Bahçıvan ve Ölüm’ü Niçin Sevdim?

Tam boy görmek için tıklayın.

Asıl adı François Marie Arouet (1694-1778) olan Voltaire ile tanışmam Osmanlı’nın son zamanlarında Rüştiye’de okuyup her gördüklerinde bana Fransız İhtilali’ni anlatan büyüklerim sayesinde oldu. Güngörmüş dostlarım Voltaire’i tek başına anmaz yanına mutlaka Montesquieu ve Rousseau’yu da eklerdi. Bu bahis onlara böyle ezberletilmişti. Ezberletilmişti diyorum çünkü hepsi aynı sözcük ve kelime kalıplarını kullanırdı. İlk Avrupa izlenimlerimizin çoğu böyle değil midir?

III. Selim devrinde (1789-1807) dışişleri bakanlığı yapan Atıf Efendi’nin padişaha sunmak için hazırladığı Müvâzene-i Politike adlı layihada ihtilal hakkında bilgi verirken “Ruso ve Volter gibi meşhûr zındıkların ve anlar misillü dehrîlerin eserleriyle husûle gelmiş bir fisk u fücur cümbüşü…”1 ifadeleriyle yer verdiği bu kafadarlarla ilgili öne çıkan “zındık” (dinsiz) ve “dehrî” (materyalist) nitelemelerinin İstanbul’dan dünya ve Fransa’nın nasıl göründüğünü anlamak için altını çizmek gerekir. Efendi’ye göre ihtilalin kendisi de bir fitne kaynağıdır.

Voltaire, Fransız Aydınlanmasının öncülerinden.

Toplumsal, dinî, politik ve kültürel konulardaki çarpıcı-radikal eleştirileriyle zamanının birçok inanışını sarstığı ve alışkanlıklarını kırdığı için geleceğin de önünü açanlardan.

Bu yazıda bizi daha çok 1759 yılında kaleme aldığı Candide ya da İyimserlik2 adlı eseri ilgilendiriyor. Türkçede saf, temiz, masum anlamlarına gelen Candide adlı kahramanın başına gelen gülünç ve trajik olayların ironik bir dille okura sunulduğu bu serüven kitabı, aynı zamanda iyimser dünya görüşünün mottosu olan Leibniz’in “Her şey olması gerektiği gibi olur; bu dünya mümkün olan dünyaların en iyisidir.” veya kısa bir söyleyişle “Her şey olacağına varır.” anlayışına olan inancın eleştirisidir. Otuz bölümden oluşan eserde Candide’in başına gelenler iç içe geçmiş hikâyeler şeklinde ve çerçeve anlatı yöntemiyle okurların dikkatlerine sunulur.

Arkadaşları iyimser felsefeci Pangloss ve karamsar felsefeci Martin ile dünyada ayak basmadık yer bırakmayan Almanya’dan Hollanda’ya, Paraguay’dan ütopik ülke Eldorado’ya, İtalya’dan Türkiye’ye kadar hemen her coğrafyaya giden Candide, bu gezileri sırasında birçok olumsuzlukla karşılaşır. Bunların en dikkat çekici, yakıcı ve gerçek olanı “1755 Lizbon Depremi” ve akabinde yaşananlardır: Voltaire, içinde yaşadığı çağın dinsel uygulamalarının ne kadar saçma olduğunu metnin altıncı bölümde gözler önüne serer. Lizbon’un dörtte üçünü yok eden depremin oluşturduğu korku ikliminde devrin önde gelenleri bir tören eşliğinde insanları yakmayı zor günlerden çıkışın çaresi olarak görürler ki bu kararın arkasında Koimbra Üniversitesi ve din bilginleri vardır. Voltaire tamamen yararsız gördüğü bu dinsel töreni gülünç duruma düşürür ve alaycı bir yaklaşımla okurların dikkatine sunar. (Bir daha deprem olmasın diye, İspanya’nın Biscayen bölgesinden bir adamla, iki Portekizli ateşe atılır ve yakılır.)3

