Bayrağa Yönelik Saldırıların Stratejik Okuması

Tam boy görmek için tıklayın.

Türk’ün Kırmızı Çizgisi: Bayrak Düşmez!

(Dünden Bugüne Tekrarlanan Provokasyonlar, Açılım Süreçleri)

Türk bayrağına uzanan her el, yalnızca bir sembole değil; bir millete, bir tarihe, bir inanca ve binlerce yıllık bir devlet aklına uzanmış demektir. Dün Nusaybin’de yaşanan ve Türk bayrağına yönelik gerçekleştirilen alçakça saygısızlık, bu nedenle basit bir “provokasyon”, anlık bir “taşkınlık” ya da münferit bir “hadise” olarak görülemez. Bu olay, uzun süredir adım adım örülen, sınırlarımızın içinde ve dışında eş zamanlı yürütülen daha büyük bir kuşatmanın, daha derin bir zihniyet saldırısının devam halkasıdır.

Türk milleti için bayrak; herhangi bir kumaş, herhangi bir renk birleşimi, herhangi bir işaret değildir. Bayrak, Türk’ün tarih boyunca varoluşunun, bağımsızlığının, devlet kurma iradesinin ve mukaddesatının vücut bulmuş hâlidir. O bayrakta şehidin kanı vardır; anaların duası, yetimlerin ahı, gazilerin hatırası vardır. O bayrak, gökten inmemiştir; Malazgirt’ten Çanakkale’ye, Sakarya’dan Dumlupınar’a, Kıbrıs’tan Güneydoğu’ya kadar toprağa düşen canların bedeliyle yükselmiştir.

Bu yüzden Türk bayrağına yapılan saygısızlık, yalnızca hukuki bir suç değil; tarihsel, ahlaki ve vicdani bir ihanettir. Ve bu ihanet karşısında susmak, geçiştirmek, görmezden gelmek ya da “zamanla yatışır” demek; devlet olma ciddiyetine, millet olma bilincine ve tarih önünde taşınan sorumluluğa aykırıdır.

Türklerde bayrak, hiçbir dönemde sıradan bir sembol olmamıştır. Hunlardan Göktürklere, Selçuklulardan Osmanlı’ya, oradan Türkiye Cumhuriyeti’ne uzanan çizgide bayrak; kut anlayışıyla, yani Tanrı’nın devlete ve millete verdiğine inanılan kutsal meşruiyetle birlikte düşünülmüştür. Bayrak; inancın, devletin ve milletin kesişim noktasında yer almıştır.

Eski Türklerde “tuğ”, yalnızca bir savaş alameti değil; devletin varlığının, hakanın yetkisinin ve ordunun birliğinin sembolüydü. Tuğ düştüğünde ordu dağılır, düzen bozulur, devlet sarsılırdı. Bu anlayış İslamiyet’le birlikte sancak kültürüne evrilmiş; sancak, hem dini hem milli bir kutsallık kazanmıştır. Osmanlı’da sancağın yere düşmesi, yalnızca askerî bir kayıp değil, devletin itibar kaybı olarak kabul edilmiştir. Sancaktar, bu nedenle can pahasına korunmuştur.

Cumhuriyet döneminde al bayrak; bu tarihsel sürekliliğin modern devlet formundaki tezahürüdür. Ay yıldız; bir milletin göğe bakan duasını, yere basan iradesini ve bağımsız yaşama kararlılığını temsil eder. Kırmızı, yalnızca kanın rengi değil; bedel ödemeyi göze alan bir milletin kararlılığının rengidir.

Türk’ün mukaddesatı; bayrakla birlikte vatan toprağı, şehitlik, ezan, dil, tarih ve devlet fikrinden oluşan bütüncül bir yapıdır. Bu unsurlardan birine yönelen saldırı, zincirleme olarak diğerlerini de hedef alır. O nedenle Türk tarihinde kutsallar, soyut birer değer değil; somut varoluş dayanaklarıdır.

Nusaybin’de yaşanan bayrak saygısızlığı, ilk değildir. Hafıza tazelemek gerekir. Türkiye, özellikle “çözüm” veya “açılım” adı verilen dönemlerde, benzer senaryolarla defalarca karşı karşıya kalmıştır. En çarpıcı örneklerden biri, 2013–2017 sürecinin devamı niteliğindeki birinci açılım döneminde yaşanan bayrak krizleridir.

