Galip TÜRKMEN
Anneme…
Ural Dağları’nın göğe uzanan yalçın sırtları, rüzgârın bin yıllık ezgilerini bozkırlara taşıyordu. Sonsuzmuş gibi uzanan çayırlar, baharın nefesiyle yeşile bürünür; ırmaklar göğün mavisini bağrında taşıyarak, bazen coşkuyla bazen sessizce akardı. İşte o uçsuz bucaksız yurdun, Başkurdistan’ın Duvan obasında, 1679 yılında, bir kız çocuğu dünyaya geldi.
Adını Kiçenbike koydular.
Babası onu kollarına aldığında, ilk duyduğu sözlerden biri ezan oldu. Kulağına okunan ezan, yalnızca bir ses değildi; ömrü boyunca taşıyacağı bir emanet, kalbine işlenecek ilk çağrıydı.
“Allah birdir, Muhammed O’nun elçisidir…”
Bu kelimeler, gözlerini dünyaya yeni açan bir çocuğun ruhuna işlenen ilk nakıştı.
Daha kundaktayken üzerine eğilen annesi, kulağına yalnızca ninniler değil, imanla örülmüş dualar da fısıldıyordu. Babası ise her akşam, güneş kızıl bir perde gibi dağların ardına çekilirken, atalarının hür yaşadığı toprakların hikayelerini anlatırdı.
Kiçenbike büyüdükçe o ilk çağrının anlamını daha derinden kavradı. Annesinin öğrettiği kısa sureler, geceleri gökyüzüne yükselen dualar ve ailesinin dilinden düşmeyen şükür sözleri, onun dünyasının görünmeyen direkleri oldu.
“İnsan yurdunu kaybedebilir,” derdi annesi. “Fakat inancını kaybeden, yalnız toprağını değil, özünü de yitirir.”
Bu sözler, henüz çocuk yaşta Kiçenbike’nin ruhuna bir mühür gibi işlendi.
Yıllar geçti.
Kız çocuğu genç bir kadına dönüştü. Katay ile evlenip Sakkol köyünde yuvasını kurdu; göç yollarında sürülerini güttü, mevsimlerin ritmine kulak vererek yaşadı. Bahar geldiğinde bozkırlar yeniden canlanıyor, yazın güneşi koyun sürülerinin üzerinden altın bir ışık gibi akıyor, kışın karı ise bütün yaraları saran beyaz bir bez misali toprağı örtüyordu.
Hayatı, tabiatın değişmeyen düzeni kadar sade ve huzurluydu.
Ancak bu çok sürmeyecekti.
On sekizinci yüzyılın ilk yıllarında Rus İmparatorluğu, Ural topraklarını yalnızca fethedilecek bir ülke değil, tüketilecek bir servet olarak görmeye başladı. Dağların bağrına maden ocakları açıldı; demir ve bakır uğruna ormanlar devrildi, yeni fabrikalar yükseldi.
Ardından askerler geldi.
Topraklar ellerinden alındı.
Halk direndi.
Köyler ateşe verildi.
Direnenler öldürüldü.
Sağ kalanlar zincire vuruldu.
Ve nice aile, kendi yurdunda sürgün hayatına mahkûm edildi.
Başkurt bozkırlarının üzerinden yalnız duman yükselmiyordu; yüzyıllardır süregelen bir hayat tarzı da küle dönüyordu.
Kiçenbike Hatun, bu büyük fırtınanın tam ortasında kaldı.
Henüz baharın ilk günleriydi. Kar, toprağın koynundan yeni çekiliyor; otlar filiz vermeye hazırlanıyordu.
İşte o günlerin birinde ufukta atlılar belirdi.
Demirin soğuk parıltısı, güneşten önce ulaştı köye.
Sonra çığlıklar yükseldi.
Alevler göğe yürüdü.
Duman, bozkırın mavi ufkunu kararttı.
Kaçabilenler dağların kuytularına sığındı.
Kaçamayanlar ise zincirlerin soğuk sesini ilk kez o gün duydu.
Köyünde sade ve huzurlu bir yaşam süren Kiçenbike Hatun da esir alınanların arasındaydı.