Almanya’da asker olur Candide, Hollanda’da aşağılanır, dostu Pangloss’u amansız bir hastalığa yakalanmış olarak bulur, Portekiz’de engizisyon mahkemesinde acımasız bir cezaya çarptırılır, insan öldürür. Amerika’nın yerlileri tarafından çiğ çiğ yenilmekten son anda kurtulur, Fransa’da tuzağa düşer ve paralarını çaldırır, İtalya’da taçlarını, tahtlarını yitirmiş altı kralın serüvenlerini dinler ve sonunda hayatın sırrını İstanbul’da çözer. Bu aydınlanma şöyle gerçekleşir: Anlatının sonuna doğru Pangloss, Martin, Cacambo, Cunégonde ve Candide’den oluşan kafilenin paraları biter ve bunların imdadına İstanbul’da karşılaştıkları yaşlı bir derviş/bahçıvan yetişir. Bu Türk onlara, içinde bulundukları zor durumdan kurtulmanın yolunu gösterecektir.

Bahsin daha iyi anlaşılması için kitabın son kısmını yer yer iktibaslar yaparak ele almak isterim. İstanbul’a yolu düşen bu kafileye bir Türk evinde onları rahatlatacak ikramlar yapılır ve Candide ile derviş/bahçıvan arasında şöyle bir konuşma geçer:

“Candide Türk’e:

-Geniş ve pek verimli bir toprağınız olsa gerek, dedi.

Türk:

-Yalnız yirmi dönümlük! Bu toprağı, çocuklarımla birlikte eker biçerim; çalışma, bizden üç büyük kusuru, can sıkıntısını, kötü alışkanlıkları ve yoksulluğu uzaklaştırır, dedi.

Candide, çiftliğine dönerken, Türk’ün sözleri hakkında derin düşüncelere daldı yolda. Martin ve Pangloss’a:

-Bana öyle geliyor ki, bu yaşlı adamın, birlikte yemek yemek onurunu tattığımız altı kralın talihlerine yeğlenecek bir talihi var, dedi.”

Dervişin/bahçıvanın hikmet dolu sözleri Candide ve yanındakilere o güne kadar yaşadıklarını sorgulatır.

Candide arkadaşlarıyla konuşmaya devam eder:

“-Bahçemize bakmamızın da gerektiğini biliyorum, dedi.

Pangloss:

-Hakkınız var! Çünkü insan cennete konulduğunda, çalışması için konulmuştur; bu da, insanın yatıp kalkmak için yaratılmadığını tanıtlar, dedi.

Martin:

-Şu hâlde, kafa yormadan çalışalım; bu da, yaşamı dayanılır kılmanın tek yoludur, dedi.

O bir avuç insan, bu övünülecek amaca yöneldi; kendi yeteneğini ortaya koymaya çalıştı her biri. Küçük toprak çok ürün verdi. Cunegonde gerçekten pek çirkindi, ancak çok usta bir pastacı oldu; Paquette, nakış işledi; yaşlı kadın, çamaşırı üzerine aldı. Papaz Giroflee de işe yaradı; usta bir marangoz olup çıktı ve erdem sahibi bile oldu.

Pangloss, kimi zaman Candide’e:

-Olabilecek dünyaların en iyisinde birbirine bağlanmıştır bütün olaylar; çünkü, Matmazel Cunegonde’un aşkı için güzel bir şatodan kıçınıza tekme yiyip kovulmamış olsaydınız, Engizisyon zulmüne uğramamış olsaydınız, yaya olarak Amerika’yı dolaşmamış olsaydınız, Baron Hazretlerine bir kılıç darbesi indirmemiş olsaydınız, güzel Eldorado ülkesinden aldığınız bütün koyunları yitirmemiş olsaydınız, burada turunç reçeliyle fıstık yiyemezdiniz, diyordu.