2017 yılında, özellikle Güneydoğu ve Doğu Anadolu’da; kamu binalarından bayrakların indirilmesi, yırtılması, yakılması ya da sembolik alanlardan kaldırılması şeklinde bir dizi provokatif eylem yaşanmıştır. Bu olayların tamamı, tesadüf değildir.

Dikkatle incelendiğinde ortak özellikler ortaya çıkar:

Birincisi, bu eylemler tam da siyasi müzakere süreçlerinin hassas aşamalarında gerçekleşmiştir. İkincisi, hedef her zaman silahlı güçten önce semboller olmuştur.

Üçüncüsü, devletin refleksi test edilmiş; kamuoyu tepkisi ölçülmüştür.

Bu, klasik bir nabız yoklama yöntemidir. Önce bayrağa uzanılır. Tepki zayıfsa, bir adım daha ileri gidilir. Tepki sertse, geri çekilir gibi yapılır; ama süreç başka bir noktadan devam eder.

2017’de yaşanan bayrak krizlerinin ardından ne olmuştur? Terör örgütü ve uzantıları, alan hâkimiyeti iddialarını artırmış; “özyönetim” söylemleri güç kazanmış; şehir savaşları ve hendek kalkışmaları yaşanmıştır. Yani bayrak saldırıları, bir sonuç değil; daha büyük bir planın öncü işaretleri olmuştur.

Bugün Nusaybin’de yaşanan hadise ile 2017’de yaşananlar arasında yapısal bir benzerlik vardır. Yöntem aynıdır, zamanlama benzerdir, hedef aynıdır: Türk milletinin sinir uçları, yani kutsalları.

Bugün neden tekrar yaşanıyor? Bu sorunun cevabı, yalnızca iç politikayla açıklanamaz. Bugün yaşananlar; Suriye sahasındaki gelişmelerle, SDG (PKK) yapılanmasının aldığı pozisyonlarla, HTŞ ile yaşanan çatışmalarla ve büyük güçlerin bölgeyi yeniden dizayn etme çabalarıyla doğrudan bağlantılıdır.

10 Mart mutabakatı olarak bilinen süreç fiilen çökmüştür. SDG ile HTŞ arasında öngörülen entegrasyon gerçekleşmemiş; aksine sahada silahlı çatışmalar yoğunlaşmıştır. Halep’in doğusunda yaşanan gelişmeler, petrol sahalarının el değiştirmesi, Arap aşiretlerinin pozisyon değiştirmesi; Suriye’nin fiilen parçalı bir yapıya doğru sürüklendiğini göstermektedir.

Bu süreçte ABD’nin “itidal” çağrıları, bir kez daha gerçeği gizlemektedir. ABD, bölgedeki yapıları kalıcı müttefik olarak değil; kullan-at aparatlar olarak görmektedir.

Ayrıca dikkat çekilmesi gereken bir diğer konu bir bölgenin kaderi, denize erişimle değişir. Çünkü bir konteyner gemisinin tek seferde taşıdığı yük, yüzlerce tren konvoyunun toplamına denktir. Bu nedenle Suriye–Irak hattında hedeflenen etnik/kukla yapılanmaların nihai amacı, Akdeniz’e açılan bir koridordur. Bu hedef; Türkiye’nin güney sınırları, Mavi Vatan yaklaşımı ve bölgesel denge açısından varoluşsal bir tehdit niteliği taşır.

1946 Mahabad, 1975 Barzani, 2017 Irak referandumu ve bugün Suriye… Hepsinin ortak noktası şudur: ABD, çıkarı bittiğinde sahadan çekilir. Geriye kalanlar ise yıkım, travma ve yalnızlıktır.

Uluslararası ilişkilerde “realist paradigma” bunu söyler: Kalıcı müttefikler yoktur, kalıcı çıkarlar vardır. Türkiye’nin bu gerçeği görmezden gelme lüksü yoktur. Bu nedenle güvenlik anlayışı, gecikmeye değil; önleyiciliğe ve caydırıcılığa dayanmalıdır.

