Başbuğ Alparslan TÜRKEŞ – Mehmet GÜNEŞ’in Kaleminden

Tam boy görmek için tıklayın.

Vefâtının 27. Sene-i Devriyesinde Başbuğ Alparslan Türkeş’i, Rahmetle, Hasretle ve Minnetle Yâd Ediyoruz

Ahmet Hamdi Tanpınar’ın ifâde ettiği gibi; “Hayat, ölüm için yazılmış bir kasîdeden başka bir şey değildir.” Ve ölümü anlamlı kılan da, yaşanan hayatın hayra medâr bir ömür olmasıdır.

Başbuğ Aparslan Türkeş’in hayatı da; seksen yılda yazılmış, milyonların zihninde ve gönlünde derin izler bırakmış uzun bir kasîdedir.

Fakire göre bu kasîdedeki beytü’l-kasid ise; Türklük Bedenimiz, İslâmiyet ruhumuzdur, ruhsuz beden ceset olur.

“Ben Türk Milletini; sokaklarda ıspanak fiyatına satılan demokrasiye, rüşvet ve hileyle çiğnenen, çiğnetilen hukuk düzenlerine, ahlâktan mahrum bir hürriyete, tefeciliğe, karaborsaya yer veren bir ekonomiye çağırmıyorum.

Türklük şuur ve gururuna, İslâm ahlâk ve fazîletine, yoksullukla savaşa, adâlette yarışa, birliğe, kardeşliğe, kısacası hak yolu, hakikat yolu, ALLAH yoluna çağırıyorum. Modern medeniyetin en ön safına geçmek üzere çağlar üzerinden sıçramaya çağırıyorum. Hareketin adını isteyene açıkça îlan ediyorum: Yeniden mâneviyâta dönüş… Hedefimiz Türkiye’yi aç hürler, tok esirler ülkesi yapmamaktır.” Bu satırlar, O’nun manifestosudur.

İşte bu dâvete kulak veren, yukarda zikrettiğimiz beytü’l-kasidi serlevhâ eden ve bu minvâl üzre hayâtını şekillendiren kadim ülkücüler, Rahmetli Başbuğun seksen yılda yazdığı kasîdesinin en muazzez mısrâlarındandır.

Alparslan Türkeş; ülkücü neslin yetişmesinde, Türk milliyetçiliğinin siyâsî aksiyon hâline gelmesinde, millî şuurun ve “Dış Türkler” meselesinin zihinlerde ve gönüllerde kıyâma durmasında büyük emekleri olan Türk Dünyası’nın Başbuğu’dur.

Vefâtının 27. sene-i devriyesinde Başbuğ Alparslan Türkeş’e Yüce Rabbimizden rahmet ve mağfiret niyâz ediyoruz.

Rûhu şâd, kabri nûr, mekânı Cennet olsun.

Bilvesîle Başbuğ Alparslan Türkeş’in 22 yaşında genç bir teğmen iken, 19 Mart 1939 tarihinde çok coşkulu ve lirik ifâdelerle kaleme aldığı muhteşem TUNA’M başlıklı şiir gibi yazısını arz ediyorum:

Dr. Mehmet GÜNEŞ              

TUNA’M

“Bu bir isim değil, bir su değil, kalbimizde çağlayan bir tarihtir.

Türk’süz Tuna öksüz, Tuna’sız Türk yaslıdır.

Binlerce yıl evvel bu su ıssız ve garip akıyordu.

Kenarlarında ölgün, medeniyetsiz insanlar sürünüyordu.

İki tarafına yayılan topraklarda vahşetle harâbiyet kucaklaşmıştı.

Semâsında güneş yoktu.

Yıldızları fersiz, mehtâbı sönüktü.