Candide de, şöyle yanıtlıyordu onu:

-Bunlar güzel sözler, ama bahçemize bakmamız gerek!”4

Candide’e yaşamın amaç ve anlamını İstanbul’da karşılaştığı bir derviş/bahçıvan öğretir. Bir Türk köylüsüyle karşılaşıncaya kadar geçirilen zaman farklı boyutlarda birbirinin tekrarı gibidir. Türk köylüsü kötülük ve karamsarlıkla yüz yüze gelmemenin yolunu kendi bahçesine (köşesine) çekilmekte bulmuştur ki Candide’in bireysel aydınlanmasının merkezinde bu tavır vardır. (Burada bir diğer soru “Niçin İstanbul ve Türk köylüsü?” olmalıdır. Bunun cevabını felsefeci dostlarımız ne kadar çözdüler bilemem ama benim aklıma “Doğu Roma” geliyor. Yazar, İstanbul’un geçmişine gönderme yapıyor olabilir.)

İstanbul tecrübesinden sonra Candide zamanını boşa geçirdiğini anlar ve yaşadığı birçok felaketin peşi sıra hikâyenin kahramanlarını bir araya toplar ve onlara birer iş verir. Hepsini bir uğraşa/amaca bağlar ve insanlık tarihinin belki de en etkili sözlerinden biriyle eserine noktayı koyar: “Bunlar güzel sözler, ama bahçemize bakmamız gerek!”

Bahçeye dönmek insanın kendine, özüne dönmesidir her şeyden önce. Söze de, işe de en yakından ve mümkün olandan başlamaktır. Emeğe, insana, toprağa, tohuma, buluta inanmaktır. Bahçeye dönmek, bahçıvanlığı akla düşürdüğü ve temelde toprağa gönderme yaptığı için aklıma “Benim yüzüm yerde gerek / Bana rahmet yerden yağar.” dizelerini getirir. Bahçıvan/derviş olmak insana, toprağa ve toprakta yetişenlerin hepsine (küllisine) yoldaş olmak demektir de. Zihnimizi, aklımızı, kalbimizi işlemeliyiz, yeni düşüncelere, hayallere yelken açmalıyız demektir “Bahçemize bakmamız gerek.” demek. Bu muhteşem final için İstanbul’dan ve Karaçam’daki bahçemden Voltaire’e selâmlar gönderiyorum, bir gün Atıf Efendi’yle karşılaşırsam onunla Voltaire zannını konuşmak isterim. Faruk Nafiz’in “Sana kâfir dediler diş biledim Hakk’a bile.” keskinliğinde ve zıtlığında olmasın isterim bu musahabe. “Bahçıvanlar generallerden / Menekşeler mermilerden daha azdı / Yenilmişti dünya” diyen Mevlâna İdris’e rahmet olsun. “Ne olur güllerin peygamberi / Gözleri kapanmış son bahçıvan / Beni kurtar melankoli sokaklarından” diyen Ömer Erdem’e ve onun İstanbul’una da selam olsun.

Ve sıra son romancı kahramanlarımdan biri olan Gospodinov’da.

İki yazar ve eser arasında kısa bir köprü kuralım, ilk soru hemen gelsin: Gospo Candide ya da İyimserlik’i okudu mu sizce? İç sesim kısık bir tonda da olsa “evet” diyor, sizinkini bilemem. Voltaire’in bahçıvanı ile Gospo’nunki arasında yaşayış ve söylem bakımından benzerlikler var. Aileler, toprağa bakış ve toprağı işleyiş, bahçeyle haşır neşir olmanın sağalttığı (veya unutturduğu) aksaklıklar… En önemlisi çalışmanın ayakta tuttuğu geçmiş, gün ve gelecek yahut birey, aile ve toplum.

Bahçıvan ve Ölüm’ün5 bize çağrıştırdıklarını şimdilik tüm ayrıntılarıyla ifşa etmeden Voltaire’i kendi zamanına ışınlayıp Georgi Gospodinov’a ve kitabına dönelim.