Artık bekle-gör değil, harekete geç zamanı. Bugün Türkiye’nin ihtiyacı olan şey, olayları sadece izleyen değil; yön veren bir milli duruştur. Daha önce ortaya konulan milli mücadele yol haritaları, güncelliğini korumakla kalmamış; yaşanan gelişmelerle birlikte zorunlu hâle gelmiştir.

Bugün yapılması gereken, geçmişte yaşananları unutmadan, aynı tuzaklara bir kez daha düşmemektir. Bayrak için, vatan için, devlet için gelecek nesillerimizi için mücadeleye devam edeceğiz. Türk’ün kırmızı çizgisi olan tüm bu değerlerimiz asla pazarlık konusu değildir.

Bu kapsamda atılması gereken adımlar açıktır:

Birincisi, Türk bayrağına ve kutsallara yönelik her türlü saldırıya karşı sıfır tolerans politikası uygulanmalıdır. Hukuki süreçler hızlı, cezalar caydırıcı ve uygulamalar kararlı olmalıdır. Geciken adalet, adalet değildir.

İkincisi, sınır hattında ve sınır ötesinde proaktif güvenlik anlayışı kesintisiz sürdürülmelidir. Türkiye, tehditleri sınır içinde karşılamayı bekleyen değil; tehdidi kaynağında etkisizleştiren bir yaklaşımı sürdürmelidir.

Üçüncüsü, toplumsal bilinç yeniden diri tutulmalıdır. Bayrak, vatan ve devlet kavramları; ideolojik tartışmaların değil, ortak milli zeminin konusu olmalıdır. Bu değerler üzerinden ayrıştırma değil, birleştirme sağlanmalıdır.

Dördüncüsü, devlet aklı; günü kurtaran, konjonktürel ve tepkisel politikalar yerine, uzun vadeli ve çok katmanlı bir stratejik vizyonla hareket etmeye devam etmelidir. Türkiye’nin bölgesel rolü edilgen bir denge unsuru olmakla sınırlanamaz; tarihsel birikimi, jeopolitik konumu ve medeniyet hafızası gereği oyun kurucu olmak zorundadır.

Daha önce de vurgulandığı üzere bu; askeri caydırıcılığın diplomasiyle eşgüdüm içinde yürütülmesini, kültürel ve ideolojik alanların ihmal edilmemesini, psikolojik harp ve algı yönetimi boyutlarının doğru okunmasını, iç cephede milli birlik ve toplumsal direnç zeminlerinin güçlendirilmesini zorunlu kılmaktadır. Devlet aklı, sadece sınır güvenliğini değil; bayrağa, dile, tarihe ve mukaddesata yönelen saldırıların da bir güvenlik meselesi olduğunu kavramalı, bu saldırıların arkasındaki dış bağlantılı stratejik aklı teşhis edebilmelidir.

Ancak bu şekilde Türkiye, kendisine biçilen rolü reddeden, krizleri yöneten değil krizleri doğmadan boşa düşüren, edilgen değil belirleyici bir güç olarak yoluna devam edebilir.

Bu çözümlemelere en büyük delil, Türk tarihinin kendisidir. Çünkü tarih; ibret alınmazsa tekerrür eder, ibret alınırsa yol gösterir. Aziz Türk milleti için “imkânsız” diye bir kavram yoktur. Evet, sorunlarımız vardır; fakat bu sorunların çözümleri de vardır. Bu ancak fikri ve vicdanı hür, satın alınmamış; kendisini vatanına ve milletine samimiyetle adamış; kusursuz bir ahlaki duruşa sahip, liyakat esaslı, erdemli, zafiyet ve ihanetten arınmış bireylerden oluşan kadroların ülke yönetiminde söz sahibi olmasıyla mümkündür.

Güneş ALTUNER

20.01.2026

Dip Not: Stratejik teknik analizler için Güvenlik grubu açık kaynaklarından yararlanılmıştır.

Yazar
Kırmızılar

Bu websitesinde farkı kaynaklardan derlenen içerikler yayınlanmakta olup tüm hakları sahiplerinindir. Sitedeki içerikler atıf gösterilerek kaynak olarak kullanlabilir. Yazıların yasal sorumluluğu yazara aittir. Tüm Hakları Saklıdır. Kırmızlar® 2010 - 2026

medyagen