Biricik oğlu Bekçentey’den, sevgili eşi Katay’dan, sıcak yuvasından koparıldı.
Fakat Kiçenbike Hatun’un başına gelenler, yalnızca onun kaderi değildi.
O yıllarda imparatorluk, Başkurt yurdunda yalnızca isyanı bastırmayı değil, bir halkın bir daha ayağa kalkamayacağı bir düzen kurmayı hedefliyordu.
Orenburg Seferi’nin başındaki İvan Kirillov, Senato’ya gönderdiği raporda emrini açıkça yazmıştı:
“İsyancıları, kadınlarını ve çocuklarını ele geçirin. Evlerini tamamen yıkın. Erkek çocuklarını sürgüne gönderin. Kadınları, kızları iç bölgelere dağıtıp köle edin ki kökleri bütünüyle kazınsın.”
Bu, yalnızca bir isyanı bastırma emri değildi.
Bir halkın hafızasını, ailelerini ve geleceğini yok etme teşebbüsüydü.
Kiçenbike Hatun da bu politikanın hedeflerinden biri olmuştu.
Zincire vurulan kafile, günler süren çetin bir yolculuğun ardından Ural’ın yeni yükselen demir şehri Yekaterinburg’a ulaştı.
Burası, bozkırın rüzgarını tanımayan taş duvarların, göğe kara duman savuran bacaların ve insan emeğini demire dönüştüren ateş ocaklarının şehriydi. Çekiç sesleri gece gündüz susmuyor; maden ocaklarının derinliklerinden yükselen iniltiler, sanki toprağın bağrından kopup gelen kadim bir ağıdı andırıyordu.
Kiçenbike Hatun için bu şehir, yalnızca uzak bir diyar değildi.
Burası, esaretin adıydı.
Onu yazar ve çevirmen Kiryak Kondratoviç’in hizmetine verdiler.
Bir ay bile geçmeden, iradesi hiçe sayılarak kilisenin taş duvarları arasına çıkarıldı. Başına kutsal su serpildi; dudaklarından istemediği sözleri duymak isteyenler çevresini sardı.
O gün ona yeni bir isim verdiler: Katerina.
Fakat insanın adı, başkalarının ağzından çıkan bir kelimeden ibaret değildir.
Bir isim, insanın hafızasıdır.
Bir isim, annesinin ilk kez seslendiği sestir.
Bir isim, ait olduğu milletin, konuştuğu dilin ve inandığı hakikatin yankısıdır.
O yüzden Katerina adı yalnızca resmi kayıtlara geçti.
Ruhunda ise hâlâ tek bir isim yaşıyordu.
Kiçenbike.
Gündüzleri susuyordu.
Konuşsa bile ölçülü konuşuyor, gözlerini yere indiriyor, kendisinden beklenen işleri sessizce yerine getiriyordu.
Fakat geceler…
Geceler başkaydı.
Şehir derin bir sessizliğe gömüldüğünde, bacalardan yükselen ateşler sönmeye yüz tuttuğunda ve nöbetçilerin ayak sesleri uzaklaştığında, o çocukluğundan kalan duaları fısıldamaya başlıyordu.
Yatsı namazına, diğer dört vaktin kazasını koşuyordu.
Gözyaşları kilimi ıslatıyordu.
Ne kandiller bunu aydınlatabiliyordu,
ne kilisenin çanları susturabiliyordu,
ne de zincirler unutturabiliyordu.
Aylar geçti.
Bekçentey’ini özlüyordu, yuvasını, eşini, obasını, bozkırı özlüyordu.
Oğlu için, eşi için, halkı için dua ediyordu her gece.
Bir sonbahar gecesi kararını verdi.
Ya zincirleriyle yaşayacak,
ya da özgürlüğe yürürken ölecekti.
Gökyüzü bulutlarla örtülüydü.
Ay, karanlığın ardına gizlenmişti.
Şehir, uykunun ağır sessizliğine teslim olmuştu.
İşte o gece Kiçenbike Hatun, esaretin kapısından sessizce çıktı.
Ne arkasına baktı ne de korkusuna.
Sadece Allah’a sığındı.
İnsan bazen yalnızca iki yol arasında kalır:
Ya boyun eğer…
Ya yürür.
