
Körfez’de Nüfuz Rekabeti
- Dünya Savaşı’ndan sonra bölgede ABD-Sovyetler Birliği (Rusya) nüfuz rekabeti başladı. Irak, Suriye, Mısır, Libya Sovyetler’in nüfuz alanına girdi. Zengin petrol rezervlerine sahip Suudi Arabistan, Kuveyt, BAE, ABD’nin nüfuz alanında kaldı. 1979 yılında İran’da İslam Devrimi oldu; devrimin ilk işlerinden biri ABD ve İngiliz firmaları kovup petrol işletmelerini millileştirmek oldu. Tahran’da ABD Büyükelçiliği çalışanlarının rehin alınması, rejime karşı 1953 benzeri bir darbe girişimini engelledi. Bunun yerine, o tarihlerde Sovyetler Birliği ile arasında sorun olan Irak’ın, Şii yayılmacılığı korku sarmalında teşvik edilerek, 1980 yılında İran’a savaş açması sağlandı. Şii yayılmacılığı korkusu, Körfez ülkelerini de sardı. Irak, 1990’da Kuveyt’i işgal etti. I. Körfez Savaşı’nda ABD ve İngiltere, Irak’ı Kuveyt’ten çıkardı. Savaşın maliyetini (35 milyar dolar) Suudi Arabistan karşıladı. ABD, Irak’a önce Büyükelçisi kanalıyla yeşil ışık yakmış sonra gü kullanarak Kuveyt’ten çıkarmıştı. Böylece Körfez’e güçlü bi mesaj verilmiş oldu. Bu durum, Körfez ülkelerini ABD’ye daha da yakınlaştırdı. ABD hegemonyasını pekiştirdi.
Korku ve Petrodolarların Gücü
ABD 11 Eylül 2001 terör saldırısından sonra Irak’ı işgal ederek Saddam rejimine son verdi. Irak’taki kaos ortamı DAEŞ’i doğurdu. DAEŞ’in Irak ve Suriye’nin bir kısmında devlet ilan etmesi, Körfez’de yeni bir korku sarmalı oluşturdu. Öte yandan ABD, İran’ın Suriye, Yemen ve Lübnan’ı da içine alacak şekilde “Şii Hilali” oluşturmasına göz yumdu. Bu da Körfez’de korku sarmalını yükselten başka bir unsur oldu. İsrail’in Evanjelik destekli yayılma çabaları, Şii Hilali ve DAEŞ bölgeyi korku sarmalında zirveye çıkardı. Şii Hilali’nin oluşumu ve DAEŞ’in gelişimi, CIA ve MI6’nın takibi altında yaşandı. Kaos, Körfez’in petrodolar zenginlerinin çevresini sarsa da saraylarına ulaşamadı. Petrodolarlar, ABD ve İngiltere tahvil ve borsalarına aktı. Petrol ve doğal gaz, ABD ve İngiliz şirketlerinin kontrolünde kaldı. ABD savaş endüstrisi, Körfez’in alımlarıyla kârını büyüttü.
Trump’ın Körfez Anlaşmaları
Trump Mayıs 2025’de seçim sonrası ilk yurt dışı gezisini Körfeze yaptı. Suudi Arabistan’la 142 milyar dolarlık savunma anlaşması imzaladı. Katar’la 1.2 trilyon dolarlık bir dizi anlaşma imzaladı ki bunun içinde 200 milyar dolarlık uçak siparişi de vardı. BAE ziyaretinde ABD’ye 1.4 trilyon dolarlık yatırımın 10 yıllık bir süre içinde yapılacağı açıklandı. Trump, Avrupa’dan sonra Körfez’den de ABD silah endüstrisini meşgul edecek ve savaş iştahını dizginleyecek kaynak temin etti. Avrupa ve Körfez kontrol altına alındı. Sıra Hazar Havzası ve Çin’in kontrol altına almaya, Venezuela’nın petrol kaynaklarına erişim sağlamaya geldi. Keşmir ve Suriye gibi getirisi olmayan sorunlardan uzak durarak, yeterli geliri elde ettiği Körfez’deki gerginlikleri (Suriye’den çekilmek, İsrail’i sakinleştirmek gibi) azaltarak, yeni kârlı alanlara yönelmek: Trump’ın stratejik hedefi.