Kuşları nağmesiz, çiçekleri solgundu…

Bu durgun hava içinde, bu donmuş varlığın ortasında Tuna hırslanıyor ve hırsından toprakların bağrını tırmalıyordu. Önüne gelen dağları yarıyor, kayaları eritip dağıtıyordu. İnsanları sürükleyip boğuyordu…

Bir gün ansızın Tuna’nın bitmeyen geceleri sabaha erdi. Toprakta bir sarsıntı başladı. Havada bir toz ve duman bulutu yükseldi. Yaklaşan bulutun içinden dağ gibi atlarda, dağ gibi kahramanlar belirdi. Yüzlerinden nur ve hareket taşıyordu. Gözleri ışık ve enerji doluydu. İsimleri mertlik ve sertlik taşıyan ahenkli, tok bir heceden ibaretti…

Türk!.. Suları kuruyan yurtlarından başka diyarlara akıyorlardı. Bu akışta güneşi de atlarının kuyruklarına bağlamışlar, arkalarından sürüklüyorlardı. İşte Tuna’ya güneş, onların orada göründüğü andan itibaren doğdu… Azgın Tuna uslandı…

Toprak alt üst edildi. Ovalar yeşerdi. Sulara dizgin vuruldu. Her tarafta âbideler, saraylar, mâmûreler yükseldi. Tuna’da neş’e, Tuna’da düğün başladı…

Câhil, mütereddî yerliler bu medenî insanlara, bu yiğit adamlara saldırmaya yeltendi. Fakat doğuştan eşek, ayı yaratılmış olanlar kurda ne yapabilirler? Cüceler, kahramanları yere serebilir mi? Hayır… Asla…

Türk; önüne çıkan melez sürülerini, uyuşuk insan kafilelerini değil, dağları, nehirleri bile çiğnedi, ezdi, aştı geçti. Hepsine basma kantarması adaletten, halkaları medeniyetten, dizginleri kuvvetten yapılma bir yular taktı. Asırlarca medeniyetin koruyucusu ve yayıcısı olarak dövüştü, dövüştü…

Savaşın ardı gelmiyordu. Fakat Türk’ün aradığı da buydu. Savaştılar, savaştılar… Her savaşda muzaffer, her yerde hâkim oldular.

Kızıl kanlarından Tuna’nın ufuklarına renk, seslerine âhenk verdiler. Böylece Tuna şenlendi, hayat ve hareketle doldu. Eskiden Tuna ölüydü. Onlara kavuşunca dirildi. Türk gelmeden Tuna yoktu. Tuna’yı Türk yarattı.

Birçok cenklerimiz Tuna boyunda oldu, Türk akıncıları Tuna’ya karşı aktılar, Tuna’ya çağlayanlar gibi Türk kanı katıldı. Tuna onun için gönüllerin en coşkun ve suların en kudretlisidir ve Tuna bunun için bizimdir.

O eski çağlarda Tuna’nın düğününü yapıyorduk. Tuna gelindi. Ve biz Tuna ile evlenmiştik.

Neşeyle, zaferle dolu o uzun yüz yıllar ne çabuk geçti? Nasıl bitti? Tuna’mı kollarımdan kim kopardı?.. Kim aldı?

Tuna’m! Asırlarca koynumda taşıyıp doyamadığım sevgilim!..

Sen bu gün çağlamıyor, hıçkırıyorsun. Sen bir nehir değil içimi yakan bir tahassürsün…

Tuna’m! Gönlümde yatan aslanın susuzluğunu sen giderirsin…

Bana su vermez misin Tuna’m?”

Alparslan TÜRKEŞ

(İlk yayın tarihi 19 Mart 1939; Muhittin Nalbantoğlu, Kahramanlık Rûhu Alparslan Türkeş, 39, And Yayınları, İstanbul)

Yazar
Kırmızılar Bir Dost

Bu websitesinde farkı kaynaklardan derlenen içerikler yayınlanmakta olup tüm hakları sahiplerinindir. Sitedeki içerikler atıf gösterilerek kaynak olarak kullanlabilir. Yazıların yasal sorumluluğu yazara aittir. Tüm Hakları Saklıdır. Kırmızlar® 2010 - 2024

medyagen