Yürüdü…
Her adımında bozkıra biraz daha yaklaştığını sandı.
Her nefesinde özgürlüğün kokusunu duydu.
Bir an duraksadı.
“Ya yakalanırsam?” diye düşündü.
Kırbaçların acısı, zindanın karanlığı gözünün önüne geldi. Adımları yavaşladı.
Ama hemen kendine kızdı.
“Burada zaten ölüyüm.”
Dişlerini sıktı ve koşmaya başladı.
Katerina olarak yaşamaktansa, Kiçenbike olarak ölmeyi göze almıştı.
Dallar yüzünü çiziyor, ciğerleri yanıyordu.
Her adımda zincirlerden biraz daha kurtulduğunu hissediyordu.
Bir ara arkasına baktı. Şehrin uzak ışıkları titreşiyordu. Kendi kendine fısıldadı:
“Ben Katerina değilim. Ben Kiçenbike’yim…”
Rüzgâr sertleşti. Sanki bozkır onu çağırıyordu.
Katerina’dan uzaklaşıyordu.
Kiçenbike’ye kavuşmasına ise kader henüz izin vermemişti.
İz sürücüler peşine düştü.
Atların nal sesleri karanlığı yardı.
Ve çok geçmeden yakalandı.
Yekaterinburg’a geri getirildi.
Bu kez şehir meydanında herkesin gözü önüne çıkarıldı.
Görevliler, yalnız bir kadını değil, onun iradesini de kırmak istiyordu.
Kırbaç havaya kalktı.
Sonra yeniden…
Ve yeniden…
Her darbe, sırtında derin yaralar açıyordu.
Fakat o yaraların hiçbiri, ruhuna ulaşamıyordu.
Ceza bittiğinde ayakta durmakta güçlük çekiyordu.
Yine de başını eğmedi.
Kiryak Kondratoviç’e teslim edildi.
Günler geçti.
Yaraları kabuk bağladı.
Sırtındaki izler silinmedi; fakat acı, zamanla öfkeye değil, kararlılığa dönüştü.
İlk cezalandırılışı onu yıldırmamıştı.
Tam aksine…
Artık biliyordu ki özgürlüğün bedeli esaretinkinden daha ağır değildi.
Bir gece daha geldi.
Gökyüzü yine karanlıktı.
Bu kez yalnız değildi.
Kaderin aynı ateşle sınadığı başka bir kadın da onun yanındaydı.
Sessizce şehirden uzaklaştılar.
Fakat imparatorluğun eli uzundu.
Peşlerine düşen süvariler onları bir kez daha yakaladı.
Bir kez daha meydan kuruldu.
Bir kez daha kırbaçlar konuştu.
Bir kez daha zincirler kapandı.
Bir kez daha teslim edildi gardiyanına.
1738 yılı, 20 Nisanı…
Yekaterinburg meydanı, ağır bir sessizlikle doluydu. Kalabalık zorla toplanmıştı. Kimisi başını öne eğmiş, kimisi korkudan nefesini tutmuştu. Meydanın ortasında bir direk dikiliyordu. Etrafına özenle odunlar yığılmıştı.
Kiçenbike Hatun da kalabalığın içindeydi, diğerleri gibi zorla getirilmişti meydana. Kalbi göğsünü dövüyordu. Toygildi Julyakov’u getirdiler. Zorla vaftiz edilmiş, ama imanından vazgeçmemiş bir başka Başkurt’tu o.
Toygildi direğe bağlanırken göz göze geldiler. Adamın bakışlarında ne korku ne de pişmanlık vardı. Sadece sakin bir teslimiyet. Kiçenbike Hatun’un içine bir ürperti yayıldı.
Bir gün… Ben de orada olabilirim.
Rahip son kez yaklaştı, af teklif etti.
Toygildi başını yavaşça iki yana salladı. Dudakları kıpırdadı.
Sonra yüksek sesle, meydanı inleten bir edayla haykırdı:
“Eşhedü en lâ ilâhe illallâh ve eşhedü enne Muhammeden abdühû ve resûlüh!”
Kiçenbike Hatun’un gözleri doldu.
O kelimeler, çocukluğundan beri kalbine nakşedilmiş ezanın ta kendisiydi.