Bir çağ ki, zincire vurulmuş özgürlük,
Bir yol ki, ufukta kaybolur gerçek. (Sezai Karakoç)
Venezuela: Altın Yumurtlamayan Tavuk
Körfez’in petrodolarları ABD’nin hegemonyasını beslerken, Venezuela da bir “altın yumurtlayan tavuk” olarak dikkat çeker. Orinoco Kuşağı’ndaki 300 milyar varillik rezervleriyle dünyanın en büyüğü olan bu ülke, 1998’de 3,4 milyon varil/gün üretimle parlamışken, Chávez’in millileştirme politikaları ve Maduro’nun yönetimine yönelik ambargolar nedeniyle 2025’te 900.000 varil/güne geriledi. ABD, 2019 yaptırımları ve Venezuela Petrol ve Doğal Gaz Şirketi’nin (PDVSA) varlıklarını dondurulmasıyla yumurtaları toplama şansını kaybetti; Venezuela, Çin ve Hindistan’a yönelerek alternatif yollar buldu. Altın yumurtlayacak tavuk orada, arka bahçesinde duruyordu ve ABD buna ulaşamıyordu.
Son günlerde Latin Amerika ile ABD arasındaki gerilim büyümeye devam ediyor; ABD’nin uyuşturucu kartelleriyle mücadele gerekçesiyle bölgeye 4.000 ek asker gönderme planları ve Güney Karayip’te bir amfibi filo konuşlandırma iddiaları, özellikle Venezuela ve Kolombiya’da tepki çekti. Kolombiya Devlet Başkanı Gustavo Petro’nun ABD’nin olası müdahalelerine karşı Latin Amerika ülkelerini acil toplantıya çağırması ve ABD Dışişleri Bakanı Marco Rubio’nun Venezuela Devlet Başkanı Nicolás Maduro’yu “uyuşturucu karteli lideri” ilan ederek başına 50 milyon dolar ödül koyması, diplomatik çatışmayı tırmandırdı; Maduro ise ABD’yi “barışın başlıca düşmanı” olarak nitelendirdi.
ABD, Latin Amerika’da “Harese”nin kanlı döngüsüne kapıldı; 1954’te United Fruit’un çıkarları için Guatemala’yı kaosa teslim ederken deve, kanın tadını aldı. Darbeler, işgaller ve “kurtarıcı” maskesiyle bölgeyi şekillendirme hevesi, kısa vadede güç getirdi, ama uzun vadede zehir oldu. Bugün, kartellerle mücadele vaadiyle gelen tanklar, Latin Amerika’da kurtarıcı değil, korku sarmalının ta kendisi olarak görülüyor. ABD, kendi kanıyla beslenen bu döngüde güven kaybının bedelini ödüyor; halk, “Yankee” gölgesinden kaçarken, Çin ve Rusya’nın dost eli uzanıyor. Çin ve Rusya’nın bölgeye ilgisi ABD’nin korkusunu büyütüyor: korku sarmal halinde bölgede yükseliyor. ABD arka bahçesi olarak gördüğü Güney Amerika’da korkuyu yükseltirken kendi içinde de büyük korkularla yüzleşmek zorunda kaldı. Söz konusu olan artık vatan savunmasıydı.
Bu vatan toprağın kara bağrında
Sıradağlar gibi duranlarındır,
Bir tarih boyunca onun uğrunda
Kendini tarihe verenlerindir. (Orhan Şaik Gökyay)
ABD’nin Beka Sorunu: Neoliberal Küreselleşme
Neorealizm: Uluslararası ilişkilerde ulusal çıkarların ve güç dengesinin önceliğini vurgular. Devletler, kendi güvenlik ve egemenliklerini korumak için tek taraflı hareket edebilir, uluslararası kurumlara şüpheyle yaklaşır ve askeri-ekonomik gücü merkeze alır.
Neoliberalizm: Küresel işbirliği, uluslararası kurumlar (BM, IMF, DTÖ, NATO), çok taraflı diplomasi ve ekonomik küreselleşmeyi savunur. İnsan hakları, demokrasi ihracı ve kolektif sorunlara (iklim, terörizm) ortak çözümler arar. Ulus devletler istenmeyen temel yapılardır.
