“Belirsiz olan gelecek değil geçmiştir; her gelecek tasavvuruna göre geçmiş yeniden inşa edilir.”
Bu cümle ilk anda insanın sezgisine ters düşer. Çünkü günlük aklımız şunu söyler: Geçmiş olmuş bitmiştir; gelecek ise sisli ve muammalıdır. Oysa hakikatte, insan topluluklarının yürüyüşüne bakıldığında belirsizlik yön değiştirir: Gelecek çoğu zaman planlanır, örgütlenir, hazırlanır; fakat geçmiş—tuhaf bir şekilde—yeniden yazılır.
Çünkü geçmiş, sandığımız gibi yalnızca arkamızda duran bir “hatıra yığını” değildir. Geçmiş, bugünün elinde yoğrulan bir anlam hamurudur. İnsan bir hayatı yaşarken bile bunu yapar: Dün başına geleni, bugünkü ruh hâline göre başka türlü anlatır. Bir gün “talihsizlik” dediğine başka bir gün “kaderin cilvesi” der. Hatırladığını sanır; hâlbuki hatırladığı şey çoğu zaman yeniden kurulmuş bir anlatıdır. Toplumlar da böyledir: Geçmiş denilen şey çoğu zaman bir “kayıtlar deposu” değil, bir “meşruiyet atölyesi”dir.
Asıl mesele şudur: Gelecek tasavvuru, geçmişin anahtarıdır. Çünkü insanlar geçmişi kendiliğinden değil, bir ihtiyaçla yoklar. İhtiyaç ise gelecektendir. “Nereye gidiyoruz?” sorusunun gölgesi “nereden geldik?” sorusunun üzerine düşer. Böylece geçmiş geriye doğru değil, ileriye doğru şekillenir. Yani bazen geçmiş, geride kaldığı için değil; ileriye yürümek için vardır.
Burada çok kritik bir ayrım belirir: Tarih ile hafıza aynı şey değildir. Tarih, mümkün olduğunca delil, kayıt ve süreklilik ister. Hafıza ise anlam ister—çoğu zaman daha çok anlam… ve eğer gerekirse daha az delil. İşte toplumların kavgası, bu ikisinin sınırında çıkar: Bir taraf tarih yapıyor sanırken, öte taraf hafıza üretiyordur. Ve bu üretim masum değildir. Çünkü her hafıza aynı zamanda bir tercih, her tercih de bir iktidar biçimidir. Geçmişi kimin kurduğu, geleceği kimin kuracağına işaret eder.
Bu yüzden büyük dönüşümlerin eşiğinde geçmiş aniden “tartışmalı” hâle gelir. Eski kahramanlar gözden düşer, yeni kahramanlar parlatılır. Bir dönemin ayıbı, başka bir dönemin şerefi olur. Dün “ihanet” denilen şey bugün “strateji” diye anlatılır. Kimi isimler heykel olur, kimi isimler yasaklı kelimeye dönüşür. Çünkü değişen yalnızca yorum değildir: Değişen, toplumun geleceğe yürürken ihtiyaç duyduğu manivela setidir.
Her gelecek tasavvuru kendine uygun bir geçmiş arar. Yarın “büyük devlet” hayal edenler, geçmişte de “büyük devlet” görmek ister. Yarın “özgürleşme” arayanlar, geçmişte “özgürlüğün tohumlarını” keşfetmeye çalışır. Yarın “medeniyet” diyenler, geriye dönüp bir “altın çağ” çizer. Bu çizimlerin ortak özelliği şudur: Geçmiş artık yaşanmış olan değil; tasarlanmış olan gibi durur. Çünkü geçmiş, geleceğin malzemesine çevrilmiştir.
Peki bu durum kötü müdür? Her zaman değil. İnsan geçmişi yeniden kurar; çünkü insan zamanla yalnızca yaşamaz, yaşamını anlamlandırır. Bu anlamlandırma olmadan ne birey ayakta kalabilir ne toplum. Fakat sorun, yeniden kurmanın “hakikatle bağını” kopardığı yerde başlar. Geçmiş bütünüyle propaganda malzemesi hâline geldiğinde, toplumun zihni şuna mahkûm olur: Gerçeği değil, işine geleni hatırlamak. Bu da uzun vadede toplumun gerçeklikle bağını zayıflatır; gerçeklik zayıflayınca da gelecek bir rüya gibi kurulur ve rüya gibi dağılır.
Öyleyse doğru tutum şudur: Geçmişin inşa edildiğini bilmek, geçmişi toptan inkâr etmek değildir. Bilakis daha sahih bir idrake davettir. Çünkü geçmişin inşa edildiğini bilen kişi şunu da bilir: İnşa eden her zaman aynı niyetle inşa etmez. Kimi hakikati büyütmek için kurar, kimi yalanı devletleştirmek için. Kimi yarayı sarmak için, kimi yarayı kaşımak için.
Belirsiz olan gelecek değil geçmiştir. Çünkü gelecek, en azından istikamet olarak önümüzdedir; ona dair planlar, projeler, ajandalar vardır. Ama geçmiş, bugünün elinde sürekli yer değiştirir: Anlamı, ağırlığı, kahramanı, suçlusu… Ve tam da bu yüzden, geçmişle en çok oynanan çağlarda, gelecek en kırılgan olur. Çünkü kökleri oynatılan ağaç, gövdesini nereye dayayacağını bilemez.
Demek ki mesele yalnızca “tarih bilmek” değil; tarihle ne yaptığını bilmek. Geçmişi inkâr edenler de onu putlaştıranlar da aynı hataya düşer: İkisi de geçmişi bir araç hâline getirir. Oysa geçmiş, yalnızca araç değil; aynı zamanda aynadır. Aynayı kıran da kendini göremez; aynayı kutsayan da kendini unutmuş olur.
Bu cümle bize şunu hatırlatıyor: Geleceği kurmak isteyen önce geçmişle kurduğu ilişkiye bakmalı. Çünkü geçmişi nasıl anlattığın, geleceği nasıl yaşayacağına dair bir itiraftır. Ve her itiraf, bir kaderin başlangıcıdır.