Bir anda yıllar önce annesinin kucağında duyduğu sesler zihninde canlandı.
Dağlar, bozkır, özgür sabahlar…
Meşale uzandı. Önce odunlar çıtırdadı, ardından alevler yükseldi.
Ateş Toygildi’nin ayaklarını sardığında bile o, kelime-i şehadeti tekrarlıyordu.
Sesi önce gür, sonra yavaş yavaş kısıldı…
Ama Kiçenbike Hatun için o ses hiç susmadı.
Alevlerin kızıllığında kendi kaderini gördü. Bir an midesi bulandı, dizleri titredi. Korku, soğuk bir el gibi ruhuna yapıştı.
Ya ben de böyle yanarsam? Acı ne kadar sürer? Bedenim kül olurken ruhum ne hisseder?
Gözlerini kapattı.
Derin bir nefes aldı.
Annesinin yıllar önce öğrettiği kıssa geldi aklına.
İslamın ilk kadın şehidi Sümeyye… İşkence gördü. Vazgeçmedi.
“Allah’ın huzuruna Katerina olarak çıkamam.”
Gözlerini yeniden açtı.
Ateş artık Toygildi’nin bedenini tamamen sarmıştı. Duman gökyüzüne yükseliyordu.
Kiçenbike Hatun bu kez başını eğmedi. Ateşe uzun uzun baktı.
“Allah’ım,” diye fısıldadı içinden, “eğer bana da bu kaderi yazdıysan, kalbimi sabırla doldur. İmanımı ateşten daha güçlü kıl.”
O anda içinde bir şey değişti. Korku hâlâ oradaydı ama artık tek başına değildi. Yanında yıllardır taşıdığı iman, annesinin duaları ve bozkırın özgür ruhu duruyordu.
Toygildi’nin bedeni kül olurken, meydandaki kalabalık dağılmaya başladı.
Ama Kiçenbike Hatun’un ruhunda yeni bir ateş doğmuştu. Bu ateş, onu yakmayacak, aksine aydınlatacaktı.
Aradan aylar geçti.
Herkes onun artık vazgeçtiğini sandı.
O ise bekliyordu.
Bir fırsatı…
Bir geceyi…
Bir yolu…
Ve beklediği an geldi.
Üçüncü kez yurduna doğru yola çıktı.
Bu defa dönüş olmadığını biliyordu.
Yakalanırsa kırbaç değil…
Ölüm bekliyordu.
Yine de yürüdü.
Günlerce ormanları, nehirleri aşarak köyüne ulaştı.
Yıllardır hayalini kurduğu topraklar karşısındaydı.
Tanıdık yüzler onu sakladı.
Ve o gece oğlunu, Bekçentey’ini gördü.
Bir an birbirlerine baktılar.
Yıllar, açlık, esaret ve hasret, ikisinin de yüzünde derin izler bırakmıştı.
Sonra Bekçentey koştu.
Kiçenbike Hatun, yıllardır kokusuna hasret kaldığı oğlu Bekçentey’e sarılmış, gözyaşlarını onun omuzlarına döküyordu. Yılların esareti, özlemi ve sırtındaki kırbaç izleri o an silinir gibi oldu.
Fakat gözleri ister istemez yurdun kapısına kaydı. Katay yoktu.
Karşısında duran obanın aksakalı, kandilin cılız ışığında başını hürmetle ve derin bir mahcubiyetle öne eğdi. Kiçenbike Hatun’un gözlerindeki o sessiz soruyu görünce, boğazı düğümlendi.
“Gözün aydın olsun Kiçenbike Hatun…” dedi ihtiyar, sesi titreyerek. “Bak, Bekçentey’in burada ama gözlerin Katay’ı da arar, bilirim… Katay seni de obayı da isteyerek terk etmedi. Seni o zincirlere vurup Yekaterinburg’a götürdüklerinde Katay, diğer tüm yiğitlerle beraber düşmanla savaşmayı seçti, ama tüfeklerin karşısında çaresiz kaldılar. Onu ve obanın en güçlü yiğitlerini zincire vurup götürdüler. Ural’ın altından çıkan o demiri eritmek için ateşe odun, odunu toplamak ve madeni çıkarıp işlemek için insan lazımdı. Yekaterinburg’un o kara bacalarından yükselen duman var ya… İşte o duman, Katay’ın ve bizim yiğitlerin ciğerinden kopan ah’tır. Direniş sonrası ormanda saklanan Bekçentey’i bulamadılar. Rusların ormanda ve madende çalışacak köle iştahı bitince oğlun da köye döndü.”