Akademik hayatı tecrübe edenler bilirler ki bu işi yapanların bitmez tükenmez işleri, mesaileri ve kenarda okunmayı bekleyen kitapları vardır. Bu kitapları çıkar çıkmaz satın alsalar da… (Gerçi belli bir unvana çıktıktan sonra kitap almaya devam eden akademisyen kaldı mı bilmiyorum ama kalanlara selâm olsun!) Sırasını bekleyen kitaplar güncelliklerini kaybeder. Hatta bir kısmının kapakları sararmaya harfleri solmaya başlar. Gospo’nun kitabını evde masanın üstünde görünce, adının itkisiyle olacak, şöyle bir göz atmadan edemedim. Sayfalarını üstünkörü çevirip bir kenara koyma niyetiyle elime aldığım kitap bana direnmeye başladı. Bir sayfa bir sayfa daha, bir bölüm bir bölüm daha derken… Bahçıvan ve Ölüm’de o güne kadar yaşadıklarım dışında, sıra dışı bir şeyler olmaya başladı. Şiirsel dili beni etkisi altına almaya başlamıştı, kitap çeviri olduğu hâlde. Epigraflardan, romanın ilk cümlesi “Babam bahçıvandı. Şimdi bir bahçe.” ifadesinden, altını ıslatan pederin çocuklara mahcubiyetinden, bunların peşi sıra sık sık karşıma çıkan “korkacak bir şey yok” leitmotifinden, geride bıraktıklarının her ânını yokluğuyla dolduran babanın ölümünden, derken derken bir de baktım ki romanın üçte birini bitirmişim.

Bahçıvan ve Ölüm kendini dayatmayan halim-selim, uslu romanlara benzemiyordu. Kitabı koltuğa bırakıp evi birkaç kere turladım, üstümdeki büyü kalksın istedim. Kurtuluş yoktu, kitap beni kendine çağırıyordu. (Bu hissi çok az kitapta yaşamıştım: Hancı, Erenlerin Bağından, Dostluk Üzerine, Hasret Damlaları, Yabancı, Haney Yaşamalı, Tanımadığımız Meşhurlar, Bir Varmış Bir Yokmuş Portreler, Bu Ülke, Çile, Kuvayı Milliye, Yel Değirmenleri, Hüzün ki En Çok Yakışandır Bize vb.) Yarım bırakılmayacak bir dil ve tematik örgünün içinde bulmuştum kendimi. Kurşun kalem eşliğinde bir kere daha oturdum Bahçıvan ve Ölüm’ün başına. Yıllardır vazgeçmediğim bir huyum var: Kitaplarda beğendiğim, etkilendiğim, özgün ve farklı bulduğum, o güne kadar okuduklarımla zıtlık veya paralellik gösteren yerlerin altını çizer, onların sayfa numaraları ile ana fikirlerini kitabın arkasındaki boş sayfaya kaydederim. Bu yöntemi Gospo’ya da uyguladım. İyi ki kurşun kalemi bulmaya üşenip ilk okuyuşta beğendiğim yerlerin altını çizmekten vazgeçmemişim. İkinci okuyuşta, ilkindeki dikkat buharlaşıyor, bir şehre ikinci defa gidiyormuş hissine benzer bir duygu ile daha özensiz ve meraksız ilerliyorsunuz. İşte o ilk okuyuştan, o okuyuşta altını çizdiğim yerlerden yola çıkarak yazıyorum bu yazıyı. Bu yazı biraz da kendi dikkatimi teraziye çıkardığım metinlerden biri olacak. Kendi bireysel tarihime not düşeceğim. Okur bu tavrımı kendisine saygısızlık olarak algılamazsa sevinirim. Yazmak, başlı başına okuru çağıran, sen de gel Candide gibi benimle yürü, yeni yerler, insanlar keşfet mesajı değil mi?

Başlıyorum o hâlde. Otuz yıllık gurbet serüveninden köyüne dönen, bahçesini yeniden keşfeden insan dikkati ve özeniyle. Ağaçların, çiçeklerin, otların, meyvelerin, suyun dilini yeniden öğrenmenin telâşıyla. Toprağın ve göğün himmetiyle bir de.

