Ne düşüneceğim?
Keşke düşünmeyip cahiller gibi mışıl mışıl uyusam.
Yine sabah oldu.
Vallahi yazı çok uzadı; özeti bile bu.
Mütevazı davranmayacağım. Çünkü tevazuyu günümüz cehaleti taviz gibi görüyor.
Hele laf olsun diye yazanların cehaleti de üstüne tuz biber oluyor.
Buyrun yeni beyin fırtınasına.
BlackRock Türkiye’ye gelmişti. O günlerde buna pek bir anlam verememiştim.
Bugün Azerbaycan Cumhurbaşkanı’nın bir videosunu izledim.
BM’de İsrail konuşurken salonu terk etmediği için eleştiri aldığı söyleniyordu.
Laiklik karşıtı giysilerin kamuda giyilmemesine yönelik tutumun da bazı çevrelerde rahatsızlık yarattığı ifade ediliyordu. Vesaire, vesaire…
Tek tek bakıldığında bunların her biri kendi içinde açıklanabilir gelişmelerdi. Fakat insan bir süre sonra, birbirinden kopuk görünen hadiselerin aynı çizgi üzerinde buluşup buluşmadığını düşünmeden edemiyor.
Karabağ Savaşı’ndan sonra bazı çevrelerin bu zaferi adeta Azerbaycan’dan daha fazla sahiplenmesi, orada belli bir rahatsızlık yaratmıştı. Ardından Türk Cumhuriyetlerinin Kıbrıs Rum Kesimi’ni tanımasına da pek anlam verememiştik. O günlerde bunları birbirinden bağımsız diplomatik gelişmeler olarak görüyordum. Bugün ise aynı tabloya biraz daha uzaktan bakınca, parçalar zihnimde başka türlü birleşmeye başladı.
Belki burada gözden kaçırdığımız başka bir rekabet de vardı.
Türkiye’deki siyasi liderlikle Azerbaycan’daki siyasi liderliğin, açıkça söylenmese bile Türk dünyasında kimin daha fazla ağırlık taşıyacağı konusunda görünmez bir rekabet içinde oldukları düşünülebilir. Bir tarafta tarihî büyüklüğü, nüfusu ve askerî gücüyle Türkiye; diğer tarafta Karabağ zaferinin getirdiği siyasi özgüvenle öne çıkan Azerbaycan…
Bunun yanında diğer Türk Cumhuriyetlerinin de kendilerini Türkiye’nin doğal uzantısı olarak görmek zorunda olmadıklarını giderek daha açık biçimde hatırlattıklarını düşünüyorum.
Belki verdikleri mesaj kabaca şuydu:
“Biz bağımsız devletleriz. Türk olmak, Ankara’nın siyasi yönelimini benimsemek anlamına gelmez.”
Türkiye’nin son yıllarda siyasal İslam üzerinden Arap dünyasına giderek daha fazla yaklaşması da bu ülkelerde belli bir mesafe yaratmış olabilir. Çünkü Orta Asya’daki Türk Cumhuriyetlerinin tarihsel tecrübesi, toplumsal yapısı ve devlet anlayışı Türkiye’de son yıllarda ağırlık kazanan siyasal İslam çizgisinden oldukça farklı.
Ben onların bazı tercihlerinde şöyle bir mesaj da görüyorum:
“Biz kültürel olarak size yakınız ama siyasal yönelim olarak başka bir yerde duruyoruz. Laik devlet anlayışına, kendi bağımsızlığımıza ve daha seküler bir toplumsal düzene yakın durmayı tercih ediyoruz.”
Belki Kıbrıs Rum Kesimi’ne yönelik attıkları adımlar da yalnızca dış politika hesabı değildi. Belki Ankara’ya, “Türk dünyasının liderliği kendiliğinden size ait değildir,” demenin diplomatik yollarından biriydi.
Bu yorum doğru olsun ya da olmasın, bana asıl düşündürdüğü şey şu oldu:
Belki mesele tek tek ülkelerin ne yaptığı değil; hangi ülkelerin ne kadar bağımsız hareket edebildiği ve kimin kimin arkasından yürümeyi kabul ettiği meselesiydi.
Bu düşünce beni ister istemez yeniden Türkiye’ye getiriyor.
“Nas” ile tüketilen 128 milyar dolarlık Merkez Bankası rezervinin ardından peş peşe yaşanan gelişmeler; Londra bankerleri, Mehmet Şimşek, satılan kamu malları ve toplanan onca vergiye rağmen bütçenin bir türlü düzelmemesi, gelir dağılımındaki uçurumun giderek büyümesi…
İnşaatlardan kazanılan büyük paraların Türkiye’de yatırıma dönüşmek yerine İngiltere ve İsviçre’ye sermaye olarak taşınması… Ardından yaşanan fon kriziyle sermaye piyasalarının ve borsanın itibarının yerle bir olması… Ortalıkta havada uçuşan milyar dolarlar…
Bunların her birini ayrı ayrı açıklamak mümkün olabilir. Ama hepsini yan yana koyduğumda bende oluşan duygu başka: Sanki Türkiye’yi ekonomik olarak zayıflatan, hareket alanını daraltan ve sonunda dışarıdan gelecek büyük sermaye yapılarına daha açık hâle getiren uzun soluklu bir süreç işliyor.