Kiçenbike’nin göğsüne ağır bir taş oturdu. Özgürlüğe koşmuştu, oğlunu bulmuştu ama kocasının ruhunu ve bedenini sanayinin demir çarklarında yutan o aynı zalim sistem, hayatını bir kez daha yarım bırakmıştı.
İşte, Katay yoktu.
O gece, eksik de olsa bir yuva yeniden kurulmuş gibiydi.
Bekçentey’in yanındaki genç kadın ve köşede mışıl mışıl uyuyan küçük torunu, Çarlığın “köklerini kazıma” hırsına verilmiş sessiz bir cevaptı.
Kiçenbike Hatun, torununun minik başını okşadı; annesinin yıllar önce kendi kulağına fısıldadığı duaları onun kulağına fısıldadı.
Yıllardır unuttuğu gülümseme yeniden yüzüne yerleşti.
Tıpkı çocukluğunda olduğu gibi…
Tıpkı gençliğinde olduğu gibi…
Tıpkı Bekçentey’ini ilk kez kucağına aldığı gün olduğu gibi.
Bekçentey’ine kavuşmuştu ama yanında kalamazdı. Peşindekiler onu arıyordu.
Ayrılık çok zor oldu. Oğlunun sıkılı yumrukları, boğazına düğüm düğüm oturan hıçkırığı ve gözlerinden sessizce süzülen yaşlar yüreğine kazındı.
Aral Dağlarını aşarak doğduğu köye ulaştı. Annesiyle babası artık hayatta değildi. Akrabaları onu bağırlarına bastı. Köyün yetkilisi ise yakalanmasının bütün köyü tehlikeye atacağını biliyordu. Eline bir yol kâğıdı tutuşturdu ve Yekaterinburg’a dönmesini tavsiye etti.
Kiçenbike Hatun, orada da kalamayacağını anladı.
Teslim olmayacaktı.
İrtaş Gölü yakınlarında yaşayan kardeşine sığındı.
Fakat Rus idaresine bağlı yerel yönetici tarafından yakalandı. Sorgusunun ardından orduya teslim edildi.
Katerina peşini bırakmamıştı. Nereye giderse gitsin, o isim yeniden karşısına çıkıyordu.
Çarlık, dininden döndüğünü düşündüğü Katerina’yı cezalandırmak istiyordu.
Bu kez zincirler daha ağırdı.
Muhafızların bakışları daha sertti.
Kırbaçlar daha acımasızdı.
Nihayet 14 Aralık 1738’de mahkemenin karşısına çıkarıldı.
Artık yalnızca bir yargılama değil, hükmün ilan edileceği son perdeydi.
Yekaterinburg’daki soğuk taş salonda hava ağırdı. Demir soba bile odayı ısıtmaya yetmiyordu.
Kiçenbike Hatun demir zincirleriyle huzura çıkarıldı. Yüzü yorgundu, sırtındaki yaralar hâlâ sızlıyordu ama gözlerinde korkunun gölgesi yoktu.
Kâtip önündeki defteri açtı. Mürekkep hokkasını hazırladı.
Görevli yüksek sesle sordu:
“Adın?”
Salonda bir an sessizlik oldu.
Kiçenbike Hatun başını yavaşça kaldırdı. Yılların esareti, açlık ve işkence çizgiler bırakmıştı yüzüne. Ama o çizgilerin ardında hâlâ bozkırın özgür kızı duruyordu.
Görevli tekrarladı, bu kez daha sert:
“ Adın ne? Katerina?”
Kiçenbike Hatun’un dudakları ilk kez uzun zamandır böyle kıpırdıyordu. Sesi salonu doldurdu, tok ve kararlıydı:
“Hayır. Ben Katerina değilim. Ben Kiçenbike’yim. Beni yurdumdan, obamdan kaçırıp buraya getirdiniz. Katerina dediniz. Bana sordunuz mu?”