Ayrımın Tarihsel Kökeni: İç Savaş
Amerikan iç savaşı (1861-1865) Kuzey ve Güney arasındaki temel görüş ayrılıklarından kaynaklanmıştı. Güney, İngiltere’den göçmüş, tarımla uğraşan, İngiltere ile bilhassa pamuk, şeker ve tütün ticaretiyle ekonomisini ayakta tutan eyaletlerden oluşuyordu. Kölelik yanlısı, serbest ticaret, düşük gümrük tarifeleri ve geniş eyalet hakları yanlısı politikaları destekliyordu. Kuzey ise şehirli, sanayileşmiş, yoğun Alman göçü almış, kölelik karşıtı, güçlü merkezi devlet ve yüksek gümrük tarifesi politikalarını destekleyen eyaletlerden oluşuyordu. Güneyin temel yaklaşımları ve zamanın küresel hegemonu İngiltere’yle bağları neoliberalizme, Kuzeyin temel yaklaşımı ve Alman nüfusun etkisi neorealizme zemin hazırladı. Günümüze birebir yansımasa da savaş çıkaran temeller korundu. II. Dünya Savaşına kadar bu ayrım ABD’nin iç dengesiyle ilgiliydi. Savaştan sonra küresel güç olan ABD, bu temel sorununu tüm dünyaya taşıdı. Soğuk Savaş döneminde komünizm korkusu iki tarafı ortak politikalarda birleştirdiği için bu rekabet belirgin değildi.
Soğuk Savaş ve Sonrasında Neorealist-Neoliberal Ayrımın Şekillenişi
Soğuk Savaş (1947-1991), ABD’nin küresel liderliğini pekiştirdi ve neorealist-neoliberal ayrımın temellerini attı. Neorealist yaklaşım, Cumhuriyetçi yönetimler altında (örneğin, Eisenhower, Nixon) ulusal güvenliği ve Sovyetler Birliği’ne karşı güç dengesini önceliklendirdi. Çevreleme politikası ve nükleer caydırıcılık, neorealizmin devlet merkezli ve güvenlik odaklı duruşunu yansıttı. Buna karşın, Demokratlar (örneğin, Kennedy, Carter) neoliberal eğilimler göstererek uluslararası kurumları (BM, IMF, NATO) güçlendirdi ve insan hakları gibi evrensel değerleri dış politikaya entegre etmeye çalıştı. Marshall Planı ve NATO’nun kuruluşu, neoliberalizmin işbirliği ve ittifak odaklı yaklaşımının erken örnekleriydi.
Soğuk Savaş sonrası, bu ayrım daha netleşti. Demokrat yönetimler (Clinton, Obama, Biden), NAFTA, Trans-Pasifik Ortaklığı (TPP) ve Paris Anlaşması gibi küresel ticaret ve çevre girişimleriyle neoliberalizmi güçlendirdi; çok taraflı diplomasi ve demokrasi ihracı ön plandaydı. Cumhuriyetçiler (Bush, Trump), ise neorealist bir çizgi izledi; Bush’un Irak Savaşı gibi tek taraflı müdahaleleri ve Trump’ın ticaret savaşları (örneğin, Çin’e tarifeler) ile uluslararası anlaşmalardan çekilmesi, ulusal çıkarları ve egemenliği vurguladı. “Neorealistler ‘önce Amerika’ derken, neoliberaller ‘dünya bir köy olsun’ hayali kurdu.
Soğuk Savaş bitmeden önce 1979’da İngiltere ilk neoliberal dönüşüm paketini uyguladı. Küreselleşme ABD Demokratları ve İngiltere işbirliği ile tüm dünyada yeni bir dönüşüm dalgası yarattı. Kamu işletmeleri özelleştirildi. Türkiye, 12 Eylül 1980 askeri darbe yönetiminin gözetiminde Özal döneminden başlayarak neoliberal dönüşüme tabi tutuldu. Küresel ekonomik kurumlara uyum sağlandı, kamu işletmeleri özelleştirildi. Ulusalcı yapılar, ordu dahil, zayıflatıldı. Etnik ve dini kimlikler ön plana çıkarıldı. Aksamalarla 2016 yılına kadar devam etti bu dönüşüm. Ancak bu süreç Türkiye’de iç gerilimi yükseltti. 28 Şubat 1997’de postmodern darbe, 15 Temmuz 2016’da başarısız askeri kalkışmayla gerilim zirve yaptı. Türkiye köklü devlet geleneğiyle küreselci neoliberalizmin ulus devleti tasfiye projesini boşa çıkardı.