BlackRock’un Türkiye’ye gelişini de bugün bu yüzden başka türlü hatırlıyorum.
O gün anlam veremediğim şey, bugün bana daha büyük bir tablonun küçük ama önemli bir parçası gibi görünüyor. Kısacası ülke, bile bile iflasa sürüklenip büyük küresel sermayenin önüne hazır hâlde bırakılıyor olabilir.
Satın alacak sermaye BlacRock gösterilerek ülkeden dışarı transfer edilmiş halkın milyarları ile yerli bir güç tarafından da gerçekleştirilebilir.
Böyle bir ihtimali de hiç yabana atmıyorum.
Aslında ben uzun zaman bunca paranın savunma sanayisine aktarıldığını düşünerek içimden, “İyi plan,” diyordum.
Hatta içten içe “aferin be” bile diyordum.
Eğer bir ülke ekonomik bedeller ödüyorsa ama karşılığında stratejik bağımsızlığını güçlendiriyorsa, insan buna başka türlü bakabilir.
Fakat savunma sanayisinin bugünkü durumuna baktığımda, bir iki kurumun dışında beklediğim ölçüde elle tutulur bir gelişme göremiyorum. İşte asıl soru da burada başlıyor: Eğer bu kaynaklar ülkenin gelecekteki bağımsızlığına dönüşmediyse, nereye dönüştü?
Çünkü dünya artık bizim alıştığımız hızda değişmiyor.
Çin’in ve Japonya’nın atom altı parçacıkların yapısını, kodunu, bir anlamda “yazılımını” değiştirebilmek için gizli bir yarış içinde olduklarına dair haberler artık açık kaynaklara düşmeye başladı.
Bir zamanlar Terminator filminde gördüğümüz, biçim değiştirebilen robotları yalnızca bilimkurgu olarak izliyorduk. Bugünse bilimin geldiği noktaya bakınca, dün hayal dediğimiz şeylerin yarın teknolojiye dönüşmesini artık kimse kolay kolay küçümseyemez.
Elbette Jules Verne’in Aya Seyahat’inde hayal ettiği araçla Saturn roketleri arasında dağlar kadar fark vardı. Ama önemli olan aracın nasıl tasvir edildiği değil, insan zihninin Ay’a gitme fikrini önce hayal edebilmiş olmasıydı.
Sonunda Ay’a gidildi.
Bugün de benzer bir eşikte olabiliriz.
Eğer bir gün atom altı parçacıkların yapısını değiştirmek, maddenin davranışını yeniden tanımlamak mümkün hâle gelirse, bunun neye dönüşeceğini hayal etmek için fizikçi olmaya gerek yok. Böyle bir teknolojiyi elinde bulunduran ülke yalnızca ekonomik ya da askerî üstünlük elde etmez; dünyanın güç dengesini baştan yazabilir.
İşte tam da bu nedenle, bugünün dünyasında bir ülkenin gerçek gücü yalnızca tankıyla, uçağıyla ya da parasıyla ölçülemez. Bilimi, sermayeyi, teknolojiyi ve kendi kararlarını verebilme iradesini koruyup koruyamadığıyla ölçülür.
Ve buradan yeniden ülkemize dönüyorum.
Anladığım kadarıyla dünyada “çıkıntılık” yapabilecek, yani kendi başına karar alabilecek, gerektiğinde kurulu düzene itiraz edebilecek ülkelerin önce ekonomik gücü törpüleniyor. Ardından kurumları zayıflatılıyor, sermayesi dışarı çıkıyor, toplumsal dengeleri bozuluyor. Sonra da içeriden oluşturulan kadrolar eliyle dişleri birer birer sökülüyor.
Bu görevi üstlenenler de her türlü küfrü, laneti ve riski göze alarak işlerini bihakkın yerine getiriyorlar.
Belki bütün bunlar yalnızca birbirine eklediğim parçaların oluşturduğu bir kuşkudur. Belki de yıllardır gözümüzün önünde duran şeyleri ancak şimdi aynı çerçevenin içinde görmeye başlıyoruz.
Ama bende oluşan kanaat şu:
Bu, yalnızca Türkiye’ye değil, insanlığın iradesine kurulmuş büyük bir tuzak olabilir.
Ne var ki hesabı yapan yalnızca insanlar değil.
Bu kâinatın da bir sahibi olduğu kesin.
Hem de tuzak kuranların en büyüğü…
Bakalım bu maç nasıl sonuçlanacak.