Sözleri salonda yankılandı.
Kâtipler birbirine baktı.
Birkaç Rus subayının yüzü gerildi. Bu, bekledikleri cevap değildi.
Sorgu devam etti:
“Niçin vaftizden sonra eski dinine döndün? Üç kez kaçmaya çalıştın. Bunun cezasını biliyorsun değil mi?”
Kiçenbike Hatun’un sesi daha da sakin, ama daha da güçlüydü:
“Ben dinimi hiç terk etmedim ki… Zorla vaftiz ettiniz. Bana sordunuz mu?”
“Ben kaçmadım. Siz beni kaçırdınız. Buraya getirdiniz. Ben yurduma, obama dönmek istedim. Beni yakalayıp yine buraya getirdiniz. Yurduma döndüm. Yine kaçırıp buraya getirdiniz.”
Bir an sustu.
“Ben size ne yaptım?”
Sessizlik…
“Şimdi beni suçluyorsunuz.”
Gözlerini karşısındakilere çevirdi.
“Söyleyin… Bu adil mi?”
Daha koyu bir sessizlik çöktü.
Cevap veren olmadı.
Kâtip kalemini kâğıda bastırırken eli hafifçe titriyordu.
Mürekkep, onun idam fermanını yazıyordu ama Kiçenbike Hatun’un yüzünde en ufak bir pişmanlık yoktu.
İçinden dua ediyordu:
“Rabbim… Bana yardım et. Eğer bu sözlerim yüzünden öleceksem, bu da kabulüm. Yeter ki sen razı ol.”
Mahkeme uzadıkça uzadı. Sorular çoğaldı, tehditler havada uçuştu.
Ama Kiçenbike Hatun her soruya aynı netlikle cevap verdi.
Artık ne korkuyor ne de saklanıyordu.
Sanki o salonda zincirlerle bağlı olan beden değil, özgür bir ruhtu.
Salondan çıkarıldığında gardiyanlar onu sertçe itekliyordu.
Ama Kiçenbike Hatun’un dudaklarında hafif bir tebessüm vardı.
Son kez kendi kendine mırıldandı:
“Allah’ım benimle elhamdülillah”
Hüküm 8 Şubat 1739 günü açıklandı.
Karar ağırdı.
Üç kez firar etmişti.
Vaftiz edildikten sonra yeniden İslam inancına döndüğü tespit edilmişti.
Cezası…
Ateşte yakılarak idamdı.
Dava dosyası mühürlendi.
Resmi yazılar hazırlandı.
Ve imparatorluğun en yüksek makamlarının onayına gönderildi.
Haftalar geçti.
Yekaterinburg bekledi.
Sonunda başkentten mühürlü ferman ulaştı.
Karar değiştirilmemişti.
Aksine…
Onaylanmıştı.
Ferman yalnızca bir idamı emretmiyordu.
İnfazın, halkın gözü önünde gerçekleştirilmesini de buyuruyordu.
Çünkü amaç yalnız bir kadını öldürmek değildi.
Amaç, aynı inancı taşımaya cesaret edecek herkesin yüreğine korku salmaktı.
30 Nisan 1739
Yekaterinburg meydanı o sabah ağır bir sessizliğe bürünmüştü.
Güneş Ural dağlarının ardından kızıl bir ışıkla yükseliyordu.
Meydanın ortasında yüksek bir direk dikilmiş, etrafına özenle odunlar yığılmıştı.
Kalabalık zorla toplanmıştı; askerler, rahipler, köylüler ve esirler… Herkes aynı şeyi bekliyordu.
Kiçenbike Hatun’u meydana getirdiler.
Altmış yaşındaydı.
Yüzü yılların yüküyle çizgilenmiş, sırtı kırbaç izleriyle doluydu.
Ama adımları dimdikti. Zincirler şıngırdasa da, başı eğilmiyordu. Gözlerinde bozkırın engin gökyüzü vardı hâlâ.
Direğin önüne getirildiğinde rahip yaklaştı.