Altını çizdiğim ilk paragrafa birlikte bakalım:

“Küçükken kütüphaneden sadece birinci şahıs ağzından yazılmış kitapları seçerdim çünkü onlarda başkahramanın ölmediğini bilirdim.

Eh, gerçek kahramanının ölmesine rağmen birinci şahıs ağzından yazılmış bir kitap bu. Sadece hikâyelerin anlatıcıları hayatta kalıyor, ama onlar da bir gün ölecek.

Sadece hikâyeler hayatta kalacak.

Ve babamın aramızdan ayrılmadan önce yetiştirdiği bahçe.

Muhtemelen bu yüzden hikâye anlatırız. Dünyanın ve içindeki her şeyin yerli yerinde olduğu bir başka paralel koridor yaratmak için, tehlike ve ölüm akın etmeye başladığında anlatıyı başka bir tarha yönlendirmek için, tıpkı bahçıvanın bahçede suyu bir sonraki tarha yönlendirmesi gibi.

Bu sayfalarda ışık olsun istiyorum, yumuşak öğle sonrası ışığı. Bu kitap ölüm hakkında değil, sona eren bir hayat için duyulan hüzün hakkında. Arada fark var. Bu, sadece onun bal dolu peteği için değil, peteğin boş hücreleri için de duyulan bir hüzün, hatta o çok daha güçlü. Elimizdeki mumların dahi yanıp tükenirken hatırladıkları o petek için duyulan hüzün.

Babamın dediği gibi, korkacak bir şey yok.” (s. 12)

Yukarıdaki alıntıyı tamamlayan birkaç cümleye daha rastlıyorum Gospo’yla yapılan bir mülakatta. Böyledir büyük yazarlar, bir söylediklerini (veya kitaplarını) bir başka söyledikleriyle (veya kitaplarıyla) anlar yahut aydınlığa çıkarırsınız. Yahya Kemal’in, Tanpınar’ın, Cahit Sıtkı’nın, Necatigil’in, İlhan Berk’in şiirlerini anlamak için nasıl diğer eserlerini satır satır sindirmek gerekiyorsa öyle.

Gospo’ya kulak verelim ve iki alıntıyı birbirine eklemleyelim o hâlde: “Bence yazmak da, bahçıvanlık da özünde ertelemektir; ölümü ertelemek, sonu ertelemek. Bu açıdan aslında hepimiz Şehrazad gibiyiz. Nasıl ki o her gece bir hikâye anlatarak bir gün daha kazanıyor ve ölümünü erteliyordu, biz de aynısını yapıyoruz. İnsan hikâye anlattığı sürece ölümsüzlüğün alanında kalır. Ben diye anlattığın öyküde ölmezsin. Ve eklemek isterim, babam tanıdığım en iyi hikâye anlatıcısıydı, ama onun hikâyesi bahçeydi. Ve onun bahçesi benim romanıma dönüştü.”6

Baba, bahçe ve hikâyeden hareketle ölümsüzlük fikrine doğru yol alan Bulgar yazara bir kere daha şapka çıkarıyorum.

Candide gibi seyahat etmek de aslında gidilen yerler, görülen insanlar, karşılaşılan hadiseler bağlamında hikâye yazmak (veya “hikâyeyi yaşamak”) değil midir? Bir ânı/günü dolu dolu geçirmek ölümü ertelemek (veya unutmak) değil midir?

Ferit Edgü de koromuza katılır. “Do Sesi”nin7 epigrafında “Bana, bir gün, ‘Do sesini verdim, ölümü yendim’ diyen Semiha Berksoy’a” diyerek bu izleğe gönderme yapmaz mı? Ses vermek, yaşamın devam ettiğine işaret eder ve hayatın döngüsel akışına bağlar kendisine kulak kabartan tüm evreni.