Sovyetler Birliğinin dağılmasından sonra küreselciler başta Rusya Federasyonu olmak üzere eski Sovyet Cumhuriyetlerinde neoliberal politikalar uygulamaya koydular. Sivil toplum kuruluşları eliyle darbe yaptılar. (Ukrayna, Gürcistan, Kırgızistan vs) Bu durum kaosa ve ayrı bir korku sarmalına sebep oldu.
Komünizm küresel bir korku olarak işlenmiş ve ABD’nin Batı ittifakında liderliğini pekiştirmişti. Diğer yandan küresel kurumların oluşmasını ve dayanışmayı da gerektirmişti. Komünizm tehlikesinin ortadan kalmasıyla küresel liderliğin devamı için küresel bir korkuya ihtiyaç duyuldu: Sözde İslami terör ortaya çıktı. ABD yeni bataklıklara sürüklenirken neoliberallerin ajandası başkaydı.
Küreselleşmeci neoliberal kanat, küresel kurumlarla çözülebilecek ortak korku inşasında iklim krizine sarıldı. Küresel ısınma ve yeşil dönüşüm programıyla enerji piyasalarını yeniden düzenlemeye koyuldu. Ulus devletleri zayıflatmak üzere Soros gibi figürler ve USAID gibi kurumlarla harekete geçti. Devasa nüfusu ve ekonomik potansiyeli ile Çin “Gülen Eğri” teorisi kapsamında desteklendi. Küreselleşmenin önünde en büyük engel olan ABD askeri endüstrisinin ve sanayisinin zayıflatılması hedeflendi. Paradoksal olarak ABD’nin zayıflatılması için Demokratlar oldukça istekli gözüktü. İngiltere buna destek verdi. Zira eski hegemon gücüne ulaşmasının yolu ABD’nin zayıflamasından geçiyordu.
Kendi Gölgemde Yanar Ateşlerim,
Gücüm ki, Zincirimdir Benim
Neoliberal küreselleşme ideolojisi vatan, ulusal kimlik kavramlarına soğuk bakan bir anlayış olarak gelişti. Kanla çizilen sınırlar ekonomik krizlerle ortadan kaldırılmaya çalışıldı. Bu durum ABD için de geçerliydi. Zaten devasa borca sahip olan (35 trilyon dolar) ülkenin sanayisinin kendi kıtasına hapsedilmesi ve küresel aktör olmaktan çıkarılması, en büyük engelin kontrol altına alınması demekti. ABD’nin gücü Demokratların elinde ulus devletlerin (ABD dahil) tasfiyesi için kullanıldı. Demokratlar ABD’yi küresel kurumlara daha çok entegre ederken, Cumhuriyetçiler uzak durdular. Küresel anlaşmalardan çekildiler.
Neoliberal ve neorealist ideolojilerin mücadelesi, sadece Kongre salonlarında veya Pentagon’da değil, Amerikan toplumunun en temel katmanlarında da yankılanıyordu. Küreselleşmenin belirsizliği, ulusal kimlik ve kültürel değerler üzerinde yarattığı erozyon, özellikle neorealistlerin tabanını oluşturan kitlelerde derin bir güvensizlik ve iç düşman korkusu yarattı. Bu korku, başkanlık seçimlerinin görülmemiş bir gerilime sahne olmasına, Kongre Binasına yapılan baskına (6 Ocak 2021) ve hatta Başkan adayına (Trump’a) yönelik suikast girişimine kadar uzanan olaylarla doruk noktasına ulaştı. ABD, kendi içindeki bu “kültür savaşının” kanıyla beslenmeye başladıkça, “harese” metaforu, sadece bir dış politika trajedisi olmaktan çıkıp, tüm toplumu saran bir varoluşsal krize dönüştü. Dışarıda ise birinin yaptığını diğerinin bozması kafa karışıklığına ve ABD dış politikasının belirsizliğinin getirdiği endişelere ve güven kaybına neden oldu.