Önündeki kadının birkaç dakika sonra alevler içinde kalacağını biliyordu. İçinde belli belirsiz bir acı kıpırdadı. Keşke son anda vazgeçse, diye geçirdi içinden. Bir kez “Katerina” dese… Bir kez haçı öpse… Ona göre o zaman, bedeni kurtulmasa bile ruhu kurtulabilirdi.
Elindeki haçı biraz daha ileri uzattı.
“Son kez düşün,” dedi. “Tanrı’nın merhameti büyüktür.”
Kiçenbike Hatun bir süre sustu. Gözlerini gökyüzüne kaldırdı. Rüzgâr hafifçe yüzünü okşuyordu.
O anda zihninde birçok şey canlandı:
Annesinin okuduğu dualar…
Babasıyla bozkırda at sürdüğü günler…
Katay’ın sıcak yuvası…
Toygildi’nin alevler içindeki şehadeti…
Biricik oğlu Bekçentey…
Torunu, umudu…
İçinden sessizce dua etti:
“Rabbim… Bu ateş beni yakacaksa, kalbimi sabırla doldur. Beni Sümeyye valideme komşu eyle…”
Sonra rahibe döndü. Sesi meydanda net ve güçlü duyuldu:
“Ben Kiçenbike’yim. Başkurt’um ve Müslümanım, elhamdülillah. Dinimi hiç terk etmedim. Allah şahidim. Sizler de şahit olun.”
Rahip, Kiçenbike Hatun’un gözlerine baktı. Orada ne öfke ne de yalvarış vardı; yalnızca sarsılmaz bir teslimiyet gördü. Elindeki haçı yavaşça indirdi. Sessizce ve saygıyla geri çekildi.
Görevli meşaleyi kaldırdı. Kalabalık nefesini tuttu.
Bazı kadınlar sessizce ağlıyordu, bazıları başlarını çeviriyordu.
Meşale odunlara değdiğinde alevler önce yavaş, sonra hızla yükseldi.
Kiçenbike Hatun’un etrafını sardı. Sıcaklık yüzünü yaladı.
Acı bedeni ele geçirmeye başladığında dudakları kıpırdadı.
“Eşhedü en lâ ilâhe illallâh… ve eşhedü enne Muhammeden abdühû ve resûlüh…”
Sesi ilk başta güçlüydü.
Alevler yükseldikçe yavaş yavaş kısıldı.
Ama gözleri son ana kadar gökyüzündeydi.
Sanki bozkıra bakıyor, annesine gülümsüyordu.
Ateş bedenini sararken ruhu artık orada değildi.
O, çoktan Ural’ın rüzgârına karışmıştı.
Meydana derin bir sessizlik çöktü.
Sadece alevlerin çıtırtısı duyuluyordu.
Kalabalığın arasında, ikinci dönüş teşebbüsündeki yoldaşı gözyaşlarını tutamadı. İçinden haykırdı:
“Senin kadar cesur olamadık. Adını unutmayacağız, Kiçenbike.”
İmparatorluk bir kadını ateşe vermişti.
Ama bir milletin hafızasına dokunamamıştı.
Kiçenbike Hatun, şehit olmuş ama ateşe boyun eğmemişti.
Ateş bedenini almıştı.
Ama adını alamamıştı.
Katerina yakılmıştı.
Kiçenbike ölümsüzleşmişti.
……..
Bu hikâye, 1739 yılında Yekaterinburg’da, zorla vaftiz edildikten sonra yeniden İslam inancını benimsediği ve üç kez kaçma girişiminde bulunduğu gerekçesiyle, yakılarak idam edilen Başkurt kadın Kiçenbike Bayrasova’nın arşiv kayıtlarına geçen yaşam öyküsünden esinlenerek kaleme alınmıştır.
Kimliği, inancı ve özgürlüğü uğruna can veren kadınlar arasında tarihsel olarak dikkat çekici bir örnek olan Kiçenbike Hatun, mensubu olduğu Türk dünyasında, İslam dünyasında ve uluslararası literatürde henüz hak ettiği ilgiyi ve tanınırlığı görememiştir. Bu hikayenin, onun adının daha geniş kitlelerce tanınmasına mütevazı bir katkı sağlaması en büyük temennimizdir.
Ruhu şad, mekânı cennet olsun.