(“Ses duymak ister insan, kendinde ve çevresinde. Fıtrattandır bu. Yaprakların hışırtısını dinlemesi bundandır, bundandır denizlerin dalgalarına, derelerin akışına dalıp gitmesi. “Var”ım demektir biraz da nabzının atması, kalbinin çarpması. Tohumun toprakta, tomurcuğun dalda çatlamasını duyması bundandır. Hep bir sestir aradığı ve hep bir sestir umduğu. Çünkü en çok sessizlik yorar insanı.”)

Gospo’dan altını çizdiğim ilk paragrafta anlatıcı çocukluğuna götürür bizi. Kendimizi kütüphanede ve “ben” anlatıcıyla yazılan kitapların dünyasında buluruz. Kurguda ölüme en uzak anlatıcı “ben” anlatıcıdır ve yazar, hayatın acımasız gerçeğiyle arasına mesafe koymak ister. Bu yaklaşım ve tavır Muriel Rukeyser’in “Evren hikâyelerden oluşur, atomlardan değil.”  sözünün modern bir yorumu gibidir. Çünkü her şey gittikten ve yittikten sonra geriye dilin (veya sanatın) bugüne taşıdıkları kalır ve bunların hikâyesi bir şekilde belleğe tutunur. Geçmişi bugüne taşır dil (ve sanat) bugünü geleceğe. Ölümün elinden bir şeyleri kurtarmaya sanat dışında hiçbir insan emeğinin gücü yetmez.

Toprağı kâğıt, zemin, tuval olarak kullananlar (dervişler/bahçıvanlar/sanatçılar) kendi dilleriyle, meşrepleriyle sadece hikâye yazmaz/anlatmaz, ders de verirler. Hangi dilden ve meşrepten olursa olsun, toprakla birlikte bir kalem ve bir yazıcı bulmak yeterlidir ölümün elinden bir şeyler koparmak için. Hayatı, hakkını vererek yaşayanlar için “korkacak bir şey yok”tur aslında, ölüm tırpanı önce yaşamayanları ve yaşanmamışlıkları biçer.

Ve bu yazı burada bitmez. Altı çizili yerler üzerinden devam eder, edecek de.

Kaynaklar:

1 M. Orhan Okay, Batılılaşma Devri Türk Edebiyatı, Dergâh Yayınları, İstanbul 2016, s. 51.

2 Voltaire, Candide ya da İyimserlik, çev. Server Tanilli, Adam Yayınları, İstanbul 2000, 239 s.

3 https://dergipark.org.tr/tr/download/article-file/594218

4 Voltaire, Candide ya da İyimserlik, çev. Server Tanilli, Adam Yayınları, İstanbul 2000, s. 234-239.

5 Georgi Gospodinov, Bahçıvan ve Ölüm, Metis Yayınları, İstanbul 2025, 201 s.

6 Eylül Görmüş, “Romanlarımda Şiir Kaçakçılığı Yapıyorum”, K24, 4 Aralık 2025. (Bilgi için bkz. https://www.k24kitap.org/georgi-gospodinov-ile-roportaj-romanlarimda-siir-kacakciligi-yapiyorum-5467)

7 Ferit Edgü, “Do Sesi”, Leş Toplu Öyküler (1953-2002), Sel yayıncılık, İstanbul 2010, s. 13-14.

Yazar
Muharrem DAYANÇ

Muharrem Dayanç, Sakarya, Geyve, Karaçam Köyü’nde doğdu. İlkokul, ortaokul ve liseyi Adapazarı’nda tamamladıktan sonra, 1990 yılında, İstanbul Üniversitesi, Edebiyat Fakültesi, Türk Dili ve Edebiyatı Bölümünü bitirdi. Daha sonr... devamı

Bu websitesinde farkı kaynaklardan derlenen içerikler yayınlanmakta olup tüm hakları sahiplerinindir. Sitedeki içerikler atıf gösterilerek kaynak olarak kullanlabilir. Yazıların yasal sorumluluğu yazara aittir. Tüm Hakları Saklıdır. Kırmızlar® 2010 - 2026

medyagen