ABD ulus devletini tasfiye etmeye çalışan Demokratlar çevresinde kümelenmiş küreselleşmeciler beka sorunu olmaya başladı. Neoliberal – Neorealist gerilimi içeride ve dışarıda güç kaybına neden olacak boyuta ulaştı. Trump, Demokratları “küreselci” ve “vatan tanımaz” olarak hedefleyerek bu iç savaşı açıkça ilan etti. ABD’de cepheler iyice belirginleşirken, Türkiye kendi içinde bu rekabeti 10 yıl önce bitirmişti.
Türkiye: Korkma, Sönmez Bu Şafaklarda Yüzen Al Sancak
Türkiye II Dünya Savaşında son aşamaya kadar tarafsızlığını korudu. Savaşın bitimine yakın Japonya ve Almanya’ya savaş ilan ederek Müttefikler safına katıldı; ama fiilen savaşmadı. Savaştan sonra Sovyetler Türkiye’ye 7 Haziran 1945’de nota vererek Boğazlar’da üs doğuda toprak (Kars, Ardahan, Artvin) istedi. Türkiye bu baskıyla, yeni oluşan Doğu-Batı kutuplaşmasında tercihini Batı’dan yana kullandı. 1952’de NATO’ya tam üye oldu. 1953’de Sovyetler taleplerini geri çekti. Ancak Türkiye Batı blokuna katılmıştı. Marshall yardımından yararlandı. NATO ve ABD ülkeye yerleşmeye başladı.
Ekonomide liberalizasyon, Marshal yardımının temel şartlarından biriydi. Türkiye tarımla gelişecekti. Ancak bunun cari açık ve dış borcu büyüttüğünü gören Menderes Hükümeti sanayileşmek için ABD ve İngiltere’den yardım istedi; talep kabul edilmedi. Bunun üzerine Sovyetler Birliği’nden destek arandı. Sovyetlerin talebe sıcak bakması üzerine Menderes’in Temmuz 1960’da Moskova seyahati programlandı. Ancak 27 Mayıs 1960’da askeri darbeyle düşürüldü ve Menderes, iki bakanıyla birlikte idam edildi. Türkiye’nin sanayileşme arzusu ve Sovyetlere yaklaşma çabası ABD’de önemli bir müttefiki kaybetme korkusu yarattı, korku sarmalında kendi değerleri ile çelişme pahasına askeri darbeyi destekledi.
Ancak Türkiye sanayileşme hedefinden vaz geçmedi, yaratılan iç kaosa rağmen Sovyetler sayesinde ağır sanayi tesisleri (İskenderun Demir Çelik, Seydişehir Alüminyum, Aliağa Rafinerisi, Oymapınar Barajı vd) ülkeye kazandırıldı. Tüm baskılara rağmen Türkiye karma ekonomi modelinden vaz geçmedi; 12 Eylül 1980 darbesi sanayileşme çabalarını durdurana kadar. ABD Demokrat Başkanı (Carter) yine kendi söylemleriyle çelişerek darbeyi destekledi; İngiliz kuruluşlar tarafından hazırlanan neoliberal dönüşüm programı uygulanmaya başlandı. Birçok kamu tesisi haraç mezat satıldı.
1974’de yapılan Kıbrıs Barış harekatları sonrasında ABD, 1975’de Türkiye’ye ambargo uyguladı. Bu içeride ABD karşıtlığını körükledi, savunma sanayisine sahip olunması gerektiği yatırımı fikrini geliştirdi. 12 Eylül darbesi karşıtlığı daha da artırdı. Bürokraside de tepkiler yükseliyordu. Acil yeni bir korku kayağına ihtiyaç vardı: Ayetullahların İran’ı. 1979’da İran’da Humeyni liderliğinde yapılan devrimle İran, Batı etkisinden çıkmıştı. Türkiye’de irtica korkusu tırmanmaya başladı. Bir yandan laik ve Cumhuriyetçi aydınlara suikastler düzenlendi diğer yandan başörtüsü yasağı üzerinden toplum kutuplaştırıldı. Laik – antilaik gerilimi sarmal olarak yükseldi. Ancak Türkiye tuzağa düşmedi, korku döngüsünde İran’a saldırmadı, içeride kutuplaşmayı derinleştirmedi.
Terör örgütü PKK 12 Eylül rejiminin işkence uygulamalarından militan devşirdi. Güneydoğu’da başlayan korku giderek ülke sathına yayıldı. 12 Eylül neoliberal zihniyetinin politikaları PKK’yı büyüttü, 28 Şubat neorealist yaklaşımının politikaları küçülttü. ABD içindeki kutuplaşmada olduğu gibi Türkiye’de de biri yaptı diğeri bozdu. 15 Temmuz 2016 Fetö kalkışmasına kadar bu durum devam etti. 2013 Gezi sivil darbe girişimiyle başlayan gerilim 2016’da bitti ve 12 Eylül rejiminin büyüttüğü neoliberal etki (Soros destekli STK’lar, Fetö, PKK) büyük oranda tasfiye oldu.
Ayrıca Türkiye, Suriye’de Rusya ile karşı karşıya bırakıldı ama korku sarmalına kapılmadan krizi diplomatik yolla çözmesini bildi. Ukrayna – Rusya savaşında ara bulucu konumunda kaldı. Türkiye yüz yıldır korkmadan ve korkutmadan, diplomasi ve yumuşak gücüyle Nazım Hikmet’in Davet’ini bölgesinde yükseltme çabasını devam ettiriyor.
Kapansın el kapıları, bir daha açılmasın,
yok edin insanın insana kulluğunu,
bu dâvet bizim…
Yaşamak bir ağaç gibi tek ve hür
ve bir orman gibi kardeşcesine,
bu hasret bizim…
Sonuç: Kanlı Döngü ve Hegemonun Sonu
Bu makale serisinde, ABD’nin küresel hegemonyasını “korku sarmalı” ve “harese” metaforu üzerinden inceleyerek, gücün nasıl yükseldiğini ve aynı zamanda nasıl kendi kendini tükettiğini analiz ettik. Tıpkı kendi kanına doyamayan deve gibi, ABD de sürekli yeni düşmanlar ve tehditler yaratarak ayakta kalmaya çalıştı. Komünizmden sözde İslami teröre, oradan da Rusya ve Çin’e uzanan bu sarmal, Amerikan sanayisini ve finansal sistemini beslerken, ülkenin içindeki derin fay hatlarını da görünür kıldı.
ABD’nin asıl beka sorunu dışarıdan gelen bir tehdit değil, kendi içinde süregelen neoliberal ve neorealist ideolojilerin mücadelesidir. Amerikan İç Savaşı’nın tarihsel kökenlerine dayanan bu ayrışma, Soğuk Savaş’da komünizmin birleştirici korkusuyla bir süreliğine baskılanmış olsa da, bu korkunun ortadan kalkmasıyla tüm dünyaya yayılan bir “küresel iç savaşa” dönüştü. Neoliberallerin (Demokratlar, küresel sermaye, Birleşik Krallık) ulus devleti zayıflatıp küresel kurumlar eliyle dünyayı dönüştürme çabası, neorealistlerin (Cumhuriyetçiler) ABD ulus devletinin gücünü pekiştirip, hegemonyasını koruma ve tüm dünyaya yayma arzusuyla sürekli çatıştı. Bir yanda küresel ısınma gibi soyut tehditler, diğer yanda ise Rusya ve Çin gibi somut düşmanlar üzerinden yürütülen zıt politikalar, ABD’nin dış politikasını tutarsız ve öngörülemez kıldı.
ABD, tıpkı hikayedeki deve gibi, kendi yarattığı korku sarmalının kanıyla beslenirken, artık taze kan – yani yeni bir korku – bulmakta zorlanıyor. Neorealistlerin ürettiği korkular neoliberaller tarafından sabote edilmekte, neoliberallerin ürettiği küresel korku ise ABD’nin gücünü tüketmektedir. Daha az kan daha az ömür demektir. ABD’nin içindeki bu “harese”nin kanlı döngüsü devam edecek ve hegemonya yavaş yavaş sona erecektir. ABD’nin beka sorunu, kendi kanına doymayan bir devenin trajedisidir ve bu trajedi, sadece Amerika’yı değil, tüm dünyayı etkilemeye devam edecektir.
(1)https://www.kirmizilar.com/amerika-birlesik-devletleri-i-korku-sarmalinda-yukselen-hegemon/
(2)https://www.kirmizilar.com/amerika-birlesik-devletleri-ii-korku-sarmalinda-yukselen-hegemon/
(3)https://www.kirmizilar.com/korku-sarmalinda-insanligin-kaderi/
(4)https://www.kirmizilar.com/kuresel-ingiliz-aklinin-kovboyla-dansi/